TKP-ML Partizan -aynı ismi kullanan başka bir TKP-ML Partizan olduğunu dikkate alarak bu grubun Özgür Gelecek çizgisine yakın grup olduğunu belirtmeliyiz- 2. Kongresini yaptığını ve 50. yılın ardından hem Türkiye’nin sosyo-ekonomik tartışmalarını sonlandırdığı ve hem de örgüt olarak programlarını hazırladıklarını bir açıklamayla kamuoyuna duyurdu. Ardından TKP-ML Partizan 2. Kongre kararlarının açılımını yapan peş peşe 3. kitapçık yayınladı.
Kuşku yok ki, TKP-ML’nin 2.Kongre kararlarında, özellikle 50 yıl gözü kapalı savuna geldikleri ÇKP ve Mao Zedung kopyeciliğinin tezahürü olan Türkiye’nin sosyo-ekonomik yapısını yarı-sömürge-yarı-feodal olarak görüp devrimin yolunu kırdan kente doğru gelişecek bir halka savaşı yoluyla devrimin zafere taşınacağını savundu. Buradan hareket ile TKP-ML Partizan geleneği kır çalışmasını esas, şehir çalışmasını tali, devriminin özünü toprak sorunu olarak gören dogmatik ve sübjektif, Türkiye gerçekliğinden kopuk çizgiyi 50. yılın ardından çok geç kalınmış olsa da, öncelikle Türkiye’nin sosyo-ekonomik yapısına komprador kapitalizmin gerek alt yapıda ve gerekse üst yapıda damgasını vurduğu, devrimini özünün toprak sorunu değil, politik özgürlükleri kazanma sorunu olduğu, temel çalışma alanının kır değil, kentler olduğu ve devrimin yolunun kırdan kente değil, kentler temelinde gelişecek ayaklanmalarla komprador burjuvazi ve büyük toprak toprak ağalarının iktidarına son darbenin indirileceği ve önemli olanın devrimin zorla gerçekleşeceği görüşü kabul ederek önemli bir tabu yıkılmış oldu.
Dahası, 2.Kongre kararlarında özellikle sosyo-ekonomik yapı, örgütlenme ve mücadele tarzına dair önemli bir korku duvarı aşılmış ve 1976 yılında TKP-ML Hareketi’nin ortaya koymuş olduğu sosyo-ekonomik yapı analizinin kabulünde soluk alınmıştır. Ama hâlâ bir çok konuda eski dogmatik, sübjektif düşünce tarzı ve Maocu zihniyet tümüyle geride kalmış değil. 2.Kongre yolu açmış ama TKP-ML Ö-Gelecek burada durmadan, hata ve eksiklikleriyle cesaretle savaşarak, ideolojik alandaki tutucu Maoist tarzın dışına çıkarak Türkiye gerçekliğine daha geniş ayna tutup, örneğin; hâlâ orta-burjuvaziden devrimcilik bekleyen hayalci ve emekçilerin saflarında bilinç bulanıklığı yaratacak yanlışlardan vaz geçmelidir.
TKP-ML 2.Kongre kararlarının açılımında, 2. Kongrenin sosyo-ekonomik yapı tartışmasının sonlandırılması ve parti programının hazırlanması bakımından oldukça önemli bir Kongre olduğuna dikkate çekerek, 50 yıllık, yani yarım asırlık bir sürecin ardından, işçi ve emekçi yığınları örgütleyip devrime seferber etmeyi hedeflediğini iddia eden bir örgütün, “sosyo-ekonomik yapı tartışmasını sonlandırdık” diyerek böbürlenmesi; sevinilecek değil, aslında utanılması gereken bir durumdur.
Türkiye Kuzey Kürdistan işçi ve emekçi yığınlarına önderlik etme iddiasıyla ortaya çıkmış bir örgütün, 50. Yıllık sürecin ardından Türkiye’nin sosyo-ekonomik yapısını araştırıp, kapitalist üretim ilişkilerinin, gerek alt yapıda gerek üst yapıda egemen olduğunu ortaya koyması; aslında TKP-ML örgütünün, 50. yıl boyunca devrim için pusulasız bir hatta mücadele ettiğini ortaya koyar.
Bunu TKP-ML’nin 2.Kongresi değerlendirmesinde şu satırlardan okuyoruz: “Sosyo-ekonomik yapı değerlendirmesi bir ülke devriminin strateji ve taktik mücadele biçimlerini belirlemede temel bir yerde durmaktadır. Bu konuda partimizin eksik kaldığını ifade etmek gerekir. Bu eksiklik partimizin konuya dair teorik yetmezliğinden çok ekonomik sosyal yapı analizinin önemini kavramamasından kaynaklıdır. Bu nedenledir ki İbrahim Kaypakkaya yoldaşın ölümsüzleşmesinden sonra partimiz, çeşitli gerekçelerle ülkemizin sosyal ve ekonomik yapısına dair tartışma yürütmemiştir.”
“1978 yılında Parti 1. Konferansı sonrası, Partinin 1. Kongresi için önemli bir hazırlık yapılmasına rağmen, dönemin Merkez Komitesinin süreci iyi yönetememesinden kaynaklı olarak planlanan kongre gerçekleştirilememiş, 1980 Askeri Faşist Darbesiyle de süreç tamamen geriye düşerek uzun sayılabilecek bir dönem partinin temel sorunları çözülememiştir.” (1. kitap, sayfa.83)
2. Kongre TKP-ML Partizan örgütünün 2024 yılına kadar aslında sosyo-ekonomik tahlilinin ne kadar önemli olduğunun bilincine çıkaramadığını söylemek istiyor. Çünkü 2. Kongrede şunları okuyoruz: “Tüm komünist partilerin mücadele yürüttükleri ülkelerde ilk yaptıkları, ülkenin sosyo-ekonomik yapısını tahlil etmek olmuştur. Lenin, Rusya’nın ekonomik durumunu tahlil ederek devrimin niteliğini ve yolunu çizmiş; Mao, Çin toplumunun ekonomik ve siyasi yapısını çözümleyerek devrim aşamasını ve devrimin yolunu belirlemiştir.” (TKP-ML 2. Kongre Belgeleri, 1.kıtap, sayfa. 83-84)
Bir komünist yada devrimci örgütün öncelikle değiştirip dönüştüreceği toplumun ekonomik, sosyal ve siyasal yapısını tahlil etmesi ve bu tahlilin sonucu olarak sınıfların mevzilenmesi, nasıl bir devrim ve nasıl bir iktidar ve buradan sosyalizme nasıl yürünecek perspektifinin ortaya konup, bunun gerekleri doğrultusunda örgütsel pratik çalışma içine yönelmesi gerekir.
Ama biz bunu büyük iddialarla ortaya çıktıklarını iddia eden Özgür Gelecek çevresinin büyük amaçlarına uygun bir çizgide sosyo-ekonomik yapıyı analiz edemediklerini, dogmatik ve subjektif düşünce tarzından kurtularak, Maoculuğun zırhını parçalayarak, kendilerinden daha ileride olan komünistlerden öğrenmekten imtina ettiklerini görüyoruz.
Keza Ö. Gelecek çevresi Türkiye’nin sosyoekonomik yapısına dair araştırma-inceleme yapmadıkları savı da doğru değildir. 1976 tartışma sürecinde KK’nın sosyo-ekonomik yapıya ilişkin 35 sayfalık araştırma-inceleme yazısına, İstanbul bölgesinde çıkarılan bölgesel bir yayında Türkiye sosyo-ekonomik yapısının “kapitalist değil,” yarı-feodal olduğunu tanıtlamak için, nasıl bilimsel gerçekleri tersyüz etme çabası içinde olduklarını görüp yaşadık.
Yine 1980 döneminde TKP-ML MK üyesi Erhan Gencer önderliğinde, Türkiye’nin sosyoekonomik yapısı üzerine bir yazı hazırlanıp Partizan’ın 17. sayısında yayınlandığını biliyoruz. 1978’den itibaren TKP-ML MK’sında yer aldığı bilinen İ.Ünal, anılara dair yayınlanmış olduğu bir kitapta, Türkiye’nin sosyo-ekonomik yapısına dair Erhan Gencer önderliğinde 2 kişi (Erhan Gencer ve Feride Çiçekoğlu) tarafından hazırlanan sosyo-ekonomik yapıya ilişkin araştırma yazısının sonucuna dair şunları aktarıyor:
“Bir yerde söyledin. Bu sosyoekonomik yapı araştırmasında,
sonuçları itibariyle araştırma sana göre Türkiye’nin kapitalist olduğuna
çıkıyor ama finali Türkiye yarı feodaldir tespitiyle bitiyor. Dedin ki, bunu
sordum Erhan’a … “Evet, dedi. Ama Türkiye yarı feodal değildir dersek
bölünürüz” dediğini söyledin. Bu büyük bir korku … Yeniden bölünmek! Ama
bir tarafıyla da korkuya yenilmek anlamı taşıyor. ..
1976’daki bölünmeye dönmek gerekir. Bu bölünmeyi Erhan bire bir yaşamadı ama
yakın bilgisi vardı. En temel sorunlardan biri de sosyoekonomik yapının
tespitindeki görüş ayrılığıydı.
Biz İbrahim’in tespitinin doğru ve geçerli olduğunu savunduk. Koordinasyon
Komitesi ise kapitalist sistemin hakim olduğunu
söyledi. Taban da bu temelde eğitildi, konsolide oldu. Böyle bir yapıyla
merkezileşiyorsun; hayır, Türkiye kapitalist değildir diye bölünüyorsun,
mücadele ediyorsun … Bir sene sonra Erhan’la Feride Çiçekoğlu’nun yaptığı
“Sosyo-Ekonomik Yapı Araştırması”nı yayınlanmadan önce
okumuştum. Bakırköy bir evde bu yazıyı tartıştık. Bu yazıdaki verilerden
kapitalist üretim ilişkilerinin hakim olduğu çıkıyor ama “görüleceği
gibi Türkiye yarı feodal bir ülkedir” diyorsunuz, bu garip durumun
farkında mısınız diye sordum. Feride, evet farkındayız, finalin niye öyle
ifade edildiğini Erhan’a sor dedi.
Erhan’la Feride Çiçekoğlu’nun yaptığı “Sosyo-Ekonomik Yapı
Araştırması”nı yayınlanmadan önce okumuştum. Bakırköy Yenimahallede bir
evde bu yazıyı tartıştık. Bu yazıdaki verilerden kapitalist üretim
ilişkilerinin hakim olduğu çıkıyor ama “görüleceği gibi Türkiye yarı
feodal bir ülkedir” diyorsunuz, bu garip durumun farkında mısınız diye
sordum. Feride, evet farkındayız, finalin niye öyle ifade edildiğini Erhan’a
sor dedi.
Erhan, “Ya biz araştırma yaptık, Türkiye hakikaten kapitalistmiş”
dersek bunun çok yıkıcı sonuçları olabilir dedi. Erhan’ın korkusuna hak verdim;
bu endişeyi paylaştığımı ifade ettim.
İkinci ve kesin yeni bir bölünme kaçınılmaz olurdu.
Ama zaten bir kongre gündemi vardı. Orada tartışılıp sonuçlandırılacak bir
konuydu. Belki orada böyle bir değişikliğin yolu meşru olarak açılabilirdi.
Erhan korktu ama benim de kararlı bir cesaretim yoktu, yönetimde kimsenin de
yoktu. O sıra böyle bir problemin üstesinden gelmemiz imkansız olurdu. Erhan’ın
“kapitalist dersek bölünürüz” dediği sohbette Feride’nin tepkisini
hatırlamıyorum. Ama Erhan’a “Bu yazıyı dikkatlice okuyan herkes
Türkiye’nin kapitalist olduğunu düşünür” demiş. Fakat Feride de o zaman,
sanırım bizim kaygımızı
paylaştı ki sorun olarak gündeme getirmedi. Fakat gariptir, bu yazı parti
içinde dağıldı. Kimse “Ya bu yazı Türkiye’nin kapitalist olduğunu
gösteriyor ama sonuç tespiti; Türkiye yarı feodal
….Merkez Komitesi, çizgi ile sosyal pratiğin uyumsuzluğunun farkında idi ama
bunu bir türlü bilince çıkartamadı, tersine bu uyumsuzluk yokmuş gibi davrandı.
Neden bilince çıkartamadı? Çünkü Koordinasyon Komitesi’nin tasfiyeciliğine
karşı 1971 programı etrafında örgütlenmiş olan muhalefetin varlık nedeni bu
programın
bizzat kendisi idi. İbrahim Kaypakkaya’nın asgari programa ilişkin görüşlerini
sorgulamak o denli tabu idi ki kendi kafalarımızda bile buna izin vermiyorduk
ve sosyal pratiği çizgimize uydurmaya kalkışıyorduk. Bunun hüsranla
sonuçlanması da kaçınılmazdı.(İ.Ünal.Tarihe Notlar.Sayfa 273)
“örgüttün ve
tabanının araştırma sonuçlarına hazır olmadığı ve kapitalist dersek ayrılık
olur” kaygısıyla aslında araştırma-incelemenin bilimsel bir temelde değil,
sübjektif düşüncelerin tanıtlanması zemininde ele alındığını, yine 1981’de
Bolşevik Partizan ayrılığı ve yine 1988 yılında TKP-ML Devrimci Partizan’
ayrılığının temelini Türkiye’nin sosyo-ekonomik yapı tartışması oluşturuyordu.
Yani TKP-ML Partizan cenahının 1976’dan başlayarak gerek TKP-ML HAREKETİ ile ve
gerekse de kendi içinde günümüze kadar, Türkiye ve Kuzey Kürdistan devriminin
sorunlarına ilişkin en çok tartıştığı sorun; sosyo-ekonomik yapı tartışması
olmuştur.
Tüm n bunlar orta yerde dururken Ö.Gelecekçi arkadaşların bugün kalkıp
“yeterince bir tartışma yürütmedik” demeleri onların özeleştiriden
korkarak, açıkça yalan söylediklerini gösteriyor. İşin dahada ilginç yanı;
Maoculuğa yaslanarak, “emperyalıst aşamada yarı-sömürge, yarı-fodal
ülkeler yarı-feodal olarak kalır ve bu ülkelerde uzun süreli halk savaşı
stratejisi geçerlidir” diyen arkadaşlar. Yarım asır sonra,
“kapitalizm hem alt yapıda hemde üst yapıda hakim hale gelmiştir ”
derken de Mao Zedung’dan alıntı yapmaları; kendilerinin ve ideolojik gıdalarını
aldıkları Maoculuğun ekletizmini ortaya koymaktadır. Ama biz yazımızda
eleştirimizi esas olarak 2. Kongre kararlarını temel alarak yapacağız.
Yine TKP-M’nin 2. Kongre kararlarında, bu kongrenin aynı zamanda parti
programını hazırlayıp onaylama Kongresi olduğunu iddia etmişti. Neki, 2019
yılında yapılan TKP-MK 1.Kongresi’nde TKP-ML’nin programının kabul edildiğini
ve Türkiye’nin sosyo-ekonomi
yapısı ve bağlı sorunlarda yarı-feodal Türkiye tanımına uygun bir program
hazırlandığını görülüyor.
Demek ki, Türkiye’nin sosyo-ekonomik yapısı tartışması ve analizi ilk olarak 2024 yılında yapılan 2. Kongrede yaşanmıyor. 1976’da bugüne sıklıkla Türkiye’nin sosyo-ekonomik tartışması yaşanmış ama TKP-ML Maoculuğun zırhını kıramadığı için, yarı-sömürge-yarı-feodal Türkiye tahlilinden kurtulamamış, teori fukaralığını aşamamış konumda durduklarını, 50. yılın ardından eleştiri-özeleştiri silahını kullanmaktan nasıl korkarak, dogmatizm ve olguları geçiştirme yaklaşımı içinde olduklarını, 2. Kongre kararlarında görüyoruz.
Devrim iddiasında olan bir örgütün öncelikle yerine getirmesi gereken Türkiye’nin sosyo-ekonomik yapısının tahlil edilmesidir. Ne ki bu görevin 50. yıla sarkması sorununu “Bu konuda partimiz eksik kaldığını ifade etmek gerekir. Bu eksiklik partimizin konuya dair yetmezliğinden çok ekonomik-sosyal yapı analizinin önemini kavramamasından kaynaklanıyor (TKP-ML 2. Kongre Belgeleri-1. Kitap, syfa.83) sözleri Ö. Gelecekçi arkadaşların oldukça önemli bir sorun olan sosyo-ekonomik yapının analizine nasıl ciddiyetsizlik içinde yaklaştıklarını, hem kendi kadro ve taraftarları ve hem devrimci kamuoyunu önemsemeyerek özeleştiriyi bayağılaştırdıkları görülüyor.
Buradan hareket ettiğimizde Ö. Gelecek çevresinin Türkiye’nin sosyo-ekonomik yapısının tahlilinin 50 yıla sarkmasına dair söyledikleri, hiç bir devrimciyi ikna edecek durumda değil.
Çünkü Ö. Gelecek çevresi 1976 yılında KK’sinin (koordinasyon komitesi) başlatmış olduğu, Türkiye’nin sosyo-ekonomik yapısı tartışmasından kaçmış ve Çin ve Mao Zedung kopyeciliğine sığınarak, bilimsellik yerine, dogmatik ve sübjektif düşünce tarzını temel almıştır.
