TKP-ML Hareketinin 1973 Yenilgisi İşkencede Direniş ve 1974 Yeniden Toparlanma ve Muzaffer Oruçoğlu-Aslan Kılıç’a Karşı Tutum Üzerine.!

Aylardan bu yana bir kısım TKP-ML-Partizan geleneğinden arkadaşlar 1973 de gözaltına alınıp işkencelerden geçirilen TKP-ML Hareketinin o dönemde önderlik organı Koordinasyon Komitesi (KK)de yer alan kadroların işkencedeki tutumları ve İbrahim Kaypakkaya yoldaşın hangi yöntemle katledildiği üzerine sıklıkla aynı arkadaşlar tarafından bir yerde aynı şeyleri tekrarlayan. H.Günlüğü ve başka Oruçoğlu’nun yanında saf tutan kişilerle- ki bu tartışmayı ısrarla gündemde tutan H.Kaya, M.Atay, C.Yıldız arkadaşlar- bir tartışma yaşanıyor. Aslında bu sorun dünle sınırlanmış bir çizgide kalırsa gerçeklerden kopulmuş ve doğru ve ilkeli bir sonuç elde edilmiş olmaz. Aynı zamanda olaylar diyalektik materyalist bakış açısından kopuk yani somut durumun somut gerçekliğinden soyutlanarak ele alınırsa dün bugünkü edinmiş olduğumuz bilinç, deneyim ve tecrübeyle değerlendirmeye kalkışırsak yine kaş yapayım derken gözü kaybetmekle karşı karşıya kalırız.Beğenelim beğenmeyelim, 1974 yeniden toparlanma sürecinde önderlik rolüne soyunmuş kadroların-bir kısmının polis tutumları olumsuz olmuş olsa bile- nesnel olarak oynadıkları rol bugünün rahatlığı içinde değerlendirilemez.Kaypakkaya yoldaşın düşüncelerini özümlememiş ve Ali Taşyapan’ın samimi olarak ifade ettiği gibi,” biz İbrâhim’den çok gerideydik, İbrahim ne yazıp getirse okuyup onaylıyorduk, yani o dönemde İbrahim’in görüşlerini anlayacak durumda değildik” sözü aslında 72-73 sürecinde KK’da yer alan kadroların Kaypakkaya yoldaşın görüşlerinin özününü anlayıp bilince çıkaramadıkları görülüyor. Haliyle Kaypakkaya yoldaşın işkencede ser verip sır vermeme direnişini neden diğer KK üyelerinin gösteremediğini, işkencede sır vermemem yani konuşmama tutumunun ilk ve yeni olduğunu, bu tutumu anlayıp içselleştirmenin bir süreç sorunu olduğunu gösterir. Yeni olana her tutum ve görüşün kadro ve kitlelerce anlaşılması belli bir süreci kapsar. Nitekim İbrahim Kaypakkaya yoldaş dışındaki KK üyelerinin Kaypakkaya yoldaşça ortaya konan görüşleri anlayıp bilince çıkaramadıklarını Aslan Kılıç ve Ali Mercanın PDA-Aydınlık gibi karşı devrimci Sol Kemalist örgüte geri dönüş yaptıklarında görüyoruz. KK üyesi olan işkencede olumsuz davranmasını gerekçe yapan C.Somel’in örgütlü mücadelenin dışına düşmesinde ve keza KK üyesi Almanyalı Kadirin 1973 yenilgisinden sonrası örgütün yeniden toparlanması için yurtdışında maddi olanak yaratmak amacıyla gönderildiği ve Almanyalı Kadirin örgütlü mücadeleyi terk etmesinde görüyoruz. Yani Kaypakkaya yoldaş dışında kalan KK üyelerinin örgütün görüşlerini anlama ve bilince çıkarmada sorunlu oldukları ve teorik-politik ve örgütsel deneyim ve tecrübe bakımından çok geride seyrettikleri bir sır değil. Nitekim Kaypakkaya yoldaş dışında kalan KK üyelerinin hemen hepsininde süreç içinde örgütlü mücadelenin dışına savruldukları ve iddialı devrimcilikten vaz geçtikleri bilinen bir durumdur.M.Oruçoğlunu haklı olarak eleştiren H.Kaya. M.Atalay ve bu savı destekleyen arkadaşlar72-73 sürecindeki KK’yı oldukça abartıyorlar ve çok yetkin ve gelişkin, M-L derinden kavramış ve örgütsel pratik alanda yetkinleşmiş önder kadrolar olarak görüyorlar. Haliyle bu arkadaşlar, 72-73 KK’yı olduğundan farklı yere koyarak, onlardan büyük şeyler bekliyorlar. Kaypakkaya yoldaş dışındaki KK üyeleri örgütün politikalarını özümlemekten uzak kulaktan dolam bilgilerle inandıkları devrim davası için mücadele yürütüyorlar. Keza Kaypakkaya yoldaş katledildikten sonra KK, politik-örgütsel olarak örgüte önderlik yapamamış, seçimlerde, aydınlığa yanıt vb. gibi yazılarda, örgütün resmi görüşlerinin tam tersi yönde yanıtlar vererek, aslında Kaypakkaya yoldaşın ortaya koymuş olduğu çözümlemelere vakıf olmadıklarını göstermişlerdir. Fikir oluşturma, yazma vb. konularında KK, örgütsel pratik çalışma içinde olan örgütün çok gerisinde kalmış ve örgüte önderlik edemeyerek gelişmelerin arkasında yetişmeye çalışmıştır. 1975’ten sonrası sınıf savaşımının gelişip güçlenmesi KK’yı aşmış ve örgüt bir yerde önderliksiz yürümeye çalışmıştır. Subjektif düşünce tarzından çıkarak nesnel gerçekliği gelmemiz ve var olan ile kafamızda kurduklarımızı aynileştirmemeliyiz. Maalesef gerçeklik şu ki, Kaypakkaya yoldaştan sonrası örgüt bir yerde önderliksiz yürümüştür.Buradan olarak, 73 yenilgisi, işkence de devrimci tutum ve 74 yeniden toparlanma sürecinde işkencede zaaflı davranan M.Oruçoğlu, A.Taşyapan ve Aslan Kılıç’a karşı nasıl bir tutum takınıldığı sorusunun öncelikle dünden bugüne ne kadar ders çıkarılarak bugüne taşındığının yanıtlanması gerekiyor.Herşeyden öncesi 1973 operasyonunda Koordinasyon Komitesi-KK-de yer alan ve polis operasyonlarında yakalanan KK kadrolarında, TKP-ML Hareketinin kurucu ve önderi İbrahim Kaypakkaya yoldaş dışındaki KK üyelerinin C.Somel, M.Oruçoğlu, A.Taşyapan tümüde çözülmüştür. Kimisi Oruçoğlu-Somel gibi sınır tanımaz zaaf içinde çözülüp örgüt ve yoldaşları hakkında düşmana bilgi verip, polisi ve savcıyı ikna etmeye çalışırken, kimisi de A.Taşyapan ve A.Kılıç gibi direnme yerine bildiklerini ve açığa çıkanları kabul ederek, ser ver sır verme geleneğini yaşatamamışlar ve önderlik konumlarına uygun bir devrimci direniş sergileyememişlerdir.O dönemde KK’nın hemen altındaki kadrolardan oluşan H.Şenses, G.Alakoç ve kısmen İ.Çelik başka bazı alt kadrolar işkencede direngen bir tutum içinde olmuşlardır. Yine o dönemde 65-73 yıllar arasında polise düşen devrimciler “yalan söylemez” diyerek, birçok devrimci yapıların eylemlerin açıktan savunulduğunu biliyoruz. Bu süreçte devrimci hareketin işkencede direniş anlamında yararlanabilecekleri güçlü bir devrimci mirasta yoktur. 50 yıllık reformizm ve revizyonizmin etkinlik kurduğu koşullarda işkencede direnişin özünün “ser verip sır vermemek “ olduğunu teorik olarak değişik ülke devrimcilerinin işkencede tutumun nasıl olması gerektiğine dair deneyimler okunup bilinmiş olsa da, pratikte 1973 yılında ilk olarak İbrahim Kaypakkaya yoldaşın Diyarbakır işkencehanelerin de yukarı kaldırmış olduğu kızıl direniş tutumuyla gündemleşmiştir. Bu bakımdan İbrahim yoldaşın işkencedeki ölümü hiçe sayan direnişçi tutumu Türkiye Kuzey Kürdistan devrimci hareketi için milat olmuştur. Kaypakkaya yoldaştan önce polisçe gözaltına alınan Deniz Gezmiş ve yoldaşları, Mahir Çayan ve yoldaşlarının sorgulanmasın da işkencede tutum ne olmalıdır sorusu pek gündeme gelmemiştir. Gerek Mahir ve yoldaşları, gerekse de Deniz ve yoldaşları yapılan eylemleri üstelenmekten ve yada açık davranmaktan geri kalmadıklarından dolayı, bu örgütlerde işkencede direniş sorunu pek gündeme gelmemiştir. İşkencede direniş sorunun yeniden temellerini atan ve ser verip sır verme geleneğini bayraklaştıran Türkiye Kuzey Kürdistan da İbrahim Kaypakkaya yoldaş olmuştur. Her ne kadar kurup yönetmiş olduğu örgütün polis tarafından gözaltına alınıp işkencelere maruz kalan kendisi dışında yönetici kadrolar olumlu sınav vermemiş olsa da, kendisinin ölümü hiçe sayan direnişi yeni bir dönemin yolunu açmış ve devrimci ve komünist harekete üzerinde yürünecek güçlü bir miras bırakmıştır. TKP-ML Hareketinin 1973 yenilgisi ve dağılan örgütün yeniden toparlanması için 1974 yılında zindanda başlayan kadroları değerlendirme ve yeniden örgütün önderliği KK’ni oluşturma süreci bir yerde poliste olumsuz sınav vermiş, ama hala devrimcilikte tuttunmaya çalışan eski KK üyelerinde desteğiyle, poliste olumlu sınav vermiş, devrimci mücadelede ısrarlı olan İ.