“REFERANDUM”LARININ “EVET”İNE “HAYIR”!

 

 

 

 

TEMEL DEMİRER

 

 

  1. AYRIM: COĞRAFYA(MIZIN) HÂLİ

 

 

I.1) SİYASİ DURUM(UMUZ)

I.2) SOMUT VERİLERİN ANLATTIĞI

I.2.1) DÖNÜŞÜM/ DÖNÜŞTÜRME VERİLERİ

I.2.2) BASKI(LAR), YASAK(LAR) VE DEVLET TERÖRÜ

I.3) TOPLUMSAL İKLİM(İMİZ)

  1. AYRIM: “ANAYASA”, BAŞKANLIK, REFERANDUM!

II.1) ANAYASA ÖNERİLERİ!

II.2) BAŞKANLIK DAYATMASININ MAHİYETİ

II.3) REFERANDUM ZORLAMASI

III. AYRIM: 16 NİSAN’IN SORU(N)LARI

III.1) TEHDİT(LER), OYUN(LAR)

III.2) “HAYIR”(IMIZ)IN ANLAMI VE TUTUM(UMUZ)

  1. AYRIM: SON DEĞİL, BAŞLANGIÇ

ALAYINA İSYAN: “EVET”İN REFERANDUMU’NDA “HAYIR”![1]

TEMEL DEMİRER

“Görünen, gerçek olsaydı

bilime gerek kalmazdı.”[2]

“Görünen”e göre, kötü bir dönemden geçtiğimiz, işlerin iyi gitmediği, hatta çok zorlandığımız bir güzergâhta yol aldığımız bir “sır” değil.

Ayrıca bilinmez de değil; coğrafyamız, İslâmist “Magnum ignotum/ Büyük cehâlet” ile Charles Bukowski’nin, “Ortada çok iyi kurulmuş bir tuzak var. Belirli bir yaşam standardını tutturmanın bedeli, sistemin önüne çizdiği sınırların arasına sıkışıp kalmaktır,”[3] diye tarif ettiği tüketici aldırmazlığın kıskacındadır.

Bu noktada Ursula K. Le Guin’in, “Bir toplum ne kadar savunmacı olursa, o kadar da tutucu olur,”[4] saptamasının altı özenle çizilip; “Ağaçların bazen boş olabileceği gerçeğini kabullenmeli, ve meyve vereceği zamanı beklemeliyiz,” diyen Anton Çehov’u anımsamakta büyük yarar vardır.

Ancak burada duramayız. Bir adım daha atmalıyız: Karl Marx’ın ifadesiyle “Tarihi kötü yanının ürettiği”nin bilincinde olanlar için mevcut durumda, unutmamamız gereken, Fyodor Dostoyevski’nin, “Gece ne kadar karanlıksa, yıldızlar o kadar parlaktır,” uyarısıdır.

Bu nedenle coğrafyamızın (ve elbette yerkürenin) hâl-i pür melalini konuşurken, meseleyi “umut”/ “umutsuzluk” ikilemi dışında, nesnelliği ve sunduğu imkânlarla değerlendirmek büyük önem taşıyor. Çünkü özgürlük, sadece gelecek umudu değildir. O, şu “an”dır; yaptıklarımızdır.

16 Nisan 2016’daki “referandum”u da, özgürlüğümüz (ve geleceğimiz!) için bu ana yönelik devrimci müdahale gerekliliği kapsamında irdelemeliyiz.[5]

Yeri gelmişken şunun altını çizeyim: “Hayır” ile “Evet” ikilemine sıkıştırılmış bir “referandum”un, devrimciler için “hayati” bir önemi söz konusu değildir. Bizim için aslolan, “referandum”u bir eylemlilik ve örgütlenme zemini olarak değerlendirip, “Hayır” ile “Evet”in kapitalist illüzyonunu aşmaktır.

Burada “Evet” karşısında, “Hayır”ın önemini gölgeliyor falan değilim.

“Hayır” denilmez ise, otokratik bir tekçi rejimi kurulacak, tekçilik her şey olacak.

Başkan olan kişi aynı zamanda bir partinin genel başkanı olacak. O partinin genel başkanı hâkimleri atayacak. Kararname adı altında kanun yapabilecek. Seçtiğiniz Millet Meclisini fesih edebilecek. Orduya emir verecek.

Seçtiğiniz milletvekillerinin hiçbir hükmü kalmayacak; hâkimler ve savcılar tekçi yetkenin sözünden çıkamayacak; can ve mal güvenliği kalmayacak; asgari ücreti, fiyatları, maaşları, işçi memur alımlarını, dernek sendika kurulması ve kapatılmasını, her şeyi bir kişi belirleyecek.

Devlet parti devleti olacak. Her şey “Başkanın Partisi”ne göre düzenlenecektir; Erdoğan’ın 23 Nisan 2010’de koltuğunu sembolik olarak bıraktığı küçük bir çocuğa, “Artık mühür sende, ister asarsın, ister kesersin!” deyişindeki üzere!

“Bunlar zaten böyle değil mi?” diyenler elbette haklıdır. Ancak unuttukları beterin beteri olması hâlidir! Diktatör kendiyasallığınıkuracak ve ona yaslanacak.

Referandum, “Bir topluluğun, siyasi ve toplumsal soru(n)lar karşısında, görüşünü belirlemek için başvurulan oylama” olarak tanımlanır.

Kapitalistler tarafından, “Halkın, yönetime doğrudan katılmasını sağlayan bir uygulamadır,” diye sunulan referandum, sürdürülemez kapitalizm koşullarında demokratik bir yöntem değil, “demokrasi” kisvesi altında popülist bir aldatmacadır. Demokrasiyi çoğunluğun fikri olarak algılayan ve çoğunluğun diktatörlüğünü meşrulaştıran bir dayatmadır. Metodolojik olarak da sorunludur. Örneğin bir sorunun, yanıtı “Evet” veya “Hayır”a indirgenecek biçimde formüle edildiğinde, onu yanıtlayan kişi hangi yanıtı verirse versin, dayatılan şeyin tahakkümü (ve biçimlendiriciliği) altındadır.

Kaldı ki referandum denilen yöntemi, başkalarının özgürlük alanları üzerine kuramazsınız. “Bugün x azınlık kitlesini topraklarından edelim, öldürelim,” diye referandum yapsanız; belki yüzde 51 ile evet cevabını alabilirsiniz. Ancak bu yaptığınız işi meşru kılmaz.

Bu her zaman doğru olan değildir. Yarın referanduma gidilip, “Alevîler sürülsün mü?” diye sorulduğunda sonucun ne olacağı malum değil mi?

Bir gün iktidar partisi çıkıp “Kızlar okusun mu, okumasın mı?” ya da “Kadınlar boşansın mı, boşanmasın mı” dediğinde; oy çokluğu da olursa uygulanacak mı yani?

Bir durumun demokratik olarak nitelenebilmesi için, çoğunluğa değil, herkese seslenmesi gerekir. Referandum öyle bir şeydir ki, sadece bir kişiyle sizi haksız çıkartır, “ötekileştirir.”

Her şeye yüzde 51 karar vermemelidir; azınlıkta olanların hakları düşünülmeli ve güvence altına alınmalıdır. Çoğunluğun istediği her zaman doğru değildir. Hitler’in yaptığı her şey “yasaldı”!

Belirtelim: Demokrasi sadece sandık değildir… Çoğunluk da, yüzde 51’ine yaslanarak, azınlık üzerinde baskı kuramaz…

Bir şey daha: Tanımı gereği referandum, “halk oylaması”dır. Ancak bu tür oylamalar, muhalefetin/ azınlığın desteği alınmadan yapıldığı takdirde, “Totaliter yönetimlerde iktidarın isteklerini hukuka uydurmak” sonucuna kapı açar… Şu halde, sonucundan bağımsız olarak, önümüzdeki referandumun kendisi meşru değildir! Bir oldu-bittidir.

Bu “oldu-bitti”nin niteliğinin farkında olarak, özgürlük, eşitlik, demokrasi, laiklik, barış, çocuk hakları, doğal yaşam, kadın hakları ve mücadelesi, hasılı emekten yana bir gelecek için “Hayır” yolu, gücünün farkında olan insanlardan geçer, diyoruz.

Referandumda “Hayır”ın yanındayız…

Ancak, 12 Eylül Anayasası, -bir miktar kırpılmış da olsa!- yerinde durmaktayken; sakın ola, mevcut “anayasa”dan memnun olduğumuz sanılmasın. Biz 12 Eylül Anayasası’na da, AKP’nin totaliter anayasasına da “Hayır” diyoruz.

Bizim “Hayır”ımız, sadece “istemuzuk!” ile yetinmeden emeğin alternatifini işaret eder.

Nâzım Hikmet’in, “yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,/ yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin,/ hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,/ ölmekten korktuğun hâlde ölüme inanmadığın için,/ yaşamak yanı ağır bastığından,” dizelerindeki ısrarla “Hayır” diyeceğiz. Tayyip anayasasının alternatifinin, 12 Eylül Anayasa’sı olmadığının da altını ısrarla çizerek!

Bu arada, devlet terörüyle, OHAL ile tahkim edilmiş koşullarında, “Hayır”ın güçlüklerini görmezden gelemeyiz. Anketlere göre, “Hayır” oyları hiç de azımsanacak gibi dursa da; “Hayır” için neler olacağını merak ediyorsanız, 7 Haziran – 1 Kasım 2016 eğrisini inceleyebilirsiniz!

“Evet” çıkması ihtimaline mündemiç hâl malumken; “Hayır” çıkması durumunda ise, pratikte bugüne benzer bir durum olacak aslında! Bugün başkanlıkla değil, parlamenter sisteme bağlı cumhurbaşkanlığı ile yönetiliyoruz; ama aslında tek adam rejiminde yaşıyoruz değil mi?

Özetle “Evet” karşısındaki güçlü bir “Hayır” ile coğrafyamızda “kararsız denge” oluşacakken; bu denli toplumsal kutuplaşmanın olduğu bir ortamda kaos daha da güçlü olarak hissedilecektir.

  1. AYRIM: COĞRAFYA(MIZIN) HÂLİ

Coğrafya(mız)ın hâli, dünya ölçeğinde yaşanan III. Büyük Bunalım’ın devreye soktuğu totaliterleşmeden soyut kavranamaz.

Görülmesi gerek: Trump, Brexit, Putin ve Erdoğan aynı yükselen popülist dalganın parçalarıdır. Kaldı ki karşı karşıya olduğumuz sadece Batı’nın sorunu değil. Filipin Devlet Başkanı Duterte’den Hindistan başbakanı Modi’ye kadar uzanan küresel bir hadise bu.

Mesela Macaristan başbakanı Viktor Orban bu durumu “özgürlükçü olmayan demokrasi” olarak yüceltiyor. Dahası bu otoriter, popülist yönetim biçimine övgüyle verdiği örnekler arasında Erdoğan rejimi de var.

“Yeni Türkiye” sloganını çağrıştıran “Yeni Hindistan”, Gandi’nin mirasına karşı bayrak açmış Hindu milliyetçisi Mudi’nin sevip kullandığı bir kavram mesela. Erdoğan’ın Modi’nin ardından hologramla nutuk attığını da hatırlamakta fayda var.

Dünya bir kırılma safhasında. Aşırı sağ İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra hiç olmadığı kadar kuvvetli ve daha da kuvvetleniyor.[6]

Bu dinamikler, “post-demokrasi söylemi”yle eş zamanlı kesitte Erdoğan gerçeğini de biçimlendiriyor.

Dünyada “post-demokrasi” söylemi XX. yüzyılın son yıllarında ortaya çıktı. Liderle halkın yekvücut olduğu iddiası üzerine kuruldu. Bu iddiaya göre, halk/millet iradesini, kendisiyle hemhâl olduğuna inandığı kişiye seçim yoluyla teslim eder. Dolayısıyla bu yaklaşım, bütün güçleri halk/millet adına elinde tutan bir şeflik rejimini savunuyor.

“Post-demokrasi” ideolojisi, doğruyu bilen yegâne merci olarak ilan edilen halkın yetkilendirdiği kişinin, vekâleten doğrunun tekeline sahip olduğunu söyler. Gerçekte şeflik rejimlerinin hemen hepsinde, Şef veya Önder doğrunun tekeline sahip olma yetkisini vekâleten değil, asaleten kullanır.

Doğrunun tekeli Şef’te olduğu için, bunu kurumsal olarak dengeleyecek, denetleyecek ve sınırlandıracak bütün güçler millet iradesine karşı çıkmış sayılırlar. Yegâne doğruyu halk ve onun seçimle yetkilendirdiği Başkan biliyorsa ve bu ikisi hemhâl ise, o zaman yargıçların da milletle bütünleşmiş Başkan’ın iradesine tabi olmaları gerekir. Keza medyanın da. Günümüz dünyasındaki bütün otoriter popülist liderler için yargı ve medya hep bir tehdit unsuru olarak hedef gösteriliyor. Bunun en yakın örneği ABD, Trump.

“Post-demokrasi” yaklaşımı halkın egemenliği fikrini aritmetik bir çoğunluğa indirger. Bağımsız bütün kurumları iktidar, dolayısıyla “millet” için bir tehdit olarak görür. Bunları denetimi ve yönetimi altına almak için hem siyasal baskı yöntemlerini hem de mali baskı araçlarını kullanır. Rusya’da Vladimir Putin’in, iktidarın dikeyi olarak tanımladığı güç yoğunlaşmasında ilk hedef medyadır. Millet/halkın iradesini temsil eden bir tek merci olmalıdır. O da seçilmiş Başkan’dır.