Çünkü Partizan cenahı, 1976’daki TKP-ML Hareketi ayrılığı sürecinde, KK’nın tartışmak amacıyla hazırlayıp, Mart 1976 yılında örgüte sunduğu 35.sayfalık sosyo-ekonomik yapıya dair araştırma yazısına, “Türkiye’yi kapitalist üretim tarzının egemen olduğu bir ülke olarak görerek, İ.Kaypakkaya ve Mao Zedung’u reddedip, Troçkist sosyalist devrim görüşü savunuluyor” denerek tartışmadan kaçılarak ayrılık ilan edilmiştir.-TKP-ML Partizan örgütünün sosyoekonomik yapıya dair iddlarırı ve görüşleri Halkın Birliğinin teorik eki olarak yayınlanan Perspektifte 2. Bölüm halinde yayınlanmış. Burada yazının uzamaması bakımında Partizan geleneğinin sosysoekonomik yapıya dair seçme ve saşmalarını yeniden burada eleştirme gereği duymadık. İlgilenenler Perspektiflere bakabilirler.-
O dönemde Bolşevik Partizan ve MKP’liler dahil tüm Partizan cenahı, Mao Zedung’un savunduğu: “Devrime kadar yarı-sömürge ülkeler yarı-feodal kalır” tespitine sarılarak, “devrim öncesi yeni-sömürge ülkelerde kapitalizm egemen hale gelemez, eğer egemen hale gelirse ülke devriminin karakteri sosyalist devrimdir” oportünist görüşünü savunarak, TKP-ML Hareketi’ni, İbrahim yoldaşın görüşlerini ve Halk Savaşını vb. reddetmekle suçlamıştı.
Ö. Gelecek çevresinin, hem Türkiye’nin sosyo-ekonomik yapısına işbirlikçi-komprador-kapitalist üretim ilişkilerinin egemen olduğu tahliliyle birlikte, hem devrimin ilk adımının anti-emperyalist demokratik karakterde olması ama devrimin özünün toprak devrimi değil, politik özgürlükleri kazanma sorununu olduğu tespitiyle, yine sınıfların mevzilenmesinde işçi sınıfı ve kır ve kentin emekçilerinin temel güç olmaları bağlamında eski görüşlerinden kopmasına karşın, ama bazı konularda Maoculuktan hâlâ kurtulamayarak ulusal burjuvazi, yani orta-burjuvazinin sol kanadıyla güvenilir olmasa da, ittifak politikasında ısrar etme hatasını savunmaya devam ettiği görülüyor .
Keza Ö.Gelecek çevresi yakın zamana kadar savunduğu devrimin yolunun, kırdan kente doğru gelişecek, iktidar parça parça alınarak devrimin zafere taşınacağı görüşü terkedilerek, şehirlerde ayaklanmanın başlayıp son darbeyi vuracağı görüşüyle aslında genel ayaklanmacı bir çizgiye gelinmiş demektir . Örgütsel-pratik çalışmalarda şehirleri temel alınması ve kırın ikinci plana itilmesi, cephe politikasının komünist partinin önderliğinin zorunluluğu görüşünün terk edilmesi vb. geleceğin Maocu çizgisini boşa düşürmüş ve bugüne dek savuna geldiği görüşlerin çöpe atılmasını sağlamıştır.
Ö. Geleceğin ayağını bastığı Maocu halının uçmadan öncesi Partizanın cenahının tümü de hemen hemen aynı şeyleri savunuyorlardı. Türkiye’nin sosyo-ekonomik yapısını bilimsel veriler ışığında araştırıp sonuçlandırma yerine masa başı tespitlerle yarı-feodal ülke tespitine uygun bir yaklaşım sergiliyorlardı.
Hatırlanacağı üzere TKP-ML Hareketi Partizan’ı, Maoculuğun başını çeken Aydınlık-PDA revizyonizminin ideolojik-politik etkisinde kalarak, Türkiye’nin sosyo-ekonomik yapısını ciddi bir bilimsel araştırma inceleme yapmadan eleştirdğinde “yarı-sömürge ülkeler yarı-feodal kalır ve devrime kadar bu durum değişmeden sürer” görüşünü şiddetle savunmuştur.
Çünkü 1976-77 yılında anti-revizyonist gruplar içinde, sosyo-ekonomik yapı sorununda başını Aydınlık-PDA’nın çektiği, H.Kurtuluşu, H. Yolu ve Partizan’ı oportünist cephenin bileşkeleri olarak nitelendirmiştik. Peki o dönemde Partizan cenahı -ki mevcut halde Partizan cenahı geleneğinden gelen ama farklı kulvarlarda duran gruplar var. Örneğin; Partizan geleneğinden olan H .Günlüğü, geçmişte Partizan’ın savunduğu; “bir ülkede kapitalist üretim ilişkileri egemense, o ülkede sosyalist devrim geçerlidir” görüşüne rücu ederek, “devrimimizin ilk adımının karakterinin sosyalist devrim olduğu” sonucuna ulaşarak görüşlerini köklü olarak değiştirmişti.
Yine Partizan geleneğinin devamcısı olan Yeni Demokrasi çevresi, Partizan’ın ve Mao’nun “yeni-sömürge ülkeler devrime kadar yarı-feodal olarak kalır” eski görüşte ısrar ederek dogmatik ve subjektif düşünce tarzından kurtulamamıştır.
Ö. Gelecek çevresi ise 50. yılın ardından sosyo-ekonomik yapıda 1976 yılında TKP/ML HAREKETİ’nin savunduğu; Türkiye’de kapitalist üretim ilişkileri egemen olsa da devrimin ilk adımının niteliği otomatikman değişmeyecek, ama devrimin özünün toprak sorunu değil politik özgürlükleri kazanma sorunu olarak ifade ederek, 50 yıl sonrasında Ö. Geleceğin, sosyo-ekonomik yapı ve devrimin gelişim çizgisi sorunlarında 1976 ve 1986 yılında TKP-ML HAREKETİ’nin ulaştığı görüşleri kabul etmek zorunda kalmasını olumlu gelişme olarak değerlendirmek gerekiyor.
Keza TKP-ML Partizan’ın 2. Kongre kararlarında Türkiye’nin sosyo-ekonomik yapısı ve devrimimizin ilk adımının neden demokratik karakterde bir devrim olduğuna dair analizlerinin incelenmesi, aslında Ö. Gelecek çevresinin TKP-ML HAREKETİ’nin tahlillerinin izinde yürüdüğünü gösterir.
Neki Ö.Gelecek çevresi, gerçeği teslim etmede cesaretli davranarak, kendisinden daha ileri olanın hakkını teslim etmede grup zırhını kıramayacağını da biliyoruz.
Ö. Gelecek’in Türkiye’nin sosyo-ekonomik yapısının analizini 50.yıla kadar uzatmasına dair söyledikleri hiçte ikna edici değildir. Oldukça önemli görülen sosyo-ekonomik yapı konusundaki 50 yıl gecikmeye dair, Ö.Gelecek çevresi, “bu konudaki eksiklik partimizin konuya dair yetmezliğinden çok ekonomik-sosyal yapı analizinin önemini kavrayamamasında kaynaklanıyor” (1.kitap, sayfa .83) sözüyle aslında Partizan geleneğinin konuya dair Maocu dogmatik, şabloncu bakış açısını unutturmaya çalışıyor.
Çünkü TKP-ML, Ö. Gelecek cenahı, Türkiye Kuzey Kürdistan’ın sosyo-ekonomik yapısını 2024 yılına kadar analiz etmeyerek-ki sırf kendi görüşleirni haklı çıkarmak amacıyla kapitalist üretim ilşkilerinin 2000 yıllarda egemenlik kurduğunu söyleyecek kadar pusulayı şaşırmışlar.- devrimci mücadeleyi el yordamıyla ve adeta stratejisiz, hedefsiz yürütmüştür. Çünkü, TKP-ML’nin 50. yıl sosyo-ekonomik analizi yapmaması, O’nun nasıl bir devrim ve nasıl bir sosyalizm sorunlarına yanıt olan ve Türkiye devriminin resmini çizen, sosyo-ekonomik yapı analizinin ne kadar önemli olduğunu kavrayamadığı gösterir. Bunu 2. Kongre kararlarının gerekçelerinde görmek mümkündür. 2. Kongre kararında ülke devriminin strateji ve temel taktiklerini belirlemede tayin edici rol oynayan sosyo-ekonomik yapının analizini derinden kavrayıp bilince çıkaramadığını görüyoruz:
“Sosyo-ekonomik yapı değerlendirmesi bir ülke devriminin strateji ve taktik mücadele biçimlerini belirlemede temel bir yerde durmaktadır. Bu konuda partimizin eksik kaldığını ifade etmek gerekir. Bu eksiklik partimizin konuya dair teorik yetmezliğinden çok ekonomik sosyal yapı analizinin önemini kavramamasından kaynaklıdır. Bu nedenledir ki İbrahim Kaypakkaya yoldaşın ölümsüzleşmesinden sonra partimiz çeşitli gerekçelerle ülkemizin sosyal ve ekonomik yapısına dair tartışma yürütmemiştir.
1978 yılında Parti 1. Konferansı sonrası, Partinin 1. Kongresi için önemli bir hazırlık yapılmasına rağmen, dönemin Merkez Komitesinin süreci iyi yönetememesinden kaynaklı olarak planlanan kongre gerçekleştirilememiş, 1980 Askeri Faşist Darbesiyle de süreç tamamen geriye düşerek uzun sayılabilecek bir dönem partinin temel sorunları çözülememiştir.
Tüm komünist partilerin mücadele yürüttükleri ülkelerde, ilk yaptıkları, ülkenin sosyo-ekonomik yapısını tahlil etmek olmuştur. Lenin, Rusya’nın ekonomik durumunu tahlil ederek devrimin niteliğini ve yolunu çizmiş; Mao, Çin toplumunun ekonomik ve siyasi yapısını çözümleyerek devrim aşamasını ve devrimin yolunu belirlemiştir.”-TKP-ML 2.Kongre Kararlarında 21.Karardan”(1.kitap, safa 83-84)
Yukarıda aktarmış olduğumuz paragrafta aslında TKP-ML Partizan geleneğinin ülke devriminin karakteri ve sınıflar arası ilişki ve iktidarın karakteri vb. gibi devrimin temel sorunlarına yanıt bulmada belirleyici bir rol onayan sosyo-ekonomik yapının önemini kavramadıklarını gösteriyor.
Herşeyden öncesi, devrim için yola çıkmış iddialı bir devrim örgütünün 50 yıl, değiştirip dönüştüreceği toplumsal zemini analiz etmemesi, basitçe geçiştirilecek bir durum olarak görülüp, “Bu konuda partimizin eksik kaldığını ifade etmek gerekir. Bu eksiklik partimizin konuya dair teorik yetmezliğinden çok ekonomik sosyal yapı analizinin önemini kavramamasından kaynaklıdır.” (1, kitap sayfa 83) diyerek sorunu hafife alıp, köklü özeleştiriden kaçınması, hali hazırda devrim için sosyoekonomik yapının önemini yeterince kavrayıp, bilince çıkaramadığını gösterir.
Zaten TKP-ML’nin 2.Konge kararları da bu gerçeği kabul ediyor ve “ İbrahim Kaypakkaya yoldaşın ölümsüzleşmesinden sonra partimiz çeşitli gerekçelerle ülkemizin sosyal ve ekonomik yapısına dair tartışma yürütmemiştir.”( 2.Kongre Kararlarında 1. kitap sayfa 84) itirafıyla, 50.yıl Türkiye gerçekliğinden kopuk bir hatta hareket ettiğini ortaya koyuyor.
Demek ki Ö.Gelecek çevresi, Türkiye’nin sosyoekonomik yapısının bir ülke devriminin niteliği, sınıflar arası temel ilişkiler, ittifaklar ve devrimde doğacak iktidarın karakteri vb. gibi bir dizi temel konuda tayin edici bir rol oynadığını hâlâ yeterince bilince çıkarmış değil.
Nitekim TKP-ML Partizan geleneğin Türkiye devriminin temel sorunlarını bilimsel bir araştırma inceleme yaklaşımıyla çözme yerine, Çin ve Mao Zedung kopyacılığından bir türlü kurtulamamıştır. 1981 yılında TKP-ML Partizan örgütünden koparak Bolşevik Partizan dergisi etrafında örgütlenemeye yönelen TKP-ML Bolşevik, TKP-ML Partizan örgütünün sosyoekonomik yapının tahlilinde nasıl ırak durduğunu ortaya koyuyor:
“Mesela Çin’de devrimin ve karşı devrimin ordularının var olduğu ve çatıştığı bir ortamda yapılan, “silahlı mücadele esastır” tespiti; Türkiye’de var olan somut durumdan bağımsız olarak; kitlelerin mücadelesinden ve mücadele biçimlerinden bağımsız olarak – Türkiye yarı-sömürge, yarı-feodal bir ülkedir. Yarı-sömürge, yarı-feodal ülkelerde genel olarak… – gerekçesi ile- bütün Demokratik Halk Devrimi dönemi boyunca – stratejik olarak ; – Türkiye için de “başından itibaren” geçerli olarak savunuldu. ” Yarı-sömürge, yarı-feodal ülkelerde genel olarak…..” -gerekçesi ile- mücadele biçimlerinden biri olan “Genel Grev” ilke olarak reddedilerek, açık anti-Leninist görüşler savunuldu.” Partizan’ın yeterli bir sosyo-ekonomik yapı araştırması olmadığı halde; bu konuda sorun yokmuş gibi davranıldı. Bu örnekler daha çok uzatılabilir, ama bu kadarı bile,
” Partizan’ın bu görevleri gerçekten yerine getirmediğini göstermeye yeter. “Bolşevik Partizan” yayın hayatına girerken kendini her türlü şemacı-kopyacı gelenekten köklü bir şekilde ayırmayı; Türkiye’nin somut durumunu gerçekten incelemeyi görev olarak önüne koymaktadır,
“Bolşevik Partizan” daha bugünden Türkiye’nin yapısını derinlemesine incelemiş olduğu iddiasında değildir. ” Bolşevik Partizan’ın Türkiye toplumunun yapısı ile ilgili görüşleri şimdilik kaba bir incelemenin ve kaba gözlemlerin ürünüdür. Bu görüşlerin derinleştirilmesi, geliştirilmesi “Bolşevik Partizan”ın önünde en önemli görevlerden biridir. Bolşevik Partizan Mayıs-1981 Sayı-11/1 Syfa-3-4)
50.Yıllık Dogmatizm ve Sübjektif Düşünce Tarzı; Partizan-Özgür Gelecek’i Felç Bıraktı.!
Herşeyden öncesi TKP-ML’nin 2.Kongresinde (Ö.Gelecek çevresinin) 50.yılın ardından, TKP-ML HAREKETI ve Halkın Birliği’nin 1976 yılında ulaşmış olduğu Türkiye’nin sosyoekonomik yapısına işbirlikçi tekelci kapitalizmin damgasını vurduğu görüşleri kabul etmek zorunda kalması, çok geç kalmış bir kabul olsa da, dogmatizm zırhını kırmak ve Maoculuktan uzaklaşmak bakımından olumlu bir adım olmuştur. Ama TKP-ML 2.Kongresi için kendi hata ve zaaflarıyla hesaplaşma ve özeleştiride samimi davranmada bu aynı şeyi söylemek olanaksızdır.
“Bir siyasal partinin yanılgıları karşısındaki tutumu, bu partinin ciddi olup olmadığını, kendi sınıfına karşı ve emekçi yığınlara karşı görevlerini gerçekten yerine getirip getirmediğini saptaya bilmemiz için en güvenilir ölçütlerden birisidir. Yanılgısını içtenlikle kabul etmek, nedenlerini arayıp bulmak, bu yanılgıya yol açan koşulları tahlil etmek, yanılgıyı doğrulatma yollarını dikkate incelemek; işte ciddi bir partinin belirtileri bunlar.” (Lenin.Cilt-15.Sayfa.200 Rusça)
Maalesef kendisine biricik komünist diyen TKP-ML hata ve zaaflarına karşı samimi, açık ve kendi yanılgılarını ortaya koyup, bunları içtenlikle kabul eden bir mevzide değil.
Tersine TKP-ML Partizan geleneğini 1976 yılında Kaypakkaya yoldaş ve TKP-ML HAREKETI’nin hata ve eksikliklerini, dogmatik ve sübjektif düşünce tarzının etkisiyle gözü kapalı, bilimsellikten uzak bir yaklaşımla derinleştirerek,hata ve eksiklikleri çizgi haline getirerek, hata ve eksikliklere sıkıca sarılarak, küçük burjuva bir hatta savrulup, ÇKP-Mao Zedung kopyacılığını temel alarak ve TKP-ML HAREKETİ’nin hatalarının kefareti olarak ortaya çıkmıştır. Kendilerinin de itiraf ettikleri gibi, değiştirip dönüştürecekleri Türkiye Kuzey Kürdistan gerçekliğini resmeden, sosyoekonomik yapısını araştırıp incelemede, ulaşılan analiz üzerinde, devrim ve sosyalizm programını kurma yerine, masa başında, Çin devrimini kopye ederek Maoculuğu temel alarak, el yordamıyla devrimci mücadeleyi yürütmeye çalıştıklarını iftira ediyorlar.
