Tarikat Yurtları Kapatılsın Cemaat ve Tarikatlara Devlet Desteği Kesilsin..!

Gün geçmiyor ki; bir tarikat ya da cemaat yurdundan taciz tecavüz istismar, dayak, kafa kesme intihar etme vb. haberi gelmesin. Özellikle 20. yıllık AKP iktidarı döneminde hem tarikat ve cemaatler olabildiğince palazlandı ve hemde tarikatlar ve Cemaatler devlette önemli mevziler elde eder konuma geldiler.

Tüm sömürücü toplumlarda din, bir üstyapı kurumu olarak hep egemen sömürücü sınıfların hizmetinde olan bir ideoloji ve kurumlaşma oldu. Çağlar, asırlar boyu, ezilen, sömürülen sınıflara, bir avuç azınlığın kölesi olmayı emretti. Kaynağını idealizmden alan, ama idealizmin en katı, en yalın en yoğun biçimini oluşturan dini ideoloji, her zaman için en geniş ideolojik etki alanı yaratan felsefesi idealist bir akım olageldi.

Din, insanın doğa karşısındaki güçsüzlüğünün, kokusunun sonucu olarak doğsa da sınıflı toplumlarla birlikte dine kaynaklık eden, dini geniş yığınları boyunduruğu altına alışına yol açan yeni bir toplumsal olgu daha doğdu: Ezilen ve sömürülen, horlanan kitlelerin toplumsal olgular karşısındaki güçsüzlüğü. Bu güçsüzlüğü de doğuran, sınıfsal olguların, sınıfsal bölünmenin kavramaması oldu. İnsanlığın uzun tarihsel evrimi sürecinde doğaya karşı mücadelesinde bilim ve teknikte sağladığı dev sıçramalara karşı hala dini ideolojinin ilkel pençesinde kıvranması, çıkış yollarından biri olarak dini görebilmesi, yalnızca doğa karşısındaki bilgisizliğinden değil, yanı sıra özellikle de toplumsal olaylar karşısındaki güçsüzlüğünden kaynaklanmaktadır. Doğa olayları karşısındaki cehalet bu cehaletten kaynaklanan dini inanış, ilkel insana, ilkel komünal topluma özgüdür. İnsanlığın sınıflara bölünmesiyle ve hele de kapitalizm ve emperyalizm dönemiyle birlikte bu izah tarzı tamamen geçersizleşmiş, yetersizleşmiştir

Dinin ezilen milyonlar, özellikle de sömürülen tabakalarda, kapitalist gelişmenin zayıf olduğu bölgelerde güçlü olmasının nedeni, nedenlerini yalnızca yığınların bilgisizliğiyle açıklamak yetersiz bir açıklamadır. Dinin toplumsal köklerini tüm olarak vermez, veremez. Toplumsal kökleri ve burjuva demokratik devrimlerin gencekleşmemişliğinde olduğu unutulmamalıdır.

Nasıl ki burjuvazinin değişik klikleri zora düştüklerinde sahte cennet vaadiyle dini emekçileri aldatıp yedeklemek için önemli bir silah olarak kullandı, kulalanıyorlarsa bu aynı durumda Türkiye de yaşanmıştır.

T.C. devleti kuruluşundan bu yana İslam dinin resmi devlet dini olarak ilan etti ve toplumu bu doğrultuda eğip bükmeye çalıştı. 1925 yılında zaviyeleri, tekkeleri kapatan devlet ne yazık ki İslam dinine dokunmadığı gibi Diyanet İşleri Başkanlığınca İslam dininden olmayan halkları-Hıristiyanlar, Aleviler- zoraki asimile etmeye ve toplumun her hücresine İslam dinini egemen kılmaya çalıştılar. “Kemalist Cumhuriyet İslamcılara zulüm yaptı” yalanıyla T.C. devletinin hiç bir zaman İslam dinine dokunmadığı, Camileri kapatıp, ibadet yapmalarını engellemediği gibi tersine emekçileri uyutup yedekleme adına İslam dinini resmi devlet dini haline getirdiğini görüyoruz. Alevilerin ibadet yaptıkları yerleri kapatan Kemalist Cumhuriyet, İslam dininin ibadet yerleri camileri kapatmak bir yana daha fazla cami dikip ihtiyaç duydukları ölçüde gerici İslam dinini kendi politik çıkarları için kullandıklarını görüyoruz. En temiz din bizim dinimiz en iyi peygamber bizim peygamberimiz diyen ve 1924 yılında diyanet başkanlığını kuran Kemalist Cumhuriyet gerçek anlamda bir laik cumhuriyet olmamıştır. Gerçekten de laik cumhuriyette devletin resmi dini olmaz. Buradan hareket ettiğimizde T.C. devleti kuruluşundan itibaren İslam dini kendisine temel almış ve kendisi gibi düşünmeyen halkların inançları-Hıristiyan, Alevi, Ateist vb.- yok sayılmıştır.