“Post-demokrasi” rejiminde siyasal partiler büyük ölçüde işlevlerini kaybeder. Zaten “post-demokrasi”ye geçişi hızlandıran etmenlerden birisi, siyasal partilerin temsil krizidir.

“Post-demokrasi” savunucuları kişilerin bir kimlikle doğrudan aidiyet ilişkisi kurdukları temsil biçimlerini yüceltir. Seçmenlerin parti programına değil, bir kişinin şahsına, temsil ettiği kimliğe (dinsel, kültürel, sosyal, vs…) oy verdiğini, dolayısıyla Şef’in ya da Başkan’ın şahsında kendilerini gördüklerini iddia ederler. Bu nedenle, milleti temsil etmenin tekeline sahip olmasının ötesinde, Başkan’ın millete ikame olması “post-demokrasi” yaklaşımı açısından doğal ve meşrudur. Bunun düzenli aralıklarla yapılan seçimlerle teyit edilmesinin, rejimin bir demokrasi olma niteliğini koruması açısından yeterli olduğunu kabul ederler.

Bugün bu “post-demokrasi” başlığı altında sayabileceğimiz birçok şeflik rejimi var. Kimisi bütün kamu kurumlarını mutlak yönetimi altına alıp iktidarın kurumsal denetlenme yollarının hepsini kapatıp medyayı da ya susturarak ya da teslim alarak ülkeyi yönetiyor. Kimisi, Türkiye’de veya Rusya’da olduğu gibi, bunlara ilaveten devletin yasal şiddet tekelini suiistimal ederek, kendisi için tehdit olarak gördüğü herkesi temel hak ve özgürlüklerinden yoksun bırakıyor. Ya da keyfi biçimde her an yoksun bırakılma tehdidi altında yaşamaya mecbur kılıyor.

“Post-demokrasi” yaklaşımı, adı üzerinde (“demokrasi sonrası”), demokrasiyle ilişkinin bittiği, demokrasinin sonrasına geçildiği, Erdoğan’ın tabiriyle tramvaydan inildiği durağın adıdır![7]

I.1) SİYASİ DURUM(UMUZ)

“Post-demokrasi” hâli çokça kullanılan “demokrasi”nin ne olduğunu gözler önüne seriyor!

Hatırlayın emperyalist savaşlar, işgaller, sermaye lehine alınan kararlar, toplumsal mücadelelerle elde edilmiş kazanımların yok edilmesi ve her insanın doğuştan elde ettiği hakların, yani her milliyetin kendi dilini, kültürünü koruma ve kendi kaderini tayin haklarının verilmemesi, her defasında “demokrasi” ile gerekçelendirilir!

Kapitalizmde “demokrasi” kadar içi boşaltılmış bir kavram yoktur… Çünkü kapitalist devlet, egemen sınıfın tahakküm aracıdır. Bu nedenle komünistler burjuva demokrasisini özü itibariyle “burjuvazinin diktatörlüğü” olarak nitelendirirler. Belirleyici olan egemen iktidar ve mülkiyet ilişkileridir. İşleyebilmesi, yani üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin, sermaye birikim sürecinin ve emek sömürüsünün pürüzsüz sürdürülebilmesi için, temel burjuva hak ve özgürlüklerine gereksinim duyan burjuva demokrasisi yasama, yürütme ve yargı ile gerçekleşir. Pürüzler ortaya çıktığında, yani sınıf çelişkileri derinleştiğinde, sorunlar kapalı, açık veya askerî, hatta faşist diktatörlüklerle çözülür, burjuvazinin tahakkümü güvenceye alınır.

Ancak bu “demokrasi” XXI. Yüzyıl’da ilginç bir değişim-dönüşüm sürecinde: tüm kurallar kaldırılıyor, parlamentolar basit onay merciine dönüştürülüyor, “demokrasi”nin Demos’u, yani halk “oy otomatına” indirgeniyor. Dahası, tekelci burjuvazi sahaya inerek, siyasî temsilcilerine salt hizmetçi rolünü bırakıyor, hükümet işlerini bizzat devralıyor. En güncel örneği ABD’nde[8] ve Erdoğan’ın başkanlık önerisinde görebiliriz!

Kolay mı? ‘Özgürlük Evi/ Freedom House’un, ‘Dünyada Özgürlükler Raporu’na göre, Türkiye 2016’da[9] özgürlüklerin en çok gerilediği ülke oldu.[10]

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) 2016 yılı istatistikleri, 15 Temmuz darbe girişiminin ardından Türkiye aleyhinde yapılan başvurularda yüzde 276 oranında artış olduğunu gösterdi. Türkiye, hakkında en çok karar beklenen ülke sıralamasında 2. sıraya yükseldi.[11]

Uluslararası Af Örgütü’nün (UAÖ) ‘2016 İnsan Hakları İhlâlleri Raporu’na göre, “insan hakları durumunun ciddi biçimde kötüye gittiği”nin[12] vurgulandığı Türkiye konusunda,[13] 1 Şubat 2017 tarihli ‘Küresel Özgürlükler Araştırması’nda da “yarı özgür ülkeler arasında bir yıl içinde özgürlüklerin en çok kötüye gittiği” ve “puanının 100 üzerinden, 53’ten 38’e düştüğü” ifade ediliyor.

Özgürlükler konusunda Türkiye 10 yılda eksi 28 ile en büyük not kaybı yaşayan 10 ülke arasında 2. sırada! Üstümüzde Orta Afrika Cumhuriyeti, altımızda ise seçimi kaybettiği hâlde Başkanlık koltuğunda oturacağını ilan eden, ancak zoru görünce ülkeden kaçan liderin ülkesi Gambiya! Bu araştırmada Türkiye, basın özgürlüğü olmayan ülkeler listesinde![14]

KHK ile Ankara Üniversitesi’nden atılan Dr. Faruk Alpkaya’nın, “Türkiye’de şu anda başka bir şey yapılıyor. Bunu 150 yıllık modernleşme hareketinin topyekûn imhası olarak değerlendiriyorum,”[15] saptamasıyla betimlediği coğrafyamızda ‘The Wall Street Journal’a göre Erdoğan, “İslâmcı teröre karşı durabilecek bağımsız medyayı ve yargıyı baskı altına alıyor.”[16]

‘The Guardian’ın yazarı Liz Cookman da, “Eğer Amerika’nın Geleceğini Görmek İstiyorsanız Türkiye’ye Bakın’ başlıklı yazısında, ABD Başkanı Trump’ın icraatlarından “korkanlara”, “Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan bütün bu korkulanları çoktan yaptı,” diye seslendi.[17]

Orta yerde Erdoğan otokrasisi söz konusudur.

Bilindiği gibi otokrasi monarşinin bir çeşidi… Tek fark, yönetim miras yoluyla değil de, “güya” seçim yoluyla devrediliyor. Otokrat da, böyle bir yönetimde “tüm yetkileri elinde bulunduran” kişi… Sözlüklerde ayrıca yer verilen anlamıyla “buyurgan”!

Otokratik rejimlerin temel özelliği yönetimlerin halk adına karar vermesidir. Yönetici, halkın direkt iradesi olarak o koltukta bulunduğundan getirdiği politikalarla, yaptığı değişikliklerle halk adına iyi, güzel, doğru olana karar vermektedir. Otokratın kararları aslında halkın direkt kararları olarak görülmektedir.[18]

İsmet Özel, Ekim 2015’te düzenlenen bir toplantıda, “Bütün insanlar, Müslüman olmayanlar Müslümanlardan korksun diye… Yani Müslümanın ilk görevi terörist olmaktır. Kâfirler Müslümanlardan korkacaktır. Korkmadığı zaman Müslüman Müslüman değildir,” diye haykırabildiği tabloda[19] “Erdoğan Referandum” ile getirilmek istenen düzenin “tek adam rejimi” olduğunu düşünüp meseleyi orada bırakmak, durumun vahametini yeterince izah etmiyor…

Asıl tehlikeli olan bu kavrayışın, tüm toplumu, çoğunluğunu tanımlayan özelliklere sahip olanlardan ibaret sayması ve diğerleri ile konuşmayı, onların hak ve özgürlük taleplerini meşru saymayarak, devre dışı bırakacak sistemini yerleştirmesidir.

Onlar “Şöyle düşünüyorlar; ‘Madem ki bu ülkeni çoğunluğu dindar, muhafazâkar, Sünnî, Türk milliyetçisi, o hâlde toplumu yönetmek zaten onların hakkı, o hâlde bu hakkı teslim etmek lazım’. Bu kafaya göre diğerleri zaten; ‘özünü’ inkâr’ eden, tarihine, kültürüne, toplumuna ters düşenler, İslâm dairesinde olup olmadığı bile tartışmalı olan ‘Alevîler’, bir adım ötesinde ise ‘bozguncular’, ‘kanı bozuklar’, o hâlde onlara, ‘aslî unsura’ tabi olmak, sığıntı gibi yaşamak çok bile.”[20]

Durum tam da budur; böyledir!

I.2) SOMUT VERİLERİN ANLATTIĞI

“Dinci totaliter bir rejim gerçekleşmeye başlarken”[21] herkes hemfikir: Darbe girişimi Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın çok istediği başkanlık için de… Sistem değişikliği için de iktidara büyük bir fırsat sundu.

Biliyoruz ki sistem değişikliği sadece siyasal nitelikli bir müdahale değil. Bu süreç aynı zamanda da… Sermaye birikim olanaklarının, sistem değişikliği yapmak isteyen gücün etrafındakilere aktarılmasıdır. Bir el değiştirme sürecidir yani![22]

Şimdi kaybedenden (Cemaatten) başlayan fakat onunla sınırlı olmayan bir el koyma süreciyle karşı karşıyayız. Çünkü yaşanan ‘FETÖ’ ile sınırlı olmayan bir el koyma süreci![23]

Mesela hükümet, Başbakanlık’a bağlı kurulan ve Sayıştay denetimi dışında bırakılan Türkiye Varlık Fonu’nu iki yeni kararname ile daha da genişletti. Ziraat Bankası, BOTAŞ, PTT, Türkiye Petrolleri, Borsa İstanbul ve TÜRKSAT’ın sermayelerindeki hazine hisseleri ile Türk Telekom’un yüzde 6.68’lik hissesi, Eti Maden ve Çaykur fona aktarıldı. Sabah saatlerinde THY’nin yüzde 49.12’si ile Halkbank’ın yüzde 51.11’i hissesinin Varlık Fonu’na devredileceği açıklandı.[24] Başına da Erdoğan’giller geçirildi!

“15 YILIN FATURASI: AKP’NİN AĞIR TAHRİBATI”[25]
15 yılda 52 yılın toplam cari açığı 10’a katlandı. 7 yılda borcunu ödeyemeyen 852 bin kişi ceza aldı, hapse düştü. Tüketicinin banka borcu 70 kat yükseldi. Aileler, evlerine giren paranın yarısından fazlasını borca öderken, 5 yılda milyonerlerin sayısı 32 binden 108 bine çıktı. Ekmek, su, elektrik, benzin, motorin, doğalgaz ve tüp fiyatları katlandı.
Aralık 2002’de 242.7 milyar TL olan devlet borcu 2016 Aralık’ta 759.6 milyar TL’ye ulaşarak neredeyse 3’e katlandı.
AKP’nin büyüyen ekonomisi, yoksulluğu ve işsizliği küçültmüyor, büyütüyor. Aralık 2002’de özel sektörün dış borcu 43 milyar dolardan Aralık 2016’da 293.7 milyar dolara ulaştı. 1988-2002 arası ortalama işsizlik yüzde 8 iken, 2016’da işsizlik oranı yüzde 12.1 olarak gerçekleşti.
Aralık 2002’de 52 yılda verilen cari açık 43.7 milyar dolar iken AKP iktidarında verilen cari açık 526.3 milyar dolar oldu. Memleketi tüm rafları ithal mallarla dolu dev bir süpermarkete dönüştüren, 15 yılda 52 yılın toplam açığını 10’a katlayan politikalar kimin eseri? Aralık 2002’de 80 yıllık dış ticaret açığı 247 milyar dolar iken, 15 yıllık dış ticaret açığı 888.9 milyar dolara yükseldi.
Aralık 2002’de karşılıksız çek tutarı 2.2 milyar TL iken, Aralık 2016’da karşılıksız çek tutarı 27.7 milyar TL oldu. Yanlış politikalar nedeniyle son 7 yılda borcunu ödeyemeyen 852 bin kişi ceza aldı, hapse düştü. Aynı tarihlerde 0.8 milyar TL olan protestolu senet tutarı, 12.3 milyar TL oldu.
Her aile evine giren paranın yarısından fazlasını borcunu ödemek için kullanıyor. Tüketicinin 2002’de 6.6 Milyar TL olan banka borcu, Aralık 2016’da yaklaşık 70 kat artarak 419.6 milyar TL’ye ulaştı. 15 yıl önce aile gelirinin borca oranı yüzde 4.7 iken, 15 yılın sonunda yüzde 57 oldu.
Aralık 2002’de çiftçilerin 5.1 milyar TL olan banka borcu, Aralık 2016’da 14 kattan fazla artarak 73.4 milyar TL oldu. Aynı tarihlerde 1 kilogram ekmeğin fiyatı 1.03 TL iken, 3.5 kat artarak 3.89 TL’ye ulaştı.
Lüks yatlardaki KDV’yi, ÖTV’yi sıfırladılar ancak çiftçinin mazotunu unuttular. Aralık 2002’de benzin 1.66 TL, motorin ise 1.30 TL idi. Aralık 2016’da benzin 5.44 TL, motorin ise 4.74 TL oldu.
Aralık 2002’de 1 metreküp su 144 Kuruş, 1 kilovat elektrik 16 kuruştu. Aralık 2016’da bunlar sırasıyla 408 kuruş ve 42 kuruş oldu. Aynı tarihlerde 1 metreküp doğalgaz 39 kuruştan 110 kuruşa, 12 kilogramlık tüp 21.4 TL’den 64.5 TL’ye çıktı. 15 yılda devletin ödediği faiz 700 milyar TL, vatandaşın ödediği faiz ise 317 milyar TL oldu.
Hukukun üstünlüğü endeksinde Türkiye, 113 ülke arasında 99. sıraya düştü. Basın özgürlüğü sıralamasında 180 ülke içinde 151. Sırada yer aldı. Son 5 yılda 600 bin çocuk suça sürüklendi. 550 bin çocuk mağdur oldu. Çocukların cinsel istismarı yüzde 434, kadına şiddet yüzde 1400, boşanmalar yüzde 38, fuhuş yüzde 790, tutuklu ve hükümle sayısı yüzde 231, uyuşturucu bağımlılığı yüzde 678, adam öldürme yüzde 261, cinsel taciz yüzde 499 arttı.