Yani TKP-ML Partizan örgütü 50. yıl boyunca programsız, amaçsız ve hedefsiz bir devrimci çalışma içinde olmuşlar. Dün TKP-ML Partizan örgütü çatısı altında faaliyet yürütenler bugün beş gruba ayrılmış ve her biri farklı programatik zeminde, yani birbirinin tam tersi hatda ama hiçbir şey olmamış gibi dün ak dediklerine bugün kara diyerek, yollarına devam ediyorlar. Mevcut halde TKP-ML Partizan’da türeyen ve hâla varlıklarını devam ettiren örgüt ve dergi çevrelerini hatırlatmakta yarar var.
TKP-ML Partizan, MKP, Bolşevik Parti, TKP-ML Partizan-2, MKP’de ayrılıp Devrimci Demokrasi dergisini çıkaran çevre, MKP ayrılan Öncü Partizan grubu, Dergi çevresi olarak dogmatizmde ısrar eden Yeni Demokrasi, sosyalist devrimi savunana Halkın Günlüğü, yılların ardından TKP-ML HAREKETİ ve Halkın Birliğinin çizgisinde sosyoekonomik yapı analizini kabul etmek zorunda kalan Çağrı dergisi ve 50. yılın ardından TKP-ML HAREKETİ ve Halkın Birliğ’inin izinde yürüyerek gerçekleri kabul etmek zorunda kalan Özgür Gelecek. ve MKP’nin ilk çizgisini savunan Devrimci Demokrasi çevresi.
İşin ilginç olanı ise 1978’de aynı Partizan örgütü çatısı altında faaliyet yürütenlerin süreç içinde nasıl bir birinin tam tersi bir hatta savrulmaları, aslında bilimsellikten uzak bir çizgide durduklarını ve ideolojik birliktelik içinde olmadıkları görüldü.
Örneğin TKP-ML Partizan geleneğinde olan MKP, devrimin ilk adımının sosyalist devrim olarak tespit ederken, Partizan geleneğinin önemli bir bileşkesi olan Yeni Demokrasi çevresi ise , Türkiye’nin hâla yeni-sömürge-yarı-feodal bir ülke olduğunu savunarak kırdan kentleri kuşatma halka savaşını ve devrimin özünün köylü toprak devrimi olduğunu savunmaya devam ediyor. Çağrı dergisi ise 1981 yılından sonrası Halkın Birliğinin Türkiye ekonomisine kapitalizm damgasını vurmuş kapitalizmin orta düzeyde geliştiği Türkiye analizini kabul emek durumunda kaldı. 50 yıllık serüvenin ardından Ö.Gelecek çevresi de TKP/ML HAREKETİN hem sosyo-ekonomik yapı ve hemde devrimin ilk adımının neden anti-emperyalist demokratik devrim olduğu analizini kabul etmek zorunda kaldı. böylece gerçeklerin inatçı olduğu ve er yada geç mutlaka egemen olacağı özdeyişi birkez daha tanıtlanmış oldu.
Kuşku yok ki TKP-ML Partizan geleneğinin sağdan sola, soldan sağa savrulmasında bilimsellikten uzak dogmatik ve sübjektif düşünce tarzının, bu yaklaşımın temelini oluşturduğunu belirtmeliyiz.
TKP-ML Partizan’ın sübjektif ve dogmatik küçük-burjuva düşünce tarzını temel alması, O’nu Türkiye gerçekliğinden kopuk hayal aleminde, tıpkı Don Kişotun yel değirmenlerine saldırısı gibi gözü kapalı hareket etmeye itti. Bu; nesnel gerçeklik yerine yani somut durumun somut tahlili yerine sübjektif düşünce tarzını temel aldıklarını ortaya koyuyordu.
Bilindiği üzere sübjektif düşünce tarzı sınıflar arası mücadeleye yaklaşımda, yani üst yapıda sınıf ideolojileri arasındaki mücadele olarak ortaya çıkar. İnsanlığın ortaya çıkışından bu yana ilk kez: modern sanayinin ürünü olan bir sınıf; sanayi proletaryası tarih sahnesine sömürüsüz bir dünya yaratma idealini gerçekleştirmeye muktedir bir sınıf olarak ortaya çıktı.
Proletarya bu tarihi görevi gerçekleştirmeye yetenekli biricik sınıftır. Çünkü o üretimin en ileri şekline bağlıydı. Kaybedilecek hiçbir şeyi yoktu. Bu yüzden tutucu değil, devrimciydi. Menfaati, en ilerici devrimci dönüşümlerden yanaydı. Proletarya tüm emekçileri kurtarmadan kendisini de kurtarmayacak olan biricik sınıftır. İşte bütün bu özellikleri proletaryayı devrim mücadelesinin öncülüğünü yapma zorunluluğuyla karşı karşıya bırakır. O, kendi devrimci ideolojisinin yol göstericiliğinde, yani M-L’nin klavuzluğunda mücadeleye önderlik edebilir. O’nun ideolojisi gerçeği kendilerine temel alır, gerçek durumu kavrar ve onu devrimci bir tarzda dünyayı değiştirme mücadelesine başlangıç noktası yapar.
İşte bu yüzden proletarya, gerçekler devrimcidir der ve ne ölçüde olumsuz olursa olsun, objektif gerçeği temel alarak mücadelesini sürdürür. O, davasını ancak böyle mücadele ederek başarıya ulaştırabilir.
Oysa, burjuvazi ve küçük-burjuvazi farklı durumdadır. Burjuvazi çökmekte olan bir sınıftır. Bu gerçeği kabullenmeyi sınıf tabiatı gereği istemez O, toplumsal gelişmeyi durdurmak, kendi sınıfının gerici emellerini gerçekleştirmek ister. Sömürücü karakteri de O’nu objektiflikten uzaklaştırır, sömürüsünü gizlemeye yöneltir. Bunun için de objektif gerçeği değiştirmek ihtiyacını duyar, kendi gerici istek, duygu ve düşüncelerini objektif gerçeğin yerine koyar. Çökmekte olan burjuvazinin ideolojisinin sübjektif niteliği buradan gelir. Küçük-burjuvazi modern toplumun dağılmakta olan bir sınıfını temsil eder. Burjuvazinin baskısı, O’nu iflasa, yoksulluğa sürüklemektedir.
Bu durum, O’nu bazen en gerici mistik düşüncenin etkisi ne bırakmakta, kaderciliğe sevk etmekte, bazen de maceraya, umutsuzca mücadeleye itmektedir. Çünkü küçük burjuvazi kaçınılmaz yok oluşunu görmekte ama bir çıkış yolu bulamamaktadır. İşte bu yüzden mistik ve reformcu uyuşukluğun etkisinde kalıp bu düşüncelere sıkı sıkıya sarılabildiği gibi bazen de umutsuz bir mücadeleyi öngören düşünceleri yaratır ve bunlara kapılır. Bütün önemli dönemeçlerde sağa sola yalpalar. Bunlar onun mülk sahibi ve emekçi olma özelliklerinin ve burjuva olma isteğiyle burjuvazinin yarattığı baskı ve yok olma tehdidinin sonucu olan burjuvaziye karşı mücadele isteğinin sonuçlarıdır.
İşte bütün bu sebeplerden küçük-burjuvazi kendisinin yok olmaya doğru gittiği gerçeğini görmek istemez. Kendi küçük burjuva istek, hayal, duygu ve düşüncelerini objektif gerçeğinin yerine geçirir. Küçük burjuvazinin sübjektivizmi, buradan gelir.
Bütün bu sebepler bize sübjektivizme karşı mücadelenin niçin gerekli olduğunu kavratıyor.
Herşeyden öncesi, proletaryanın devrimci davası başarıya ulaştırılmak isteniyorsa, burjuva ve küçük-burjuva düşünceye karşı savaşarak onu yok etmeliyiz. Gerçekler devrimcidir sözünü temel alınmalı, sübjektivizm, mücadelenin bütün alanlarındaki etki ve sonuçlarıyla birlikte yok etmeye çalışılmalıdır.
Ne yazık ki 1976 yılındaki tartışmada TKP-ML HAREKETİ’nin, dogmatizme, dar deneyciliğe, sektarizme, bürokratizme vb. karşı yürüttüğü mücadele; özünde sübjektivizmin değişik alanlardaki tezahürlerine karşı yürütülen bir mücadeleydi. Dünden bugüne 1976’daki tartışma hatırlanırken bu noktayı dikkate almalı, meselenin esasının proleter ideolojisini hakim kılma, burjuva ve küçük-burjuva ideolojisini yok etme olduğu bir an olsun akıldan çıkarılmamalıdır. Hiç kuşkusuz tartışmada yer alan düşüncelerin en geniş şekilde yayılması gayreti ancak meselenin derinliğine tartışılması, tartışma konularıyla ilgili araştırmalara girişilmesi ve nihayet tartışmayı daha da zenginleştirecek eleştiri, görüş ve önerilerin tespit edilerek ilgili organlaar iletilmesi çabalarıyla birleştiğinde yarar ve anlam taşıyacaktır.
Nitekim TKP-ML Partizan geleneği farklı düşüncelerle yüz yüze geldikten sonra hiç birşey yapmamışlar, farklılıkları aşmak için ısrarlı bir savaşım içinde olmamışlar ve gereken çabayı göstermeyerek, düşünce gelişimini dondurarak, diyalektik gelişim iğdiş edilmiştir.
Bir örgüt yada kişi devrimin programını ortaya çıkaracak olan sosyoekonomik tartışmasında kendisinin de yeri olduğunun bilinciyle hareket ederse, halkın davasını ilgilendiren en temel meselelere ilgisiz kalmanın bu davaya zararlı bir tavır olduğunun bilincinde olursa, zihinsel pasifliği alt etmenin gereğini kavrarsa, ancak o zaman tartışmanın faal bir unsuru, devrimci mücadele görevlerini layıkıyla yerine getirme isteğini gösteren. bir devrimci olabilir.
Bu konuda ortaya çıkabilecek bir başka zararlı eğilim, TKP-ML Partizan cenahı ve haliyle Ö. Gelecek çevresi herhangi bir görüşü ele alırken, ona bilimsel bir objektiflikle yaklaşmamasıdır. Bir düşünceyi en başından çürütülmesi, yada ispatlanması gereken bir düşünce olarak böyle bir önyargıyla ele almak; kişiyi Marksist tutum ve yaklaşımdan uzaklaştırır, tek yanlılığa, dogmatizme iter.
Üstelik böyle bir anlayış tıpkı TK-ML Partizan ve Ö.Gelecek çevresi gibi akımları yada kişileri hatalarını inatla savunmaya, gerçeği ortaya çıkarmaya yönelik bir çabadan hatalı düşünceleri mazur göstermeye doğru çaba sarf etmeye götürür. Böyle olunca da gerçekler üzerinde bilimsel tartışmalarda istenilen sonuçlara ulaşmayı sağlayamaz, kısır bir yarışma kimliği kazanır, yozlaşır ve amacından uzaklaşır.
M-L’nin ruhuna aykırı olan bu anlayışı, dogmatizmi yok etmek, her ortaya çıktığında ona karşı savaşmak, tartışmayı devrimci bir raya oturtmak, onun amacına ulaşmasını yürekten arzulayan herkesin görevidir. Unutmamalıyız ki, devrimci olan yalnızca gerçeklerdir. Ve gerçekleri kafasındaki düşüncelere uydurmak isteyen -ki TKP-ML Partizan geleneği dünde bugünde aynı konumda köklü olarak kurtulamamıştır- çabalar geçici başarılar elde etseler dahi, başından yenik düşmüş çabalar olarak kalacaklardır.
Biliyoruz ki dogmatizmin kafadaki düşünceleri kitaba uydurmak isteyen türü -ki bu konuda TKP-ML Partizan geleneğinin eline kimse su dökemez- yanında kitaptaki düşünceleri yer zaman ve şartlar unsurlarını dikkat almadan, olduğu gibi hayata uygulamaya çalışan türü de aynı ölçüde zararlıdır. Çoğu zaman dogmatizmin bu türü, ilk türüne kaynaklık eder ve daha sonra yerleşen hatalı düşüncelerin kitaba uygunluğunun gösterilmesi esas çaba halini alır. Her iki davranışta da, M-L’in özü olan somut şartların somut tahlili ve teorinin pratiğe yaratıcı bir şekilde uygulanması reddedilmekte, M-L teorinin ruhu değişmez dogmalara feda edilmektedir.
Diğer bir hatalı eğilim politikanın tayin edici önemini kavramayan, günlük işlerin arasında kaybolan, günlük pratikte elde edilen kısa vadeli geçici başarıların sağlanması amacını baş köşeye oturtan anlayıştan doğan, kör pratikçiliktir.
Bu anlayışın gelişmesi dar deneylerden çıkan sonuçları genelleştirmeye, onu genel bir teori haline sokmaya varır. Açıktır ki perspektiften yoksun bulunan böyle bir anlayış kısa sürede iflas etmeye mahkumdur ve böyle bir pratik karanlıkta el yordamıyla hareket eden kör bir pratik olarak kalacaktır. En somut gerçekliğini TKP-ML Partizanın pratiğinde görmekteyiz.
Ancak ve ancak teorinin ışıklı yolunda ilerleyen bir pratik hedefe ulaşabilir. Keza bu önemli gerçeği dikkate alan bir anlayış, politikaya tayin edici önem tanıyan ve ” politik çalışma bütün çalışmanın can damarıdır” ilkesinden hareket eden anlayış, proletaryanın davasını başarıya ulaştırabilir. Dar deneycilik ve kör pratikçilik ancak böylece aşılabilir.
Herşeyden öncesi somut analizlerde çizgi, anahtar bağlantıdır. Sağlıklı bir çizgiye sahip olmaksızın ortaya çıkabilecek göz kamaştırıcı başarılar bile, eriyip yok olmaya mahkumdur. Kişi çizginin doğruluğuna bilimsel bir inançla kani ise onu savunma ve uygulamada kararlı ve tutarlı olacaktır.
İşte bütün bunları dikkate alarak, devrimin tek tek kişi, grup ve örgütlerin değil de tüm halkın menfaatlerini ilgilendiren, onun kurtuluşuyla ilgili haklı bir dava ve bu uğurda yürütülen mücadele olduğunu her adımda dikkate alırsak, bütün davranışlarımız da bu anlayıştan yola çıkarak kişi, grup ile örgütlerle ve bunların düşüncelerini burada ele alarak olumlu ve olumsuz yanlarıyla ve objektif ‘bir tarzda yargılayabilirsek, işte o zaman halkın ve davasının gerçek bir hizmetkarı olur, halkımıza karşı görevlerimizi yerine getirebiliriz. Ortaya konan düşünceleri falanca kişi grup veya örgüt ortaya koyduğu için değilde, işçi ve emekçi halklarımızın ve onun devriminin menfaatlerine uygun olduğu için benimseme anlayışını kazanabilirsek, kendimizi görevimizi gerçekleştirme yolunda ileri bir adım atmış sayabiliriz. Bu yüzden bize en ters, hatta saçma gelen düşünceleri bile ağır başlılıkla ele almak, görüşleri çekinmeden açıklamak ve hatalı düşüncelere karşı devrimci olmayan tavırları eleştirip yok etmek; hem kendimizde hem de çevremizde bu anlayışı yerleştirmeye çalışmak devrimci görevimiz olmalıdır.
Hali hazırda Ö.Gelecek yukarıda belirttiğimiz hatalı eğilim ve anlayışları tümü ile aşmış ve köklü özeleştiri yapmış durumda değil. Haliyle, dogmatik ve sübjektif düşünce tarzına karşı savaşmak görevlerimiz içinde durmaktadır. Bu eğilim ve anlayışlar, değişik ölçülerde TKP-ML Partizan içinde yaşamaktadır ve sosyo-ekonomik yapının değişimiyle birlikte tartışmanın derinleştirilerek Maocu zırhtan bütünüyle kurtulunması gerekiyor.
Dahası, Ö.Gelecek çevresi hatalı bakış açısı ve anlayışları terk etmediği sürece tartışma süreçlerinde atılan adımların, sarf edilen gayretlerin fazla bir yararı olmayacaktır.
2. Kongre Devrim Aşamalarını Belirlemede İzlenen Metotta Tek Yanlılıktan Kurtulamıyor Ve Baş Uzlaşmacı Toplumsal Güç Orta-Burjuvaziyle İttifak Politikasıyla, Leninist Kesintisiz Devrimi Anlaşılmaz Kılıyor.
Uzun yıllar ciddiye alınacak herhangi bir araştırma-inceleme yapmadan Türkiye’nin sosyo-ekonomik yapısını Çin ve Mao Zedung’dan kopyecilik yapan TKP-ML Ö.Gelecek, devrim aşamalarını Leninist yöntemden uzak, şabloncu dogmatik bir yaklaşım içinde ele aldı. TKP-ML Partizan cenahına göre, “eğer bir ülke yarı-sömürge-yarı-feodal ise o ülkede devrimin ilk aşaması anti-emperyalist demokratik karakterde iken, eğer bir ülkenin sosyoekonomik yapısına kapitalizm damgasını vuruyorsa o zaman o ülkede devrimin ilk adımı sosyalist karakterde bir devrim olacaktır” görüşünü savunuyordu.