Çelik, H.Şenşes ve G.Alakoç’tan oluşan kadroları yeniden değerlendirme komitesi oluşturulur. Bu komite hemen tüm kadro ve tutsaklarla görüşür ve hazırlanan raporu C.Somel’in dışındaki 3 eski KK üyesinin içinde yer aldığı kadrolara sunulur. Aslında polisçe yakalanan KK üyelerinin poliste olumsuz tutum takındıklarına dair bilinmez bir durum yoktur. İşkencede olumsuz tutum takındığından dolayı yeniden toparlanma sürecinde, önemli görev kabul etmeyen kadroların başında A.Taşyapan gelir. Poliste olumsuz tutum içinde olan M.Oruçoğlu ve A.Kılıç ise sessizce ve İbrahim Kaypakkaya yoldaşın, zorluklarda ve işkencede olumsuz davranan çürüklerin örgüt saflarında temizlenmesi gerektiği çağrısına kulak tıkayarak, ilkelere sıkıca bağlı kalınmaması, faydacı yaklaşımlar ve örgütün görüşlerinin doğru düzgün geride kalan kadrolarca özümlenememiş olması, işkencede zaaf göstermiş kadrolarla yola devam etmek gibi uzlaşıcı ve pragmatik yaklaşımları öne çıkmıştır. O koşullarda farklı bir tutum alınması beklentisinin hiçte gerçekçi olmadığını belirtmeliyiz. Çünkü işkencede devrimci tutumun önderlik kadroları bakımından ne kadar önemli olduğu o dönemde bugünkü düzeyde içselleştirilmiş değildi. Yararlanılacak önemli deney ve tecrübede söz konusu değildi. Aynı zamanda yenilgi sürecinin ardında toparlanmaya önderlik edecek kadroların sayısı da sınırlıdır. Buradan olarak dünü, bugünkü gelişme süreci ve bilinç düzeyi, yetişmiş kadro durumunda değerlendirmek, nesnel gerçekliği anlamamak anlamına gelir. 74’ten sonrasında oluşturulan yeni KK’nın örgütsel-politik olarak örgüte önderlik yapamadığı bilinene bir olgudur. Aynı zamanda zindanda yeniden oluşturulan KK, örgütün önünde çözüm bekleyen sorunlara yanıt olamamış, bir yandan örgütü daha sol biz çizgiye çekmeye çalışırken öte yandan örgüt ilişkilerinde merkeziyetçilik zayıflamış ademi merkeziyetçilik gelişmiş, örgüt iradesi sarsılmış, bölgelerde farklı politik eğilimler ortaya çıkıp gelişmiş. Yine zindanda oluşturulan yeni KK’nın önünü örgütün yenilgisi ve nedenlerine dair özeleştiri görevi konmuş ama bu görev yerine getirilmemiş. Yine mahkemede ortak savunma hazırlanması kararlaştırıldığı halde bu görevde yerine getirilmemiş. Yayın organı çıkarılması kararıda pratiğe geçirilememiş. Yani 74’ten sonrası oluşturulan yeni KK, Kaypakkaya yoldaşın ortaya koymuş olduğu görüşleri özümlemiş ve çizgiyi geliştirip derinleştirecek düzeyde olmadığı nedeniyle kaotik bir süreç kapıyı çalmıştır.Normalinde poliste olumsuz tutum içinde olan kadroların konumları doğal olarak düşmesi ve poliste olumlu tutum içinde olan kadrolardan oluşan yeni bir önderlik oluşturulması gerekirken, ne var ki poliste olumlu sınav vermiş kadroların deneyim ve tecrübe eksikliği, politik gerilikleri nedeniyle yine eski KK üyelerine baş vurulmuş ve hatta önderliğin oluşumunda bu kadroların önerileri önemli etkide bulunmuştur. Neye ve hangi ilklere göre yeniden KK’ya eski 3 KK üyesinin alınması ve hatta hazırlanan raporun eski KK üyelerine sunulması, poliste olumsuz tutum göstermesine karşı eski KK üyelerinden 3. Önemli otorite oluşturduğunu gösteriyor, aynı zamanda kadroların ne kadar ideolojik-politik ve örgütsel ilkeler bağlamında geri olduklarını gösteriyor. M.Oruçoğlu’na yönelik haklıca eleştiride bulunana arkadaşla yeniden toparlanma döneminde örgüt gerçekliğini doğru olarak değerlendirmeleri ve örgütün yetkin kadro bileşkesini olduğundan abartmamaları gerekiyor. Oruçoğlunun poliste bildiği herşeyi anlattığı, faşist savcı ve işkencecileri ikna etmek için yoğun bir çaba gösterdiği ortada duruna bir gerçekliktir. Bu konuda doğru olan M.Oruçoğlu’nun ağır işkenceler sonucu adım adım çözüldüm yönlü devrimci kamuoyunu yanlış yönlendiren, olmayan şeyleri olmuş gibi göstererek işkencede çözülmesine kılıf yaratmaya çalışması kabul edilecek bir durum değildir. M.Oruçoğlu’nu “hain ihanetçi, İbrahim yoldaşın katledilmesinin baş sorumlusudur” vb. olarak gören gösteren H.Kaya, Metin Atalay, C.Yıldız ve diğer arkadaşların tutumları oldukça sekter ve haklı eleştirileri boşa düşüren tutum içindeler. H.Günlüğü gibi bazı dergi çevrelerinin haklı ve yerinde olan eleştirileri, körü körüne M.Oruçoğluna sahip çıkan ve eleştiren kişileri, politik duruşları yerine kişisel özelliklerini öne çıkararak tehdite varan tutum içine girerek yapılan eleştirilere kulak verme yerine, kolay yoldan; “parti düşmanı, objektif ajan, lümpenler, mafya” vb. gibi abartıcı nitelemelerde bulunmaları doğru değildir. Elbette M.Oruçoğlu’nun işkencede olumsuz tutum içinde olduğu hem kamuoyu ve hemde örgüt kitlesi tarafından biliniyor. Ama bu bilinme ihanet düzeyinde, yani bildiği hatta tahmin ettiği herşeyi düşmana anlattığı biçimiyle bilinmiyordu. Hatta Oruçoğlu’nu 50 günü aşkın yoğun işkenceler sonucu adım adım çözüldüğü yani direnerek çözüldüğü yönlü gerçek dışı bilgilerle devrimci kamuoyu ve yoldaşlarını aldatmıştır. Haliyle bu yalan ve çarpıtılmış tarihin, M.Oruçoğlu tarafından düzeltilmesi için köklü özeleştiri yapılması gerekiyor. Ama İbrahim Kaypakkaya yoldaşın ağır işkenceler sonucu katledildiği gerçeğini sulandırmaya ve M.Oruçoğlunun kendi durumuna ilişkin söylemiş olduğu yanlış ve doğru olmayan açıklamaları temel alarak, Kaypakkaya yoldaşın, M.Oruçoğlu’nun verdiği bilgiler sonucu katledildiği, iddia edildiği gibi Kaypakkaya yoldaşın işkenceler sonucu değil, kurşunlanarak katledildiği vb. savlarının tamamıyla subjektif kişilerin kendi yorumuna dayandığını belirtmeliyiz. İbrahim yoldaş 16-18 Mayıs 73 tarihleri arasında yeniden işkence merkezi Diyarbakırdaki MİT binasına götürülmüş ve işkencecilerin teslimiyet dayatmasına hayır dediği için büyük olasılıkla 2 gün süren işkenceli sorgunun ardında katledilmiş, olası bir doktor kontrolünde işkencede katledilme olasılığının açığa çıkmaması için kurşunlanmış naaşı parçala ayrılarak babasına çuval içinde teslim edilmiştir.Burada M. Oruçoğlu’nun “İbrahim Kaypakkaya yoldaşın öldürülmesinin sorumlusudur” iddiası doğru ve abartılmış tepkisel bir tutumdur. Bu yaklaşım kabul edilirse, 12 Eylül darbesinin ardında yüzlerce insan işkenceye dayanamayarak yoldaşlarını yakalattığını biliyoruz. İşkencede zaaflı davranan kişiler yakalanmalarına vesile oldukları kişilerin polis tarafından katledilmesini istemezler. Onlar ölümden korktuklarından ve faşizmin dizginsiz işkencelerine dayanamadıklarından dolayı işkenceden kurtulma adına, yoldaşlarını ele verirler. Bunun ne kadar olumsuz, onursuz olduğu kabul edilemez bir zaaf zaaftır. Ama yakalanıp gözaltına alınan devrimcilerin işkencede yada çatışmalarda katledilmesini devletin, devrim ve halk düşmanlığında arama yerine, suçu çözülen ve işkencede zaaflı davranan kişilerin üzerine yüklemek adil ve doğru bir tutum olamaz. Buradan olarak Kaypakkaya yoldaşın Diyarbakır işkencehanelerinde 3.5 ay süren işkence ve zorbalıklar sonucu 18 Mayıs 1973 yılında MİT binasında sorgulanarak, tüm işkencecilerin teslimiyet dayatmasına hayır dediği, devletin dönemin en tehlikeleri örgütün lideri olarak görülmesi nedeniyle faşist diktatörlük İbrahim Kaypakkaya yoldaşı işkencede katledip kurşuna dizerek ortadan kaldırmıştır.