Ekonomi-politik boyutlu bu gasp süreci, aynı zamanda toplumsal bir dönüşümdür/ dönüştürmedir!

“Nasıl” mı?

  • Başbakan Yardımcısı Nurettin Canikli, Mart 2017 itibarıyla kayyum atanan ve Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonuna devredilen 800’den fazla şirket bulunduğunu belirterek, “Bunların toplam aktif büyüklüğü 48 milyar lira civarında, ciroları da 30 milyar liranın üzerinde,” dedi.[26]
  • Darbe girişiminin ardından İstanbul Fatih’teki bir cemaat yurduna devlet tarafından el konuldu. Aynı yurt kısa bir süre sonra Kredi ve Yurtlar Kurumu yerine Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın çocuklarının yönetiminde olduğu TÜRGEV’e devredildi. Yurdun ismi de ‘TÜRGEV Haliç Kız Yurdu’ olarak değiştirildi.[27]
  • AKP hükümetinin, TBMM’ye sunduğu torba tasarıdan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan’ın yönetiminde olduğu TÜRGEV’e 49 yıllığına kamu taşınmazlarının bedelsiz tahsis edilmesi çıktı. Tasarı, 30 yıldan fazla çalışan memurların emekli ikramiyesi farkının ödenmesi, ticari sicil affı ve engellilere yönelik düzenlemeleri içeriyor.[28]
  • AKP’li Fatih Belediyesi, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan ile kızı Esra Albayrak’ın yönetiminde olduğu TÜRGEV’e kıyak üstüne kıyak geçip, 25 yıllığına bedelsiz olarak vakfa verdiği öğrenci yurdu için kendisine ayrılan yüzde 20’lik öğrenci kontenjanını bile kullandı.[29]
  • İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın hocası olarak nitelendirilen Kemal Efendi’nin kurucusu ve onursal başkanı olduğu Kemal Efendi Vakfı’na 25 yıllığına bir binanın bedelsiz tahsis teklifinde bulundu.[30]
  • Tuzla Tepeören’de yer alan Hazine’ye ait 14 bin 602 metrekare yüzölçümlü konut alanı ‘İnsani Yardım Vakfı’na ‘Bölgesel Lojistik Merkezi’ yapılması amacıyla 30 yıllığına verilmişti. Vakfın talebi üzerine alan ‘Özel Sosyal-Kültürel Tesis Alanı’na alınmıştı. Vakıf bu isteğinin yerine gelmesi yetmedi, alana yapılacak tesisin 2 bodrum katının da emsal dışı bırakılmasını istedi.[31]

I.2.1) DÖNÜŞÜM/ DÖNÜŞTÜRME VERİLERİ

Evet bir dönüşüm/ dönüştürme yaşanıyor!

Mesela Betül Soysal Bozdoğan’ın sorularını yanıtlarken Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş’un dediği gibi: “Eskiden merkezde cami vardı. Ancak Osmanlı’dan sonra, Türkiye’de maalesef bir zulüm tarihi oldu. Bunun adını açık koymak lazım. Öyle oldu ki camilerimiz ahır oldu, yıkıldı, tahrip oldu. Camilerde namaz kıldıracak adam olmadı. Doğru dürüst cemaat yok, imam yok. Çok şükür o zamana göre değişim oldu. Ancak hâlâ manevi oranda camilerimizin içinin boş olduğunu özeleştiri olarak söylüyorum. 120 bin çalışanı olan, her mahallede imamları olan büyük teşkilât. Çok mesafeler alındı ama hâlâ büyük eksiklikler var. Bırakın insanlar camilerde evlensin, düğünlerini camilerde yapsın. Tabii çalgılı, türkülü o manada demiyorum. İkramda bulunsun, dualar yapılsın. Bu anlamda şehirlerin merkezi camiler olsun. İnşallah bu 200 yıllık açığı kapatırız”![32]

İşte birkaç veri:

  • Başbakan Binali Yıldırım 15 Haziran 2016’da akşam Kütahya’da bir programa katıldı. Binali Yıldırım’ın programında, “siyasi partilere eşit mesafede olması gereken” Kütahya Valisi Şerif Yılmaz, “İşte AKP, işte ak kadrolar” anonsu eşliğinde yurttaşları selamladı.[33]
  • TBMM’de milletvekillerine ‘gazete’ adı altında dağıtımı yapılan Sakarya HürGündem’le şeriat propagandası yapılıyor; sıbyan mekteplerine övgüler düzülüyor.[34]
  • TBMM Başkanlığı, Meclis kampusunda yeni açılan yüzme havuzu, fitness salonu, sauna ve jakuzi bölümlerinin kullanımını harem selamlık olarak düzenledi.[35]
  • Muğla’nın Marmaris İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü, okullara resmi yazı göndererek, şifahi şikâyetlerden dolayı öğrencileri farklı alışkanlıklara ve olumsuz davranışlara sevk edebilecek ya da özendirebilecek, eğlence, şans oyunu, çekiliş ve yılbaşı adı altında öğrencileri ekonomik durumlarına göre farklı algılara sokabilecek etkinliklerden kaçınılması istendi.[36]
  • Ümraniye’deki İstanbul Ticaret Odası İlkokulu’nda oluşturulan ‘15 Temmuz Köşesi’ne “Zafer İslâm’ın” pankartı asıldı. Okul yönetiminin bununla yetinmeyip koridorlardaki tahtalara cihat ayetleri yazdığı ortaya çıktı. Tahtalarda, “Allah yolunda cihad edip öldürüleyim” yazdığı görüldü.[37]
  • Afyon’da Müftülük ve Milli Eğitim Müdürlüğü “Haydi Namaza” etkinliği düzenledi. Çocukların din öğretmenlerince teşvik edilmesini isteyen müftülük, çocukların camiye gidip gitmediğini imza karşılığında kontrol edecek.[38]
  • Hatay’da Milli Eğitim ile Müftülük arasında imzalanan protokole göre imamlar okullara eğitim desteği verecek.[39]
  • Yetkiye doymayan Diyanet, şimdi de siyasi parti gibi gençlik örgütü kurmaya soyunuyor. AKP hükümetinin, Diyanet eliyle camilerde kurmayı düşündüğü ‘Cami Gençlik Kolu’ projesi, aslında kamusal alana ve toplum yapısına yönelik süregelen dinselleştirme ve mezhepleştirme siyasetinin bir parçasıdır.[40]
  • Diyanet İşleri Başkanlığı ve Bodrum Müftülüğü, Ortakent- Yahşi Beldesi’nin dünyaca ünlü mavi bayraklı Camel Beach Koyu’ndaki hazineye ait araziye 30 milyon lira harcamayla ‘İslâm Tanıtım ve Bilgilendirme Merkezi’ yapılacak. Hazırlanan projenin fotoğraflı tabelası dikilirken daha önce yerel yönetimlerin izin vermediği, bunun üzerine Muğla Çevre ve Şehircilik Muğla İl Müdürlüğü’nün gerekli düzenlemeyle izni verdiği ortaya çıktı.[41]
  • Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Müezzinoğlu’nun katıldığı toplantıda talep listesini sunan Diyanet-Sen, müftülere resmi nikâh kıyma yetkisi istedi.[42]
  • Diyanet’in aldığı karara göre, camilerde “kadınlar mahfili” adı verilen üst katta kadınlara ve çocuklara ayrılan bölüme giriş ve çıkış, erkek cemaatin giriş çıkışından ayrılacak.[43]
  • Katıldığı bir televizyon programında ilahiyatçı Mustafa Aşkar, “Namaz kılmayan hayvandır,” dedi.[44]
  • Sancaktepe Belediyesi ‘Bilgi Evi’nin duvarları ile Facebook sayfası “cihad” çağrılarıyla donatıldı.[45]
  • RTÜK, ‘Aziz Mahmud Hüdai Vakfı’nın düzenlediği ‘Nakşibendilik Sempozyumu’ için hazırlanan reklam filminin, radyo ve televizyonlarda kamu spotu olarak ücretsiz yayımlanmasını, AKP ve MHP’li üyelerin oylarıyla “kamu yararı var” gerekçesiyle kabul etti.[46]
  • ‘Devlet Opera ve Balesi’nin orkestra bölümündeki kadın sanatçılara, bundan 10 yıl önce “göğüs çatalları görünmeyecek kıyafetler giyilmesi” konusunda uyarıda bulunan dönemin DOB Orkestra Müdürü, viyolonsel sanatçısı Arzu Sugüneş, vekâleten genel müdür yardımcılığı görevine atandı.[47]
  • Manisa’nın Turgutlu ilçesine bağlı Ergenekon mahallesinde ikamet eden hamile ve bir çocuk annesi Ebru Tireli (32) evinin yakınında bulunan bir parkta spor yaptığı sırada kimliği belirsiz bir erkeğin saldırısına uğradı. Kırmızı bir otomobilden inerek, genç kadının spor yaptığı alana gelen şahıs “Bir daha burada yürüyüp, spor yapmayacaksın” dedikten sonra ayakkabısını çıkararak genç kadının yüzüne vurmaya başladı.[48]
  • Van Büyükşehir Belediyesi ‘Kadın Politikaları Müdürlüğü’ne bağlı ‘Rojin Yaşam Merkezi’ bünyesinde faaliyet yürüten sığınma evi kayyım tarafından kapatıldı. Erkek şiddetine maruz kalan yaşamı tehlikede olan kadınlara hizmet veren sığınmaevinde onlarca kadının kalıyordu.[49]
  • Mersin Toros Devlet Hastanesi skandal bir uygulamaya imza atarak, bekleme triyajında “Tecavüze Uğramış Hasta” ibaresini kullanıyor.[50]
  • G. Antep’te AKP’li Şahinbey Belediyesi’nin dağıttığı ‘Kadın ve aile ilmihali’ kitapta “Bir hanımın mecbur kalmadıkça taksiyi tercih etmemesi en güzelidir” ifadeleri yer aldı.[51]
  • Pamukkale Belediyesi’nin yeni evli çiftlere dağıttığı ‘Evlilik ve Mahremiyetleri’ başlıklı kitapta “Çocuklar güneye doğru sıcak iklimlerde 10-12 yaşlarında evlendirilebilir”, “Bale şeytan ocağı, tiyatro şeytan yuvası”, “El sıkışıp tokalaşmak zinaya giden yoldur”, “Kadınlar spor sahalarına ve parklara gitmemelidir” gibi ifadelerin kullanıldı. Yine Kütahya Belediyesi tarafından da yeni evlenen çiftlere dağıtılan içerisinde “Sevişirken konuşursan çocuğun kekeme olur” gibi ifadelerin yer aldığı ‘Evlilik ve Aile Hayatı’ başlıklı kitabı dağıtıldı.[52]
  • İstanbul Beyoğlu İstiklal Caddesi’nde 19 Mart 2016 tarihinde canlı bomba Mehmet Öztürk’ün kendini patlatması sonucu 3’ü İsrail biri İran vatandaşı 4 turistin yaşamını yitirdiği, 44 kişinin de yaralanmasına ilişkin dava kapsamında IŞİD terör örgütü yöneticisi ve üyeliğinden tutuklu 5 sanık hâkim karşısına çıktı. Örgüt yöneticisi olmakla suçlanan Erkan Çapkın ilk duruşmada sağlık sorunları gerekçe gösterilerek tahliye edildi.[53]
  • IŞİD’in Türkiye’deki yapılanmasına yönelik yürütülen soruşturma kapsamında İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nde 7’si tutuklu 96 sanık hakkında açılan davanın 25 Mart 2016’da görülen dördüncü duruşmasında, IŞİD’in Türkiye lideri olduğu iddia edilen Halis Bayuncuk dahil tüm sanıkların tahliyesine karar verdi.[54]
  • Tutuklanan Büro Emekçileri Sendikası Diyarbakır Şube Eşbaşkanı Bedirhan Çetinkaya hakkında, sendikal faaliyetler kapsamında katıldığı yürüyüş ve basın açıklamaları nedeniyle 20 yıla kadar hapis istemiyle dava açıldı. Ankara katliam protestosuna katılmak, “Ölüme karşı yaşamı, savaşa karşı barışı savunacağız” pankartı, “Faşizme karşı omuz omuza” sloganı terör örgütü propagandası sayıldı.[55]
  • Ankara Gar Katliamı davasının ikinci duruşmasında mahkeme salonu karıştı. Patlamada eşini kaybeden bir kişi, patlamada yaşamını yitirenlerin isimlerini okudu. İsimlerin okunması sırasında IŞİD sanığı Mehmeddin Baraç “Yasin Börü” diye bağırdı.[56]
  • 33 kişinin yaşamını yitirdiği Suruç katliamında emniyet müdürü Mehmet Yapalıal’ın görevi ihmal ve kötüye kullanma suçundan 7 bin 500 TL cezaya çarptırıldı. Katliamda yaşamını yitiren Çağdaş Aydın’ın babası Fethi Aydın, “Bu yaşananla Suruç’ta yaralı kurtulan insanları bir daha öldürdüler,” dedi.[57]