Yani 2.Kongreye kadar, TKP-ML Partizan (Ö. Gelecek) cenahına göre bir ülkede kapitalist üretim ilişkileri egemen ise başka bir araştırma inceleme yapmaya gerek olmadan o ülkede proletarya işe sosyalist devrim ve proletarya diktatörlüğüyle başlamalı görüşünü bağnaz savunurken, 2. Kongreyle TKP-ML 50 yıl savunduğu Maocu görüşlerin çıkmaz sokak olduğunu görerek , temel görüşlerinde değişiklikler yaptı ve eski görüşlerini terk ederek, dün Troçkizm olarak suçladığı TKP-ML HAREKETİ’nin görüşlerini koşulların dayatması sonucu kabul etmek zorunda kaldı. Türkiye’de komprador kapitalizmin egemen olduğunu kabul etmek zorunda kalan TKP-ML 2. Kongresi bu analiz değişikliğine bağlı olarak diğer temel sorunlarda -temel çalışma alanının şehirler olduğu, kitle çalışmasında proletarya içinde çalışmanın esas olduğu ve devrimin yolunun kırdan kente doğru halk savaşı şeklinde değil, en son darbeyi şehir ayaklanmasının vuracağı genel ayaklanmayla devrimin zafere taşınacağı- köklü değişiklikler yapmak zorunda kaldı.
Elbette TKP-ML 2. Kongresinin 50. yılın ardından Türkiye’nin sosyo-ekonomik yapısına işbirlikçi-tekelci kapitalizmin egemen olduğunu kabul etmesi, ortada duran gerçekleri kabul etmek bakımından olumlu adım olmuş. Ama bu olumlu adım TKP-ML 2. Kongre’sinin ülke devriminin niteliğinin belirlenmesi ve Leninist kesintisiz devrim sorununda doğru bir çizgiye geldiği sonucu çıkmıyor.
Çünkü TKP-ML 2.Kongresi, Türkiye devriminin ilk adımının anti-emperyalist demokratik karakterde olduğunu doğru olarak ortaya koyuyor. Ama ülke devriminin hangi vargılardan hareketle belirlendiğine dair bilimsel bir çizgide durmuyor.
Zaten Maoculuğu kendisine temel alan TKP-ML Partizan (Ö. Gelecek ) cenahı bir ülkede devrim aşamasını belirlemede Leninizmi değil, Maoculuğu temel aldığından dolayı, kesintisiz devrimin temelini oluşturan temel sınıflar arası ilişki, hangi sınıf yada sınıflara karşı, hangi sınıf yada sınıfların ittifakı ve hangi sınıfın tecrit edileceği sorununun yanıtı yok ve orta burjuvaziyle ittifak politikası ve dört sınıfın çorba iktidarı savunulmaya devam edilerek, kesintisiz devrim netçe savunulmamaktadır.
Herşeyden öncesi kesintisiz devimin olmazsa olmazını oluşturan, devrimde proletaryanın önderliğini kazanma sorunu olan orta-burjuvaziye karşı tutum temel bir ayrım çizgisidir. Çünkü demokratik devrimde baş toplumsal uzlaştırıcı güç orta-burjuvaziyle öyle yada böyle ittifak politikasını savunmak; M-L kesintisiz devrim görüşünü bir yana itmek ve eski savundukları, orta-burjuvaziyle iktidarı paylaşma görüşünde ısrara etmek, demokratik devrimin yarı yolda kalmasını savunmak demektir.
Sağ oportünist teori ve pratikler, demokratik görevleri, demokratik mücadeleyi, demokratik devrimi temel alır ve anaçlaştırırlar. Bu görevleri anti-kapitalist sosyalist bir perspektifle ele alma yeteneğini göstermezler. Örneğin, orta-burjuvazi ile stratejik bağlaşma, demokratik diktatörlüğü orta-burjuvaziyle paylaşma, orta-burjuvaziyle veya bir kesimiyle ortak sosyalizm kuruculuğunu savunma.
TKP-ML’nin 2.Kongresi tam da yukarıda eleştirmiş olduğumuz, demokratik devrimde sosyalist devrime kesintisiz geçişi tehlikeye düşürecek orta-burjuvaziye yaklaşım içindedir. Maoist bir çizgide yürüyen TKP-ML 2. Kongresi orta-burjuvazinin en azından sol kanadını ittifaka gidecek, hatta iktidarda ortak olunacak devrimci bir güç olarak görüyor ve bu sınıfa karşı uzlaşmacı bir yaklaşım sergiliyor.
Haliyle Leninist kesitsiz devrimin olmazlarından olan, baş toplumsal uzlaştırıcı bir sınıf olduğu ve komünistlerin bu sınıfa karşı uzlaşmaz bir tutum takınarak, teşhir ve tecrit etme politikasını yok saymaları, kesintisiz geçişte devrimi yarı yolda bırakacak sağ Maocu bir çizgide ısrarcı olunduğu anlamına gelir.
Hatırlanacağı üzere bugüne kadar demokratik iktidarı proletarya diktatörlüğünün bir biçimi olarak gören, gösteren TKP-ML Partizan geleneği, gelinen durumda bir yandan eski görüşlerini reddederek doğru görüşleri kabul etmek durumunda kalıp şunları söylerken:
“ Bu nedenlerle ülkemizdeki devrimin ikili bir görevi vardır. Bunlar, iç içe geçmiştir. Demokratik Devrim ve bir sonraki aşama olarak Sosyalist Devrim. Demokratik Halk Devrimi, İşçi sınıfının önderliğinde, yoksul köylülük ve emekçi sınıflara dayanan Demokratik Halk İktidarını-Diktatörlüğünü kuracaktır. Ve ardından işçi sınıfının, emekçi kır ve şehir kitlelerine dayanan proletarya diktatörlüğüne geçilmesi yolunu izleyecektir. “(TKP-ML-2.Kongre Belgeleri-1.Kitap.sf.109)
Aslında TKP-ML 2.kongresi bir yandan yukarıya almış olduğumuz demokratik devrimde sosyalist devrime geçiş sorununda işçi sınıfı kır ve kentin küçük burjuva yığınlarıyla yürüdüğü müddetçe devrim demokratik devrim ve demokratik devrimde doğacak iktidarın karakteri demokratik halk iktidarı olacaktır ve buradan, işçi sınıfı kır ve kentin emekçi sınıflarına dayanan ittifakla kesintisizce sosyalizm ve proletarya diktatörlüğüne geçiş sağlanacaktır derken, öte yandan orta-burjuvazi-ulusal burjuvaziyle uzlaşmacı bir çizgide hareket ediyor.
“Demokratik halk devriminin temel gücünü işçi sınıfı oluşturur. Yoksul köylülük ve şehir küçük burjuvazisi DHD’nin güvenilir müttefiki iken, ulusal burjuvazi ise istikrasız bir müttefiktir” (TKP-ML 2.Kongre Karraları-1.Kitap-sf.131)demekten geri kalmıyor
Aslında TKP-ML’nin 2. Kongresinin “ulusal burjuvaziyi güvenilmez müttefik“ olarak ilan etmesi, O’nun Leninist kesintisiz devrim teorisini anlama ve bilince çıkarmada başarılı olamadığını, bir kapıda Maoizm’den uzaklaşırken, diğer kapıda Maoizm’e sıkıca sarıldığını ortaya koyuyor.
Üstelik TKP-ML Ö. Gelecek, Birleşik halk Cephesinde “ Zira partimizin önderliğinde , devrimden menfaati olan sınıflar ve tabakalardan oluşur ve işçi sınıfı, yoksul köylülük ,küçük burjuvazi ve milli burjuvazinin sol kanadını içine alan bir ittifak” (TKP-ML 2.Kongre Belgeleri-1.kitap-.sf.117)
Ulusal burjuvazinin stratejik ittifak olarak yer alması gerektiğini savunarak, demokratik halk iktidarı içinde işçi ve emekçi sınıfların yanında ulusal-burjuvazinin bir bölümünü de katarak, demokratik halk iktidarının geçmişinin işbirlikçi-tekelci burjuvazi ve büyük toprak sahiplerinin iktidarı devrimci şiddetle yıkılarak iktidara gelecek proletarya ve yarı-proleter emekçilerin ittifakıyla kesintisizce sosyalizme geçiş olacağını unutuyor.
Sömürge ve yarı sömürge ülkelerde de orta-burjuvazi sömürücü burjuvazidir. Emperyalizm, komprador büyük burjuvazi ve feodal toprak ağalarının baskısından rahatsız olur. Kendisi egemen değil, içinden bir bölümü yükselip egemenlere katılan bir sınıftır. Kır ve şehir küçük-burjuvazisi içinden bu sınıfa azar azar da olsa sürekli bir katılma olur. Mensupları alanında daha büyük sermayeye sahip olanları olduğu gibi, daha küçük sermayeye sahip olanı da vardır; bu farklılık aynı şekilde, çalıştırdığı işçi sayısında da görülür.
Ülkeden ülkeye, bir sömürge-yarı-sömürgeden diğerine, büyüklüğü değişen bir sınıftır. Siyasal olarak toplumdaki değişimleri işçi sayısında da görülür. Ülkeden ülkeye, bir sömürge, yarı-sömürgeden diğerine, büyüklüğü değişen bir sınıftır. Siyasal olarak toplumdaki değişimlerin devrim yoluyla değil, mümkün olduğunca reform yoluyla olmasından yanadır. Ve bu reformculuğu kendisini de tehdit edecek işçi sınıfı eyleminin gelişkin olmasıyla doğru orantılıdır. İşçi sınıfının devrimci eylemi ne denli yüksekse, orta- burjuvazi gericiliğe o denli sarılır. Diğer yandan işçi sınıfı eylemi ne denli geri ise ve işçi sınıfı ne denli az gelişmişse o denli burjuva demokrasisinin taleplerini bolca formüle eder, sözde, toplumun değişiminin bayraktarlığını yapar. Bu tavırları, ülkenin tarihsel, siyasal ve sosyal koşullarına göre de değişir.
Örneğin, sömürge ve emperyalizmin işgali altındaki bir ülkede, yada yarı-feodal ilişkilerin egemen olduğu, feodal aristokrasinin iktidarda olduğu bir ülkede, böyle olmayan ülkelerdekine oranla daha farklı bir rol oynar. Bütün bu etkenlere bağlı olarak, işçi sınıfı ve devrimci eyleminin henüz geri olduğu ülkelerde hâlâ devrimci rol oynayacak kesimi var olur, elbette proletarya böyle koşullarda bu özelliği gösteren orta-burjuva kesimiyle bağlaşma öngörür. 1982 yazındaki yenilgiyle politik çizgisinde sağa kayıncaya değin EL Fetih ve Yaser Arafat Filistin devriminde ilerici ve devrimci rol oynadılar.
Filistin’li komünistlerin El Fetih ve Arafat’la bağlaşma öngörmeleri doğru devrimci bir politika olurdu. Arafat ve El Fetih, sömürücü milli-burjuva karakterde olmalarına (El Fetih’in çok sayıda fabrika, ticaret yerine vs. sahip olduğu, bizzat yöneticilerinden bir çoğu ve destekleyenlerin birçoğunun sömürücü burjuva oldukları dikkate alınırsa, El Fetih’e küçük burjuva değil, milli burjuvazinin egemen olduğu bir örgüt olarak bakmak doğru olur) karşın, Filistin devrimini reformculuğa çekme tehlikesini temsil de etmelerine karşın 1982 yazına değin devrimci bir çizgi izlediler İsrail Siyonizm’ine ve ABD emperyalizmine karşı savaşımda.
Yansıra içinde yer aldıkları FKÖ cephe örgütünde emekçilerin bağımsız örgütlenmesine özgürlük tanıdıklar dikkate alınırsa, Lenin yoldaşın Komünist Enternasyonal için, bu konuda oluşturduğu politikaya uygun olarak bağlaşma öngörülmesi doğru Leninist bir politika olur ve Filistin devrimini ileriye götürücü rol oynardı. Yine Cezayir milli devriminde savaşım veren örgüt ya da örgütler sadece küçük-burjuva örgütler miydi? Yine Angola, Mozambik, Zimbabve Milli kurtuluşçu devrimlerinde milli-burjuva kesim yok muydu? Kamboçya’nın 1970’lerdeki ABD emperyalizmine karşı devrimde Sihanuk devrimci bir bol oynamadı mı? Ve Sihanuk küçük burjuvazinin değil, orta-burjuvazinin temsilcisiydi, hatta feodal aristokrasiden gelen bir prensti. Yine AEP Tarihi 1.Ciltte belirtildiği gibi Arnavutluk anti faşist milli devriminde…özellikle orta burjuvazinin temsilcileri, Milli Kurtuluş Cephesine da katılmaktaydılar.”(s.146)
Bütün bu gerçekler, emperyalizm ve proleter devrimleri çağında, sömürge ve bağımlı ülkelerde orta-burjuvazinin devrimci kesimlerinin, gruplarının çıkabileceğini gösteriyor. Ama biz somutta kapitalizmin orta düzeyde geliştiği Türkiye gerçekliğini tartışıyoruz.
Ülkemizde ise, 1908 Jöntürk Devriminde, Türk olan ticaret burjuvazisinin temsilcisi; İttihat-Terakki, halkçı olmayan güdük bir ilerici rol oynadı. Ama işçi ve köylü yığınlarının bağımsız örgütlenmesine özgürlük tanımadığı gibi, Osmanlı saltanatıyla uzlaşma ve başından itibaren reformcu olmaktan öteye gidememiştir. İster Kurtuluş Savaşının önderliğini yapmış, isterse Kurtuluş Savaşının ilk yıllarında sınırlı ve güdük bir anti-emperyalist rolü oynamış olsun yinede Kurtuluş Savaşında da orta-burjuvazi reformcu ve işçi ve köylülerin bağımsız örgütlenmesine karşı düşman bir rol oynamıştır. İ.Kaypakkaya yoldaşın Kemalizm Üzerine yazısında ortaya koyduğu gibi bugüne değin reformcu bir rol oynadı. Geçmişte bazı Kürt ulusal ayaklanmalarında, orta-burjuva öğeler ( Örneğin Dersim isyanında Alişer, Nuri Dersimli gibi) ilerici ve ulusalcı devrimci bir rol oynadılar.
Yine 1974-80 anti-faşist demokratik devrimci savaşımda, MHP’li faşistlere karşı bazı alevi zengin köylüler devrimcileri desteklediler, yine bazı Kürt zengin köylüleri ve hatta bazı küçük toprak ağaları ve orta-burjuva karakterde bazı ticaret sahipleri Kürt Ulusal Hareketi’ni desteklediler. Ama bu, genel olarak orta-burjuvazinin ülkemizde reformcu, baş uzlaştırıcı toplumsal rol oynadığı ve oynayacağı gerçeğini değiştirmiyor.
Çünkü ülkemizde, işçi sınıfı bir hayli gelişkin ve hem sayısal hemde eylemsellik bakımından gelişmiştir.. Yıllardan bu yana özellikle 1970’lerde Ecevit’in CHP’nin başına geçişiyle birlikte CHP Orta-burjuvazinin politik temsilcisi olagelmiştir. Kolu kanadı kırılmış, batı tipi demokrasi ve bir kısım reformlarla yola devam etmeyi savunan orta-burjuvazinin temsilcisi CHP, emekçi yığınların gazını almada faşist diktatörlüğe stepne rolü oynayarak, toplusal, emekçi yığınların gazını almada faşist diktatörlüğe stepne rolü oynayarak, toplumsal mücadelede baş uzlaştırıcı toplumsal güç rolünü oynamaktadır. Haliyle CHP ve orta-burjuva klikler emperyalizm ve komprador tekellerin baskısından daha çok, işçi sınıfının devrimci eyleminden korkmakta, işçi-köylü kitlelerinin devrimci eylemine karşı çıkmakta, reformcu yolla kitle hareketini boğmaya çalışmaktadır.
Elbette ülkemizdeki bugün oynayacağı somut rol, bütün yarı-sömürge ve sömürge ülkelerde, bütün kesimleriyle orta-burjuvazinin bu karşı-devrimci reformcu rolü oynayacağı tezini doğru kılmaz. Ama kapitalizmin orta düzeyde geliştiği ve sınıf ayrışması ve çelişkilerinin keskinleştiği, orta-burjuvazinin birçok bağla işbirlikçi-tekelci kapitalizme bağlandığı koşullarda orta-burjuvaziden anti-faşist anti-şovenist tutum beklemek; havanda su dönmek anlamına gelecektir.
Aslında orta-burjuvaziyle öyle yada böyle ittifak politikası izlemek yada savunmak; demokratik devrimden, sosyalist devrime geçişi reddet etmek, yada bilinmez bir zamana bırakmak demektir. Dahada önemlisi, orta-burjuvaziyle ittifakı savunmak; anti-emperyalist demokratik devrimin görevinin, sosyalizme geçmek için üretici güçleri, yani kapitalizmi geliştirmek, demokratik bir kapitalist düzen örgütlemek anlamına gelir.
Hangi amaçla söylenirse söylesin TKP-ML 2.Kongresinin orta-burjuvaziyle güvenilmez de olsa ittifak politikası sağ sapmadır. Sağ sapma; proletaryanın ufkunu demokrasi mücadelesiyle, demokratik görevlerle sınırlayan, demokratik görevleri sosyalist görevler olarak sunan, komünist geçişi yadsıyan, sağ oportünist politikalarda ifadesini bulan ve demokratik devrime çakılıp kalmayı ifade eden görüşlerdir.