İbrahim yoldaşın faşizm tarafından parça parça edilmediği iddiasında bulunana arkadaşlar, Kaypakkaya yoldaşa yapılan işkenceleri basite indirgeyerek küçümsemektedirler. İbrahim Kaypakaya yoldaş kar ve buzlu sularda 4-5 saate yakın yalın ayak yürütülmüştür. Bu işkenceler içinde en ağır olanlardan birisi değilmi. Nitekim bu yalın ayak kar ve buzlu sulardan yürütülmesinde dolayı yoldaşın ayak parmakları donmuş ve Diyarbakırda hastanede kesilmiştir. Bu Kaypakkaya yoldaşın vücudundaki uzuvlarını parça parça kesmek değil mi? Üstelik İbrahim Kaypakkaya yoldaşın naaşıda katledildikten sonrası babasına parça parça yapılarak verilmemiş mi? Yine İbrahim yoldaş öldürüldükten sonrası kurşunlanmış. Bunda amaç yapılan işkenceleri gizlemektir. Tüm bu veriler ortada durduğu halde bazı kişilerin, M.Oruçoğlu’na tepkilerinden dolayı İbrahim yoldaşa söylendiği gibi ağır işkenceler yapılmadığı yönlü çirkin düzeysiz saldırılarda bulunmaları onların gerçeklerden ne kadar koptuklarını gösterir. Ama biz biliyoruz ki, işkencede tabuları kırıp Türkiye Kuzey Kürdistan devrimci hareketine yeni bir ser verip sır vermeme yolu açan İbrahim Kaypakkaya yoldaşın ideolojik-politik ve örgütsel dik duruşuna asla gölge düşüremez. Hele birde işkencede devrimci direngen bir tutum takınamayarak bülbül gibi ötenlerin utanmazcasına İ.Kaypakkaya yoldaşın işkencedeki direnişini sorgulamaya kalkışmaları, bu kişilerin ne kadar Kaypakkaya yoldaşın direnişi karşısında ezilip büzüldüklerini ve kıskanç davrandıklarını gösterir- H.Kuran, B.İşçi-ki bu kişilerin polis tutumları konuşma bildiklerini polise anlatma biçiminde olmuştur- bunlardan birkaçı. İbrahim yoldaşın işkencede devrimci tutumunu sorgulayan yolunu, yönünü şaşırmış H.Kuran’a, 12 Mart’ta yakalandığında polis ifadesini yayınlamasını önermiştik. Kaypakkaya yoldaşın direnişi karşısında eziklik duyan, M-L’de Troçkizme, Troçkizmde Aleviciliğe terfi eden kurumuş bir yaprak gibi sağa sola savrulup durun H.Kuran, yakalandığında poliste nasıl bir ifade verdiğini yayınlasın bizde Kaypakkaya yoldaşı değil H.Kuranı örnek alalım. Maalesef yalan ve çarpıtmalarla peynir gemisi yürümüyor-Yine Oruçoğlu’nu topa tutan bu arkadaşlar, herşeyi Oruçoğlu’nun değerlendirme ve açıklamalarına bağlıyorlar. Kaypakkaya yoldaşın 18 Mayıs 1973 yılında 16 Mayıs’ta Diyarbakır MİT binasına götürülüp 2 gün sorgulanıp ve 18 Mayıs 1973 yılında kuruşuna dizilerek katledildiğini biliyoruz. 6 Kasım 1974 yılında İstanbul Selimiye’de TKP-ML Hareketi davası başladığında yoldaşları Kaypakkaya yoldaşın intihar etmediği, katledildiğine dair verdikleri dilekçede, önder yoldaşın 18 Mayıs 1973 yılında işkence ardında kurşunlanarak katledildiğine dikkat çekiyorlardı.Demek ki TKP-ML Hareketi davası tutsakları Kaypakkaya yoldaşın 16 Mayısta73’te Diyarbakır MİT binasına sorgulamak amacıyla götürüldüğü ve konuşmadığı için -belki de burada 2 gün boyunca ağır işkencelere maruz kalmıştır. Bu işkencelerin tespit edilmemesi için İbrahim yoldaşın naaşı parça parça edilerek bir çuval içinde babasına teslim edilmiştir.- Herşeye karşın faşist diktatörlük İbrahim yoldaşını babasını kendi başına bırakmamış takip ve tehdit etmiş, mezarının açılıp vücuduna yapılanların işkencelerin ve kurşunlanmanın tespit edilmemesi için jandarma günlerce mezarlıkta nöbet tutmuştur.İbrahim yoldaşa söylendiği üzere ağır işkenceler yapılmadığını iddia eden kişiler 16. Mayıs 1973 yılında MİT binasına alınarak sorgulanmasında İ.Kaypakkaya yoldaşa neler yapıldığına dair somut elle tutulacak verileri var mı? Dahası neye dayanarak İ.Kaypakkaya yoldaşın ağır işkenceler maruz kalmadığı savını öne sürüp savuna biliyorlar. Dahası Kaypakkaya yoldaş konuşmadığından dolayı, ağır işkenceler sonucu katledildiği ve durumu gizlemek adına sonradan kurşunlanmadığının bir garantisi var mı. İbrahim yoldaşın işkence sonucu değil kurşunlanarak katledildiği iddiasını yapanlar ve hatta bu konuda çok bilmiş yapan arkadaşlar, 16-18 Mayıs 1973 arasında MİT’te Kaypakkaya yoldaşa neler yapıldığını biliyorlar mı Kendileri son 2 günde Kaypakkaya yoldaşın nelerle karşılaştığını nerden bilebilirler? Komünist görüşleri, işkencede taviz vermez tutumu ve dahası işkencehanedeyken devleti çangıla asacak devrimci savunma işine girişmesi, devleti bu kararlı ve boyun eğmez komünist önderi katletme kararına itmiş olamaz mı? Faşist cellatlar Kaypakkaya yoldaşın önce yaralarını tedavi etme ve donmuş ayağını ameliyat ettirmek vb. gibi papaz rolü oynayarak, kamuoyu oluşturup Kaypakkaya yoldaşı gevşetip, uzlaşabilir ortama çekmeye çalışmıştır. Neki işkencecilerin papaz taktiğinin Kaypakkaya yoldaş nezdinden beş para etmediğini görünce, apar-topar Kaypakkaya yoldaşın katledilmesi kararı uygulanmaya sokulmuştur. Önce ağır işkencelerle korkutulup teslim alma yolu tutulmuş, bunda sonuç alınamayınca da işkencede katledilip, ardından kurşunlanmış olabilir. Eğer faşizm 16-18 Mayıs 73 tarihleri arasında Kaypakkaya yoldaşa ağır işkenceler yapamamış olsaydı onu parça parça ederek bir çuval içinde babasına vermez ve jandarmalar mezarda Kaypakkaya yoldaşın naaşı çürüyene kadar mezarında nöbet tutmazdı.Sonuç: İşkenceciler, bir yandan Kaypakkaya yoldaş vücuduna en ağır maddi işkenceleri uygularken, diğer yandan da O’nu manevi bakımdan yıkmak için bütün metotlarını uyguladılar. Kaypakkaya, Şubat başından Mayıs ayının ortalarına kadar, MİT hücrelerinde elleri ve ayakları zincirlere vurulmuş bir halde işkencecilere karşı dişe diş bir mücadele verdi. MİT’in Kürdistandaki kilit noktalarını tutan birçok yüksek rütbeli subay, bu çelik iradeli komünisti görmek için, işkence odalarına kadar geldi; hücrelerde ve MİT sorgulama merkezinde işkence görevi yapanlar gizlice saygı ve hayretlerini belirttiler.İbrahim Kaypakkaya’nın gösterdiği bu büyük devrimci direnç ve cesaret, Diyarbakır Sıkıyönetim Askeri cezaevinde bulunan, siyasi veya başka nedenlerle tutuklanmış olsun, bütün tutuklular arasında derin bir saygı, sevgi ve heyecan uyandırdı. Cezaevinde, MİT karargahında, Sıkıyönetim askeri ve adli makamlarında bulunanlar arasında, erinden subayına, savcısından hakimlere ve tutuklulardanavukatlara kadar, Kaypakkaya yoldaşın işkencecilere meydan okuyan tutumunu duymayan ve öğrenmeyen kalmadı.