Şeyh Cerrah: Apartheid yansımaları..!

Viral olan videoda bir Yahudi yerleşimci “Evet, fakat ben gitsem bile sen (bu eve) dönemeyeceksin. Sorun ne? Neden bana bağırıyorsun, bunu yapan ben değilim?” diyordu. Bunu, Şeyh Cerrah’da evini gasp etmeye çalıştığı Filistinli kadın Muna el Kurd’un “Yakub, biliyorsun bu ev senin değil” itirazına yanıt olarak söylüyordu. “Sen benim evimi çalıyorsun” diye direniyordu kadın. Sözlü bir direniş, yakarırcasına! Aksanından New Yorklu olduğu düşünülen yerleşimci gayet rahattı: “Ben çalmazsam bir başkası (yerleşimci) gelip çalacak.”

Yanıt, İsrail’in 1948’den beri güttüğü göçertme ve mülksüzleştirme siyasetinin özüydü.

Mahkeme kararını gösteriyorlar; çık ve mülkü yerleşimciye bırak. İşgalcinin hukuku işgalciye çalışıyor. 1970’de çıkartılan Yasal ve İdari İşler Yasası, Yahudilerin 1948’de Doğu Kudüs’te kaybettiği mülkleri geri alabilmesini sağlıyor. Fakat bu yasa Filistinliler için çalışmıyor.

Çalışsaydı 1948’de Yafa’dan çıkartılmış Filistinliler Yafa’ya dönerdi. Eski Şehir’de Yahudi’ye kaptırdığı evin anahtarını hala cebinde taşırken Doğu Kudüs’teki evinden de oluyor. Onlar için tersinden işleyen başka bir yasa var: 1950’de çıkarılan Sahipsiz Mülkler Yasası. Tam anlamıyla gasp düzenlemesi; Filistinlilere ait mülklere el konulmasını sağlıyor. 2011’de 20 konut için yıkılan Shepherd (Çoban) Hotel ‘sahipsiz’ kategorisinde el konulmuş yapılardan biriydi. Kudüs Müftüsü için yapılmış bir konuttu, müftünün hiç yaşamadığı.

Türkiye ve Britanya gibi birkaç ülkenin konsoloslukları da Şeyh Cerrah’ta.

Birkaç gündür Doğu Kudüs birkaç aileyi evlerinden çıkarma girişimi yüzünden trajik görüntülere sahne oluyor. Polis şiddeti 7 Mayıs’ta Mescid-i Aksa’nın içine kadar sıçradı. Uluslararası hakim medyanın “çatışma” diyerek işgalci ile mağduru eşitlediği klişelerden aklımızı ve vicdanımızı muhafaza edebilirsek Filistinlilere dayatılan ‘apartheid’ rejiminin çirkinliğini anlayabiliriz.

Eski şehrin surlarından yaklaşık 2 kilometre ötede kuzeydeki Şeyh Cerrah, 1900’lere gelinceye kadar az sayıda konut ve bir iki kutsal yapının olduğu bir araziydi. Bölgenin adı 1187’de Kudüs’ü Haçlılardan alan Selahaddin Eyyubi’nin doktoru Husameddin el Cerrah’tan geliyor. Rivayet o ki Şeyh Cerrah bu bölgeye yerleşti, kendi zaviyesini kurdu, ölünce de buraya gömüldü. Bugün Zaviye Cerrahiyye diye ziyaret edilen yere. Yahudilerin Şeyh Cerrah’taki kutsalı ise Şimon Hasidik Türbesi. Kudüs’te üç dinin de kutsallık atfetmediği bir köşe yok zaten.