Bu oportünist sapmanın en kaba savunusunu yapan, geçmişten beri ülkemizde devrimci saflarda sol Maocu TKP/ML Partizan cenahı olmuştur. İdeolojik gıdasını Maoculuktan alan bu oportünist sapma, anti-kapitalist bir perspektife sahip değildir. Yarı-sömürge, sömürge ülkelerde orta-burjuvaziyle gerek demokratik devrim döneminde ve gerekse de demokratik devrimin zaferinden doğacak olan devrimci demokratik iktidarda, stratejik bağlaşmayı savunur.
TKP-ML’ye yol gösteren Mao Zedung ve yoldaşları, yarı sömürge ülkelerde ulusal burjuvazinin “sol kanadı” adı altında orta-burjuvaziyi halk içinde demokratik devrimin ittifak güçlerinden birisi olarak, stratejik bir ittifak gücü olarak aldığı gibi, devrimci iktidarı paylaşacak dört sınıftan birisi olarak görüyordu.
Neki Mao Zedung ve ülkemizde O’nun iz sürücülerinden olan TKP-ML cenahı, orta-burjuvaziyi demokratik devrimden sonra da halk saflarında görerek ittifak politikasına devam edileceği dillendiriliyor ve demokratik diktatörlüğün adının değişmesiyle sosyalist diktatörlüğe dönüştürüleceği görüşü savunulmaktadır.
Mao Zedung’u, bu burjuvaziyle işbirliği içinde sosyalizmi inşa etme tezine eleştiri getirmeden savunan Maoistler, devrimin daha başında yarı yolda çakılıp kalmasını ve kesintisiz devrim perspektifinden uzak, üretici güçleri geliştirme sağ oportünist yaklaşımlara takılıp kalmaktan kendilerini alamadıkları görülüyor. Nitekim bu alanda Mao’ya yönelik eleştirilerimizin, aynı zamanda Türkiye’deki Maoistleri de hedeflediğini belirtmeliyiz.
Mao, Mart 1950 yılında, yani demokratik devrimin zafere ulaştığı Ekim 1949 yılından sonra şunları söylüyor; “Milli burjuvaziyle, siyasi, iktisadi ve örgütsel bakımdan bir birleşik cephe kurmuş bulunuyoruz.” ve devamla aynı yılda “Küçük burjuvazi ve milli burjuvaziyi, işçi sınıfının önderliği altında, işçi-köylü temelinde birleştirmeliyiz.” (Peki komprador burjuvazi ve büyük toprak ağaları yıkılıp, emperyalizm ülkeden atıldığı, yani demokratik devrimin zafere taşındığı koşullarda stratejik hedefler ve sınıf ittifakları, dost ve düşman güçlerin değişmesi gerekirken, Çin’de böyle bir durum olmuyor.
Peki demokratik devrimden sonra Ulusal-burjuvazi, yani orta-burjuvazi sosyalist devrimin hedefi olmuyor, aksine onun yerine, ittifakı ve halk sınıfı içinde görülüyorsa, bu durumda proletarya ve yoksul köylülüğün ittifak için hangi sınıfla ya da sınıflara karşı mücadele yürüterek, sosyalist devrime geçilecektir? Mao’nun sosyalizme geçme diye bir derdi olmadığından, demokratik devrime sosyalist, ve demokratik diktatörlüğe sosyalist diktatörlük etiketi yapıştırarak kolay yoldan işin içinden sıyrılınıyor. -PHB) “Milli burjuvazi eninde sonunda yok olup gidecektir, ama bu aşamada onu kendimizden uzaklaştırmamalı, tam tersine çevremizde toplamalıyız. Milli burjuvaziyle bir yandan mücadele etmeli, diğer yandan birleşmeliyiz.” (Mao Zedung C. 5, s. 37)
1952 yılında proletarya ile milli burjuvazi arasındaki çelişkiyi baş çelişme olarak ilan eden Mao Zedung, 1956 yılında artık Çin’de sosyalizmin inşasına geçildiğini ilan ettiğinde de, yine milli-burjuvaziyle proletarya arasındaki çelişmeyi Çin’in özgül koşulları yaklaşımıyla halk içindeki ilişkiler içinde görmektedir.
Nitekim 1956 yılında yapılan 8. Kongre’de ÇKP ve Mao, “halkın demokratik diktatörlüğünün özü itibarı ile proletarya diktatörlüğü” olduğu tespitini yapar ve 1957 yılında “proletarya diktatörlüğü devletinden” (cilt 5, s. 491) söz eder ve birkaç sayfa ileride “halkın demokratik diktatörlüğü devlet iktidarı” (cilt 5, s. 49) ‘ndan bahseder.
“Ülkemizde işçi sınıfı ile milli burjuvazi arasındaki çelişme, halk içindeki çelişmeler sınıfına girer. (Peki 1956 yılında sosyalizmin inşasına girişildiğinde, orta burjuvazi hedef alınmadığına göre, sosyalist devrimin hedefi kimdi? HB) “Genel olarak ikisi arasındaki sınıf mücadelesi, halkın saflarındaki bir sınıf mücadelesidir; çünkü milli burjuvazinin ikili bir niteliği vardır. Burjuva demokratik devrimi döneminde milli burjuvazi hem devrimci hem de uzlaşmacı bir niteliğe sahipti. Sosyalist devrim sırasında kâr uğruna işçi sınıfının sömürülmesi bir yanda, anayasanın desteklenmesi ve sosyalizmin dönüşümünün kabulüne yanaşması öte yandaydı.” (Mao Zedung Teori ve Pratik, s. 37)
Dikkat edilirse Mao Zedung demokratik devrimde de, sosyalist devrimde de ulusal burjuvaziye karşı aynı politikayı izliyor. Keza diyelim ki orta-burjuvazi emperyalizm ve işbirlikçi-tekelci sermaye ve büyük toprak sahiplerine ezildikleri ve gelişmelerinin önüne engel çıkardıklarından dolayı, egemen sınıflara karşı mücadele yürütürler.
Peki, demokratik devrimden sonra proletarya ile orta burjuvaziyi irade birliğine iten ekonomik, sosyal ve siyasal koşullar nedir? Orta-burjuvaziyi tasfiyeyi amaçlayan ve onun sermayesini denetim altına alıp, ister adım adım olsun, isterse aniden olsun, tasfiye etmeyi hedefleyen ve esas olarak işçi sınıfı ve emekçi yığınların ihtiyaçlarını ve taleplerini hedefleyen sosyalist anayasayı ulusal-burjuvazinin desteklemesini beklemek -tek tek birey değil, burada tartışılan sınıftır- burjuvazinin niteliğini anlamamak ve ondan elini çekmemek anlamına gelir. Buradan hareket ettiğimizde, Mao Zedung ve yandaşlarında demokratik devrimden sosyalist devrime ve demokratik diktatörlükten sosyalist diktatörlüğe geçiş sorununda açık ve net bir yaklaşıma sahip olmadığı gibi, tüm burjuvaziyi hedefleyen sosyalist bir perspektifi bulmak, boş bir çaba olmaktan öteye geçmiyor.
Yukarıda kısaca aktarmış olduğumuz bu sapma, -Maocular ve orta yolcular- halkçı karakterdedir. Proletaryanın burjuvaziye, tüm kapitalizme karşı, daha, demokratik devrim içinde yürütmesi gereken uzlaşmaz sosyalist devrim mücadelesini yadsıyor.- Buna ülkemizde TKP/ML cenahı ve DHKP-C vb. gibi akımlar tipik örneklerdir. Demokratik görevleri sosyalist, anti-kapitalist perspektifle ele alma yeteneğinde olmayan bu politika, proletaryanın özel ve geçici görevlerini asli ve nihai görevleri yerine getirmekte, proletaryayı burjuvazinin sefil bir uzantısı haline getirmeyi kendisine temel almaktadır.
Çarpıtılan ve anlaşılmaz hale getirilmeye çalışılan sosyalist görevlerin bazı yönleriyle açılımını yapmakta yarar var. Komünist öncü, daha demokratik devrimin başında ve içinde proletaryayı sosyalist bilinçle donatır. Emeğin, sermayeye karşı yürüteceği sosyalist mücadeleyi her alanda derinlemesine ve genişlemesine körükler, müdahale eder, yönetir. Proletaryayı, yarının sosyalist devrim mücadelesine hazırlar.
Bu gerçeğin altı bir kez daha çizilmesi gerekir ki, demokrasi okulunda okumamış bir proletarya, bir dizi devrimci-demokratik dönüşümler içinden geçmeden, sosyalist devrimi gerçekleştirme yeteneğinde olamaz. Proletaryanın kurtuluşu; kendi eseri olacaktır. Bu demektir ki, proleter yığınların sosyalist bilinç ve örgütlenmesi olmadan, proleter ve yarı-proleter yığınlar açık sınıf savaşımı içinde tüm burjuvaziyi hedef almayan bir sosyalizm perspektifinde birleşmeleri; Lenin’in sağ ve sol oportünizminin madalyonun iki yüzü olduğu gerçeğini bir kez daha doğrulamış olmaktadır. Tüm burjuvaziyi hedefleyen bir devrimin, sosyalist nitelikte olmasını savunmak kadar Leninizm’den bir haber olunamaz- tüm kapitalizme karşı eğitilmeden, hazırlanmadan proletaryanın kendisini kurtarmasından, sosyalist devrimden bahsedilemez. Zaten politik özgürlükler uğruna mücadelede proletaryanın önderliği ele almasının nedenini burada aramak gerekir.
Temel görev, proletaryayı kurtuluşa taşıyacak öncü örgütü komünist partiyi kurmaktır.
Proletaryanın demokratik ve sosyalist görevini yönetecek ve O’nu iktidar kavgasında yönlendirecek öncü siyasal kurmayı partisi olmadıkça, proletaryanın tarihsel görevlerini yerine getirmesi mümkün değildir. Konuya ilişkin olarak Lenin şunları belirtir;
“Bizim başlıca ve temel görevimiz, işçi sınıfının politik örgütlenmesi ve politik gelişimini kolaylaştırmaktır. Bu görevi arka plana itenler, mücadelenin her türlü özel metotlarını ve diğer bütün görevlerini buna tabi kılmayı reddedenler yanlış bir yol izlemekte ve harekete ciddi zararlar vermektedirler.” (Lenin)
Emeğin sermayeye karşı savaşımına yöntemli müdahale etmek, proletaryayı kentin ve kırın yarı-proleter öğelerini sürekli bir şekilde sosyalist bilinçle eğitip, hazırlamak, kentin ve kırın yarı-proleter katmanlarını da proletarya partisi etrafında örgütlemek, enternasyonal proletaryanın uluslararası sermayeye, kapitalizme ve tüm burjuvaziye karşı mücadelesi yanında yerini almak, uluslararası komünist hareketle birlikte hareket etmek, M-L maskesini kullanan her renkten ve tondan oportünist, revizyonist, reformist akımlara karşı sistemli ideolojik mücadele yürütmek gibi görevler de sosyalist görevlerdendir.
Sosyalist devrime yakınlaşmak, demokratik devrimi sosyalist devrime dönüştürmek için demokratik devrime katılmak, birincisini kesintisizce ikincisine dönüştürmek, proleter demokrasisi altında kentte ve kırda sosyalist inşayı gerçekleştirmek, ekonomik ve toplumsal yaşamın sosyalist dönüşümü örgütlenmesi temelinde özgürlüğün yüce dünyasına varmak, bu süreçte uluslararası proleter devrimin üslerinden diğer sosyalist görevleri oluşturmaktadır.
Dahası sosyalist görevler, azami programda somutlaşmaktadır. Azami programı, proletaryanın temel görevini ve nihai hedefi oluşturmaktadır. Azami programın uygulanabilmesinin politik önkoşulu, proleter sosyalist devrim ve proleter sosyalist diktatörlüktür.
Bu bakımdan sosyalist mücadele; Kızıl bayrak, Kaldıraç, Alınteri, Devrimci Proletarya, Halkın Günlüğü vb. gibi akımların savundukları gibi kapitalizmin şu veya bu kesimine yönelen bir mücadele değildir. Sosyalist mücadele, kapitalizmin özgül ürünü ve mezar kazıcısı proletaryanın tüm burjuvaziye, tüm kapitalizme karşı yönelen mücadelesidir. Nitekim oldukça önemli ve ilkesel bir öz taşıyan demokratik ve sosyalist görevler arasındaki ayrım çizgisini Lenin yoldaş şöyle koyar.
“Demokratik mücadeleyle sosyalist mücadelenin şartları neden birbirinin aynı değildir? İşçilerin, bu iki mücadelenin her ikisinde de ayrı ayrı müttefikleri olacağı için. İşçiler demokratik mücadeleyi… küçük burjuvaziyle ortak ve yan yana yürütürler, sosyalist mücadeleyi ise, bütün burjuvaziye karşı tek başına yürütür.” (Lenin, Seçme Yazılar, s. 65)
Demek ki, anti-emperyalist, anti-tekel, anti-feodal, uluslara ve halklara özgürlük vb. gibi demokratik mücadele, tüm burjuvaziye, tüm kapitalizme yönelen bir mücadele değildir. Aksine, demokratik mücadele, işbirlikçi-tekelci kapitalist burjuvazi ve kapitalizm öncesi ilişkilere ve emperyalizme yönelen bir mücadeledir.
Demokratik görevler ise, ekonomik planda, emperyalizme, işbirlikçi-tekelci kapitalizme, feodal kalıntılara, sınıfsal planda emperyalist burjuvaziye, işbirlikçi-tekelci burjuvazi ve büyük toprak sahipleri sınıfına, politik alanda egemen sınıfların egemenlik aygıtı faşizme karşı yürütülen mücadelede anlatımı bulunmaktadır ve burada sosyalist olan bir şey de yoktur. Zaten, devrimimizin bir halk devrimi niteliğinde olması ve proletarya ile kırın ve kentin küçük-burjuva yığınları arasında irade birliğinin sağlanması da, görevler ve görevler arasında ilişkiler zemininde yükselmektedir.
Buradan olarak, bilimsel sosyalist perspektif, her zaman temel sınıflar arası ilişkiler ve gelişme eğilimlerini dikkate alarak teorik, stratejik ve politik tahlillerini ortaya koyar ve taktiklerini bu zeminde kurmaya çalışır.
Proletaryanın kurtuluş mücadelesine; andaki durumunu, kendi dışındaki güçlerin durumunu ve karşı-devrimin durumunu ve gelişme eğilimlerini vb. enine-boyuna tahlil etmeden teori, strateji ve taktikler kurarsa, kısa bir dönem içinde çökmesi ve sınıflar savaşımının ihtiyaçlarına yanıt vermesi olanaksız hale gelir.
Onun içindir ki, proletaryanın temel görevi, belirli anda toplumdaki bütün sınıflararası ilişkilerin genel nesnel ve temel sınıflararası ilişkilerin bir değerlendirmesini yaparak, politikalarını bu zemin üzerinde inşa etme başarısını gösterdiği oranda ve düzeyde, bugünden yarına proletaryanın nihai kurtuluşu davasını zafere taşıyacağının ortaya konulmasıdır. Aksi halde proletaryanın soyut ve edebi sosyalist şiarlar ve propaganda ile sosyalist devrime yürümek olanaksızdır.
Bu bakımdan proletaryanın işe başlayacağı sorunu temel bir önem taşır. Demokratik dönüşümler içinden geçmemiş ve demokrasi okulunda okumamışve son 50.yıldır demokrasi savaşımının bütün toplumda temel istem olarak varlığını koruduğu ve derinleşerek bugünlere taşındığı koşullarda, proletaryanın bu gerçeğe sırt çevirerek, demokrasi ve özgürlük savaşımının öncüsü olmayı başarması ve onun öncülük rolünü oynaması olanaksız hale gelir. Onun için, proletarya nihai amacına yürüyebilmesi için oradaki demokrasi görevlerine sıkıca sarılarak buradan sosyalizme ilerlemekle yükümlü olduğunu asla unutmamalıdır.
Devrimde Proletaryanın Önderliğini Sağlamada TKP-ML 2. Kongresi Eklektizmden Kurtulamıyor.
TKP-ML’nin 2.Kongresi, anti-emperyalist demokratik devrimin kesintisizce sosyalist devrime geçişini sağlamak için, antiemperyalist demokratik devrime proletaryanın önderliğinin zorunluluğu konusunda açık ve net bir yaklaşıma sahip olmadığı gibi, aynı zamanda proletaryanın demokratik devrimde hegemonya kurmasının yolunun baş uzlaştırıcı orta-burjuvazinin teşhir ve tecrit edilmesi ve geniş küçük-burjuva yığınların demokratik savaşımını kararlı bir biçimde desteklemesiyle gerçekleşecektir.
Haliyle, proletaryanın orta-burjuvaziyle girişeceği devrimde önderliği kazanma sorununda TKP-ML 2.Kongresinin herhangi somutta dair bir analiz yok.
Çünkü TKP-ML 2.Kongresi orta-burjuvaziye karşı uzlaşmacı bir çizgide durarak, proletaryanın devrimde hegemonya sağlamasını tesadüflere bırakıyor. Orta-burjuvaziyi devrimci gören yada birleşik cephe güçleri arasında sayan bir yaklaşım, proletaryanın tüm burjuvazi ve kapitalizme karşı, emekçi yığınlara önderlik etme amacını bir yana itiyor yada unutturuyor.