I.2.2) BASKI(LAR), YASAK(LAR) VE DEVLET ŞİDDETİ

Özgürlüklerin tehdit ilan edildiği coğrafyamız baskı(ların), yasak(ların) ve devlet şiddeti(nin) yurdudur.[58]

Oysa kamusal erkin görevi, bireysel özgürlükleri kısıtlamak değil, tam tersi, özgürlükleri güvenlik çemberi içinde korumaya almaktır. Hâl böyle olunca, güvenlik korkusu salarak özgürlükleri baskı altına almak kesinlikle özgürlükçü bir davranış olarak görülemezken;[59] durum Taha Akyol’un dahi, “Mesele genel otoriterleşmenin bir parçasıdır,”[60] diye itiraf ettiği bir felakettir![61]

  • İçişleri Bakanlığı, sosyal medya alanında açılan soruşturmalara ilişkin açıklamasında, kimlikleri Cumhuriyet Savcılıklarına verilen 10 bin kişi hakkında soruşturmanın devam ettiği belirtip; “terörle mücadele” kapsamında, sosyal medya alanında 6 ay içerisinde 3 bin 710 kişi hakkında adli işlem yapıldığını, bunlardan 1656’sının tutuklandığını 1203’ünün adli kontrol şartıyla serbest bırakıldığını açıkladı.[62]
  • TBMM Güvenlik ve İstihbarat Komisyonu üyesi Barış Yarkadaş, polisin sosyal medya kullanıcısı 17 bin kişi hakkında fezleke hazırladığını, 45 bin kullanıcının ise adresini tespit etmeye çalıştığını açıkladı.[63]
  • RTÜK, NTV Spor kanalına prezervatif reklamı yayımladığı için ceza kesti.[64]
  • Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan’a “üstün zekâlı” dediği gerekçesiyle gözaltına alınan yazar Seray Şahiner, sonrasında ‘Limon Film’deki işinden atıldı.[65]
  • Silifke’de CHP’li 4 genç duvarlara “Türkiye laiktir, laik kalacak” yazdığı için gözaltına alındı.[66]
  • Cezaevinden yeni çıkan Aslı Erdoğan’ın evine pasaportuna el koymak için polis gönderildi.[67]
  • Ahmet Şık’a tutuklandıktan sonra götürüldüğü Metris Cezaevi’nde üç gün su verilmediği öğrenildi.[68]
  • İnsan Hakları Haftası kapsamında İHD, TİHV, Türk Tabipleri Odası ve Diyarbakır Barosu cezaevlerindeki hak ihlâllerine dikkat çektiği açıklamayı yapan İHD Cezaevi Komisyonu Üyesi Muhterem Süren Türkiye’de cezaevlerinin işkence merkezleri hâline geldiğini söyledi.[69]
  • Tutuklanan ‘Özgür Gelecek’ gazetesi yazıişleri müdürü Aslı Ceren Aslan, darp edilerek gözaltına alındığını, çıplak aramaya tabi tutulduğunu belirtti.[70]
  • Modacı Barbaros Şansal, sosyal medyadaki paylaşımları dolayısıyla KKTC’den sınır dışı edildi. Barbaros Şansal gece saatlerinde Türkiye’ye geldi. Bir grup uçaktan inerken Barbaros Şansal’a saldırdı. Saldırgan grubun elinden güçlükle kurtarılan Şansal, gözaltına alındı.[71]Şansal, emniyet ve savcılıkta verdiği ifadelerin ardından sevk edildiği sulh ceza hâkimliğince “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” suçlamasıyla tutuklandı. Şansal’a saldıranlardan 8’i ise verdikleri ifade sonrasında serbest bırakıldı. Saldırganlar ifadelerinde, “milli duygularını” kılıf gösterdi.[72]
  • Hüseyin Metin, Diyarbakır’da 90’lı yıllarda defalarca gözaltına alındı. Şimdi de iki oğlu aynı durumla karşı karşıya. İstanbul Esenyurt’taki Recep Tayyip Erdoğan Parkı’nda, Kürtçe türkü söylerken dövülerek gözaltına alınan Mazlum Metin (25) ve Zana Metin (19) tutuklu.[73]
  • İzmir Emek, Barış ve Demokrasi Platformu, Güneydoğu’daki sokağa çıkma yasaklarını protesto, yanı sıra Paris’teki katliamı lanetlemek için 19 Kasım’a dek sürecek “yaşam nöbeti” eylemleri başlatmıştı. Eylemler, İzmir Valiliği’nce yasaklandı. Karar, platform üyesi yöneticilere “cep telefonu mesajıyla” iletildi.[74]
  • Antalya’da Sosyalist Yeniden Kuruluş Partisi üyesi üniversite öğrencisi 21 yaşındaki Berat Öztemel, polisin kendisine “Ajanımız olur musun?” teklifinde bulunduğu iddiasıyla suç duyurusunda bulundu.[75]
  • Çorum Valisi Ahmet Kara, Alaca İlçesi’nde ziyaret ettiği bir lisede okul müdürünü sakallı görünce tepki gösterdi. Vali Ahmet Kara, “Bu yüzünüzün hâli nedir böyle? Sakalını kes veya okul müdürlüğünü bırak” diye azarladı.[76]

I.3) TOPLUMSAL İKLİM(İMİZ)

Böylesine verilerle bezeli toplumsal iklim(imiz), ırkçı/ ayrımcılık, milliyetçi saldırganlık ile paramiliter yasa tanımazlık ve muhbirlikten malûl bir çürümeyle karakterize olma yanında 1930’lar Almanya’sını andırmaktadır. Hızla hatırlatayım…

Yıl 1932… Cumhurbaşkanlığı seçiminde Hitler, en güçlü rakibi Paul von Hindenburg ile ikinci tura kaldı. İkinci turda Hitler yenildi ve Hindenburg Cumhurbaşkanı oldu.

Cumhurbaşkanlığı seçimi sonrası yapılan genel seçimde ise Hitler’in partisi Mecliste en çok sandalyeyi kazandı. Hükümet kurmak için koalisyon gerekiyordu. Hindenburg, koalisyon hükümetini kurması için Hitler’i başbakan atadı. Ancak koalisyon kurulmayınca Hitler, Alman Ulusal Partisi’nin desteği ile ülkeyi yeniden genel seçim sürecine soktu.

Almanya’da o tarihlerde Meclisin toplandığı Reichstag’ta çıkan büyük yangın, Hitler’e diktatörlük kapısını araladı. Yangının Hitler’in partisince çıkartıldığı iddia edildi. Hitler, Hindenburg’a imzalattığı bir çeşit OHAL kararnamesi ile vatandaşların çeşitli kişisel ve siyasal haklarını kısıtladı. Ardından Hitler’in partisi ve Alman Ulusal Partisi dışındaki tüm partilerin seçim çalışmaları durduruldu.

Hitler’in partisi, bu koşullarda yüzde 44 oy ile tek başına iktidar oldu, ama salt çoğunluğu elde edemedi. Daha çok yetki isteyen Hitler’e diktatörlük yolu açıldı.

Yıl 1933… Hitler, Meclisten “geçici” yetkiler istedi. Hitler’e ve hükümetine “Meclisin salt çoğunluğunun onayına gerek görmeden yasa yapma yetkisi” istedi! Bu istemin kabulü için Meclisin üçte birinin “evet” demesi gerekiyordu.

Oylamanın yapılacağı gün Hitler’in polisi Meclisi kuşattı. Bazı sosyal demokrat milletvekilleri Meclise sokulmadı. Seçimlerden önce 81 Komünist milletvekili de gözaltına alındı!

Sonrası, Adolf Hitler’in, “Ben dünyaya insanları güçlü yapmak için gelmedim, onların güçsüzlüklerini kullanmak için geldim”… “Yeterince büyük bir yalan söyleyip yeterince sık tekrarlarsanız inanılır”… “Yaşamak isteyenler bırakın savaşsınlar; bu mücadele dünyasında savaşmak istemeyenler, yaşamayı hak etmezler”… “Bir gün gelecek, öldürmediğim her Yahudi için bana küfredeceksiniz,” haykırışları eşliğinde, malum…

Bunları unutmadan ilerlersek: Hicri İzgören’in ifadesiyle, “Toplumsal ayrımcılık ve ırkçı söylem nefretin ve şiddetin yaygınlaştırılmasında her zaman başvurulan bir araç oldu bu ülkede ama denilebilir ki hiçbir dönemde bu kadar ivme kazanmadı. Ötekileştirme ve ayrıştırma sorunu bugün artık her zamankinden daha güçlü bir şekliyle devletin en başından başlayarak uygulanan ve tavandan tabana yayılan bir politika hâline gelmiş durumda. Bu alandaki yaftalamalar öyle etkin bir hâl aldı ki; ‘ya bendensin ya da düşmansın’ noktasında nefret ve kine bulanarak kendinden olmayanı, farklı düşüneni ‘terörist’ görme ve gösterme noktasına kadar gelindi. Bu tehdidin okları artık toplumun her kesiminden insanı hedef almış durumda. Bu yapı, bunun toplumda kabul görmesi için de her türden demagoji ve hamaseti mübah sayıyor.

Türkiye’de siyaset, hamaset konusunda oldukça ustalaşmıştır. İşin acı tarafı hamasetin siyaset üzerinden işe yaradığı tecrübeyle sabittir bu ülkede. Haber takibi yapmayan, masa başında dikte ile haber yazan bir basının dayatma ve manipülasyonuna kanan bir halk gerçekliği buna yeterli bir ortam hazırladı her zaman.

Hamaset, bir tür rant kapısı, Türkiye siyasetinin milli yakıtı sanki. İçi boş kahramanlık edalarıyla, ‘Vatan-Millet-Sakarya’ edebiyatıyla tam gaz ileri… Laf kalabalığı demogojiyi de yedeğine alıp mesnetsiz iddialarla ve algı yaratma üzerinden suçlamalarla halkın önyargılarına ve korkularına dayalı olarak yürütülen bir siyaset bu. Yetmedi, buna duyguyu yok edip insaf ve vicdanın devreden çıktığı Makyavelist tavrı da eklemek gerek.

Bu sayede kaçınılmaz olarak bir algı yönetimi uygulanır. Halkın düşünce olarak olgunlaşmamış ve henüz bir davranış kalıbına girmemiş ön kabullerini yönetmeyi, nüfuz etmeyi, değiştirmeyi ve biçimlendirmeyi esas alan bu yönetim tarzı toplum nezdinde her zaman kabul gördü ne yazık ki. Türkiye’de demokrasiye, toplumsal ve bireysel özgürlüklere karşı yıllardır devam ettirilen psikolojik savaş, bu algı mühendisliğin vazgeçilmez bir parçası olmuştur. Toplumun, sade vatandaşın kimi konulardaki görüşlerini, sendrom ve fobilerini de tüm bu mühendislikler oluşturmuştur.

Yıllarca otoritenin yüceltilmesine, hatta kutsallaştırmasına dayalı bir itaat kültürü üretildi. Ayırımcı ve dışlayıcı bir söylem geliştirildi. Milliyetçilik zorunlu ve buyurgan ideoloji olarak sunuldu. Kin ve nefret kültürüyle eğitilip yetiştirildi bu ülkede insanlar. Siyaset erbabının kışkırtıcı, ayırımcı ve önyargılı dili de eklenince, Türkiye’de zaten öteden beri var olan düşmanca algı ve tutumlar giderek büyüyen bir soruna dönüştü.

Yıllardır yalan yanlış bilgilerle sürekli bölünmekten korkan bir devlet mantığıyla cumhuriyetten bu yana birileri ülkeyi bölüp parçalamak istiyor algısı oluşturuldu. Türk halkının bilinçaltına bu inanç zerk edildi. Böylelikle kimileri kendisini bu ülkenin tek sahibi görüp ‘öteki’ni dışlayıp düşman belledi. Kendisine sunulanı irdelemekten, sorgulamaktan aciz bireylerden oluşan toplumların varacağı bir menzil yoktur. Bu tür bir yapı hem tek tek bireylerin (aslında birey olmamış, özne olmamış demek gerekir) ve toplumların tarihi felaketlerle doludur.”[77]

İşte kimi çürüme kareleri!