1860’larda Eski Şehir’in daracık sokakları ve karmaşasından kaçan varlıklı Müslümanlar Şeyh Cerrah’a büyük malikaneler yaptı. Kısa sürede Müslüman elitler mahallesine dönüştü, öncüsü Rabah el Hüseyni idi. Sonra kutsal ütopya peşindeki Hıristiyanlar küçük bir Amerikan kolonisi kurdu; İngilizler de Anglikan Kilisesi’ne bağlı bir okul inşa etti. Osmanlı çekilip İngilizler manda yönetimi kurduğunda bir topçu birliğini Cebel Meşarif’in (Scope Dağı) eteklerine yani Şeyh Cerrah’ın başladığı bölgeye yerleştirdi.

1905’de Osmanlı nüfus sayımına göre Şeyh Cerrah’ta 167 Müslüman, 97 Yahudi ve 6 Hıristiyan aile yaşıyordu. Müslüman ailelerin çoğu Kudüs’tendi.

1948’de 750 bin Filistinlinin sürüldüğü Nekbe’nin (Felaket) ardından Doğu Kudüs ve Batı Şeria, Ürdün’ün kontrolünde kaldı. 1954’de Ürdün ile BM Filistinli Mültecilere Yardım Ajansı (UNRWA) arasındaki anlaşmayla bugün İsrail sınırları içinde kalan bölgelerden çıkartılmış 28 aile 1956’da Şeyh Cerrah’a yerleştirildi. Konutların maliyetini karşılayan UNRWA idi. Tapuların ailelere devri için yapılan sözleşmelerin gereği yapılamadan İsrail 1967’de Gazze ve Batı Şeria ile birlikte Doğu Kudüs’ü işgal etti. 1980’de de Doğu Kudüs ilhak edildi.

Sefarad Yahudileri Komitesi ile Aşkenazi Yahudileri Komitesi 1972’de ortaya çıkıp bu toprakların 1885’te Yahudilere ait olduğunu iddia etti. Davalar açıldı. Mahkeme 1976’da Filistinliler lehine karar verdi. Daha sonra yeni kayıtlar ileri sürüldü, ilk karar hiçe sayılarak hüküm tersine döndü. Halbuki İsrail Adalet Bakanlığı daha önce Ürdün’ün arazilerle ilgili tasarrufunu onaylayan ve UNRWA ile anlaşmayı tanıyan bir tutum sergiliyordu. 24 ailenin tahliyesi için 1982’de açılan dava 1991’e kadar sürdü. Yine de komiteler hak iddiasını ispatlayamadı. Daha sonra 17 aileyi temsil eden avukat Tosye Cohen, müvekkillerinin izni olmadan yerleşimcilerle hileli bir anlaşma imzaladı. Mahkeme bu anlaşmaya dayanarak mülkleri iki komiteye verdi. Filistinli aileler artık evlerinde kiracıydı. Komiteler mahkeme yoluyla elde ettiği mülkiyet haklarını 2003’te bir yerleşimci şirkete sattı. Artık işin içinde dokunulmazca suç işleyen ve terör estiren yerleşimciler vardı. İlk tahliyenin yaşandığı 2002’den sonra aileler 2008, 2009 ve 2017’de zorla evlerinden atıldı. Birkaç gündür yaşanan gerilimin nedeni de 2019’da 13 evin yerleşimcilere bırakılması yönündeki kararı uygulama girişimleri. Karara göre 4 evin ocakta, 4 evin 6 Mayıs’ta boşaltılması gerekiyordu. 3 aile için tahliye günü 1 Ağustos olarak belirlendi. Bazı davalar temyiz sürecinde.

Bu arada geçen yıllarda Osmanlı arşivlerinden tapu senetleri çıkarıldı. Şeyh Cerrah sakinlerinden Süleyman Derviş Hicazi’nin 2005’de mahkemeye sunduğu tapu belgeleri reddedildi. Muhammed el Kurd’un mülkü ile ilgili de her iki taraf Osmanlı kayıtları diye belgeler getirdi. Filistinli aileye göre Osmanlı arşivlerinden aldıkları belge arazinin Yahudi Sefaradlara satışını değil kiralandığını gösteriyordu ve karşı tarafın belgesi sahteydi. Karar Filistinli ailenin aleyhine çıktı.