“ Demokratik halk devriminin temel gücünü işçi sınıfı oluşturur. Yoksul köylülük ve şehir küçük burjuvazisi DHD’nin güvenilir müttefiki iken, ulusal burjuvazi ise istikrasız bir müttefiktir” (TKP-ML 2.Kongre Kararları-1.Kitap-sf.131)
“ Zira partimizin önderliğinde, devrimden menfaati olan sınıflar ve tabakalardan oluşur ve işçi sınıfı, yoksul köylülük, küçük burjuvazi ve milli burjuvazinin sol kanadını içine alan bir ittifak” (TKP-ML 2.Konferans Belgeleri-1.kitap-.sf.117)
Kuşkusuz, TKP-ML 2.Kongersi’nin bütün bu anlayışları, bir yandan devrimin zaferiyle tüm burjuvaziye karşı yeni bir savaşım yürütme kararlılığını, diğer bir deyişle Leninist kesintisiz devrim bakış açısını esası bakımından karartıp ortadan kaldırıyor, öte yandan demokratik devrim içinde proletaryanın sosyalist görevlerini yerine getirme anlayışını flulaştırıyor
Herşeyden öncesi sınıflararası ilişki: görevler ve görevler arasındaki ilişkiye bağlı olarak proletaryanın strateji ve taktiklerinde değişmeler olması gerektiğine göre; sınıf savaşımının gelişme seyri içinde ardarda gelen tarihsel eşik geçildikçe ya da her bir tarihsel uğrakta, proletaryanın nüfusun proleter olmayan diğer emekçi çalışan kesimlerini yönetme eyleminin içeriği de değişikliklere uğrar. Sonuna kadar tutarlı ve kararlı tek devrimci sınıf olan proletarya anti-emperyalist demokratik devrimde emekçi halk yığınlarının önderi olmalı, devrimde hegemonyasını kurmalıdır.
İşbirlikçi-tekelci burjuvazi ve büyük toprak sahiplerinin egemenliği, proletarya ile nüfusun küçük-burjuva ve yarı-proleter tabakalarının ortak eylemiyle yıkılacaktır. Proletarya bu savaşımın öncüsüdür. Devrimci proletarya, öncülük görevini gerçekleştirebilmek için:
Tüm diğer partilerden ayrı kendi sınıf partisine sahip olmalı; yarı-proleterleri de partide örgütlemeli;
Bağımsız devrimci bir sınıf politikası izlenmeli;
Demokratik istemler için militanca dövüşmeli, savaşın en ön saflarında ve kesin bir kararlılıkla yer almalı ve anti-emperyalist demokratik talepleri eksiksiz olarak formüle etmeli;
Küçük burjuva ve yarı-proleter tabakaların demokratik istemler uğruna savaşımını tam bir kararlılıkla ve duraksamaksızın desteklemeli;
Karşı devrimci orta-burjuvaziye ve küçük burjuvazinin reformist temsilcilerinden karşı-devrimci olanlarına karşı savaşmalı; bunların devrim düşmanı karakterini sergilemeli, emekçi yığınları bunların arkasından koparmalıdır.
Devrimci proletaryanın anti-emperyalist demokratik devrimde hegemonyasını gerçekleştirmesi, orta-burjuvazinin yalıtılmasıyla, tecrit edilmesiyle kırın ve kentin küçük-burjuva yığınlarının, işbirlikçi-tekelci burjuvazi ve büyük toprak sahiplerinin egemenliğini yıkmak için harekete geçirilmesiyle, demokratik görevlerin eksiksiz bir şekilde ileri sürülmesiyle ve devrimci bir yoldan gerçekleştirilmesi için mücadele etmesiyle, küçük-burjuva yığınların demokratik savaşımını kararlı bir biçimde desteklemesiyle gerçekleşecektir. Demokrasi savaşımında hegemonya, bu savaşta sonuna kadar kararlı olan, düşmana karşı en iyi dövüşen proletaryanın olacaktır.
TKP-ML 2 Kongresi bir yandan Leninist kesintisiz devrimi savunuyor görünürken:
“Bu nedenlerle ülkemizdeki devrimin ikili bir görevi vardır. Bunlar, iç içe geçmiştir. Demokratik Devrim ve bir sonraki aşama olarak Sosyalist Devrim. Demokratik Halk Devrimi, İşçi sınıfının önderliğinde, yoksul köylülük ve emekçi sınıflara dayanan Demokratik Halk İktidarını-Diktatörlüğünü kuracaktır. Ve ardından işçi sınıfının, emekçi kır ve şehir kitlelerine dayanan proletarya diktatörlüğüne geçilmesi yolunu izleyecektir.” (TKP-ML 2.Kongre Kararları.1.Kitap sayfa. 109 )
Öte yandan TKP-ML 2.Kongresi, devrimde proletaryanın hegemonyasını sağlamada orta-burjuvaziyle ittifak politikası izleyerek, kesintisiz devrimi dumura uğratıyor ve anlaşılmaz hale getiriyor ve eklektizme saplanıp kalıyor.
Biliyoruz ki, demokratik devrimde hegemonya savaşımı, esas olarak proletarya ile orta burjuvazi arasında geçecektir. Orta-burjuvazi, kırın ve kentin küçük-burjuva ve yarı-proleter tabakalarını yanına çekerek, demokrasi savaşının devrimci doğrultusunu bozmaya, kendi reformcu çizgisini egemen kılmaya, devrimi boğmaya çalışacaktır. Devrimci proletarya bu çizgiyle savaştığı, onun etkisini kırdığı oranda küçük-burjuvazi üzerindeki hegemonyasını gerçekleştirmiş, öncülüğünü sağlamış olacaktır.
Demokratik devrimin zaferiyle birlikte, yani işbirlikçi-tekelci burjuvazi ve büyük toprak sahipleri egemenliğinin yıkılması, silahlanmış işçi ve emekçilerin devrimci demokratik diktatörlüğünün kurulmasıyla birlikte, temel sınıf ilişkileri değişir, böylece yeni bir ‘tarihsel uğrak’a varılmış olur.
Bir önceki uğrakta, küçük-burjuva yığınların işbirlikçi-tekelci burjuvazi ve büyük toprak sahipleri egemenliğini yıkmak için harekete geçirme sorunu olan hegemonya sorunu, bu süreçte devrimci proletaryanın, emekçi yığınları yenilen egemen sınıfların başkaldırılarını ezme eylemi, diktatörlük uygulama eylemine seferber etmek olarak devam eder. Bu, bir önceki sürecin doğrudan ve mantıki bir devamıdır. Yeni koşullarda hegemonya görevinin bir unsurudur. Bu yeni tarihsel eşikte, hegemonya sorunu bununla sınırlı değildir. Sınıflar arasındaki ilişkinin değişmiş olması, hegemonya sorununun kapsam ve içeriğini değiştirir. Şimdi artık yoksul köylülük dahil, kırın ve kentin yarı-proleter yığınlarını tüm burjuvaziye karşı sosyalizm için savaşıma sokmak gerekir. Bu, proletarya ve yoksul köylülüğün sosyalist diktatörlüğü için savaşımdır.
Devrimci demokratik diktatörlükte hegemonya kurmuş olan devrimci proletarya, küçük-burjuvazinin yalpalama ve kararsızlığını etkisizleştirerek tarafsızlaştıracak, yani bu aşamada başlıca uzlaştırıcı toplumsal güç olan küçük burjuva partilerini yalıtacak; bilinç, örgütlüğüne ve yarı-proletaryayı etrafında toplama hazırlığına bağlı olarak, devrimi sosyalist devrime; diktatörlüğü, sosyalist diktatörlüğe dönüştürecektir.
TKP-ML 2.Kongresi aynı elde iki karpuz taşımaktan vazgeçmeli ve devrimde proletaryanım hegemonyasını sağlamada ya orta-burjuvaziye karşı uzlaşmacı ve hatta sınıf işbirliğine taşıyacak sağ oportünist Maoist görüşlerden vazgeçerek, devrimin itfaiyeci rolünü oynayacak olan orta-burjuvaziyi teşhir ve tecrit edilmesi gereken baş toplumsal uzlaştırıcı güç olarak görüp mücadele yürütecek, yada orta-burjuvaziyi “halk sınıfları” arasında görüp birleşik cephesinin istikrarsız müttefiki olarak görerek devrimin yarı yolda kalmasına çanak tutmuş olacak
TKP-ML 2.Kongre Mücadele Biçimleri ve Silahlı Mücadele Sorununda da Elini 2 Koltuktan Geriye Çekmiyor.
TKP-ML Partizan cenahı mücadele biçimleri ve silahlı mücadele sorununda iradeci yaklaşım içinde olmuş ve emekçi yığınların içinde bulundukları bilinç ve örgütlülük düzeylerini önemsememiştir. Mao Zedung ve Çin devriminden mekanik ve kopyeci bir etkilenmeyi ifade eden, o dönemdeki bir başka hatasını hâlâ köklü olarak aşabilmiş değil. Mücadele biçimlerine yaklaşım sorununda, hem Çin devriminin kendine özgü özelliklerini mekanikçe ülkemizde de geçerli sayan hatalar tespitler yaptı, hem de devrimci dalganın yükseliş düzeyini her dönem oldukça abarttı. Nitekim, TKP-ML Partizan cenahı silahlı mücadele koşuları konusunda da sol oportünist bir çizgide ısrar edince, pratikte bir avuç öncüyle silahlı savaşım yürütmek zorunda kalan sol maceracı konumda yürüdü.
Çin’de 1920’lerden 1950’lere değin uzanan süreç içinde, Stalin yoldaşın da tanımladığı gibi, “Çinde silahlı devrim, silahlı karşı devrimle savaş halindeydi, bu, Çin devriminin kendine özü özelliklerinden ve avantajlarından biriydi.” Yani diğer pek çok sömürge ve yarı-sömürge ülke devriminden farklı kedine özgü özelliği ve aynı zamanda avantajıydı. Avantajıydı çünkü, çok az ülkede olabilecek bir özellik taşıyordu; 40 yıl boyunca, devrim, yenildiği dönemlerde bile, hak kitlelerinin, özellikle köylü kitlelerinin silahlı mücadeleye elverişli durumu devam ediyordu, komünistler ve devrimci bir parti için, silahlı mücadeleye bu 40 yıl boyunca elverişli bir kitle mücadelesi düzeyi vardı. Partizan cenahı, bu deneyimi mekanikçe kavrayarak, özellikle yarı-sömürge ve sömürgelerde, koşulların genellikle devrime çok elverişli, dolayısıyla silahlı mücadeleye çok elverişli, olduğu tespitini yaptı, daha doğrusu sol oportünist hatadan kurtulamadı.
Bu hatalar, o dönemde kısmen de küçük-burjuva devrimci örgütlerin eylemlerinin halk kitleleri üzerinde yarattığı sempatiden etkilenmeyle de birleşince, TKP-ML Partizan’ı, örneğin, 12 Eylül faşist darbesinin ardından koşulların elverişli olmamasına, tersine, devrimci hareket yenilgi ve gerileme içinde olmasına karşın, kararlı bir silahlı mücadele yürütmek sonucuna götürdü. Bu “sol” oportünist hata, “devrimci durum süreklidir” görüşünün koşulların silahlı mücadeleye elverişli olduğu tespitlerinden, bizim ülkemizde de Çin devrimi gibi, başından itibaren silahlı mücadelenin ön planda olup ülkemiz devriminin bu yolla gelişeceği öngörüsüne dek uzanan ve Partizan örgütünü pratikte öncülerle silahlı savaşım yürütmek zorunda kalmaya düşüren özellikler taşıyordu. Yine TKP-ML Partizan örgütünü bu sol oportünist çizgiye, ülkemizde de çok güçlü bir köylü hareketi olacağını öngören Maocu revizyonizmin sübjektif düşünce tarzının önemli etkisi oldu.
Komünistler, Dev-Sol, PKK, MLSBP gibi fokocu ve öncü savaş gibi anlayış olarak da maceracı olan “sol” anlayış ve pratik çizgilerine karşı çıkıyor, eleştiriyorduk. Devrimin kitlelerin eseri olacağı, kitleleri örgütleyerek silahlı mücadeleye seferber etmek anlayışını savunuyorduk. Ama Partizan bu görüşlerinden uzak yarı-feodal ülke tanımına bağlı olarak, kırsal alanda kitle bağlarını geliştirmeye önem vererek silahlı mücadeleyi örgütlemeye çalışırken, şehirlerde ise silahlı mücadeleyi ön planda ele almıyordu. Pratikte, asıl kadro ve örgütsel gücünü seferber ettiği kırsal alanda, kitlelerin seferber edilemediği ve edilemeyeceği, öncülerin, kadroların, kitle eylemlerinden koparak yürütmek zorunda kaldığı bir silahlı mücadele yürütmek zorunda kaldırıyordu. Bunlar taktiği aşan ama bir bütün olarak da anlayışı maceracılığa düşüren, yanı sıra, onu maceracı yönde önemli sakatlayan “sol” devrimci maceracı hatalardı.
Partizan örgütü 1976 yılında yönünü Maoizme dönerek pratikte ortaya çıkan hata ve eksiklileri görerek bunları gidermek, aşmak bir yana, bu hata ve eksikleri çizgi haline getirerek Sol Maoist biz hatta yürüdü.
Nitekim TKP-ML partizan cenahı, 50 yıl yalnızca köylülüğü temel güç gören, proletaryanın fiili gücü ve fiili önderlik rolünü küçümseyen, feodalizmin varlığını abartan, işçi sınıfıyla komünist hareketin birleşmesine birincil derecede önem vermeyen, yine buna bağlı olarak devrimin özünü toprak devrimi saptamasıyla toprak temelindeki köylü hareketini abartan; Çin devriminin gelişim yolu ve stratejisinden mekanikçe etkilenerek kırsal alandan şehirlere gelişecek silahlı savaşımı ülkemiz için tek geçerli yol gören, mücadele biçimlerine yaklaşım, silahlı mücadele koşulları, politik durum tahlili ve taktikte önemli ölçüde küçük-burjuva maceracılığına düşen; sonuçta demokratik devrimin programına ilişkin bir çok konuda, stratejisi ve taktikleri ve pratiğine ilişkin olarak Maocu revizyonizmden etkilenen bir birliktelik oluşturuyordu. Haliyle bu Maocu görüşlerden köklü özeleştiri yapmadan kurtulmak güçtür. Mücadele biçimleri ve silahlı devrimin hazırlanmasında aynı sol yaklaşım devam ediyor. 2. Kongre kararlarında şunları okuyoruz:
“O halde, devrimin şiddet yoluyla, silahların gücüyle gerçekleştirileceğini asla akıldan çıkarmamak gerekir. “Çok uluslu ülkemizde, kapitalist üretim ilişkileri ağırlık taşımaktadır, kapitalizm egemen durumdadır, doğal olarak şehirlerdeki faaliyetler ağırlık taşıyor” düşüncesinden hareketle silahlı mücadele reddedilemez. Şehirlerde, şehir askeri komitelerimiz/şehir gerillalarımız olacaktır. Yukarıda belirtiğimiz gibi eylemler yapılacağı gibi bir ayaklanma döneminde bu güçlerimiz düşmana karşı devrimi askeri yönde yönetecek güçte olmak zorundadır.” (TKP-ML 2.kongre kararları.1.kitap. sayfa 111.)
TKP-ML 2. Kongresi, sosyoekonomik yapıda kapitalist üretim ilişkilerinin egemen olduğu tahlilinin ardından kırdan kente halk savaşı görüşünü değiştirerek “. Bu nedenle tek bir mücadele biçiminden değil, iç içe geçen mücadele biçimlerinden bahsetmek gerekir. Kuşkusuz yarı-feodal yarı-sömürge ülkelerde devrimin yolu kırları esas alan Halk Savaşı stratejisidir. Kapitalist ülkelerde devrimin yolu şehirleri merkez alan Silahlı Halk Ayaklanması’dır. İki strateji birbirini dıştalamaz. Kırlara dayanan mücadele şehirleri önemsemelidir. Şehirlere dayalı mücadele kırları dikkate almalıdır. Günümüz dünyasında mücadele ve çelişkiler o denli karmaşık ve iç içe geçmiş durumdadır ki, devrim süreci içinde hem ayaklanma ve hem de kırlara dayalı gerilla stratejisinin uygulanabilirliği söz konusu olabilir” (agy.sayfa–111)
2. Kongre kararlarında da görüleceği görüleceği üzere TKP-ML’li arkadaşlar hâlâ yarı-sömürge eski sürekli devrimci durum ve sürekli silahlı mücadele fikrinden uzaklaşmış değiller. Silahlı savaşımın hem kırda hemde şehirde birlikte yürütüleceği şeklinde yeni bir devrimin yolu stratejisi öne sürülüyor ki, bunun doğru bir yaklaşım olmadığını belirtmeliyiz. Ayrıca “doğal olarak şehirlerdeki faaliyetler ağırlık taşıyor” düşüncesinden hareketle silahlı mücadele reddedilemez. Şehirlerde, şehir askeri komitelerimiz/şehir gerillalarımız olacaktır.” görüşüyle sürgit silahlı mücadele ile örgütün gereksinimleri ve düşmanın saldırılarına karşı savunma amacıyla kentlerde yada kırsalda silahlı birimlerin oluşturulması ve askeri alanda uzmanlaşması birbirine karıştırılmamalıdır. Silahlı ayaklanmanın ön gününe kadar önde olan mücadele biçimleri askeri değil politik karakterlidir ve örgütün askeri birimlerinin daha bugünden oluşturulması, “yarı-sömürge ülkelerde devrimci durum süreklidir ve bu ülkelerde silahlı savaşımın koşulları uygundur” yaklaşımı kitleleri sürü gören ve öncü savaşı savunan bir yaklaşım olduğunu belirtmeliyiz.