Irkçılık/ ayrımcılık…

  • Konya’nın Beyşehir ilçesinde, iddiaya göre sokak köpeğini tekmeleyen Suriye uyruklu 4 kişiye “Köpeğe niçin tekme attınız” diyen 18 yaşındaki Mehmet Bayraktar ile grupta soyadı belirlenemeyen 21 yaşındaki İbrahim adlı bir genç, çıkan kavgada bıçaklanarak öldü. Olayda Suriye uyruklu 3 kişi de bıçakla yaralandı. Bayraktar’ın yakınları hastane önünde toplanarak yaralı Suriye uyruklu kişilere saldırmak istedi. Bir kişi “O çocuğa bir şey olsun Beyşehir’de ne kadar Suriyeli varsa kafasını kesip emniyetin önüne atmazsam adım Ahmet değil” diye tehditler savurdu.[78]
  • İstanbul Fatih’te iftar öncesi işyerinin önünde sigara içen Gökay Çetin, yoldan geçen Ufuk T.’nin yumruklu saldırısına uğradı. Yaralanan Çetin, 9 gün hastanede tedavi görürken saldırgan serbest bırakıldı.[79]

Kendi “yasa”larını (bile!) tanımazlık…

  • Erzurum İl Kültür Turizm Müdürlüğü Resim Heykel Müzesi ve Galerisi’nde çalışan KESK üyesi heykeltıraş Hasan Gazi Güley’in, “Anayasal düzeni değiştirmeye yönelik eylemler içerisinde olabilir” gerekçesiyle ihraç edildiği ortaya çıktı.[80]
  • Başbakanlık Basın Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü, ‘Özgür Gündem’ gazetesi çalışanlarının ‘Sarı Basın’ kartlarını iptal etti.[81]
  • İstanbul Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü, Grup Abdal solisti Haluk Tolga İlhan’a iki soruşturma birden açtı. Açılan soruşturmalardan biri ise tutuklu gazeteciler için düzenlenen ancak yapılamayan bir konser olduğu öğrenildi.[82]
  • Adıyaman’ın Gölbaşı ilçesinde Yavuz Ortaokulu’nda Fen Bilgisi ve Teknoloji öğretmeni olarak görev yapan evli ve 2 çocuk babası Erdem Özdemir (36), lise öğrencisi bir kız çocuğuna cinsel istismar suçundan tutuklandı. Zanlı, savcılık ve mahkeme ifadesinde suçunu kabul etti. Özdemir’in Gölbaşı Belediye Başkanı AKP’li Yusuf Özdemir’in oğlu olduğu ortaya çıktı. Erdem Özdemir’in avukatı Gökhan Çağlayan, “Şüpheli belediye başkanımızın oğludur. Tutuklanması hâlinde telafisi imkânsız zararlar doğacaktır” diyerek savunma yaptı.[83]

OHAL’in vukuatlarına gelince…

  • Mardin’in Kızıltepe İlçesi’nde 21 Kasım 2004’ın babası Ahmet Kaymaz ile birlikte 13 kurşunla öldürülen 12 yaşındaki Uğur Kaymaz’ın annesi Makbule Kaymaz, KHK ile temizlik işçisi olarak çalıştığı Kızıltepe Belediyesi Eğitim Destek Evi’ndeki işinden çıkarıldı.[84]
  • Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi yönetimi, olağanüstü hâl ve kanun hükmünde kararnamelerle ilgili ikisi kendi fakültesinin öğretim üyesi olmak üzere üç profesörün katılacağı açık oturumun düzenlenmesine izin vermedi.[85]
  • Valiliklerin demokratik eylemlere koyduğu yasaklar, bakanlık emrine dayanıyor. Kararların, İçişleri Bakanlığı OHAL Koordinasyon Bürosu’dan gelen genel bir yasak emrine dayandığı ortaya çıktı.[86]
  • OHAL kapsamında yayımlanan KHK’ler ile hak ve özgürlükler tırpanlanırken kamuda ihraçlar ve kapatılan kurumlarda çalışanlarla birlikte binlerce kişi işini kaybetti.[87]
  • Başbakanlık Bilgi Edinme Değerlendirme Kurulu’nun, binlerce kamu personelinin OHAL kapsamında ihraç edilmesi ve görevden uzaklaştırılmasına dayanak oluşturan bilgi ve belgeleri, devlet sırrı ilan ettiği ortaya çıktı.[88]
  • Darbe girişiminden sonra ilan edilen OHAL’e dayanarak çıkarılan kanun hükmünde kararnamelerle inanılmaz bir “cezasızlık” politikasının da önünün açıldığı Trabzon’da bir savcının verdiği kararla ortaya çıktı. FETÖ soruşturması kapsamında tutuklanan bir kişinin, gözaltındayken darp edildiği, kötü muamele ve tehdide maruz kaldığı iddiasıyla Trabzon Başsavcılığı’na yaptığı şikâyet, savcı tarafından 667 sayılı KHK gerekçe gösterilerek reddedildi.[89]
  • 15 Temmuz sonrası gözaltında veya cezaevlerinde 11 “FETÖ intiharı” yaşandı. Ölümler “intihar” olarak kayıtlara geçirilse de aileler, avukatlar ve insan hakları örgütleri duruma şüpheyle yaklaşıyor. 11 kamu görevlisi cezaevinde, karakolda veya makamında ölü bulundu, 1 kişi ise Boğaziçi Köprüsü’nde intihara kalkıştı.[90]
  • Hükümet KHK ile anayasaya aykırı seçim düzenlemesi yaptı, televizyonların ardından özel radyolar da baskı altına alınıyor. Bakanlar Kurulu’nun çıkardığı OHAL KHK’sı ile birlikte basın yayın kuruluşlarına yönelik baskının şiddeti arttırıldı. Yapılan düzenleme ile Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayın Hizmetleri Hakkında Yasa’da kapsamlı değişiklikler yapıldı.[91]
  • OHAL kapsamında yeni KHK için hazırlıklarını sürdüren AKP hükümeti, silah ruhsatı alınmasını kolaylaştırmayı planlıyor. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun AKP’nin Afyon kampında sözünü ettiği “bölgede siyaset yapanlara silah ruhsatı verilmesi”nin de bu kapsamda olduğu, ancak sadece bölgede siyaset yapanlar değil genel olarak silah bulundurma ve taşıma ruhsatı alınmasının kolaylaştırılması üzerinde durulduğu belirtiliyor.[92]

Paramiliter icraat ve tehdit…

  • Darbe girişiminin ardından peş peşe sivillere yönelik silahlanma çağrıları yapılmaya başlandı. ‘Vakit’ gazetesi yazarı Abdullah Dilipak ile Melih Gökçek’in de destek verdiği çağrılar Twitter’da açılan ‘Ak Silahlanma’ başlığı üzerinden tüm hızıyla devam ediyor.[93]
  • Sosyal medyadaki “silahlanma” çağrılarına, ‘Osmanlı Ocakları 1453 de katıldı. Ocak Genel Başkanı Emin Canpolat, “Erdoğan için ölür, Erdoğan için öldürürüz,” diyerek silahlanma çağrısı yaptı.[94]
  • CHP’li Eren Erdem’in İstanbul Bağcılar’da katıldığı Malatya Akçadağ Güneşli Köyü Derneği tarafından düzenlenen panele taşlı sopalı saldırı düzenlendi.[95]
  • Firuzağa’da Velvet Indieground Records adlı plakçı dükkânında düzenlenen Radiohead etkinliğine gericiler saldırdı. Ramazan ayında alkol tüketildiği için etkinliği bastıklarını sürekli dile getiren gericiler çok sayıda kişiyi darp etti. Saldırıda bir kişi gericiler tarafından kafasına atılan bira şişesiyle yaralandı.[96]
  • Yazar Aydın Engin’e üst üste iki ölüm tehdidi yöneltildi. İlk tehdit, bir kitapçıdaki söyleşiye katılmak için Anadolu yakasına geçen Aydın Engin, arabasını park ettikten sonra yaya olarak Moda Caddesi üstündeki kitapçıya yürürken önüne çıkan üç gençten biri eliyle “dur” işareti yaptıktan sonra “Güneşe iyi bak son görüşün olacak” dedi. İkinci tehdit ise telefonda oldu. Birisi “Günlerin sayılı ib.e” dedi.[97]

Muhbirlik/ itirafçılık!

  • Valiliklerdeki OHAL büroları aracılığıyla kamu çalışanlarına gönderilen bir yazıyla, çalışanlar FETÖ’yü çökertmek için itirafçılığa davet edildi. Yazıda “etkin pişmanlık”tan yararlanacak eski örgüt üyelerine, verdikleri bilgiler nedeniyle herhangi bir ceza hükmolunmayacağı da belirtildi.[98]
  • Erzurum’da kamu kuruluşlarında çalışanları “denetleme” adı altında İçişleri Bakanlığı tarafından gönderilen müfettişlerin muhalif olan kamu emekçilerini fişlediği ortaya çıktı. Müfettişler tarafından kişisel bilgileri ve siyasi görüşleri açıklaması dayatılan emekçilere, skandal nitelikte sorularak dayatıldı. Kamu kurum çalışanlarına “Hangi mezheptensin?, Hangi partiye oy verdin?” gibi sorular yönelttiği ortaya çıktı.[99]
  • Sözleşmeli öğretmen alımı sırasında yapılan mülakata “15 Temmuz’u değerlendirin… “Hangi gazeteyi okuyorsunuz,” gibi sorularla karşılaşan öğretmen adaylarından 1607’sinin mülakatla elendiği ortaya çıktı.[100]
  • Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “terörle mücadelede muhbirlik” talimatı verdiği muhtarlardan biri Mersin’in Mezitli ilçesinde ‘göreve’ başladı. Cemilli Köyü Muhtarı Halil Bağcı, 18 köylüsü hakkında, “FETÖ, PKK, DHKP-C üyesi oldukları, Cumhurbaşkanı’na hakaret ettikleri” iddiasıyla suç duyurusunda bulundu.[101]
  • 2016 yılında bütçeden ajanlara ve muhbirlere ayrılan ödenekler yetmedi. Verilen ödüllerin toplamı 4 milyon TL’yi aşarak tarihi bir rekor kırdı. 2016’da bütçenin bu kaleminden yapılan harcamalar tarihinin en yüksek düzeyine çıktı. Maliye Bakanlığı’nın 2016 bütçe gerçekleşme rakamlarına göre, 2015’de kamu personeli olmayanlara yapılan ödül ikramiye ve benzeri ödemeler 2015’de ödenenlerin 2.5 milyon TL üzerine çıktı.[102]
  1. AYRIM: “ANAYASA”, BAŞKANLIK, REFERANDUM!

“Başkanlık” dayatmasının “anayasa değişikliği”ni böylesi bir ortamda “konuşuyor”(?) ve referanduma gidiyoruz!

“Ağır bir devlet krizine ve toplumsal travmaya yol açan 15 Temmuz kalkışması sonrasında ortaya çıkan direnişçi sivil irade, devletin yeniden yapılandırılmasını mümkün kılacak bir normatif düzen inşasını da ilham ve/ya icbar etmektedir. Kuşkusuz söz konusu normatif hiyerarşik düzenin üst metnini ifade eden Anayasaların maddi kaynağını millet iradesinin biçimlendirici ruhu oluşturmaktadır,”[103] maruzatıyla “gerekçe”si kotarılmak istenen başkanlık anayasası dayatması, coğrafyamızın “Anayasa özürlülüğünün tarihi”nde[104] “yeni” bir aşamadır!

Bu aşamayı irdelemek için öncelikle “Anayasa Nedir?” sorusunu yanıtlamak gerekir. Çünkü anayasalar söz konusu olduğu zaman dilekler, iyi niyetler, beklentiler işin içine karıştırılmaz. Anayasalar nihayetinde, bağlayıcı metinlerdir; uygulayanın kişisel iradesinden bağımsız olarak, kendi kurallarına uyumun güvencesini yarattığı oranda anayasa olarak nitelendirilebilirler.

Kabaca 1789’dan beri anayasalar, bireyin hak ve özgürlüğü ile toplumun eşitliğini sağlayan değerlerin iktidarlar tarafından sınırlandırılmaya çalışılması nedeniyle, hükümet ve meclisleri, halk adına yargı ile denetlemek ve frenlemek isteminin belgeleridir.

Bu nedenle; yasama, yargı ve yürütmenin ayrı güçler olarak görevlerini sürdürmeleri, anayasanın güvence altına almayı amaçladığı toplumsal yaşam için hayati önem taşır!

Bu çerçevede “Anayasa Nedir?” sorusunu en yalın hâliyle yanıtlayacak olsak, “Devleti sınırlayan temel hukuk metnidir,” diyebiliriz.

Anayasaların ortaya çıktığı tarihsel bağlam ise kısaca şöyle özetlenebilir: XVII. yüzyıldan itibaren güçlenmeye başlayan burjuva sınıfı, servetini, mülkünü korumak ve “girişim özgürlüğü”ne sahip çıkmak için kralın yetkilerinin sınırlandırılmasını talep etmeye başlamış, keskin mücadeleler neticesinde devlet karşısında bireyin ve özel mülkiyetin dokunulmazlığını garanti altına alan ve anayasa adını verdiğimiz metinler şekillenmiştir.

Dolayısıyla “parlamenter demokrasi” ya da Marksist adlandırmayla “burjuva demokrasisi”, “sınırlı devlet” ve “yasalara dayalı yönetim” ilkeleri üzerine inşa edilmiştir.