İbrahim’le, Dersim ve Diyarbakır mahalli devrimcilerinden ve köylülerinden 16 kişi yüzleştirildi; bunların her birine daha önce, işkence ve baskı ile İbrahim’i tanıdıkları ve O’na yardım ettikleri kabul ettirilmişti. Yüzleştirme sırasında İbrahim, gösterilenlerin hiçbirini tanımadığını, yoksul köylüleri kendisini suçlayıcı ifade verdirdiklerini söyledi işkencecilere. Dersim ve Diyarbakır mahalli devrimcilerinden ve köylülerinden İbrahim’le yüzleştirilen 16 kişi cezaevinde karşılaştıkları tutuklulara, İbrahim KAYPAKKAYA’nın, başında askeri savcı Yaşar Değerli’nin bulunduğu işkence ekibi ile nasıl tartışıp kafa tuttuğunu , savcının- birçok er ve subay, hücrelerde bulunan devrimcileri nasıl suçladığını ve onlara siyasi cepheden nasıl saldırdığını, Yaşar Değerli’nin başında bulunduğu işkence ekibine karşı kendilerini nasıl savunduğunu, savcıyla olan sert tartışmaları ve işkence altında nasıl bitkin ve korkunç bir hale getirilmiş olduğunu, olduğunu, saygı ve hayretle ve büyük bir heyecanla anlattılar.Kaypakkaya yoldaş Türkiye devrimci hareketine işkencede direnişiyle yeni bir yol açtı. Kaypakkaya yoldaş işkencede devrimci tutumun ne olması gerektiğini sağa sola çekilmeyecek biçimde ortaya koydu ve işkenceye düşen her devrimci Kaypakkaya yoldaşı kendine örnek aldı. Düşmanın işkence yenilebileceğini kendi pratiğinde tanıklayan Kaypakkaya yoldaş düşmanla her cephede dövüşmemiz için mermisi hiç bitmeyen bir direniş silahı bıraktı. İşkencede devrimci tutum konusunda ne diyorudu Kaypakkaya yoldaş hatırlamakta yarar var.“Esasen biz komünist devrimciler, prensip olarak siyasi kanaatlerimizi ve görüşlerimizi hiçbir yerdegizlemeyiz. Ancak örgütsel faaliyetlerimizi, örgüt içinde bizimle çalışan arkadaşlarımızı veörgüt içerisinde olmayıp da bize yardımcı olan şahıs ve grupları açıklamayız. Kişisel sorumluluğumaçısından gerekeni zaten söylemiş bulunuyorum. Ben buraya kadar anlattıklarımı samimiyetleinandığım Marksist-Leninist düşünce uğruna yaptım. Ve sonuçtan asla pişman değilim. Ben bu uğurdaher türlü neticeyi göze alarak ve can bedeli bir mücadeleyi öngörerek çalıştım ve neticedeyakalandım. Asla pişman değilim, Bir gün sizin elinizden kurtulursam gene aynı şekilde çalışacağım»dedi. Başka bir diyeceği olmadığını söyledi ve birlikte tutulan işbu ifade zaptı, okunup imzalandı (21Nisan 1973, TKP/M-L, TİKKO, TMLGB Davası, Klasör No 3, Dosya No 1, Sıra No. 4)Kaypakkaya yoldaşın işkencede ortaya koyduğu ve pratiğe geçirdiği bu ser verip sır vermeme devrimci tutumu, 1973 döneminde yeterince bilince çıkarılmamış ve özünlenemedi. Çünkü kısa süreçte işkencede ser verip sır vermeme devrimci direnişin ne anlama geldiği yeterince bilince çıkarılmadı ve aynı zamanda işkencede öncesinde yararlanılacak yeterli deneyim ve tecrübe birikimi de yoktu. Ama 1974’lerden sonrası devrimci hareket işkencede direnişin ne demek ve devrimci mücadelede ne kadar önemli olduğunu bilince çıkarıp kavramaya ve pratiklerini buna göre örgütlemeye çalıştılar.12 Eylül faşist darbesi aslında işkencede devrimci akımların hem önderlikleri ve hem de kadrolarının ne kadar düşmana karşı donanımlı ve ölüm dahil her türlü göğüslemeye hazır olup olmadıklarını açığa çıkardı. Burada artık devrimci hareketinin önünde Kaypakkaya örneği ve yararlanılacak deneyim ve tecrübe birikimi vardı.M.Oruçoğlu’nun işkencede ihanet düzeyinde çözüldüğü yönlü haklı olarak eleştir yapan bu arkadaşlar 12 eylüle doğru gidişte ve 12 Eylül faşist darbesinin ardında yaşanana yoğun işkencelerde TKP-ML-Partizan örgütünün önderliğinin ezici çoğunluğunun çözülmesi üzerine kafa yormuş olsalardı dünden ders çıkarıp bugün yanlışa düşmemek adına daha yararlı olacaktır. Üstelik M.Oruçoğlu bildiğimiz kadarıyla herhangi bir örgüt saflarında mücadele yürütmüyor, roman yazıp resim yapıyor ve H.Günlüğü gazetesine yazıyor. Yani M.Oruçoğlu kendisini bir önder olarak dayatmıyor. Haliyle örgütlü mücadelenin dışına düşmüş birisinin bu kadar gündemde tutulması ne kişiler ve nede mücadeleye yarar sağlamaktadır. TKP-ML Partizan örgütünün 12 Eylül ve ardında yaşanan süreçte MK’sinin ve yine kadrolarının ezici çoğunluğunun işkencede ser verip sır vermeme direnişçi çizgi yerine çözülme çizgisinde buluşmaları. TKP-ML Partizan tek çatı altında hareket eden bir örgüt iken gelinene durumda 4 yada beş örgüte dönüşmüş olmaları nedeniyle biz ayrım yapmadan TKP-ML Partizan cenahı diyeceğiz. Partizan tek bir örgüt olarak yoluna devam ettiği-ki Partizandan ilk kopuş 1981 yılında Bolşevik Partizan ayrışmasında yaşanmış. Ardında TKP-ML Partizanda 1986 yılında TKP-ML DABK ayrılmış. 92’de bu iki grup TKP-Ml Merkez ile TKP-ML DABK birleşmişler ama 1994 yılında eski gruplar yeniden ayrışarak yollarına ayrı ayrı devam etmişler. TKP-ML Merkezcilerde TKP-ML-Birlik- adlı bir grup kopmuş ve sonrasında bu grup MKP’e katılmış. TKP-ML DABK kendi ismini Maoist Komünist Partisi -MKP-olarak değiştirmiş MK’de farklı yaklaşım içinde olan bir grup kendilerine geçek MKP diyerek Devrimci Demokrasi dergisi etrafında örgütlü mücadeleye yürütürken yine MKP’de bir grup genç MKP önderliğini eleştirerek Öncü partizan adı altında örgütlü mücadeleye devam edeceğini açıklaması. TKP-ML Merkez ise yeni bir ayrışma yaşamış ve her iki kesimde kendilerine TKP-ML demeye devam ediyorlar. Bu akımlar Yeni demokrasi ve Özgür Gelecek dergileri etrafında çalışmalarını yürütmeye çalışıyorlar.Biz işkencede tutum konusunda TKP-ML Partizanı 1976-81 dönemini temel alarak değerlendireceğiz.TKP-ML Hareketinde 1976 mart tartışmalarının ardında temmuz-ağustos aylarında kopan dogmatizmi kendilerine temel almış olan bu arkadaşlar 1978 kadar bölgesel ağırlıklı mücadele içinde oldular 1978 başlarında yapmış oldukları bir konferansla TKP-ML Partizan adını aldılar. Bu arkadaş keskin Kaypakkayacı geçiniyor ve Kaypakkaya’ya yoldaşa eleştirel yaklaşan hemen herkesi hain, oportünist-revizyonist-Troçkist vb. olarak damgalayıp saldırıya geçiyorlardı. Halkımızın bir deyimi vardır keskin ş sirke küpene zarar verir. Bu Partizancı arkadaşların keskin “İbocu” geçinmeleri Kaypakkaya yoldaşı anlama ve onu aşma savaşımına arar veriyor ve örgütü donmuş halde bırakarak sınıf savaşımının gerisinde kalmasına vesile oluyordu.İbrahim Kaypakkaya yoldaşın işkencede direnişinin yaratmış olduğu etkiyi partizan örgütü Kaypakkaya’nın izsürücü olduğu iddiasıyla olabildiğinde kullandığı söylemek hiçte yanlış olamayacaktır. Ama sözde Kaypakkaya’nın “mirasçısı ve onun devamcısı olduğunu iddia eden “ TKP-ML Partizan örgütü işkencede devrimci tutum söz konusu olduğunda, Kaypakkaya yoldaşın ser verip sır vermeyen direnişçi tutumunu unutmuş ve polisçe yakalanan önderlerinden Süleyman Cihan dışındakiler işkencede çözülmüştür. Bunu sadece biz söylemiyoruz, hem Bolşevik Partizancılar ve hem de MKP 1-kongresi poliste TKP-ML Partizanın nasıl davrandığına dair yapmış olduğu değerlendirmeler, TKP-ML Partizan geleneğinin önderliğinin ve yönetici kadrolarının büyük çoğunluğunun direniş gösteremeyerek çözüldüklerini belirtiyor. Üstelik TKP-ML Partizan önderliğinde yer alan kadroların sadece 12 Eylül döneminde değil, sonrasında da işkencede başarılı bir direnişçi çizgisi tuturamadıklarına dikkat çekiliyor. 