Elbette sermaye düzeninin devletine karşı silahlı ayaklanma devrim ile karşı devrimin çelişkilerinin kesinleştiği ve karşılıklı güçlerin yığıldığı kentlerde başlayacak ve yine son darbeyi kentler vurarak devrim toplu ayaklanmayla zafere taşınacaktır. Devrim tek bir çarpışma ya da tek bir ayaklanma değildir.
Devrimle karşı devrim arasında uzun bir dönemi kapsayan, bir dizi çarpışmanın sonucunda işçi sınıfı ve onun önderliği altında yürüyen emekçi yığınların siyasi iktidarı devirdikleri karmaşık bir süreci ifade eder.
Her devrimin temel sorunu iktidar sorunudur. Egemen sömürücü sınıfların iktidarını yıkmanın yolu, ezilen ve sömürülen yığınların devrimci şiddetidir. Silahlı mücadelesidir.
Politik iktidarın ele geçirilmesi için uygulanacak çok çeşitli mücadele biçimleri vardır. Ancak silahlı mücadele esas biçimidir. Diğer mücadele biçimleri silahlı mücadelenin koşullarını hazırlar, ya da iç savaş koşullarında ona tabi olurlar.
Devrimci şiddet ya da devrimci zor sorunu, ilkesel bir sorundur. Ama bunun nasıl gelişeceği, silahlı mücadelenin ya da silahlı ayaklanmanın uzun süreli mi, kısa süreli mi olacağı vb. tamamen somut bir sorundur. Ve içinde bulunan politik koşullara bağlıdır ve kitlelerin örgütlülüğü ve bilincinden kopuk değildir.
Devrimin nasıl bir rota da ilerleyeceği, ya da gelişeceği demek olan devrimin yolu sorunu, taktiksel bir sorundur. Bu da tamamen bir ülkede devrimin nesnel ve öznel koşulları tarafından belirlenir. Bundan ötürü devrim yolu hakkında her ülke için genel geçerliliği olan formüller kullanılmayacağı gibi, önceden hazırlanmış reçeteler de sunulamaz; çünkü her ülkenin somut koşulları değişkendir.
Ülkemizde devrimin yolu olarak halkın genel silahlı ayaklanması geçerlidir. Halkın genel silahlı ayaklanması; sanayi merkezlerinde politik genel grev ve sokak gösterileriyle birleşen silahlı yığınların devrimci başkaldırısının, kırda köylü yığınlarının ayaklanmalarıyla desteklenmesi, içerden devrimci başkaldırılarla ordunun parçalanması, sokak çatışmaları, gerilla eylemleri vs. vb. mücadele biçimlerinin iç içe geçmesi biçiminde gerçekleşebilir.
Devrim tayin edici darbelerini merkezi sanayi şehirlerinde indirecektir. Ancak yine de devrimin gelişimi düz bir çizgi halinde değil, dengesiz ve karmaşık olacaktır. Mücadele biçimleri ve devrimin yolu sorununda da TKP-ML 2. Kongresi TKP-ML HAREKETİ’nin 1986 yılında ortaya koymuş olduğu görüşlerden etkilenerek, sol oportünist öncü savaşçı görüşünü terk etmek zorunda kalmıştır. Nitekim mücadele biçimleri ve silahlı mücadeleye yaklaşımda da bir yandan M-L ile Maoculuğu birleştirmeye çalışan bir çaba içinde olduğunu görüyoruz. Yani mücadele biçimleri ve silahlı devrim sorununda da TKP-ML 2. Kongresi eklektizm kurulamıyor.
Demokratik ve Sosyalist İktidarın Politik Biçiminin Ne Olması Gerektiği Sorununda da TKP-ML 2. Kongresi Geçiştirme Yaklaşımı İçinde
Aslında demokratik ve sosyalist iktidarın politik biçimi geçmişten bugüne sıklıkla tartışılmış sorunların başında gelmiştir. Özünde Sovyetler, Komün, Konseyler, Şura vb. gibi demokratik devrimden sosyalist devrime en acısız ve en elverişli geçişin ve sömürücülerin yer alamayacağı devlet tipi olarak komünistler savunulmuş ve yaşatılmıştır. Aslında demokratik ve sosyalist iktidarın politik biçiminin ne olması gerektiği ilkesel bir tutum olarak öne çıkmış ve devrimin kesintisizliğinde ve düzen örgütlenmesine izin vermemek bakımından, demokratik ve sosyalist iktidarın politik biçimi oldukça önem taşırhale gelmiştir.
Maoculuğun ideolojik kuşatmasını aşamayan TKP-ML 2. Kongresi devrimci demokratik iktidarın politik biçiminin ne olacağı konusunda konusunda somut birşey söylemiyor ve bu sorunda da sesiz kalma yada geçiştirme yaklaşımını temel alıyork Devlet egemenlik aygıtıdır. Devletin biçimi (tipi) ise bunun örgütlenme şeklidir. “Burjuva devlet biçimleri çok çeşitlidir; burjuva demokrasisi, faşizm … gibi ama hangi biçimde olursa olsun, burjuva devlet, burjuvazi için demokrasi, proletarya için ise baskıdır. Demokratik cumhuriyet, kapitalizmin olanaklı olan en iyi politik biçimidir.” (Lenin)
Böyle de olsa, en demokratik burjuva cumhuriyeti bile, burjuvazinin proletarya üzerindeki egemenliğidir. Demokratik cumhuriyetin yaratıcısı, burjuvazidir, kaynağı kapitalizmdir. Burjuva devlette olduğu gibi, proleter devlet biçimleri de son derece çeşitlidir; komün, Sovyet, şura, konsey, komite gibi. Bu komün, Sovyet devlet tipinin kaynağı proletaryadır. İşte proletarya sosyalistlerinin gerek demokratik iktidar gerekse de proleter sosyalist iktidar için önerdikleri politik biçim; komün, Sovyet tipi bir devlet olan konseylerdir.
Konseyler, devrimimizin ilk adımında doğacak olan devrimci-demokratik devletin politik biçimidir. Bu bağlamda, temel stratejik şiarımızı şöyle somutluyoruz: İşçi ve Emekçilerin konseytik demokratik iktidarı. Bu şiara koşut olarak, İşçi ve Emekçilerin Konseytik Federal Cumhuriyeti asgari programımızın odağında durmaktadır. Marks’ın ifadesiyle, komün, işçi sınıfının “temellükçüler sınıfına karşı savaşımının ürünü, emeğin iktisadi kurtuluşunun gerçekleşmesini sağlayan eni sonu bulunmuş siyasi biçimiydi.”
Devlet tipi olarak komünü yaratan 1871 Paris Komün’üydü. Marks ve Engels, bu proleter başkaldırının sunduğu zengin deneyleri irdelediler, gelecek için dersler çıkardılar. Çıkardıkları en önemli derslerden biri de komünün, proletaryanın nihai hedefine varmada en elverişli politik iktidar biçimi olduğuydu.
Ne var ki, Marks’ın bu temel önermesi daha sonra geliştirilmedi, giderek unutuldu; oportünist hainler tarafından hasıraltı edildi. Bu bağlamda, demokratik cumhuriyetin, proletarya hegemonyasına geçişin en elverişli biçimi olduğu tezi, 1917’ye dek, Lenin’in demokratik cumhuriyet fikri yerine bir Sovyetler cumhuriyeti seçeneğini koyuncaya dek, savunulmaya devam etti.
Marks ve Engels’in komünün aynı zamanda demokratik devrimden sosyalist devrime en acısız ve en elverişli geçişin devlet tipi olduğunu bilince çıkaramamaları, böylesi bir deneyin yaşanmamış oluşuyla bağlıydı. Bundan dolayıdır ki, Engels. 1891 Erfurt Programı’nı eleştirirken, demokratik cumhuriyetin (proletarya iktidarına götüren en kısa yol anlamında, yalnızca bu anlamda.)
Proletarya iktidarının özgül bir biçimi olduğunu yazıyordu. 1905 Rusya Burjuva Demokratik Devrimi, Komün tipi devlet biçimi olan Sovyetleri yarattı. Ama Sovyetler henüz yereldi, ülke çapında genelleşmemişti. Bu dönemde Lenin. Sovyetler olgusunu görmüşse de, 1905 iktidarın politik biçimi konseylerdir.
Kasımında yazdığı “Görevlerimiz ve İşçi Vekilleri Sovyet’i” isimli makalesinde Sovyetler örgütlenmesinin askerlere ve köylülere dek yaygınlaştırılmasını ve hükümet olmasını önermişse de, demokratik cumhuriyetin aşıldığı ve demokratik iktidarın kesin olarak Sovyetler tipi olması gerektiği fikrine dek genişletememiş, ilerletememişti. 1905’de yerel çapta doğan Sovyetler, 1917 Şubat Devrimiyle birlikte ülke çapında bir örgüt konumuna yükseldi. Bunun üzerine Lenin, “Bir parlamenter cumhuriyet değil -Çünkü işçi vekilleri Sovyetlerinden sonra buna dönmek, geriye bir adım olurdu- temelden doruğa kadar bütün ülkedeki işçiler, tarım ücretlileri ve köylü temsilcileri Sovyetlerinin bir cumhuriyeti,” seçeneğini oluşturdu.
SBKP (B) Tarihi, Nisan Tezlerini Özetlerken bu değişikliğin teorik ve politik anlamını şöyle vurgular: “Siyasi alanda, Lenin, parlamenter bir cumhuriyetten bir Sovyetler cumhuriyetine geçişi önerdi. Bu, Marksizmin teori ve pratiğinde ileriye doğru atılmış önemli bir adımdı. O güne kadar Marksist teorisyenler, parlamenter cumhuriyeti, sosyalizme geçişin en iyi siyasi biçimi saymışlardı. Şimdiyse Lenin, kapitalizmden sosyalizme geçiş döneminde toplum için en elverişli örgüt biçimi olarak parlamenter cumhuriyetin yerine bir Sovyet Cumhuriyetinin almasını öneriyordu.” ( SBKP(B) s. 229)
1919 Macaristan Devriminden Konseyler, 1920 Alman ve Avusturya devrimlerinden Sovyetler; 1943-44 Arnavutluk ulusal kurtuluş mücadelesi içinden konseyleri; Bulgaristan da komiteler; 1939’lara doğru Çin’de, Sovyetler … doğdu. İster İster şuralar, ister Sovyetler, ister konseyler ve komiteler kavramlarıyla dile gelsin bunların hepsi de (doğdukları ülkelerin kendi özgüllüklerinin ifadesi olan öğeleri bir yana bırakacak olursak), komün tipi devlet biçimine tekabül etmekte, bu tipin karakteristik özelliklerini taşımaktadır.
Peki nedir bu karakteristik özellikler? Açalım; Sovyetleri doğuran proleter yığınların ve ezilen milyonların mücadelesidir. Sovyetler iktidarı, herhangi bir parlamento tarafından onaylanmış, herhangi bir yasadan değil, yığınların devrimci hareketinden doğar. Konseyler, gerici egemen sınıfların egemenliğine, bu egemenliğin ifadesi olan gerici iktidara karşı ayağa kalkmış yığınların üretim birimleri ve bölge esasına göre örgütlenmiş temsilcilerinin doğrudan iktidarıdır. Konseyler, önce birer mücadele organı olarak doğar, sonra iktidar organlarına dönüşürler. Halktan ayrı, halka yabancılaşmış, halktan kopuk kurumlara yer yoktur. Bütün kurumlar halk içindir ve düzenlenmesi de buna göre olur. Bütün devlet görevlileri seçimle gelirler, istendiği anda da seçenlerce görevden alınırlar. Devlet görevlilerinin ücretleri ortalama bir işçinin ücretini geçemez.
Böylece devlet görevlileri özel bir işçi konumuna gelirler. Proleter devlet tipi olarak konseyler, halktan, ezilen milyonlardan, proleter yığınlardan kopuk, onların üstünde yer alan kurumlar olmadığından, en geniş yığınları devlet yönetimine çektiğinden, daha başından sönmeye başlayan bir devlet tipidir. Konseyler, genel olarak sömürücüleri kapsamaz. Örgütlenme biçimi olarak sömürücülere ve sömürüyü sürdürmeye uygun olmayan bir devlet tipidir.
Çünkü konseyler sömürülen yığınların en üst eylemliliğinin ürünüdür. Sömürüyü tasfiye etmenin, sömürülenlerin politik egemenliğini demokratik tarzda pekiştirmenin, kuvvetlendirmenin aracıdır. Konseytik demokratik devrimci iktidar altında kapitalist sömürü son bulmasına karşın, demokratik iktidarın proletaryanın sosyalist iktidarına dönüşmesiyle birlikte tüm sömürü ve sömürücü sınıflar da tasfiye edilmeye başlanır. Konseytik örgütlenme bu eylemi yakınlaştırır, hızlandırır, giderek onun aracı haline gelir. Konseyler, yasamayla yürütmeyi birbirinden ayıran parlamenter bir örgütlenme değil, ikisini tek bir İktidarın politik biçimi konseylerdir.
Hareketli örgenlik içinde birleştiren bir devlet tipidir. Hareketli, etkin, üretim esasına göre seçilen temsilcilerin, yasamayla yürütmeyi birleştiren doğrudan iktidarıdır. Konseyler, doğrudan yığınsal mücadelenin ürünü olur. En geniş yığınları kapsar. Onları yönetime katar. İnisiyatif ve tabandan girişkenliğini olabildiğince geliştirir.
Konseyler, hem en geniş yığınları devlet yönetimine katmanın hemde en geniş yığınları yönetmenin kolay araçlarıdır. Yığınların seçilmiş temsilcilerinin (istendiğinde seçenlerce görevden alınabildiklerinden de dolayı) doğrudan iktidarı olduğundan, yığınların politik iradesindeki değişiklikleri hızla iktidara yansıtır seçim bölgeleri yerine üretim esasına, dayanır. Bundan dolayıdır ki, konseyler iktidarı, proleter ve emekçi yığınlar için doğrudan demokrasidir. Konseyleri karakterize eden özelliklerden hiç biri, burjuva devlet aygıtında bulunmaz!!!
“en yetkin, en gelişmiş burjuva devlet tipi, parlamenter demokratik cumhuriyettir. İktidar bu devlet tipinde parlamentoya aittir; devlet makinesi, yönetim aygıt ve organı her zamankilerdir. Sürekli ordu, polis pratik olarak görevden alınamaz, ayrıcalıklı, halkın üstüne konmuş memurlar topluluğu,” (Lenin)
Burjuva devlet ve politik biçimleri, proleter yığınların, ezilen, sömürülen kitlelerin olabildiğince politika dışında, devlet yönetiminden uzak tutulmasına ordu ve bürokrasinin halka yabancılaşmasına vb. dayanır … Görüldüğü gibi konseyler, karakteristik özelliklerinden dolayı, en gelişmiş burjuva demokratik cumhuriyetten milyon kez daha demokratiktir. Proletarya ve emekçi kitleler için en geniş ve gerçek demokrasidir.
Proleter devlet tipi olarak konseyler, yalnızca sosyalist iktidarın değil, yanı sıra devrimci, demokratik iktidarın da politik biçimidir. O’nu, proleter devlet tipi olmasından kalkarak sadece proleter iktidarın politik tipi olarak görmek hem Leninist teoriye, hem de tarihsel deneyimlere aykırıdır. Proletarya İle küçük-burjuvazinin iktidar ortaklığını ifade eden demokratik iktidarın, küçük burjuva demokratik karakterinden hareketle Sovyetlerin demokratik devletin tipi olmadığını, olmayacağını ileri sürmek, ortada çelişki görmek dar ve düz bir politik yaklaşımdır, sınıf mücadelesinin diyalektik evrimini göremeyen bir yaklaşımdır.
Demokratik iktidar, proletarya ile küçük-burjuvazinin bağlaşmasına ve iktidar, ortaklığına dayanan bir geçiş devletidir. Bu bir. Konseyleri önce mücadele organları olarak yaratan, sonra da devlet organlarına çeviren, böylece devletin tipini belirleyen bu sınıfların, emekçi yığınların en üst eylemliliğidir. Bu da iki. Bundan dolayıdır ki, konseyler demokratik iktidarın devlet tipi olarak da ortaya çıkar.
Yani ortada bir çelişki yok. Herşey, sınıflar mücadelesinin diyalektik akışına uygun. Maocu revizyonistler sınıflar üstü gösterdikleri, proletaryanın, kent ve kır küçük-burjuvazisinin ve orta-burjuvazinin ortak iktidarı olarak sundukları demokratik iktidarın devlet tipinin Sovyetler olmayacağını savunuyorlar. Sömürge, yarı-sömürge ülkelerde demokratik parlamenter cumhuriyeti, devrimci-demokratik iktidarın tipi olarak ele alıyor ve bunu da mutlaklaştırıyorlar. Troçkistler de değişik noktalardan kalksalar da, son tahlilde Maocu revizyonistlerle ortak bir noktada birleşiyorlar. Troçkizme göre, demokratik bir iktidardan bahsedilemez. Tek bir devrim, tek bir iktidar vardır. Proleter devrim ve proleter iktidar. İşte Sovyetler proleter devletin biçimidir. Böyle olunca demokratik devrimlerden doğan demokratik iktidarların devlet tipi olarak Sovyetler olgusunu yadsıyorlar. Maocu revizyonistler demokratik iktidarın örgütlenme biçimi olarak reddetse de, gerek Rus Devriminin gerekse de 1. Dünya savaşı’nın bitiminden bu yana geçen sürecin devrim ve deneyimleri, Sovyetlerin demokratik iktidarların da tipi olduğunu yeterince kanıtlamıştır. Maocu revizyonistler, insanlık tarihinin, sınıflar mücadelesi pratiğinin yarattığı ve kaynağını kapitalizmin mezar kazıcısı proletaryadan alan en yüksek devlet tipini değil, kaynağını burjuvaziden, kapitalizmden alan ve burjuva devlet tiplerinin en gelişmiş tipi olan burjuva demokratik cumhuriyeti (burjuva parlamenter cumhuriyeti) kendilerine rehber alıyorlar.