Ürdün de uzun bir çalışmanın ardından geçen nisanda UNRWA ile 28 konutluk anlaşmanın yanı sıra ailelerle yapılmış bireysel anlaşmalar ve kira sözleşmelerini bulup teslim etti. Temyiz duruşması hazirana ertelendi. Benzer bir süreç Silvan’da yaşanıyor. Geçen kasımda Batan el Hava semtinde 87 Filistinli aleyhine tahliye kararı çıktı. Buradaki iddia da mülklerin İngilizlerin sürdüğü Yemenli Yahudilere ait olduğu yönünde.

Filistinliler için yaşananlar Nekbe’nin devamı. İkinci sürgün, bitmeyen etnik temizlik. Uluslararası toplumun “endişeliyiz” yönündeki tepkileri İsrail’e vız geliyor. ABD ve Avrupalı devletlerin her koşulda koruyucu kollayıcı politikaları sayesinde BM Güvenlik Konseyi kararlarını hiçe sayan İsrail sözden ibaret tepkileri mi ciddiye alacak?

İsrail Dışişleri, kolonizasyon siyasetinin bir parçası değilmiş gibi yaşanan olayları “mahkemeye intikal etmiş özel şahıslar arasındaki mülk anlaşmazlığı” diye sunuyor. Başbakan Benyamin Netanyahu da uyarıda bulunan dostlarını payladı, “Her ulusun kendi başkentini inşa ettiği gibi, bizim Kudüs’ü inşa etme hakkımız var. Bunu yaptık ve yapmaya devam edeceğiz” dedi.

İşgal altındaki topraklarda Filistinliler genişleyen aileleri için konut bile yapamıyor. İzin verilmiyor. İzinsiz yapıldığında da yıkılıyor. İsrailli örgüt B’Tselem’e göre İsrail, Doğu Kudüs’te 2004-2020 arasında 1005 ev ve 424 işyerini yıktı. 2006-2020 arasında Batı Şeria’da yıkılan evlerin sayısı 1554. 2012’den beri yıkılan işyeri sayısı 1673. Buna karşın Doğu Kudüs’te 220 bin kişilik 18 yasadışı Yahudi yerleşimi kuruldu. İsrail’i bunu yapmaktan alıkoyacak bir baskı ya da yaptırım mekanizması yok.

Yasal mekanizmalar da işgalin adım adım ilerlemesinden başka bir şeye hizmet etmiyor. Yalan beyan, sahte evrak ve hileli devir sözleşmeleriyle Filistinliler mülksüzleştiriliyor. Amaç 1967’den beri işgal altındaki Doğu Kudüs’ün Filistinli karakterinin zayıflatılması, yekpare Kudüs projesinin tamamlanması, halihazırda gömülmüş olan iki devletli çözüme dair zeminin yok edilmesi. Şeyh Cerrah ve Silvan gibi mahalleler bunun uygulama alanları.

İsrail işgali kemale erdirme stratejisinden vazgeçmeyeceğini, her yeni anlaşmayı statükonun teyidi sayıp yola devam edeceğini defalarca ispatladı. Oslo Anlaşması’ndan beri Doğu Kudüs ve Batı Şeria’da Filistinlilerin ne kadar kaybettiği ortada. İsrail için uluslararası ortam hiç olmadığı kadar dokunulmazlık sunuyor. Bazı Arap ülkeleri asla omuz vermedikleri Filistin davası üzerinden pazarlık yapıp Abraham Anlaşmaları’na imza attı. İsrail bu şekilde Araplarla kendi baharını yakaladığında ilişkilerin normalleşmesi sayesinde yasadışı yerleşimlerin duracağına dair beklentilere yol açtılar. Pek naifçeydi. Sonuçta İsrail yeni Arap dostlarını utandırmamak için geçici bir süreliğine dahi jest yapma gereği duymadı. Ne varsa Filistinlilerin özünde var. Filistin’in Z kuşağı öngörülenlerden daha dirençli çıktı.