12 Eylülde öncesinde aslında Partizan örgütü işkencede devrimci tutumu sıradanlaştırıp basite alıyor ve çözülen kadroları 78 konferansında önderliğe seçiyor. Partizanın kuruluşundan itibaren sorumluluk almış olan İ.Ünal kitabında değindiği üzere, Orhan Bakırın kaçırılması amacıyla İzmir’e giderken yakalanan öne çıkmış kadrolardan H.Balkır ve S.Kaçmaz bu polis yakalanmasında işkencede çözülürler. Ama 78’de Toptaşı cezaevinden kaçırılırlar ve konferansa delege olarak katılıp, MK’ya seçilirler. Dahada önemlisi, S.Kaçmaz MK’da genel sekterliğe getirilir. Partizan örgütün en üst organı olan konferansta kadroların polis tutumları herhangi bir değerlendirmeye tabi tutulmaz. Nitekim 1976 yılında Atilla Özkan yoldaşın katledildiği operasyonda gözaltına alınan H.Aksu poliste direnişçi bir çizgi izlemez. Ama oda 78 Toptaşı firarında sonrası partizanın 78 konferansına delege olarak katılır sonrasında MK’ya seçilir.Yani TKP-ML Partizan örgütü işkencede Kaypakkaya yoldaşın direnişçi çizgisini temel alıp bunun gereklerine uygun bir pratik örgütlemez. Nitekim önderlik kadrolarını çok yönlü özellikle düşmana karşı ne ölçüde kararlı ve direngen olduklarına dair ciddi bir değerlendirme içine girmez. Örneğin ciddi bir örgütsel pratik deneyimi olmayan ve zorluklardan geçerek kendisini örgüt içinde kanıtlamamış olan Erhan Gencer sırf teorik-politik olarak ileri bir konumda olması ve yazma yeteneğinden dolayı 78 Konferansta öne çıkarılarak MK’sine seçilir. Ve Erhan Gencer 1981 yılında polisçe yakalandığında tek bir fiske yemeden bildiği herşeyi polise anlatır. Çünkü Erhan Gencer arkadaş devrimci mücadelenin zorlukların içine geçerek yani işin fideliğinde yetişmiş bir devrimi kişi değil. Böylesi kişilikler zoru gördüklerinde sözdeki keskinliklerini hızla teslimiyete dönüşme olasılığı yüksek olur. Erkanın polise tek bir fiske yemeden çözülmesi de bunu tanıtlar. Yine Partizan önderliğinin keskin İbocu görünmelerinin altının ne kadar boş olduğunu 12 Eylül faşist darbesi sonrasındaki yaşanan pratikte de görüyoruz. TKP-ML Partizan örgütünün önderliğinde yer alan kadrolardan Süleyman Cihanı çıkarsak diğerlerinin pek olumlu bir sınav vermediklerini söylemek yerinde olacaktır. Erhan Gencer, Ali Yavuz Çengeloğlu, İ.Ünal, A.H.Akgün çok kötü çözülmüşlerdir. Yine sonraki süreçte gerek Ö. Gelecek ve gerekse de H.Günlüğü çevresinde yakalanan yönetici kadrolardan çözülenlerin olduğu biliyor. Örneğin 84 Hasan Hakkı Erdoğan’ın katledildiği operasyonda TKP-ML önderliğinde yer alan bir kadronun polise bilgi verdiği iddiaları, 95’de kırda yakalanan bir TKP-ML MK üyesinin çözüldüğü daha sonraki süreçte de TKP-ML Partizan geleneğinin MK’da yer alan kadroların poliste direnişçi bir hat tutturamadıklarını gösteriyor. Tüm bunlar Partizan örgütünün teorisi ayrı pratiği ayrı bir çizgide yürüdüğü ve teorisi ile pratiği arasındaki uyumsuzluğun sürdüğünü ifade ediyor.Haliyle M.Oruçoğlu’nu haklı olarak eleştirip hesap vermesini isteyen arkadaşlar bu kadar gelişmeye karşın bir örgüt hala özde değil sözde Kaypakkaycı kalıyorsa poliste Kaypakkaya yoldaşı görüşlerini derinleştirip hatalardan arındırarak derinleştirip geliştiren ve işkencede direniş bayrağını işkencehanelerde yukarıya kaldıran TKP-ML Hareketi olmuştur ve Kaypakkaya yoldaşın mirasçıısnın kim olduğu tescillenmiştir. M.Oruçoğlu’na tepki duyan arkadaşlarımıza tavsiyemiz düne takılıp kalmadan bugüne ve yarına dair eleştirel yaklaşım ve çözüm önerilerinde bulunurlarsa, devrim ve sosyalizm mücadelesine daha fazla katkıda bulunacakların söylemek, hiçte yanlış olmayacaktır.TKP-ML Hareketi tutsaklarının İbrahim Kaypakkaya yoldaşın katledilmesine dair 6 Kasım 1974’te mehkemeye vermiş oldukları dilekçeyi yayınlıyoruz: İşin dahada ilginç olanı, 1974 yılında yargılanan arasında bulunanlardan,1980 14 Eylülde Davutpaşa zindanında katledilen İrfan Çelik yoldaş dışında kalanların hemen hepside, devrimci mücadeleyi bırakıp düzeniçi yaşama dönmüşlerdir. 02-Kasım-2025HALKIN BİRLİĞİ “SELİMİYE..-6. Kasım 1974ARKADAŞIMIZ İBRAHİM KAYPAKKAYA’NI ÖLÜMÜ İLE İLGİLİ AÇIKLAMADIR. SELİMİYE..-6. Kasım 1974ARKADAŞIMIZ İBRAHİM KAYPAKKAYA’NIN ÖLÜMÜ İLE İLGİLİ AÇIKLAMADIR..! Aslında Kaypakkaya yoldaşa yakalandığında itibaren neler yapıldığı ve ne türden işkence ve zulme maruz kaldığını, nasıl katledildiğine dair aşağıda aktarmış olduğumuz belgeler kafalardaki sorunlara yeterince yanıt verdiğini düşünüyoruz. Bu belgelerde hem Kaypakkaya yoldaşa konuşturmak amacıyla özel muamele yapıldığı, sorgulayarak örgüt hakkında bilgi alarak teslimiyetçiliği dayatma amacıyla tedavi edildiği görülüyor. Faşist devlet ve işkenceciler tüm papaz rolü oynamalarına karşın Kaypakkaya yoldaşta değişen herhangi bir durumun olmadığını görünce ve aksine Kaypakkaya yoldaşın sorgudaki ser verip sır vermeme uzlaşmaz tutumunu mahkemede devleti her alanda yargılayıp ipliğini pazara çıkaracak bir kararlılık içinde olmasının görülmesi yılanın başı küçükken ezilmelidir yaklaşımı içinde Kaypakkaya yoldaş 16 Mayıs’ta yeniden MİT binasında işkenceye alınır. Ve İbrahim Kaypakkaya yoldaş bir daha Diyarbakır zindanına dönmez. Bir asker İ.Kaypakkaya yoldaşın MİT binasının üst katında çok sayıda bedenine sıkılan kurşunlarla 18 Mayıs 1973’te İ.Kaypakkaya yoldaşın öldürüldüğünü söyler ve bu bilgi hızla Diyarbakır zindanında yayılır. Keza o dönemde olaya tanıklık eden askerler ve tutsakların verdikleri bilgiler MİT binasında işkence yapılarak katledildiği ve ardında yoldaşın naaşının kurşunlandığıdır. İşkence olayının üzerinin kapatılması ve devletin işkenceci yüzünün gizlenmesi amaçlı İbrahim yoldaş işkenceyle katledilip sonra kurşunlanmıştır. Ardında kurşunlandığı görüşü bize daha doğru geliyor. Aksi halde Kaypakkaya yoldaşın naaşının parçalara ayrılarak babasına bir çuval içinde verilmesi, tören yapılmasına engel olunması, aylarca Jandarmanın mezarda nöbet tutması bu savı doğruluyor; naaş mezarda çıkarılıp Yoldaşlarının Kaypakkaya yoldaşın Katledilmesinin Açığa çıkarılması Amaçlı Mahkemeye Sunulan Dilekçeler:Dilekçe SELİMİYE.. 