“Anayasacılık hareketleri” adını verdiğimiz hareketlerin mantığı da aynı şekildedir: Bir hukuki belge aracılığıyla iktidarın keyfi yönetimini engellemek, gücü devlet içinde dağıtmak, kuvvetler ayrılığını tesis etmek, iktidarı hukuk kurallarıyla bağlamak, hukuka uymadığı takdirde onu kimi yaptırımlarla karşı karşıya bırakmak… Bunu yaparken ise o iktidarın yönetimi altında yaşayan topluluğun hem yurttaş hem insan olmaktan kaynaklanan hak ve özgürlüklerini garanti altına almak, ona hukuki bir güvence sağlamak.

Dolayısıyla anayasa teorisi açısından bakıldığında, eğer “anayasa” adı verilen bir metin, iktidarı sınırlamıyorsa, kuvvetler ayrılığını tesis etmiyorsa, gücü dağıtmak yerine yürütmede ve tek bir adamın/tek bir partinin elinde topluyorsa, orada ancak sözde bir anayasadan bahsedilebilir. O devlet ise bir “anayasal devlet” değil, sadece “anayasalı” bir devlet olabilir. Yani anayasa adlı bir metne sahip olmanız, sizi anayasal bir devlet yapmaz, sadece anayasası olan bir devlet yapar ki, ikisi arasındaki farkın ne olduğu söylediklerimizden anlaşılıyor olmalıdır.[105]

Teorik ve soyut olarak anayasalar, devlet için bir “çatı kavram”dır. Bu kapsamda “hukuk devleti” söyleminde yasal düzenlemelerin tümü, anayasalar ile saptanan yörüngeler temelinde varlık ve meşruluk kazanır. Bu temel nitelik, tarihsel süreçte anayasaların, yalnızca bir maddeler toplamı olmanın ötesinde, birer bilinçlendirme kurumu ya da toplumda hukuk bilincini güçlü kökleştirme aracı niteliğini kazanmalarına yol açar. Sözü edilen türden bir bilinç kökleşmediği takdirde, en ideal diye nitelendirilebilecek anayasa metinleri bile toplumda bir “süs” olarak kalır.

II.1) ANAYASA ÖNERİLERİ!

16 Nisan 2017’de referanduma sunulacak paketle anayasal sistemden ‘sıkıyönetim’ çıkarılıyor, ancak bununla ilgili önlemler daha alt (ve askeri komutanın devreye sokulmadığı) güvenlik evresi olan olağanüstü hâl uygulamasına dahil ediliyor.

Değişiklikler kabul edilirse, OHAL’de bakanlar kurulunun kanun hükmünde kararname ile yaptığı uygulamaları artık cumhurbaşkanı tek imzayla gerçekleştirebilecek.

Öğretim üyelerinin rektör seçimine son verilmesi gibi hâkim ve savcıların üst kurullarına üye seçme hakları da sona eriyor. (Şu anda HSYK’da 22 üyeden 6’sını atayan cumhurbaşkanı, yeni modelde 13 üyeden 6’sını belirleyecek; kalan 7 üye için TBMM’de seçim yapılacak.)

Bu kadar da değil!

Madde 2’ye göre, yeni başkan kendisine çok sayıda başkan yardımcısı atayacak ve bu yardımcılar, ilkokul mezunu olabilecek, 18 yaşında tecrübesiz olabilecek, yemin etmeyecek. Başkan isterse, oğlunu ya da kızını, akrabalarını oraya atayabilecek. Yetki sınırlaması da yok…

Madde 3’e göre, kendisini yargılayacak yargıçları kendisi seçecek, isterse görevden alabilecek. Vali, kaymakam ve genel müdürüne kadar hepsini tek başına, bir imza ile atayıp, görevden alabilecek. Meclis dışından bakan atayabilecek. Bu bakanlarda aranan bir kriter yok.

Madde 6’ya göre, meclis iradesi ortadan kalkacak, her şey tek kişinin emri ile yapılacak, Başkan hukuk dışı bir şey yaparsa, yargılanması için 400 milletvekili imzası ve kararı gerekiyor. Milletvekili çoğunluğu başkanın partisinde olduğu için böyle bir imza toplanması mümkün olmayacak. Hadi 400 milletvekili imzası toplandı diyelim; bu defa da başkan kendisini yüce divana gönderen Meclisi derhâl fesih etme yetkisini kullanacak ve seçime gidecek. Yeni seçim de, kendisini yüce divana götürmeyecek milletvekillerini seçtirecek. Kendisini yüce divana gönderen milletvekillerini sürüm sürüm süründürecek.

Özetle tekçiliğin zirve yaptığı değişiklik önerisine göre, yürütme, yasamaya karşı sorumlu değil… Sorumlu organ yok, sorumlu kişi de…[106]

Evet, tekçilik bu önerinin aslî yanı ve özelliğidir.

Birileri beyhude bir çabayla, bu anayasanın kuvvetler ayrılığı ilkesini ihlâl etmediğini, öne sürüyor. Oysa ilgili maddelerin “tek adam” rejimine kapı açtığını görebilmek, üstün bir zekâ, engin bir hukuk bilgisi gerektirmiyor

Yetkileri tek elde toplayan partili cumhurbaşkanı, çıkaracağı kararnameler ile TBMM’ye hesap vermeden ülkeyi yönetecek.

Türkiye’yi cumhurbaşkanlığı sistemine götürecek olan anayasa paketi ile yetkileri tırpanlanan TBMM, Saray’ın icraatlarını “denetleyemeyecek” hâle getirilecek. Meclis’in “Bakanlar ve Bakanlar Kurulu’nu denetleme”, haklarında “gensoru” verme yetkileri kaldırılacak.

Anayasada “bağımsız ve tarafsız” olacağı belirtilen yargı, tarafsız olmayan Cumhurbaşkanı’nın güdümüne girecek.

Referandumda oylanacak olan, aslında “Ben bilmem başkanım bilir!”, belki daha açık ifadesiyle, “Ben bilmem Erdoğan bilir!” anayasasıdır.

Yargı yürütmeye bağımlı oluyorken; Bakanlar Kurulu’nun da tüm yetkilerini elinde toplayacak Cumhurbaşkanı, aynı anda “parti genel başkanı”, “yürütmenin başı”, “devlet başkanı” ve “başkomutan” sıfatlarını kullanacaktır.

“Açıktır ki, bunlar Reis için yapılmaktadır.[107] Eğer seçim Reis’in beklentisi gibi sonlanırsa; İşte Cumhurbaşkanı Erdoğan Almanya Başbakanı Merkel’e açıklamıştır ki, yürütme de olacaktır, yasama da olacaktır, yargı da olacaktır. Elbette hepsi de olacaktır. Olacaktır da nasıl olacaktır? Yürütme, Başkan’ın ‘astığı astık-kestiği kestik’ aracı olacaktır. Yasama, Başkan’ın isteğine göre var olacak, gölgesi olacaktır. Yargı da Başkan’ın elindeki kılıç olacaktır. Güçler ayrımı mı? Bırakın şu ayak bağını!”[108]

Bunlar böyleyken; ‘Demokrat Yargı’ eşbaşkanı Orhan Gazi Ertekin’in, “1876 meşruti monarşi anayasasındaki padişahın yerine cumhurbaşkanını yerleştirin, büyük oranda bugünkü değişiklikle birbirine benzer…”[109]

Eski Yargıtay Başkanı Prof. Dr. Sami Selçuk’un, “Savunanları da köleleştirip doğduklarına pişman edecek bir metindir…”[110]

Rıza Türmen’in, “Bütün güç bir kişide toplanacak ve demokrasiden uzaklaşılacak. Toplumu daha çok kutuplaşacak ve gerilecek. O yüzden ‘Hayır’ diyeceğim. Toplum üzerinde ağır baskı var. Toplantı ve düşünce özgürlüğü kaldırıldı. Özgürlükler kısıtlandı, halkın bilgi edinme kanalları kapatıldı. Milletvekilleri, akademisyenler ve gazeteciler cezaevinde tutuluyor. Sonuç ne olursa olsun böyle bir anayasanın meşruluğu tartışılır. Yargı, yasama ve yürütmenin bir kişinin elinde toplandığı bir devlet sistemine geçiş sağlanması demokrasi değil ancak adı diktatörlük olur…”[111]; CHP Manisa Milletvekili Tur Yıldız Biçer’in, “İnsan derisiyle; ama özgürlük ve eşitlik için değil, hem bombalarla hem de iş cinayetleriyle kıyım kıyım kıyılan, yok edilen insanların derisiyle kaplı, halka meydan okuyan bir anayasa yapılıyor,”[112] notunu düştükleri bu öneriye ilişkin olarak Venedik Komisyonu, “Tehlikeli bir geriye adım” olacağını belirtip, sunulan sistemin “Otoriter ve kişisel bir rejime dönüşerek dejenere olabileceği” uyarısını dillendirdi.[113]

Özetle özgürlüklerin tekçilik için gaspından başka hiçbir anlam taşımayan dayatma, 228 yıl önce yayımlanan 16 Ağustos 1789 tarihli ‘Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi’nin herkesçe bilinip özümsenmiş ünlü XVI. maddesinde “Erkler ayrılığının bulunmadığı toplum(lar)da anayasa yoktur,” saptamasının da inkârından başka bir şey değildir.

II.2) BAŞKANLIK DAYATMASININ MAHİYETİ

Cumhurbaşkanı Erdoğan, kaymakamlarla bir araya geldiği programda “Kaymakam ve vali yardımcısı kardeşlerime bir tavsiyem var. Şoförün yanına oturun ihtiyacı olanlara kapı kapı gezerek kömür dağıtın. Gıda yardımına ihtiyacı olana gıda dağıtın” derken;[114] AKP, 15 Temmuz sonrası diğer cemaatlerle ilişkiyi daha da sağlamlaştırmanın peşinde. Cemaat görüşmeleri başkanlığa giden yolda AKP için büyük önem taşıyor.[115]

Darbe girişimi sonrasında boşalan devlet kadroları yeni cemaat ve tarikat mensuplarıyla doldurulurken AKP, başkanlık sistemine giden yolda bu yapılarla daha etkin bir ilişki tesis etmek için kolları sıvadı. Diyanet İşleri Başkanlığı, cemaatlerle görüşmelere başladı[116] başlamasına da; referandumda “Hayır” diyeceğini belirten AKP’nin Ankara kurucu il başkanı, eski milletvekili Ersönmez Yarbay, “İslâm ülkelerinde biat kültürü nedeniyle başkanlık sisteminin kötü yürütüldüğünü düşünüyorum. Türkiye gibi ülkelerde yetki tekelleşmesi olmaması, yetkilerin olabildiğince paylaşılması lazım,”[117] ifadesiyle AKP saflarındaki soru(n)ların altını çiziyor.

Ancak bu soru(n)lara rağmen “reis”in komutu doğrultusundaki açıklamalarıyla AKP sözcülerinin, tek parti dönemi uygulamalarını örnek verirken, gönüllerinde yatanın bir karşı-tahakküm olduğunu gözler önüne seriyor.

Önerilen parti devleti sistemi, tek bir kişinin bir veya iki turda seçilmesine son tahlilde dayalı olacak. Böylece milliyetçi muhafazakâr tahakkümün kalıcı olacağını değerlendiriyor AKP yöneticileri. Bunu en açık biçimde Bekir Bozdağ dile getirdi. “Artık marjinal ve radikal söylemlerle iktidar yolu açılmayacak, herkesi merkeze doğru çekecek” dedikten sonra, bugün milliyetçi-mukaddesatçı koalisyonunun iktidarda bin yıl kalma güvencesi olarak gördüğü esas nedeni dile getirdi: “Muhafazakâr kesim, bundan sonra, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde belirleyici olacaktır. Onlarla kavga edenin Türkiye’de iktidar olma şansı olmaz.”

Önerilen başkanlık sisteminin 1808’de Sened-i İttifak’la başlayan bürokratik egemenliği iki yüz yıl sonra alaşağı edip bu işgalin hesabını soracağını ilan eden AKP milletvekili Metin Külünk’ün söyledikleri de Bekir Bozdağ’ın görüşünü netleştiriyor. Bu görüş, Türkiye’de kendini muhafazakâr olarak nitelendiren milliyetçi-mukaddesatçı kitlenin sosyolojik olarak her durumda çoğunluğa sahip olduğu inancına dayanıyor. Gerçekten de kökleri epey eskilere giden günümüzün üç büyük toplumsal çatışma alanında milliyetçi-mukaddesatçı kanat çoğunluğa sahip olmanın güvencesi içinde, sandıktan çıkmanın yeterli olduğu çoğunlukçuluğu savunuyor ve hep kendinden olacağına inandığı bir Şef’in tahakkümünü arzuluyor.[118]

Bu tahakküm arzusuna MHP Genel Başkanı Bahçeli’nin verdiği “tarihi değiştirecek” adım devlet yönetiminde ikinci milat… “Yeni Türkiye” söylemi bu kez gerçekle örtüşüyor.

Ancak burada kaydedilmesi gereken Bahçeli’nin nerden nereye, ne için geldiği, gelmiş olabileceğidir.