Kemalist devrim, yarım bir burjuva devrimi idi. Ve ne yarı-sömürge statükoyu kırma ve nede feodalizmi tasfiye etme yeteneğinde yoksundu Bu bağlamda, burjuvazinin en ileri gittiği laiklik reformu da yığınların beynine köklüce yerleşmedi. Zorlu ve tepeden yerleştirme politikasının da geliştirdiği tepkiler İslamcı akım ve tarikatlarca sömürüldü. Bu tarikatlar, şeriatçı akımlar, devletle uzlaşma ve anlaşma, devlet aygıtı içinde kadrolaşma politikası geleneğini sürdürdüler. (Alevi hariç)1950’lerle birlikte, laiklik ilkesinin daha fazla kolu-kanadı kesilmiştir. Özellikle 12 Eylül askeri faşizmi ve ardılı ANAP hükümetleri döneminde laiklik daha da biçimselleştirilmiştir. Tarikatların, şeyhlerin, şıhların, devlet ve siyasi partiler, özellikle ANAP içindeki mevzilerinin artması sağlanmıştır. Tarikatlar, özellikle devlete kadro hazırlayan, devlet içindeki kadrolaşmasını ilerleten eğitim-öğretim kurumlarına büyük bir önem veriyorlar. İmam hatip mezunlarına üniversitelerin açılmış oluşu bir yandan üniversitelileri gericilikle biçimlenmiş öğrenci gençlikten oluşturma, üniversiteleri faşizm ve sermayenin kaleleri haline getirmek taktiğiyle, öte yandan da düzenin kurumlarına devlete gerici, bağnaz örümcek kafalı, itaatkar köleler, kadrolar üretme politikası ve hedefiyle bağlıdır. Değindiğimiz olgu bakımından şu örnek çarpıcıdır: Siyasal bilgiler fakültesinin kamu işletme bölümüne giren öğrencilerinin %40’ını imam hatip mezunları oluşturmaktadır.

12 Eylül askeri faşist darbesiyle dini gericilik daha da güçlendi. Bu olgu, anti-laik, teokratik devlet kurma eylemlerini de askeri darbenin gerekçelerinden biri olarak gösterenlerin iki yüzlü davrandıklarını, gerçek nedenleri gizlemek istediklerini bir kez daha gösterdi. Dini gericilik güçlendi, çünkü devrim direnişsiz, moral bozucu ağır bir yenilgi aldı. Kolayca zafer kazanan faşist terör, faşist, dinci propaganda ve ajitasyonla, demagojiyle elele içiçe geliştirildi. Yeniden yığınlara, sınıf ve tabakalara yönelik ekonomik ve siyasi saldırılar, ideolojik, ahlaki kültürel, sanatsal vb. saldırılarla tek merkezli, planlı bir şekilde fütursuzca birleştirildi. Yenilgiyle umutsuzluk, çekingenlik, şaşkınlık, korkaklık, örgütsüzlük, politikadan uzak durma, moral bozukluğu, egemen hale geldi. Devrime, devrimci ve M-L olan, ilerici olan her değere, kıpırdanışa, geleneğe, fikre, vb. karşı saldırı bin bir biçimde körüklendi, gerçekleştirildi. Felsefi idealizmin değişik türevleri şaha kalktı.

Devrime, sosyalizme , geçmiş olumlu olan herşeye küfür, karalama, küçük düşürme, döneklik, ihanet toplumda, güçlü bir gerileyiş, bilinç kaybı, sağa kayış yaşandı. Dini ideoloji bu saldırıda etkince kullanıldı. “Türk-İslam sentezi” devletinde resmi ideolojisi haline getirildi. Amerikancı düzen yanlısı İslamcı akımlar, Gülen, Süleymancılar, Nakşibendiler, Nurcular, vb. gibi tarikatların çalışmaları daha fazla teşvik edildi. Faşist Cunta ve Özalın ayak izlerinde yürüyen AKP Gülen cemaatiyle ittifak içinde devleti ele geçirme planı başarıya ulaştıktan sonrası Gülen cemaati ile yolları ayıran Erdoğan kliği, Süleymancı, Nurcu, Nakşici ve diğer tarikat ve cemaatler ile ittifak içinde iktidarını sürdürmeye yöneldi. Bugün Saray iktidarı tarikat ve Cemaate ile ittifak için hareket etmekte ve özellikle eğitim, sağlık vb. alanlarında tarikatla ve cemaatlerin egemenliği sürmektedir.