Oysa Lenin, daha 1917’de Nisan tezleriyle birlikte parlamenter cumhuriyete karşı Sovyetler Cumhuriyeti seçeneğini geliştirmişti. Revizyonizmin proletaryayı, Marksizm Leninizm’i değil de burjuvaziyi, kapitalizmi izlemesi doğal ve kaçınılmazdır. Bu olgu revizyonizrnin biçimlerinden birini oluşturanMaocu revizyonistler için de geçerlidir … Haliyle Sovyetler yada Konseyler, proleter devletin olduğu gibi, demokratik devletin de organlarıdır, politik biçimidir, dedik. Hemen ekliyoruz, konseyler, sosyalizme en acısız geçişi sağlamaya yetenekli en uygun devlet tipidir de.
Niçin? Çünkü konseyler yığın savaşımından doğmuştur. Yığın örgütleridirler. En geniş emekçi yığınları kapsarlar. Sömürücüleri dışlarlar. Proletarya sosyalistlerinin konseylerde özgürce çalışmasının, kitleleri ikna ederek konseyleri ele geçirmesinin, halk konseylerini, proleter, yarı-proleter ve yoksul köylü kitlelerin iktidar organlarına dönüştürülmesinin en uygun en elverişli, en pratik biçimidir. Sosyalizme geçişi kolaylaştırdığından, hızlandırdığından konseyler sosyalizme en acısız geçişin politik biçimleridir.
Umarız TKP-ML’li arkadaşlar kesintisiz devrime yürümek bakımından, demokratik halk iktidarı yada işçi-emekçi halk iktidarından acısızca sosyalizme geçmeyi sağlamak bakımından işçi ve köylü kitlelerin en uygun örgüt biçimi Sovyetler, Konseyleri kabul ederek demokratik halk iktidarını bir düzen örgütlenmesi değil, savaşım örgütlenmesi olarak görüp, orta-burjuvaziyle iktidarı paylaşma görüşünü terk eder.
Kapitalizmin Egemen Olduğu Bir Ülkede Devrime Sosyalist Devrimle
Başlanır Diyen TKP-ML 2. Kongresi Bu Görüşünde de Tornistan Yapmıştır
Herşeyden öncesi 1976 yılı ve sonrasında anti-revizyonist gruplar arasında en fazla tartışılan sorunlardan biri, Türkiye’nin sosyo-ekonomik yapısının niteliği ve devrimde sınıfların mevzilenmesi ve devrimin niteliği ve devrimde doğacak iktidarın sınıfsal karakteri sorunuydu.
Türkiye’nin sosyoekonomik yapısı tartışmasında iki cephe ortaya çıkmıştı. Birisi Halkın Birliği’nin (TKP/ML HAREKETİ) başını çektiği M-L perspektifle, Türkiye’nin sosyo-ekonomik yapısını araştırma-inceleme yaparak kapitalist üretim tarzının egemen olduğunu ortaya koymuş, buradan hareket ederek işçi sınıfı içinde ve kentlerde çalışmayı temel almış ve “yeni-sömürge ülkeler yarı-feodal olur” dogmatik ve şabloncu yaklaşımları eleştirerek PDA-Aydınlık revizyonizminin Maocu dogmatik dayatmasını kırıp geçmişti. 1976 tartışmalarında 2. grup ise başını PDA-Aydınlık revizyonizminin çektiği H-Kurtuluşu, H.Yolu ve Partizan oportünist gruptu. Bu oportünist grup, “Türkiye’nin yeni sömürge olarak kaldığı sürece yarı-feodal ekonomik yapısının değişmeden kalacağı, devrimin özünün toprak devrimi olduğu ve devrime kadar Türkiye’nin ekonomik-sosyal yapısının değişmeden kalacağını” savunan dogmatik mekanik bir hatta durdular. Ne yazık ki diyalektik gelişme bu oportünist akımların her birisini bir yere savurdu ve dün savunduklarını bugün savunamaz duruma düştürler. Yaşam, Halkın Birliği’nin 1976 yılında ortaya koymuş olduğu M-L analizleri doğruladı.
Nitekim 1976 yılında Türkiye’nin sosyoekonomik yapısına dair M-L perspektifi ortaya koyup dogmatizmi darbeleyip tabuları kırarken, yine 1986 yılında Türkiye devriminin hangi aşamada olduğu ve devrimin karakterinin hangi verilere göre belirleneceği sorunlarına TKP/ML HAREKETİ’nin 1986 2. Konferansının vermiş olduğu yanıtlar, birçok devrimci akımın saflarında moda olarak yayılan sosyalist devrim savunucuları ve ülke ekonomisinde kapitalizm egemen ise, o ülkede sosyalist devrim gündemdedir görüşüne karşı güçlü bir barikat ördü. Yani 1976 yılında TKP/ML HAREKETİ’nin ideolojik önderliği ve üstünlüğü ve yine 1986 yılında da Türkiye devriminin niteliği, sınıflar arası ilişki ve devrimde doğacak iktidarın karakteri sorunlarında M-L çözümlemelerle hem dogmatizme ve hem de liberalizme karşı 2. İdeolojik darbeyi indirmiş ve teorik üstünlüğü ortaya koymuştur.
1986 yılında, 1980 yılındaki 12 Eylül faşist darbesinin açtığı gedikte devrimci hareketin saflarına yayılan ideolojik-politik ve örgütsel tasfiyeciliğin devrimci hareketi kuşattığı dönemde, TKP-ML HAREKETİ 2. Konferansını toplayarak, Türkiye devriminin gelişim çizgisine dair devrimin çözüm bekleyen temel sorunlarına yanıt vermiş ve tasfiyeciliğe müdahalede bulunmuştu. Hareketimiz 1986 yılında Türkiye’nin somut tarihsel gerçeklerinin; ekonomik, toplumsal, siyasal özelliklerinin tahlil ederek proletaryanın sosyalizme geçebilmek için, işe, anti-emperyalist demokratik halk devrimi ile başlamasını zorunluluğuna dikkat çekmişti.
Proletaryanın ise, hemen ve doğrudan sosyalist
devrimle, proletarya diktatörlüğüyle başlamasını olanaksız kılan nesnel
(kapitalizmin gelişmesinin biçimlendirdiği sınıflar arası temel ilişkiler
alanı) ve nesnel koşullarla kopmaz bağ içerisinde olan öznel (emekçi
kitlelerin, özellikle de proleter ve yarı-proleter kitlelerin bilinç ve
örgütlülük düzeyi) nedenleri şöyle özetlemişti: Türkiye, emperyalizmin
yeni-sömürgesidir. Yani emperyalizme bağımlılık ilişkilerinin devrimle
tasfiyesi devrimimizin temel ve acil görevlerinden birisidir. Bu görev, burjuva
demokratik içeriğe sahiptir ve devrimimizin anti-emperyalist yönünü açığa
çıkarmaktadır.
Yine Türkiye, burjuva demokratik devrim açmasından geçmemiş, haliyle
burjuva demokratik görevler çözülmemiştir. Tarih, değişen düzeyde de olsa hâlâ
varlığını sürdüren burjuva demokratik görevlerin çözümü görevini proletaryanın
omuzuna yüklemiştir.
Türkiye’ de feodal kalıntıların tasfiyesi, bu bağlamda toprak sorununun
çözülmesi görevi devrimimizin burjuva demokratik görevlerinden birisidir. Bu
görev, devrimimizin anti-feodal yönünü açığa çıkarmaktadır. Ancak devrimimizin
anti-feodal görevleri bütün içerisinde zaten ikincil bir yer tutmaktadır.
Türkiye’ de “Toprak sorunu” uzun zamandan beridir esasen ya da belirleyici
olarak anti-feodal görevler çerçevesinden çıkmış bulunmaktadır.
Türkiye çok uluslu bir ülkedir. Devlet egemen ulusun
devletidir. Kürt Ulusu, Türk ulusal boyunduruğu altında ilhakçı ve işgalci
baskı altında tutulmaktadır. Kürt Ulusu’nun başta ayrı devlet kurmak olmak
üzere tüm ulusal demokratik hak ve özgürlüklerini kazanması Türkiye ve Kuzey
Kürdistan devriminin en temel ve en acil görevlerinden birisidir.
Kürt Ulusal Sorunu’nun çözümü, devrimimizin burjuva demokratik içerikli temel
görevlerindendir ve devrimimizin (ulusal topluluklar üzerindeki inkarcı
ulusal zulüm politikası ve Türk burjuva devletinin bölgesel yayılmacı
politikası da dahil) anti-şoven yanını açığa çıkaran olgularından birisidir.
Türkiye’deki kapitalist gelişme düzeyi, bu gelişme düzeyinin belirlediği
sınıfsallaşma düzeyi, proletaryanın hemen ve doğrudan tüm burjuvaziyi ve
kapitalizmi hedef alarak tasfiye etmesini önlemektedir. Doğal olarak, her
devrim iktidarda olan sınıfa yönelir ve iktidarda olan sınıfı ya da sınıfları
yıkar. Bugün Türkiye’ de iktidarı elde tutan sınıf, bir bütün olarak burjuvazi değil,
işbirlikçi tekelci burjuvazidir. Demek ki devrimimiz nesnel doğası gereği
sınıfsal ve politik olarak egemen burjuvaziyi ve iktidarını yıkacaktır.
Dolayısıyla işbirlikçi tekelci burjuvazinin iktidarının tasfiyesi görevi
bizleri sosyalizme yaklaştıran, sosyalizme doğru bir adim karakteri taşıyan
burjuva demokratik içerikli bir görevdir ve bu olgu, devrimimizin anti-tekel
yanını açığa çıkarmaktadır. İşbirlikçi tekelci kapitalizmin devrimci tasfiyesi
eylemi kapitalizmi temellerine dek sarsacak, devrimimizi sosyalist devrime
hızlı bir tarzda dönüştürecek bir atılım olacaktır. Buradaki anti-kapitalizm
henüz sosyalist bir anti-kapitalizm değildir. Ama bu olgu, devrimimize derin
bir proleter karakter kazandırdığı gibi, “toplumsallaşmaya” geçişi de
hazırlayan bir olgudur.
Türkiye proletaryasının ve halklarının, Kürt Ulusu’nun en yakın temel
tarihsel politik görevi, politik özgürlüğün kazanılması görevidir.
Çeşitli ulusu ve ulusal azınlıklarda proletaryanın, kent yarı-proletaryası,
yoksul köylülük, küçük ve orta köylülük, kent küçük-burjuvazisi, ilerici
aydınlar, ulusal azınlıklar/topluluklar ve Kürt Ulusu, ezilen insan ve
mezhepler, ezilen cins vb. politik özgürlük yoksunluğunun derin ve yıkıcı
acısını çekmektedir. Politik özgürlüklerin kazanılması görevi, burjuva
demokratik içerikli bir görevdir. Politik özgürlüğün kazanılması, faşist
diktatörlüğün sınıfsal temelleriyle birlikte yıkılması ile elde edilebilir.
Faşizme karşı mücadele (anti-faşist mücadele) burjuva demokratik içeriğe
sahiptir ve devrimimizin anti-faşist yönünü açığa çıkarmaktadır. Bu olgu,
devrimimize derin ve kapsamlı bir halkçı karakter kazandırmaktadır.
Türkiye proletaryasının azami programına, sosyalist devrim hedefine bağlanmış
siyasal özgürlükler için kavgası, Kürt Ulusu’nun, ulusal toplulukların ulusal
demokratik hareketi, demokratik kadın hareketi, küçük burjuvazinin ve ezilen
inanç ve mezheplerin demokratik hareketi, ilerici aydın tabakanın özgürlük
mücadelesi tek bir devrim akımı içerisinde; anti-emperyalist demokratik halkçı
devrim akımı içerisinde birleştirmiştir ve birleştirecektir. Proletarya, farklı
sınıf ve tabakaların, ezilen ulusun ve ulusal toplulukların, ezilen cinsin,
ezilen inanç ve mezheplerin, ezilen toplumsal kimliklerin özgürlük için
yürüttüğü kavganın da en tutarlı, en militan savunucusu, öncüsü ve önderi
olacaktır. Bu olgu, devrimimizin derin halkçı karakterini açığa çıkaran,
yansıtan temel olgudur.
Açık ki, devrimimizde proletarya tek başına değildir ya da başlıca olarak
yarı-proletaryayla yalnız değildir…
Türkiye proletaryasının ve daha fazla olmak üzere yoksul köylülüğün ve
kent yarı-proleterlerinin (kent ve kır yoksulları) sosyalist bilinç ve
örgütlenmesi düşüktür. Kuşkusuz ki, bu durumun temel nedenlerinden birisi
komünist hareketin zayıflığıdır. Ama bunun dışında temel bir neden daha vardır
ki, o da Türkiye’nin nesnel koşullarıdır. Türkiye komünist hareketi öznel
zayıflığını aştığı koşullarda da bir dizi gelişme aşamasından geçmeden bu
nesnel durum aşılamaz.
Çeşitli ulus ve ulusal azınlıklardan Türkiye proletaryası (ve kent ve kırın
yarı-proletaryası) demokratik devrim deneyinden geçmemiş, siyasal özgürlük
okulunda okumamıştır. Siyasal özgürlük okulundan geçmeyen bir proletarya ise,
sosyalist devrimi yapma yeteneği kazanamaz. Politik özgürlükler olmadan
proleter ve yarı-proleter yığınlar sosyalist devrime geçmek için sosyalist
hazırlığını tamamlayamaz. Proleter ve yarı-proleter kitlelerin sosyalist bilinç
ve örgütlenmesi olmadan, açık sınıf mücadelesi arenasında tüm burjuvaziye, tüm
kapitalizme karşı eğitilmeden de sosyalist devrim olanaksızdır.
Anti-emperyalist demokratik halkçı devrim ve politik özgürlük kavgası ve ortamı
proletaryaya bu olanağı sunar.
Nihai hesaplaşma bakımından proletarya ve burjuvazi
çelişmesinin üstünü az çok örten tüm orta çağ kalıntılarına, emperyalist
baskıya, faşist diktatörlüğe, ulusal zulme son vererek, sınıflar mücadelesi
arenasını temizler. Proletarya temizlenmiş bu arenada burjuvaziyle tam olarak
hesaplaşır; daha baştan rüşeym halinde anti-emperyalist demokratik halk
devriminin bağrında olan ve gelişen sosyalist devrimi geliştirerek demokratik
devrimi sosyalist devrime dönüştürür.
Proletaryanın ve yarı-proletaryanın (kentin yarı-proletaryası ve kırın
yarı-proleterleri olan yoksul köylülüğü) yanı sıra Türkiye’nin öteki emekçi
kitleleri de burjuva demokratik devrim deneyinden geçmemiştir.
Kentin ve kırın küçük-burjuva emekçi kitleleri anti-emperyalist demokratik
devrim deneyiminden geçmeden, demokratik devrimden sosyalist devrime kesintisiz
geçerken burjuva ve küçük-burjuva partilerden koparılamaz, “tarafsız bir
yandaş” haline getirilemez, eğer kazanılması olanaklıysa kazanılamaz.
Türkiye, ekonomik ve toplumsal gelişme düzeyi, sınıfsal ve ulusal çelişkilerin
keskinliği, politik özgürlük talebinin gitgide daha yakıcı çözümünü dayatması
gibi olgular nedeniyle emperyalizmin zayıf halkalarından birisidir. Türkiye,
devrime gebe ülkeler kategorisinde yer almaktadır.
Bu gerçekler, bize Türkiye devriminin ilk adımının neden hemen ve doğrudan
sosyalist devrim olamayacağını anlamamıza yardımcı olan temel gerçeklerdir.
Yukarıda özetlediğimiz Türkiye devriminin nesnel ve öznel gerçekleri, Türkiye
devriminin ilk adımının sosyalist devrime bağlanmış anti-emperyalist demokratik
halk devrimi olduğunu kanıtlamaktadır. Bu tabloyu ekonomik ve toplumsal gelişme
düzeyinin şekillendirdiği sınıflar arası temel ilişkiler alanında, sınıfların
stratejik konumlandığından da açıkça görmekteyiz; ki, sınıflar arası temel
ilişkiler ve devrimde sınıfların konumlanışı devrimin stratejisini
şekillendirir. TKP-ML 2. Kongresinin Leninist kesintisiz devrim ve buna bağlı
sorunlarda bir elini M-L’e diğer elini Maoculuk’a uzatarak Türkiye devriminin
temel sorunlarında eklektizmde ısrar ederek, doğruları yakalamak ve gerçeklere
ayna tutmak söz konusu olamaz.
Halkın Birliği Devrimci Halkın Birliği