6. Kasım 1974ARKADAŞIMIZ İBRAHİM KAYPAKKAYA’NI ÖLÜMÜ İLE İLGİLİ AÇIKLAMADIR. Görülmekte olan bu davanın 1 no’lu sanığı olan yoldaşımız İbrahim KAYPAKKAYA, heyetinizin ve iddia makamının da bildiği gibi ölüdür. İbrahim KAYРАКKAYA yoldaşın ölüm sebebi ile ilgili olarak bugüne kadar ne basında ne radyoda kamuoyuna ne de onun mücadele arkadaşları ve kader ortakları olan bizlere, -mesele bazı parlamento üyeleri tarafından soru önergeleri ve basın yoluyla hükümete ve ilgili makamlara sunulduğu halde- hiçbir resmi açıklama yapılmamıştır.Ancak, şu anda bu davanın savcılık görevini yapan kişi, ikinci kere savcılık sorgusuna çağırdığı bazı arkadaşlara, birbirini tutmayan beyanları ile ve iddianamenin bazı bölümlerinde bir iki cümle ile, İbrahim KAYPAKKAYA yoldaşın tutuklu iken intihar ettiğini belirtmiştir. Ne var ki, gerek Diyarbakır’da bu davanın savcılık makamını işgal eden kişi tarafından MİT’te sorguya çekilen ve bir kısmı halen burada sanık olan kişilerin cezaevinde ve MİT’te karşılaştıkları olaylar, gerek savcı Yaşar DEĞERLİ’nin İstanbul’da ikinci kere sorguya çektiği arkadaşlarla aralarında geçen konuşmalar ve gerekse iddia makamını işgal eden bu kişinin görevi sırasında hakim sınıflara en büyük sadakatını gösteren aşırı gayretkeşlikleri, İbrahim KAYPAKKAYA yoldaşın: Kendisinin intihar etmediğini, öldürüldüğünü. Öldürme olayının askeri savcı Yaşar DEĞERLİ’nin başında bulunduğu bir ekip tarafından önce işkence edilerek, sonra da kurşunlanarak yerinegetirildiğini ortaya çıkarmıştır. Kanaat’ımızca bu durum esasen bütün bu makamlarca da bilinmektedir. Çünkü bu davanın başında ve müteakip duruşmalarda ne zaman İbrahim KAYPAKKAYA ve onun ölüm lafı geçtiyse, heyetiniz olsun, askeri savcı olsun bu meseleyi geliştirmeye ve örtbas etmeye çok büyük ve özel bir gayret gösterdiler ve göstermektedirler. Bu meseleyi örtbas etme gayretleri yalnız bu mahkemeninki ile kalmadı ve kalmıyor; bu konuda önce ilgili makamlara sonra da ondan bir sonuç alamamamız üzerine bu mahkemeye yazdığımız dilekçelere ve hatta kurunun yanında yaşın da yanması misali mahkeme ile ilgili diğer başka dilekçelerimize, kalmakta olduğumuzcezaevi idarelerince el konuldu. Bu durumu geçen duruşmaların birinde heyetinize de bildirmiştik.Halen de, malum cezaevi yöneticilerince alıkonan bu dilekçelerimiz verilmiş değildir ve verilmesi içinyaptığımız yazılı ve sözlü müracaatlar da cevapsız bırakılmaktadır.Bütün bu durumlar ve davranışlar tesadüfi değildir. Muhatap olduğumuz bütün makamların bukonudaki sözbirliği etmişçesine ortak davranışları belirli bir amacın ve gayretin, deşildiği zaman altından Çapanoğlu çıkacak bir olayı elbirliğiyle örtbas etmek gayretinin ürünüdür. Biz burada, devameden bu örtbas etme gayretlerini bir yana bırakarak, İbrahim KAYPAKKAYA yoldaşın intihar etmediğinive başında iddia makamını işgal eden kişinin bulunduğu bir ekip tarafından kurşunlanaraköldürüldüğünü kanıtlayan deliller üzerinde durmak istiyoruz. İbrahim KАҮРАККAYA yoldaş 24 Ocak 1973’de Tunceli’de yaralı olarak yakalandıktan sonra Diyarbakır askeri hastahanesine getirilmişti. 21 Nisan 1973 tarihinde de hastahaneden alınarak Diyarbakır Askerî Cezaevinin yanında ayrı bir binadaki üç no’lu hücreye konulmuştur. İbrahim KAYPAKKAYA bu hücrelerde iken, yanındaki hücrelerde gözaltında bulunan Nuri YAMAN, Celal BOZATLI, Mehmet ALTINBAŞ ve Hasan ZENGİN tarafından görülmüştür. Bunlardan ayrı olarak İbrahim yine, hücrelere bitişik durumdaki gözaltı koğuşunda bulunan ve aynı davadan olup çoğunluğu şu anda burada olan arkadaşlar tarafından da üç nolu hücrede iken çeşitli defalar görülmüş, hatta bu arkadaşlar bir subayın denetiminde İbrahim’le birkaç defada görüştürülmüşlerdir. İbrahim KAYPАККАYА Mayıs 1973 tarihine kadar bu hücrede kalmış, aynı gün saat onda hücresinden alınarak götürülmüş ve durum yukarda adı geçen hücre arkadaşları tarafından yandaki gözaltı koğuşunda bulunanlarca görülmüştür. Bu gidişten üç gün sonra, askeri savcılıkta görevli erler arasında İbrahim KAYРАККАYA’nın öldüğü söylentisi yayılmış ve bu söylenti cezaaevindeki tutukluların kulağına kadar gelmiştir. Bunun üzerine tutuklular, cezaevi müdürlüğünde görevli subaylara, dolaşan ölüm haberinin doğru olup olmadığı, İbrahim KAYPAKKAYA nın nerede olduğunu sormuşlar, onlar da İbrahim KAYPAKKAYA’nın 16 Mayıs 1973 tarihinde komutanlıkça «sorgu» için istendiğini ve «sorgu» için gidişten iki gün sonra da hiçbir gerekçe gösterilmeden İbrahim KAYPAKKAYA’nın cezaevi müdürlüğündeki kaydının silinmesini bildiren bir telefon emri aldıklarını, bu konuda bundan başka birşey bilmediklerini söylemişlerdir. İbrahim’in hastahanedenalınıp, Diyarbakır Sıkı yönetim Cezaevi Müdürlüğü sorumluluğunda bulunan hücreler bölümünün üç no’lu hücresinde 21 Nisan 1973 tarihinden 16 Mayıs 1973 tarihine kadar bekletilmesinden ve 16 Mayıs 1973 günü bilinmeyen bir yere götürülmesinden iki gün sonra; askeri savcılığa vermek üzere götürülen çeşitli suçtan gözaltında ve tutuklu bulunan kimselere askerî savcılıkta görevli erler, İbrahim KAYPAKKAYA’yı askeri savcılık binasının üst katında vücudunun kurşun yaralarıyla delik deşik bir durumda ve ölü olarak gördüklerini söylemişlerdir. Bunun üzerine Diyarbakır Sıkıyönetim Cezaevinde bulunan tutuklulardan otuz altısı, bu durumun doğru olup olmadığını öğrenmek, doğru ise bu ölüm olayı hakkında kovuşturma yapılmasını istemek ve İbrahim KAYPAKKAYA’nın öldürüldüğü haberinin, savcılık, MİT (ki aslında bu ikisini ayır etmek yanlıştır) ve cezaevinde görevli olanlar arasında ayyuka çıkmasına rağmen hiçbir resmi açıklama yapılmamasının nedenini öğrenmek amacıyla aşağıda metnini sunacağımız ortak dilekçeyi yazıp imzalayarak Diyarbakır Sıkıyönetim Komutanlığı’na vermişlerdir. Diyarbakır Sıkıyönetim Askeri Cezaevinde «29 Mayıs 1973» tarihine ve «1900-73/84» kayıt numarasına kayıtlı bu dilekçe aynen şöyledir: Diyarbakır – Siirt İlleri Sıkıyönetim Komutanlığı’na Diyarbakır;1) Tutuklu İbrahim ‘KAYPAKKAYA’nın 16.5.1973 tarihinde hücresinden alınarak MİT’e götürüldüğü ve MİT’te yapılan işkencelerle öldürüldüğü.2) Bu cinayet hadisesini Türkiye ve dünya kamuoyuna uyandırıcı tepkiden çekinilerek intihar süsüverilmek istendiği.3) Bu cinayete ne kadar intihar süsü verilmek istenirse istensin bunun hiçbir zaman inandırıcıolmayacağı.4) Zira a) İbrahim KAYPAKKAYA’nın yaralı olarak yakalandıktan sonra hastahanede yaralı haliyleprangaya vurulduğu ve devamlı olarak kontrol altında bulundurulduğu, hastahaneden sonra dahücreye konulduğu, demir aksamlı hiçbir aletin, kemer ve ip kabilinden hiçbir şeyin yanındabulundurulmadığı ve tedbir mahiyetinde olarak aynı binada ve birkaç metre ötedeki tuvalete dahigötürülmediği ve hücresinde tuvalet ihtiyacını giderdiği. b) Ayrıca İbrahim КАYРАККАYA’nın 15.5.1973tarihinde hücresinden alınarak bir daha geri getirilmediği.c) Zaten intihar süsü vermekte güçlük çeken faillerin 19.5.1973 tarihinde işlenen bu cinayeti yetkilimercilere duyurmaması ve kamuoyuna gerekli açıklamanın yapılmamasının, bu cinayetin en büyükkanıtı olduğu. 5) Bu hadiseden de anlaşılacağı gibi Diyarbakır~ Siirt ileri sıkıyönetim tutukevindeki tutukluların Anayasa ve kanunlara aykırı olarak alınıp MİT’e götürüldüğü, dövüldüğü ve öldürüldüğü ve bizim tutuklu olarak hayatlarımızın garantį altında bulundurulmadığı. Bunun kanunlara aykırıolduğu. Bizler insanlık haysiyetine yaraşmayan bu hunharca davranışı kınar ve birer vatandaş olarak Anayasa, kanunlar ve İnsan Hakları Beyannamesi’ni ihlal ederek işlenen bu suçu, gerekli soruşturmanın yapılıp faillerinin gerekli cezalara çarpıtılması için ihbar ediyoruz. 