DEVLET BAHÇELİ’NİN BAŞKANLIK İÇİN DEDİKLERİ[119]
9 Ocak 2015 “Sistem değişmelidir diyenler halt etmiştir…”
30 Ocak 2015 “Oturmuş ve yerleşmiş parlamenter sistemi yıkmak ve başkanlık kılıfı ile diktatörlüğe geçmek yenilikse, bırakın eskide kalalım…”
9 Mayıs 2015 “Erdoğan Meclis’i kendi kontrolüne alarak, denge, denetim ve fren sistemi olmayan bir tek adam diktatörlüğüne, tahtsız ve taçsız bir sultanlığa koşmaktadır…”
15 Ağustos 2015 “Yönetim bir tek kişinin elinde kaldıysa vah hâlimize. Bizim yerli üretim Hitlerlere, Stalinlere, Kaddafilere tahammülümüz yoktur, olamaz da…”

 

Tüm bunların ışığında uluslararası hukuk uzmanı Ece Güner Toprak’ın, “AKP’nin önerdiğinin başkanlık sisteminin demokratik örneği yok,”[120] notunu düştüğü; “Dikta’nın Resmi”[121] diye betimlenen başkanlık ile yasama yürütmeye zinhar karışamayacakken; Cumhurbaşkanı seçilen ekibini kuracak, sorgusuz sualsiz beş yıl ülkeyi yönetecek!

Bu durumda “Neden Başkanlık?” sorusuna Nuray Mert, “Öyle bir düzen kurmak istiyorlar ki, hiçbir şey onları kendi gerçekleri ile yüzleştirmesin,” yanıtını veriyorken;[122] Atilla Özsever de, “Başkanlık zorunlu tahakküm rejimi”[123] saptamasının altını çiziyor.

Konuya ilişkin olarak Avrupa siyasetinin iki etkin ismi Hannes Swoboda, başkanlık sistemine geçişin hiç de sağlıklı sonuçlar doğurmayacağını belirtip; Kati Piri de hukukun üstünlüğü ilkesinin daha da zayıflayacağını vurgularken;[124] CHP Yalova Milletvekili Muharrem İnce de ekliyor: “Bu Cumhurbaşkanlığı değil tekbaş sistemidir.”[125]

“Başkanlık, bir sıfır toplam oyunudur. Sorunların sebebinde bu vardır,” diyen siyaset bilimci Juan Linz, ‘Başkanlık Sisteminin Başarısızlığı’ başlıklı yapıtında, başkanlık yönetim tarzının özellikle kutuplaşmış toplumlarda hastalıklı sonuçlara yol açtığını anlatır.

“Başkanlık sistemi” üzerinde yapılmış en ayrıntılı analizle tanınan Linz; “Çünkü başkanlıkta kazanan parsayı toplar” der ve ekler: “Kutuplaşma bilenir ve (dolayısıyla) meşruiyet gölgelenir. Başkanın 4-5 yıl için seçildiğini düşünün. (Karşıt) tarafların tabanları arasındaki sertleşme ve gerilimi, bu dönemde düşürecek bir mekanizma yoktur. Yenilen taraf 4-5 yıl bekleyecektir. Gerilim tırmanır!”[126]

Kolay mı? Her şey eski Anayasa Mahkemesi üyesi Prof. Fazıl Sağlam’ın, “Anayasa değişikliğinin temel özelliği, yürütme-yasama ve yargıyı, bir siyasi parti önderinin kişisel tercihlerine terk etmektir. Güçlerin yürütmede toplanması, yönetimi demokratik olmaktan çıkarır” vurgusuyla eklediği üzeredir:

“Cumhurbaşkanlığı sistemi gibi yapay terim seçilmiş. Türkiye’deki güncel gelişmeleri karşılayacak bir terim aranıyorsa, gerçeğe en uygun olanı ‘Reislik sistemi’ olmalı.”[127]

II.3) REFERANDUM ZORLAMASI

Ülkeye, fiili olarak dayatılmış bir tek adam rejimini yasallaştırmak için referanduma gidiyoruz. Sünnî Başbakan, “Evet” oyunu arttırmak için şamanist, hatta satanist el hareketleri yapabiliyor…

Peki, bu anayasaya “Evet” dememizi isteyen siyasal İslâm, AKP ve Saray, karşılığında ne vaat ediyor? Ekonomik refah, özgürlük, demokrasi mi? AKP’nin liderine göre, esas mesele kesinlikle bunlar değil, “Türkiye’nin, Türk milletinin asırlardır süren beka sorunudur”. Asırlar öncesine giden bir “beka sorunu” söz konusu olunca da bir ortaçağ nostaljisi, monarşi hevesi canlanıyor.

“Evet” oyunun, eğer çıkarsa, en fazla yüzde 50’lerde kalacağı bir referandum böyle tanımlandığında, “Hayır” diyenler, seçmenin yarısına yakını, ülkenin bekasına karşı çıkan “vatan hainleri” oluyorlar. “Hayır” diyenleri, “PKK, HDP, CHP, FETÖ, DHKP-C, IŞİD” çorbası olarak sunan İslâmcı kafa, absürt duruma bir de grotesk bir boyut ekliyor.

Eğer “Hayır”cılar böyleyse, “Evet” çıkarsa, bundan sonra rahat ve huzur için, 200 yıl sonra yeniden ele geçirdikleri ülkenin bekası için, hainleri cezalandırmak, hatta hainlerden kurtulmak gerekecektir.[128] Yok “Hayır” çıkarsa, hainlerin ülkeyi yıkıma sürüklemesini önlemek için bir iç savaşa hazır olmak gerekecektir.

Referandumda “Evet” çıkmasını isteyen, bunu bir beka sorunu olarak görenlerin kontrol ettiği bir OHAL altına giriyoruz. Diğer bir deyişle, kanun kuvvetinde kararname çıkartma yetkisi, polisi harekete geçirme, “Hayır”cı “hainleri” susturma, etkisizleştirme gücü, “Evet”i ülkenin beka sorunu olarak görenlerin elinde. OHAL nedeniyle toplanmak, afiş asmak, broşür dağıtmak, yürüyüş yapmak da yasak. Kısacası neden “Hayır” demek gerektiğini anlatmak yasak.

OHAL, “Allah’ın lütfû” olan, belki de bu yüzden hâlâ esrarını korumaya devam eden bir darbe girişiminin ardından ilan edildi. OHAL uygulamalarıyla yaklaşık 130 bin kişi işinden atıldı, demek ki en az 400-500 bin kişi mağdur edildi; yaklaşık 92 bin kişi tutuklandı, 45 bin kişi gözaltında; 7 bin 316 akademisyen işinden atıldı, 4 bin savcı ve hâkim meslekten ihraç edildi, 149 medya organı kapatıldı, 162 gazeteci tutuklandı. AKP önderliğindeki siyasal İslâm daha şimdiden, bürokrasinin, eğitim kurumlarının içini temizlemeye, potansiyel “Hayır”cıları cezalandırmaya, sokaklarda da güvenlik güçleri, kimi yerde de siyasal İslâmın taraftarları, “Hayır”cılara saldırmaya başladı bile.

Ancak belli ki bunlar yeterli değil. Kimi AKP’liler bir iç savaşa hazırlanmaktan söz ediyor, kimi belediyeler zabıtayı silahlandırıyor, siyasal İslâmın liderinin dünürü, örgüt kurup silahlanıyor, sokaklarda “Halk Özel Harekât” yaftalı milis heveslileri dolaşmaya başlıyor.

Büyük sermayenin bir sözcüsü, “Evet” için yapılan popülist harcamalar, “Referandumdan sonra halka büyük bir fatura yükleyecek,” diyor. Bu sırada, ekonomi nereden geldiği belli olmayan dolarlarla ayakta kalmaya çalışıyor. Yalanlanmayan söylentilere göre iki belediye başkanına, yurtdışından toplam bir milyar doları ülkeye getirmesini “rica eden” MİT bu parayı nereden buldunuz diye sormuyor. Peki, “büyük sermaye” bu absürt durumlara ne diyor?

Bir iktidarın bekası sorunu, ülkenin bekası olarak satılırken bu referandum Münih Güvenlik Konferansı’nda, 2017’de dünya düzenine yönelik 10 güvenlik tehdidinden biri olarak betimleniyor.[129]

Tam da bunun için Başbakan Binali Yıldırım’ın, “Artık her şey cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesiyle değişmiştir. Cumhurbaşkanının siyasi sorumluluğu doğmuştur. İşte bu durumun sistemdeki bu kargaşanın ortadan kalkmasını istiyoruz… Bunun yolu da mevcut durumu anayasadaki durumla uygun hâle getirmek,”[130] söylemiyle “gerekçe”lendirmeye kalkıştığı referandumla coğrafyamız bir yol ayrımındadır.

16 Nisan’da gerçekleştirilecek referandum öncesinde toplumun büyük çoğunluğu kritik durumun farkına vardı. Buna göre davranmaya başladı: Parlamenter sistem savunusundan otoriteryanizme itiraza, yaşam tarzına yönelik müdahalelerden cumhuriyet ve laikliği müdafaaya, emeğe yönelik sistematik baskının artışından devlet kurumlarının arpalığa dönüştürülmesine geniş bir gerekçe kümesi ile “Hayır” diyeceğini belirtiyor.

2017 referandumunun, anayasa maddelerinin niteliği ve olağanüstü hâl koşullarında gerçekleşecek olması nedeniyle 2007 ve 2010 Referandumlarına benzemeyeceği ortada. Yani 15 Temmuz sonrasının özgül koşullarına uygun özgül bir referandum söz konusu. Ve bu referandum sistem-içi düzenlemelerin ötesinde sistemi dönüştürecek bir eşik niteliğindedir…

Korkut Boratav’ın belirttiği üzere “Evet” çıkması hâlinde, “Başkanlık rejimine geçtiği andan itibaren faşizme geçiş tamamlanmış” olacaktır. Kitabi dille ifade edersek, diktatörlük yerleşik hâle gelecek, konsolidasyon evresi olarak adlandırılan “gerçek faşizm” dönemi başlayacaktır: İktidar bloğundaki ve toplumdaki sınıfsal temsillerde asimetri artacaktır.[131]

III. AYRIM: 16 NİSAN’IN SORU(N)LARI

HDP’li Hüda Kaya’nın, “Referandum ile resmileştirmedikleri tek şey sultanlıktır, hilafettir,”[132] diye betimlediği 16 Nisan referandumu[133] ile getirilmek istenen tekçilik rejimine karşı ilk mücadele ve kazanımlar 800 yıl öncesine, 1215’de İngiliz kralının yetkilerini sınırlandıran ‘Magna Carta (Büyük Ferman)’ya kadar gidiyor. Parlamenter sistemin geçmişi de XVII. yüzyıla -İngiliz Burjuva Devrimi’ne- uzanıyor. Parlamentonun tüm toplum kesimlerini kapsamasında en önemli rol ise hiç kuşkusuz XIX. yüzyıl boyunca mücadele eden işçi sınıfına ait.

Dünyadaki gelişmeler, gecikmeyle de olsa, Osmanlıya da yansıyor. 1839 Tanzimat Fermanı’ndan itibaren padişahın yetkilerini sınırlandıran, temel hak ve özgürlüklerde bir takım gelişmelerin sağlandığı düzenlemeler yapılıyor. 1876’da kabul edilen ilk Anayasa (Kanuni Esasi)’ye göre 1877’de ilk kez parlamento (Meclis-i Mebusan) oluşuyor.

Gerçi bu parlamento çok kısa bir süre sonra (Bugünlerde AKP çevrelerinin yerlere göklere sığdıramadıkları) II. Abdülhamid tarafından kapatılıyor ve ancak 30 yıl sonra açılabiliyor ama olsun, bu bir başlangıçtır. Dolayısıyla 16 Nisan referandumu, Osmanlı tarihi üzerinden bile baksanız Türkiye’de demokrasiyi 150 yıldan daha da geriye götürme girişimi oluyor.[134]

III.1) TEHDİT(LER), OYUN(LAR)

AKP tabanındaki yaygın bir görüş, “İktidarı ele geçirdik. Artık bir daha bırakmayız, bırakmamalıyız, asla kaybetmemeliyiz iktidarı… Üstelik akademik kılıklı bir ülke ve millet düşmanı, iktidar için ülkeyi yakıp yıkmaya hazır bir katil ruhlu, referandumu kaybedersek silahlı iç savaşa hazırlansın herkes,”[135] merkezindeyken; Erdoğan ile AKP’li şürekasının “Hayır”a tahammülü yok

Bu doğrultuda “darbe girişiminde halkı kısa sürede sokağa dökmek” amaçlı grubun 2017’nin ocak ayındaki ilk toplantısında Cumhurbaşkanı’nın dünürü Orhan Uzuner’in, gerekli cihazları aldıklarını dile getirerek, “En küçük cihazımız düdük. Arabamda megafon var. Gerektiği zaman kullanacağımız silah var. Böyle hazırlıkları yapmamız lazım. Liderimiz Cumhurbaşkanı Erdoğan etrafında kenetlendik,” ifadelerini kullandı.

‘Kardeş Kal Türkiye’ adını taşıyan grup Uzuner liderliğinde, anlık iletişim için WhatsApp grupları oluşturuyor, her ilçede telsiz sistemleri kuruyor, radyo yayını yapabilmek için şirket kuruyor. Grup, Sağlık Bakanlığı sertifikalı ilkyardım, Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü sertifikalı insansız hava aracı-drone kullanım eğitimleri alıyorken;[136] tehditkâr paramiliter özellikler taşıyor.