Tarikatlar bir dinin içinde, özellikle İslamlıkta, tasavvufa dayanan ve kimi ilkelerle birbirinden ayrılan kollardan, Tanrı’ya kendine özgü bir tarzda, ayrı tarzda ulaşma savında olan yollardan her biri.

Ülkemizdeki şeriatçı İslamcı akım ve tarikatlar, yarı-sömürge, geri kapitalist soygun düzenin devamından yanadırlar. Bu zorba düzenle kaynaşmışlardır. Politik özgürlük ve komünizm düşmanlığı, bağnazlık, bu akımların ideolojik ve politik karekterlerindedir. Bu akımlar proletaryanın dostu, bağlaşığı değildir. Stratejik anlaşma ve bağlaşmalar yapılmaz. Tarikatların ve dergahların kapatılması sadece görünüştedir. Çünkü şeriatçı tarikatlar fiilen özgürce çalışıyorlar. Egemen sınıflarla, devletle kaynaşmışlar. AKP, şeriatçılığın savuncusudur. Tarikatlar devlet ve siyasi partiler içinde önemli güçler durumunda. Türkiye’de “şirketleşen” tarikat ve cemaatler

Türkiye’de aktif 30 tarikat ve cemaat bulunuyor. Bunlarla organik bağı olan vatandaş sayısı 2,6 milyon. Başlıca gelir kaynakları, bünyelerindeki işletmeler ve bağışlar olan bu oluşumların “şirketleştiği” görüşü hâkim.

Tekke ve zaviyelerin kapatılmasına ilişkin kanun 30 Kasım 1925’te yürürlüğe girse de, Türkiye’de pek çok tarikat ve cemaat faaliyetlerine devam etmişve ediyor.

Türkiye’de milyonlarca kişinin bir tarikat ya da cemaatle organik bağı bulunuyor. Bir tarikat ya da cemaatin mensubu olduğunu ifade edenlerin yüzde dokuzu, “ılımlı İslam” tabirini reddediyor ve İslam’ın özünün cihat olduğuna inanıyor

Azınlık cemaatlerinden bildiri: Baskı altında değiliz

Türkiye’de azınlık cemaatlerinin temsilcileri ortak bildiri yayınladı. Bildiride “Baskı altında değiliz” denildi. (31.07.2018)

Balcı’nın saha çalışmasına göre, Türkiye’de belli başlı 30 tarikat ve onlara bağlı 400 kol bulunuyor. Sadece İstanbul’da açıktan faaliyet yürüten tekke sayısı 445.

Siirt, Diyarbakır, Mardin, Adıyaman, Batman, Van, Hakkari, Şırnak, Ağrı, Muş, Bitlis, Gaziantep ve Şanlıurfa’da ise cemaat ve tarikatlara ait 800’ün üzerinde faal medrese bulunuyor. Araştırmada ayrıca, İstanbul’da “apartman medresesi” olarak kullanılan yer sayısının bilinmediği belirtiliyor.

Rapor, AKP’nin iktidara gelmesiyle birlikte şehir merkezlerindeki medreselerin sayısının hızla arttığına, özellikle Doğu ve Güneydoğu bölgelerinde Kuran kurslarının artık dernek çatısı altında faaliyetlerini sürdürdüğüne dikkat çekiyor.

“10 bin özel okulun üçte biri tarikatlarla ilişkili”

Tarikat ve cemaatlerin örgütlenme ya da taraftar kazanmak için kullandığı yöntemlerden biri eğitim kurumları açmak. Gülen yapılanması da lise, üniversite ve dershaneleriyle kendisine pek çok taraftar bulmuş, sonrasında bu öğrencileri bürokrasinin içine yerleştirmişti.

Milli Eğitim Bakanlığı verilerine göre, Türkiye’de 10 bin 53 özel öğretim kurumu bulunuyor. Balcı’nın raporuna göre, bu kurumların üçte biri bir tarikat ya da cemaat ile bağlantılı. Tarikat ve cemaatlerle bağı olan okullarda öğrenim gören öğrenci sayısıysa 300 binin üzerinde.

AKP hükümeti 2014 yılında kanun değişikliği yaparak özel okullarda öğrenim gören öğrencilere eğitim desteği vermeye başlamıştı. Buna göre 2 bin 500 ile 3 bin lira arasında destek alacak öğrenci sayısının her yıl Milli Eğitim Bakanlığı’nca belirlenmesine karar verildi.