28.5.1973 Tutukevi kayıt no: 1900-73/84 Tarih : 29.5.1973II – Yukarıda metnini verdiğimiz bu dilekçeye hiçbir cevap verilmemiş ve bir açıklama yapılmamıştır.Bu dilekçeden bir süre sonra, olayın ağır bir siyasî cinayet olması nedeniyle bütün ilgili makamlarca duyulması ve hatta siyasî parti yöneticilerinin ve parlamenterlerin kulaklarına gelmesi sonucu CHPGenel Sekreter yardımcısı Ferda Güley Bolu’da, «İbrahim KAYPAKKAYA’nın İşkenceyleöldürüldüğünden bahsetmiş, İstanbul eski bağımsız milletvekili M. Ali Aybar aynı günlerde Başbakana bu konuda ayrıntılı bir soru önergesi vermiş, açıklama yapılmasını istemiş ve bu haberler basında yer almıştır. Bütün bunlara rağmen küçüğünden en sorumlusuna ve büyüğüne kadar hiçbir ilgili makam bu konuda tek kelime açıklama yapmamış, tam tersine bu konu örtbas edilmeye, geçiştirilmeye çalışılmıştır. Bu konunun çeşitli şekillerde üstüne üstüne gidilmesine rağmen bu konuda ısrarlı suskunluğun anlamı çok açıktır. Açıklama yapması gerekenler, devlet mekanizmasının yönetiminde ve her türlü dizginleri ellerinde bulunduran kimselerdir. Bu makamların bu cinayet olayını tevile kaçarak, intihar süsü vererek bile olsa açıklamamaları, açıklayamamaları ve bu konuda ısrarla susmaları, açıkça suçun ikrarıdır.Basının, radyonun ve kamuoyuna yönelik her türlü haber araçlarının, olaya intihar süsü verecek her türlü imkânın ellerinde olmasına rağmen bu makamların ısrarlı suskunlukları neyin ifadesidir? En küçük adi zabıta olaylarını bile bin bir sahtekârlıkla ve düzenbazlıkla “anarşistler”in marifeti olarak günlerce kamuoyuna reklam edenler bu olay karşısında niçin susmaktadırlar?III – Bu cinayet olayının diğer bir delili şudur: 16 Mayıs 1973 günü İbrahim KAYPAKKAYA hücresinden sorguya götürülmeden bir saat kadar önce, yandaki gözaltı koğuşunda adi bir suçtan dolayı tutulmakta olan Cemil OKTAY askerî savcılığa götürülmüştür; Cemil OKTAY, askeri savcılıkta, İbrahim KAYPAKKAYA’yı birtakım sivil şahıslar tarafından gözleri bağlı olarak askerî savcılık binasından çıkarılıp sivil bir otomobile bindirilirken görmüş ve bu durumu, gözaltı koğuşuna döndüğünde şimdi bu davada tutuklu olarak yargılanan Hasan İLTER ve Seyithan DOKAY’a söylemiştir. Savcılıkta sonradan çıkan,söylentiye göre de İbrahim КАҮРАККAYA götürüldüğü bu yerden kurşunlanarak getirilmiştir.IV-1973 Nisan’ının ilk haftasında İbrahim daha iyileşmeden ve hastahanedeyken, şimdi bu davada tutuklu olarak yargılanan Hasan İLTER ile yüzleştirilmek üzere askeri savcılığa getirilmiş, Hasan İLTER İbrahimle yüzleştirilmek için savcılık odasına alındığın- da savcı Yaşar DEĞERLİ ile İbrahim KAYPAKKAYA arasında geçen şu konuşmaya şahit olmuştur: İ. KАYРАKKAYA: «Hakkımdaki bu ifadeleri arkadaşlara işkence ile imzalatıyorsunuz.»Y. DEĞERLİ: «Tabi sizin gizli dünyanızı ortaya çıkaracak başka yol yok.» İ. KAYPAKKAYA: «Arkadaşlara bu ifadeleri, beni idam ettirmek için zorla imzalattırıyorsunuz.» Y. DEĞERLİ: «Çok yakın bir zamanda sana gereken cezayı kendi elimizle vereceğiz.» Bu konuşmalar neyi açıklamaktadır? Bu konuşmalar üzerinde yorum yapmaya gerek var mıdır bilmiyorum? Bu konuşmalardan çıkan anlam açıktır ve bu konuşmalardan sonra meydana gelen katletme olayının baş sorumlusu da ortadadır. İbrahim’in intihar ettiği yalanını düzen ve yukardaki cümlelerin sahibi olan kişi ve bu konuşmayı okuyup duyan herkes de bilir ki, «kendisinin idam ettirilmesi için zorla ifadeler düzdürüldüğünden» bahseden, ölmemek için aylarca hasta- hanede ve hücrelerde her türlü baskı, işkence ve prova- _kasyona karşı direnen bir kişi nasıl olur da yukarıdaki konuşmadan hemen sonra fikir değiştirip intihar eder? Üstelikbu kişi bir komünisttir ve intihar etmenin bir komünist için korkakıik ve proletarya davasına ihanetolduğunu söyleyen bir kişidir… Bu yalanlar ve sahtekârlık senaryoları çok acemice ve suçluluk telaşı içinde düzülmüştür.V-9 Temmuz 1973’te Selimiye’ye tekrar savcılık sorgusuna götürülen bu dava sanıklarından YalçınBÜYÜKDAĞLI ile savcı Yaşar DEĞERLİ arasında geçen şu konuşma bile, bu konuşmayı okuyan veyaduyan akıl mantık sahibi herkese hiçbir dedektiflik bilgisini gerektirmeyecek kadar açık bir biçimde«suçlunun kim?» olduğunu anlatmaktadır. Konuşma şöyle geçmiştir. Y. BÜYÜKDAĞLI: «İbrahim KAYPAKKAYA yoldaşın öldüğü doğru mu?» Y. DEĞERLİ: «İbrahim kendisi intihar etti biz öldürmedik.İntihar ettiği zaman da ben İstanbul’daydım, telgrafla haber aldım.» Arkadaşın sorusuna ve savcı Yaşar DEĞERLİ’nin cevabı iki noktada dikkatinizi çekerim: Birincisi, arkadaş, İbrahim’in ölüp ölmediğini sormaktadır; savcı ise cevap olarak doğrudan doğruya «kendilerinin öldürmediğini, intihar ettiğini» söylemektedir. Bir kere, Yalçın BÜYÜKDAĞLI, Ölümün nasıl olduğunu ve kimin öldürdüğünü sormamıştır. Sorduğu ölüm haberinin doğru olup olmadığıdır. Savcı Yaşar DEĞERLİ’nin, sorulmadığı halde İbrahim’i kendilerinin öldürmediğini, intihar ettiğini söylemesi suçluluk telaşının ve psikolojisinin söylettiği sözlerdir. İkincisi, suçluluk psikolojisinin verdiği dürtü ile Şecaat arz ederken sirkatini söyleyen savcının bu konuşmada suçluluğunu gizlemek için başvurduğu bir yalandır.Çünkü savcı Yaşar DEĞERLİ bu konuşmada İbrahim’in öldürüldüğü tarihte İstanbul’da olduğunu söylemiştir. Oysa savcı Yaşar DEĞERLİ İstanbul’a 1973 Haziran’ının ilk haftasında gelmiş olup, İbrahim ise 16-18 Mayıs tarihleri arasında, yani savcı Yaşar DEĞERLİ Diyarbakır’da iken öldürülmüştür. SavcıYaşar DEĞERLİ’nin böyle bir yalana başvurİbrahim Kaypakkaya’nın Yaşar DEĞERLİ’nin başında olduğu bir cinayet şebekesi tarafından öldürüldüğünü açıklar. VI – Ankara Sıkıyönetim’deki başka bir davası nedeni ile 1973 Mayıs ayı içerisinde Ankara Sıkıyönetim 3. no’lu cezaevinde bulunan Aslan KILIÇ’la, Diyarbakır’dan getirilen THKO sanıklarından Mustafa KARADAĞ arasında cezaevinde şu konuşma geçmiştir: M. KARADAĞ: «Haberin var mı, İbrahim’i Diyarbakır’da öldürdüler.»> A KILIÇ: «Haberim yok ama sen kesin olarak biliyor musun?» M. KARADAĞ: «Ben de İbrahim’i ve ölüsünü görmedim. Haberi Diyarbakır askerî savcılığı ve erlerden duydum. Ayrıca MİT’te beni sorguya çeken ismini bilmediğim saçları dökük ve yüzbaşı rütbesinde bir hakim subay sorguya başlarken «daha geçen hafta burada konuşmayan birini gömdük. Aynı yolu tutarsan senin de akıbetinin bu olacağından şüphe etmemen için bu şahsın adını da sana söyleyeyim: Bu kişi İbrahim KAYPAKKAYA’dır ve tanırsın da. Şimdi adam gibi konuş» dedi. Bu Konuşmada sözü edilen MİT görevlisi yüzbaşı rütbesindeki saçları dökük Hakim-subay Savcı Yaşar DEĞERLİ’dir. Nitekim Aslan KILIÇ arkadaş Ankara dönüşü, 1973 Temmuz ayında İstanbul’da tekrar askeri savcılığa götürüldüğünde savcı. Yaşar DEĞERLİ ile arasında bu konuda şu konuşma geçmiştir: A.KILIÇ: “İbrahim’i işkence ile öldürdünüz, ona söyletemediğiniz şeyleri benden mi almak istiyorsunuz?”Y. DEĞERLİ: «İbrahim’i biz öldürmedik; tokyosuna koyduğu jiletle bileklerini keserek intihar etti. Hem sen bu haberi nereden duydun?”A. KILIÇ: “Ankara’da THKO sanıklarından M. KARADAĞ’dan duydum.”Y. DEĞERLİ: «Hа, evet M. KARADAĞ’ın sorgusunu ben yaptım; ama sana İbrahim’i bizim öldürdüğümüzü söylemekle yalan söylemiş. Fakat inanmıyorsan İbrahim’i nasıl tedavi edip iyileştirdiğimizi anlaman için sana hastahanede çekilmiş resimlerini göstereyim; (resimleri göstererek) bak! İbrahim’i şu halden bu hale getirdik. Biz İbrahim’i ölümden