Umudun Ozanı Ahmet Arifi Anarken..!

Ben halkımın mazlum ve gariban ozanıyım. Böyle olmak da yüce bir onurdur. “ 1927 yılında Diyarbakır’da doğan Ahmed Arif, ilk ve orta öğrenimini Diyarbakır’da tamamladı. 1950-52 yıllarında Ankara’da Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde öğrenciyken siyasal edimlerinin suç olduğu gerekçesiyle tutuklandı. Yargılanarak hüküm giydi, hapiste yattı. Mahkûmiyet hayatı iki yıl sürdü. Hapishaneden çıktıktan sonra Ankara’ya yerleşti ve gazetecilik mesleğini seçti. Gazetecilik görevini sürdürürken, 1968 yılında ilk şiir kitabı olan ‘Hasretinden Prangalar Eskittim’ i çıkarttı. Şair, 2 Haziran 1991’de Ankara’da hayata gözlerini yumdu. Ahmet Arif’in tutuklanıp, yargılandığı yıllar tam da bu politik hareketliliğin yaşandığı günlere denk geliyor. Adnan Menderes iktidarı. Ülke her yanda kaynıyor. Yani İnönü komutasındaki CHP’nin yenilgiye uğrayıp, komünizmin Türkiye’de yeni yeni varlığını hissettirmeye başladığı ve ülke için en büyük tehlike olarak görüldüğü, aynı zamanda “ 68 Kuşağı “ efsanesinin tohumlarının atıldığı yıllar. Ahmet Arif tüm bunları; yurdun orta yerinde, yangının ortasında kalmışcasına, derin ve duyarlı bir şekilde yaşadı. Döneminin diğer cengaver çocukları gibi o da eli kolu bağlı oturmayıp “ bir şeyler yaptı. “ Sonuç: “falanca maddeye muhalefetten” toplam 2 yıl hapis. Ve Akşam Erken Çöker Mapushaneye’den sonra insanın; “ iyi ki de mahpus olmuş “ diyeceğinin geldiği olağan üstü duyarlıkla, özgünlükte dile getirilmiş, mangal gibi bir yüreğin sesi. Ahmed Arif ne yaptığını bilen şairlerdendi. Şiirinin bir ayağı derin acılarda, bir ayağı ‘yokluğun öbür adı olan cehennem’dedir. Bir yanda ‘demir kapı’, ‘kör pencere’; öbür yanda ‘yeşil soğan’, ‘karanfil kokan cigara’, ‘dağlarına bahar gelmiş memleket’. İmgelerindeki bu incelikli denge, ‘öfke’ ile ‘yumuşama’ arasında gider gelir. Onu duyguların acı sızısıyla yüz yüze getiren bu dengedir. “İçerde” şiirinde ‘Haberin var mı taş duvar?’ diye sorar, ardından ‘Demir kapı, kör pencere, / Yastığım, ranzam, zincirim,’ gelir. Şiirsel sızı, ‘Uğruna ölümlere gidip geldiği mahzun resim’dedir. Seçtiği sözcüklerle resim çizmez, her sözcüğü bir resimdir Ahmed Arif’in. Şiir dediğimiz de, sözcüklerin çağrışım alanlarını görüp onu duyguya dönüştürmekten başka nedir? İnsanlığın yüreğindeki evrensel sızı sanatın gücüyle ancak bu bağlamda çizilebiliyor. Ahmed Arif dilde halkın anlayacağı sadeliği kullandı. Şiirlerinden halkın beğenisine ulaşabilecek sözcükler, imgeler seçmesi de bunu gösterir. ‘Sevda’, ‘terk etmek’, ‘tütün’, ‘kar altında olmak’, ‘sapına kadar namuslu’, ‘hasret’, ‘zulüm’, ‘zindan’, ‘canevi’, ‘murat almak’, ‘ejderha’, ‘ferman yazmak’, ‘vay kurban’, ‘paramparça’, ‘yedi boğum akrep’, ‘sarı engerek’, ‘kahpe’, ‘kurşun’ vb. sözcüklerin halkın duyumsama donanımında çağrışım alanları vardır. Ahmet Arifin şiirleri, bir yerde Türkü söyleyerek çarpışan, yaralıyken de arkadaşları için tarih özeti çıkaran, buna felsefe ve inanç katmayı ihmal etmeyen bir gerillanın şiiridir.“Umutsuzluğa düşmek” ise bir devrimciye yasaktır. Cellât elinde işkencede ölüme bir soluk kalmışken bile! Yalnız yasak değil, ayıptır da. Çünkü devrimcinin kendisi, insanlığın yarını ve umududur. Bir kural, bir ilkedir bu. Namussuzluğun, alçaklığın egemen olmadığı, soylu, güzel ve onurlu bir dünya, bu temel ilke üzerinde kurulur. Bu bayrak, Yüreğime delikanlıyken çekildi. Şimdi kırkı aştım, her an daha zorlu bir rüzgâr ile atardamarımı doldurmakta:“… Biz ki yarınıyız halkınUmudu, yüz akıyız,Hıncı, namusu.Şafakları,Taaa şafaklarıhey canımkalbim, dinamit kuyusu…”Ahmed Arif, Kürdistanın, sınır boylarının yöresel görüntüleri içinde oraların türkülerini kalkındırdı, bütün Anadolu türkülerine ulaştırıp onları, büyütüp, besledi; ama boğulmadı onların arasında. Kürdistan insanının müthiş malzemesini korkusuz bir lirizm içinde önümüze yığdı. Sonra bütün Anadolu insanına doğru yaydı bunları. Pir Sultan Abdal’ı, Urfa’lı Nazif’i, Köroğlu’na, Bedrettin’e götürdü yazdıklarıyla. Büyük bir sevgiye, bir umuda çağırdı emekçileri.Aslında Ahmet Arif, halden bilmezlere, sarı engereklere, yedi boğum akreplere, çıyanlara öfke duydu. Acı, şiirin bileyi taşıdır. Bir insan acı çekti mi, sözcükleri bu taştan geçmeden şiirine giremez. Ahmet Arif, toplumsal acının bileyi taşından geçirmediği hiç bir sözcüğü şiirinin kapısından içeri sokmamış, ‘acı’yı öfkeye dönüştürmesini bilmiştir. Ölümünün 30.yılında bu büyük kavga ozanını saygıyla anıyoruz.