Sorunun anlaşılması için şu olgulara dikkat çekmek isteriz:İslam dini, bir “devlet dini”, “din devleti” olarak doğmuştur. Yalnız birey tanrı ilişkisiyle sınırlı değildir. Toplumsal yaşamın her alanını (ekonomik, politik, ideolojik, bireysel, cinsel…) düzenleyen, müdahale eden, katı-fanatik kurallar koyan bir dindir. Kuran-ı Kerim, devletin anayasasıdır. Demokrasiye karşıdır. Bireysel özgürlüklere karşıdır. Kadını erkeğin kölesi sayar. İslam Hukuku ilkel bir öç alma duygusu, “kısasa kısas” ilkesi üzerinde yükselir. Herşeyiyle ortaçağcıl içeriklidir. Koyulan kurallar dokunulmaz, kutsal sayılır. Şeriata; şeriat devletine karşı tutum almak, Allaha karşı tutum almak olarak görülür, ilkelce cezalandırılır. Salman Rüştü ve Aziz Nesin’in Kuran-ı Kerim’i eleştirdi diye İslamcıların ölüm fetvaları çıkarmaları şeriatçıların ne kadar demokrat olduklarını gösteriyor. Tarikatçıların bugün demokrat ve özgürlükçü görünmeleri tamamen göstermeliktir.

Gerçekten laisizmin yerleşmesi, laik ve demokratik bir devletin olabilmesi için, ülkemizde ekonomik, toplumsal ve politik yapısının demokratikleşmesi gerekiyor. Bu demokratikleşmenin gerçekleşebilmesinin tek, nesnel bilimsel yolu ise devrimdir. Emperyalist boyunduruğun, işbirlikçi-tekelci burjuvazi ve büyük toprak sahiplerinin egemenliğinin anti-emperyalist demokratik halk devrimi yoluyla tasfiyesidir. Yani kilit sorun demokratik-politik özgürlüklerin kazanılması, halkın, işçi sınıfı önderliğinde konseyler tipindeki demokratik halkçı devleti kurmasıdır.

Bunu gerçekleştirecek olan ise devrimdir. Bunun dışındaki seçenekler, faşizmin, burjuvazinin, emperyalizmin yedeğindeki, elindeki, hizmetindeki seçeneklerdir. Gerçek anlamda laiklik demokratik devlette yaşam bulacaktır. Böyle bir devlet, faşist biçimli bir devletin ya da gerici anti-demokratik bir devletin korunarak, desteklenerek dönüştürülmesinden doğmaz. Türkiye’de, laikliğin kapsamındaki en küçük hakkın gasbına karşıyız, karşı çıkacağız. Laikliğin öğelerini oluşturan yeni kazanımların yaratılması için dövüşürüz. (Örneğin imam hatip okullarının kapatılması, din dersinin zorunlu ders ve seçmeli ders olmaktan çıkarılması gibi). Fakat bunlar, laik içerikli reformlardır. Gerçekleşmesi de yığınların bağımsız devrimci eylemleriyle olacaktır. Yoksa egemen sınıfların, faşizmin burjuvazinin ihsanıyla değil. Ve bu reform mücadeleleri devrim mücadelesine, politik iktidarın fethi mücadelesine bağlıdır, bağlı olarak ele alınmalıdır. Reformlar devrimin yarı-ikincil ürünüdürler.

Demokratik, laik devlet, dini özel bir iş olarak ilan edecektir. Ama dine karşı mücadele tanımlanmaz propaganda ve ajitasyon ise, kişisel bir sorun değil, toplumsal-siyasal içerikli bir görevdir. Devrimci-demokratik devlette, din ve devlet işleri kesin bir şekilde birbirinden ayrılacaktır. Hiçbir resmi din kurumu olmayacaktır. Eğitim öğretimden dini eğitim kaldırılacaktır. Devlete bağlı okullarda dini eğitim olmayacaktır.

Devlet, dinsel kurumlara tek kuruş vermeyecektir. Tarihi eser değerindeki cemilerin bakımı, korunması, onarımı dışında hiçbir dini kuruma mali destek, devlet desteği verilmeyecektir. Resmi işlemlerde bireylerin dini sorulmayacak, bireyin dinini gösteren hiçbir ibare, resmi evraklarda yer almayacaktır. Devlet, hiçbir dini desteklemeyecektir. İsteyen ateist, isteyen de herhangi bir dine inanabilecektir.

Ateist propaganda ve ajitasyon serbest olacaktır. Devrimci-demokratik devlete karşı çıkmamak koşuluyla, dine inanların dinsel çalışmaları engellenmeyecektir. Dinsel ve mezhepsel inançları temelinde hiçbir ayrım yapılmayacak ve vicdan özgürlüğü sağlanacaktır.