kurtardık; biliyorsun yakalandığında yaralı idi ve ayağı donmuştu. Hiç böyle ihtimam gösterenler onu öldürür mü?» Son konuşmadan da bir kere daha anlaşılacağı üzere Y. DEĞERLİ tam bir suçluluk psikolojisi içerisindedir. Böyle bir telaşla haberin nasıl öğrenildiğini sormakta, sonra da kendisinin suçluluğunu ispat edercesine, İbrahim’e yaralı iken nasıl ihtimam gösterdiklerinden bahsetmekte, sorgulardaki canavarlığının açığa çıkmasını önlemek amacıyla kendisini şefkatli bir hastabakıcı rolüne sokmaktadır. Kaldı ki İbrahim’i öldürenler, onu, hasta iken babalarının hayrına ve Yaşar DEĞERLİ’nin göstermek istediği gibi şefkâtli oldukları için değil, iyileştirip konuşturabilmek için tedavi etmişlerdir. Bu iyilik perilerinin ne denli şefkâti olduklarını bugün dünyada sağır sultan bile duymuştur. Hem, suçluluk psikolojisi içinde olmayan bir kimseninİbrahim’i iyileştirmede özel gayret sarfettiğinden bahsetmesine, hiç yoktan kendini savunmaya kalkışmasına gerek yoktur.Savcı Y. DEĞERLİ, İbrahim KAYPAKKAYA yoldaşın tokyosuna sakladığı jiletle bileklerini keserek intihar ettiği yalanını söylemiştir. Polis ve MİT’ten geçmiş herkes bilir ki, külotlara ve koltuk altlarına kadar aranılan, ayakkabıların bükülerek veya pençeleri kesilerek kontrol edildiği, mendil, ayakkabı bağı, gözlük, kemer ve toplu iğnenin bile hücreye girişte sanıkların üzerinden alındığı bu yerlere,-önceden konmuş olsa bile- tokyoya jilet koyarak girebileceğini söylemek düpedüz yalan söylemekti. Bunu söyleyen kişi kimi kandıracağını sanmaktadır? Ankara MİT’te, bir arkadaşın ayakkabısının pençesindeki lastiğin normalden biraz kalın olması yüzünden ayakkabı pençelerinin testere ile ikiye biçildiğini gözlerimizle gördük.Öte yandan, sünger olan sandaletlere önce den jilet bile konmuş olsa daha ilk büküşte içinde değil jilet, kağıt olup olmadığı bile anlaşılır. Kaldı ki, İbrahim KAYPAKKAYA intihar ettiği söylendiği güne kadar demire ve kelepçeye vurulmuş olarak ve sürekli gözetim altında bulundurularak askeri hapishanede ve gözaltı hücrelerinde kalmış, görevliler dışında hiçbir kimseyle görüş ve temasta bulunmamıştır.Değil hastahane ve gözaltı gibi yerlerde, hapishanelerde bile traş için dahi olsa jilet veya hiçbir kesici veya delici şeyin parçası bile verilmemekte, bunun için sık sık aramalar yapılmaktadır. Sürekligözaltında ve bağlı olarak tutulan, hiç kimseyle teması olmayan İbrahim KAYРАКKAYA jileti nereden sağlamıştır acaba? Gökten zembil le mi inmiştir jilet? Yüzümüze bu şekilde söylenen bu yalanlar suçluluk telaşı ile olsa gerek çok acemice hazırlanmıştır. Dosyadaki intihar kılıflarının ise ne türuydurmalar olduğunu şu ana kadar öğrenebilmiş değiliz.VII – Savcı Y. DEĞERLİ iddianamede, “İbrahim. KAYPAKKAYA’nın intiharından önce yapmış olduğumuz sorgusunda her `ne kadar örgütsel faaliyetleri konusunda ketum davranmış ise de;…” diyerek, sorgulama sırasında öldürülen İbrahim yoldaşı bir polis ve MİT görevlisi gibi bizzat kendisinin sorguladığını belirtmekte, fakat İbrahim’in bu «ketum» davranışı karşısında kendisinin neler yaptığını açıklamamaktadır. Fakat polis ve MİT gibi yerlerde sorguda «ketum» davranışın sonucunun ne olduğunu bugün bilmeyen yoktur. Yukarıdaki cümleyi okuyan kime sorulsa, bu «ketum» davranış sahibinin sonunun ne olacağını daha sonucu öğrenmeden rahatlıkla söyleyebilir. İbrahim yoldaşın, hizmet ettiği efendileri adına -kendi deyimiyle- «menfur katlinin» baş aktörü Y. DEĞERLİ, bu cümleleri ile secaat arz edeyim derken sirkatini söylemiştir.VIII – Faşistler, daha yakalandığı ilk andan itibaren yoldaşımız İbrahim KАУРАККАYA’ya hunharca davranmışlardır. Vartinik baskınından sıyrılarak, yarım saatlik bir yaya yürüyüşten sonra Barıkbaşı mezrasına gelen İbrahim KAYPAKKAYA birkaç gün sonra burada yakalanmıştır. Barıkbaşı’ndan Kutudere’ye kadar dört saatlik bir yol, arkadaşımıza yalın ayak olarak yürütülmüştür. Mirik köyü ileGökçe köyü arasındaki dereden geçen buzlu çay kıvrılarak aktığı için beş altı defa yalın ayak geçirtilmiştir. Yolda giden köylüler bu durumu görerek diğer köуlülere anlatmışlardır.Aynı baskından kaçan iki arkadaş buzlara gömüldükleri ve 48 saat dağda kaldıkları halde neden ayaklarını üşütmüyorlar da İbrahim KAYPAKKAYA yarım saatlik mesafede bulunan en yakın köyegittiği halde ayaklarını üşütüyor? Üçüncü bir nokta olarak da iddianamede arkadaşımızın Barıkbaşı’ndan Gökçe’ye götürülürken yürümek istemediği ve karların üzerine yattığı belirtilmektedir.Bu hareketler bir kimsenin yalın ayak karlar üzerinde yürütülürken yapacağı hareketlerdir. Arkadaşımızın ayak parmaklarının kesilmesinden Üsteğmen Fehmi ALTINBİLEK sorumludur-ve bu,bizlere yapılan işkencelerin en alçakça olanlarından biridir.IX – İbrahim KAYPAKKAYA yoldaş bir komünisttir. (…) O, bir komünistin intihar etmesinin korkaklık proletaryanın davasına ihanet olduğu bilincinde olan ve bunu yoldaşlarına öğreten bir önderdir.İntihar, ABD emperyalizminin, onların kompradorlarının ve toprak ağaları kliğinin temsilcisi savcı Yaşar DEĞERLİ’nin iddia ettiği gibi komünistlerin değil, faşist köpekler, işbirlikçiler ve halk düşmanları gibi korkakların halkımızın devrimci mücadelesinin zafere yaklaştığı günlerde seçecekleri bir tercih olacaktır. Stalin yoldaşın önderliğindeki Sovyet Kal Ordusu’nun Berlin’e girdiği gün gelmiş geçmiş en büyük faşist köpek Adolf HİTLER’di kendi beynine kurşun sıkan!…İbrahim KAYPAKKAYA yoldaş Nazi işkence odalarının tavanına kanıyla “unutma ki, sen bir komünistsin” diye yazarak falakaya her yatırılışında o yazıyı okuyup faşist cellatlara karşı direnenDimitrov’ların, Naziler tarafından kurşuna dizilirken, Alman askerlerine “ Ben sizin kurtuluşunuz için mücadele ettim. Siz kurtuluşunuzu öldürüyorsunuz” diye bağıran Fransız Komünisti George POLİTZER’lerin, Nazi kurşunlarına karşı korkusuzca göğüs geren Ernest THELLMANN’ların ve ölümü ”Yaşasın HO Şİ MİNH” diyerek göğüsleyen Vietnam kahramanlarının her türlü şart altında son nefeslerine dek sürdürdükleri mücadelelerin izleyicisidir. 36 Canını proletaryanın ve halkların kurtuluşuna adamış komünistler, faşist zulüm ve baskılardan korkarak intihar etmezler. İntihartercihini seçecek olanlar, bizzat halkın devrimci mücadelesinden korktukları için zulmeden faşist köpeklerdir! İşte bütün bu somut gerçeklerden ötürüdür ki, önderimiz İbrahim KAYPAKKAYA yoldaş intihar etmez ve etmemiştir. ÖLDÜRÜLMÜŞTÜR! (…) Yukarıda özetini sunduğumuz dilekçenin altında su imzalar vardır. Tutuklu Sanıklar: Arslan KILIÇ, Yalçın BÜYÜKDAĞLI, Muhsin CANİK, İbrahim GÜLGEÇ, Ayşe İSMAİL, İsmail ÖZBAY, Celâl ERDOĞMUŞ, İbrahim Halil AKYOL, Bаki İşçi, Muzaffer ORUÇOĞLU, Zeki ŞERİT, Nezihe BAHAR, Nizamettin KARAKOÇ, Ali ŞENCİ, Gürsel BEZEK, Fatma EREZ, Hüseyin TEKİN, İsmail ERDOĞAN, Ali TAŞYAPAN, Sami SARI, Davut KURUN, Engin GİRAY, Feryal SARIOĞULLARI, Kemal ВАHAR, Ali TURAN, Musa SÖĞÜT, Mümtaz ÇELTİK, Hikmet ŞENSES, Süleyman YEŞİL, Güner ALAKOÇ, Ünsal ALANYA, Mukaddes ERDOĞDU, Seyithan DOKAY, Hayrettin İPEK, Hüseyin AÇIKGÖZ, İrfan ÇELİK.» (Sf. 54 – 61