“HAYIR” DİYENLERİN HÂLİ
 “Hayır” kampanyası yürüten 115 kişi gözaltına alındı.
Afiş asan 5 kişi idari para cezasına çarptırıldı.
Anayasa Görüşmeleri’nin başladığı gün, Emek ve Demokrasi İçin Güç Birliği Platformu’nun TBMM önünde yapacağı basın açıklaması polis tarafından engellenirken aralarında milletvekillerinin de bulunduğu kitleye plastik mermi ve basınçlı suyla saldırı yapıldı.
Ankara Valiliği “güvenlik gerekçesiyle” her türlü gösterinin yasaklandığını duyurdu.
İstanbul Beşiktaş-Kadıköy vapurunda “Başkanlığa Hayır” şarkısı söyleyen gençlerin gözaltına alınmasını halk engelledi.
Kamu-Sen Genel Merkezi’ne 25 kişilik bir grup saldırdı. Baskını yapanlar Kamu-Sen Genel Başkanı İsmail Koncuk’un istifasını istedi.
Meclis’te teklifin kabul edilmesinin ardından İstanbul Maltepe’de ‘Hayır’ çalışması yapan gençlere AKP’liler silahla saldırdı. Bir kişi yaralandı.
Suç örgütü lideri Sedat Peker “Hayır” diyenleri tehdit etti: “Sokağa çıkan olursa onları sokakta bekliyor olacağız!”
Misvak Dergisi, yayımladığı bir karikatürde “Hayır” diyenleri “şeytan” olarak çizdi.
Başbakan Yıldırım, “Hayır” diyenleri “teröre destek vermekle” suçladı.
Sabahattin Önkibar’ın “Devlet Bahçeli ve MHP İçin Her Şey” kitabının toplatılmasının ardından Gazeteci İrfan Değirmenci “Hayır” dediği için Kanal D’den atıldı.
“Hayır”cı Türk-Büro-Sen Başkanı Fahrettin Yokuş’a silahlı saldırı yapıldı.
Meral Akşener’in Çanakkale’de yapacağı programda salonun elektrikleri kesildi, salona polis girdi. Akşener konuşmasını megafon ve telefon ışıklarıyla yaptı.
‘Posta’ gazetesinde çalışan Hakan Çelenk, “Hayır” dediği için kovuldu.
Erdoğan “Hayır” diyenlere yönelik “Şerre rıza şerdir” ifadelerini kullandı.
Dıgıtürk gerekçesiz bir biçimde film arşivinden “NO” filmini kaldırdı.
Erdoğan, anayasa değişikliğine karşı çıkanlara “gafiller” dedi.
Süheyl Batum, “Hayır” gezilerine katıldığı için Bahçeşehir Üniversitesi’nden atıldı.
‘Akit’ gazetesi yazarı eski milletvekili Şevki Yılmaz Akit TV’de “16 Nisan’ın zaferle çıkacağına dair Hadis-i Şerif var” ifadelerini kullandı.
Ümraniye’de “Hayır” çalışması yürüten Haziran Hareketi üyelerinden biri bıçaklandı.
Kocaeli Belediyesi su faturalarındaki “su kayıp kaçağına HAYIR” yazısını kaldırdı.
Erdoğan “Hayır’ın gideceği yer Kandil, hayır eşittir çukurdur” dedi.
CHP’li İlhan Cihaner’in İstanbul Kültür Üniversitesi’nde katılacağı anayasa paneli üniversite yönetimi tarafından yasaklandı.
Esenler Belediyesi, CHP’nin referandum için hazırladığı araçları engelledi.
Sinan Oğan’a konferans sırasında “Hareketin lideri Devlet Bahçeli” sloganı atan bir grup tarafından saldırı oldu.
KTÜ İnşaat Mühendisliği kantininde “Üniversite başkanlığa Hayır diyor” afişleri asan öğrencilere saldırı oldu, bir öğrencinin burnu kırıldı.
Metin Feyzioğlu’nun Malatya’da katılacağı “Hayır” paneli için ADD’ye yer verilmedi.
‘Yeni Şafak’ gazetesinin ilahiyatçı yazarı Hayrettin Karaman “Hayır” diyenleri İslâm karşıtlığı ile suçladı.

 

Hızla birkaç veriyi sıralayalım:

  • Mersin’de AKP Anamur Gençlik Kolları Başkanı Hasan Baki, “Tarih yazılıyor. Aydınlık, Batı özentili devrim değil, İslâm davası devrimidir bu,”[137]açıklaması yaptı.
  • AKP Soma İlçe Gençlik Kolları tarafından Belediye Düğün Salonunda 13 Şubat 2017 tarihinde düzenlenen konferansta konuşan AKP Manisa İl Başkan Yardımcısı Ozan Erdem, “Bu referandum oylamasında yüzde elliyi geçemezsek iç savaşa hazır olun,” dedi.[138]
  • Düzce’de, ellerinde tabanca ile çektirdikleri fotoğrafı, “Başkanlık sistemine hayır diyenleri tıpkı 15 Temmuz gibi sokaklarda bekliyor olacağız,” notuyla Facebook’ta paylaşan 19 yaşındaki S.A. ve 17 yaşındaki G.E., nöbetçi mahkemece adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı.[139]
  • Antalya Cumhuriyet Başsavcı Vekili Cevdet Kayafoğlu, Twitter hesabından referandumla ilgili olarak, “PKK anayasa referandumunda ‘hayır’ çağrısı yapmış. Sandıkta ‘hayır’ diyecek olanlar PKK ile aynı muameleyi göze alıyorlar demektir. Küsmece yok. Vereceğiniz oy, aynı zamanda PKK’ya destek oyudur. Haberim yoktu demeyin,”[140]diye konuştu.
  • CHP Sözcüsü Selin Sayek Böke’ye, 21 Şubat 2017 gecesi CNN Türk’te katıldığı televizyon yayını sırasında kanalı arayan bir kişi tarafından, “Yaşamına son verilecek, evine gidemeyecek” tehdidinde bulunuldu.[141]

İlave bir şey daha: OHAL koşulları ve AKP’nin malum tasallutu altındaki 16 Nisan referandumundaki soru(n)lardan birisi de, seçmen listelerinde yaşanan karmaşa ve Suriyeliler ile ilgili yeni kayıtlardır!

Bir önceki seçim kütüklerinde isimleri olmayan Suriyelilerin, askıya çıkan yeni kütüklerde isimlerinin yer alması manipülasyon iddialarının yoğunlaşırken; Referandum İl Koordinasyonu’nun çalışmaları hakkında bilgi veren DBP Diyarbakır İl Eşbaşkanı Zeki Baran, Suriyelilerin seçmen kütüklerinde gösterildiğini belirterek “Özellikle olmayan adreslerde, olmayan hanelerde gösteriliyor,” dedi.[142]

Bu doğrultuda Diyarbakır Sur’da mahalle muhtarlıklarına gönderilen seçmen listelerinde Suriyelilerin yoğun bir şekilde bulunması dikkat çekti. 16 Nisan’da yapılacak anayasa değişikliği referandumu için Diyarbakır İl Seçim Kurulu Başkanlığı’nın hazırladığı seçmen listeleri muhtarlıklarda askıya çıktı. 6 mahallesinde 17 aydır “sokağa çıkma yasağı”nın olduğu Sur’da, yasağın bulunmadığı Alipaşa, Melikahmet, İskenderpaşa, Süleyman Nazif, Ziya Gökalp, Lalebey, Abdal Dede, Cami Kebir, Cami Nebi mahalle muhtarlıklarına gönderilen listede Suriyeliler göze çarpıyor.[143]

Bu doğrultuda ‘Güneydoğu Anadolu Belediyeler Birliği’nin, sokağa çıkma yasaklarının sık yaşandığı bölgenin 16 il ve ilçesinde seçmen değişimiyle ilgili olarak hazırladığı rapora göre, seçmen sayısı en çok Şırnak, Nusaybin, Yüksekova ve Sur’da düştü.[144]

 

ŞIRNAK, CİZRE, SİLOPİ, İDİL, BEYTÜŞŞEBAP, SUR, SİLVAN, BİSMİL, DİCLE, LİCE, NUSAYBİN, DARGEÇİT, DERİK, YÜKSEKOVA, ŞEMDİNLİ VE VARTO’DAKİ

7 HAZİRAN, 1 KASIM VE OCAK 2017 SEÇMEN LİSTESİNDEKİ DEĞİŞİMLER

YER 7 HAZİRAN’DA SEÇMEN SAYISI 1 KASIM’DA SEÇMEN SAYISI OCAK 2017 OCAK-KASIM ARASI
Silopi 59 bin 317 59 bin 393 62 bin 978 3 bin 585 seçmen arttı
Bismil 62 bin 978 63 bin 452 65 bin 608 2 bin 156 seçmen arttı
Dicle 22 bin 221 22 bin 171 22 bin 632 461 seçmen arttı
İdil 36 bin 405 34 bin 780 36 bin 405 bin 625 seçmen arttı
Lice 16 bin 33 15 bin 823 15 bin 879 56 seçmen arttı
Dargeçit 15 bin 21 15 bin 74 15 bin 409 335 seçmen arttı
Derik 33 bin 197 33 bin 376 33 bin 611 235 seçmen arttı
Cizre 67 bin175 66 bin 297 68 bin 564 2 bin 267 seçmen arttı
Silvan 47 bin 676 47 bin 748 47 bin 879 131 seçmen arttı
Beytüşşebap 9 bin 723 9 bin 850 9 bin 626 224 seçmen azaldı
Varto 19 bin 439 19 bin 239 19 bin 178 kişi 61 seçmen azaldı
Şemdinli 31 bin 860 32 bin 471 32 bin 409 62 seçmen azaldı
Sur 69 bin 397 68 bin 532 67 bin 594 938 seçmen azaldı
Yüksekova 68 bin 157 69 bin 331 67 bin 347 bin 984 seçmen azaldı
Şırnak kent merkezi 46 bin 706 46 bin 710 42 bin 696 4 bin 14 seçmen azaldı
Nusaybin 64 bin 565 65 bin 158 58 bin 918 6 bin 240 seçmen azaldı

 

Eski hakem Selçuk Dereli’nin, Arda, Burak ve Rıdvan Dilmen’in baskı nedeniyle “Evet” kampanyasına destek verdiklerini[145] açıkladığı tehditler ve oyunlar karşısında yapılması gereken Charles Bukowski’nin, “Yekê pêwîstîya ku dêbikin ji we re bibêje be, tê bêjtina ku we wenda ki/ Biri size ne yapmanız gerektiğini söylüyorsa, kaybettiniz demektir,” sözünde somutlanan iradenin tutumundan başka bir şey değildir.

III.2) “HAYIR”(IMIZ)IN ANLAMI VE TUTUM(UMUZ)

Tam da bu noktada, “Hayır”(ımız)ın anlamı ve tutum(umuz)un netleştirilmesi gerekiyor.

Siz bakmayın; “En başta senin ‘Hayır’ın benim ‘Hayır’ım gibi ayırımlara gitmenin yanlışlığını söylemek durumundayım. Önümüzdeki referandum, bir seçim değil; o veya bu partinin, o veya bu kesimin kendini öne çıkaracağı bir durum yok; bunun bir yararı da yok,”[146] diyen Meryem Koray’ın toptancı kolaycılığına!

Meral Akşener ile bizim “Hayır”ımız arasında bir “ayırım” olmaması mümkün mü? Bunun neresi “yanlış” olabilir ki?!

Bir de şu ÖDP Başkanlar Kurulu Üyesi Alper Taş’ın, “Referandum bir memleket meselesi”;[147] EMEP MYK Üyesi Levent Tüzel’in, “Bu bir parti meselesi değil, Türkiye’nin meselesidir”;[148] DİSK Genel Başkanı Kani Beko’nun, “Bu kez mesele memleket meselesi,”[149] ifadelerindeki soru(n) var: “Memleket meselesi” söylencesi gibi! Ezilenler açısından hiçbir şey “memleket” kavramı kadar müphem bir genelleme değildir…

Açıkça belirtmeliyim: Başbakan Yıldırım’ın, “Kim ‘Hayır’ diyor? PKK’nın sözde üst düzey yöneticileri, FETÖ’nün kaçak terörist sürüsü. Başka kim ‘Hayır’ kampanyası yapıyor? CHP ve HDP. Belli ki CHP, sırtını terör örgütüne yaslamış HDP’nin kayığına binmiş vaziyette. Ne diyelim onlar için hayırlı olsun,” deyişindeki[150] toptancı genelleme ne kadar zorlama ise, “ayırımsız Hayır” ile “memleket meselesi” de o kadar anlamsızdır.

Bir diğer anlamsızlık da Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun, “Anti Erdoğancılık kazandırmıyor,”[151] fetvasıdır.

“Hayır”(ımız)ın niteliği ve neleri karşısına aldığı çok önemlidir. Çünkü “Hayır” için yürürken, “Hayır” sonrasına hazırlanmak devrimci öncüyü diğerlerinden ayıran en önemli özelliktir[152] de ondan!

“Hayır”(lar)ımız elbette farklıdır; farklı olacaktır![153]

Tıpkı “Bizim ‘Hayır’ CHP’den farklı” diyen HDP Grup Başkanvekili Ahmet Yıldırım’ın altını çizdiği gibi: “Biz ‘Hayır’ diyoruz. Ama ‘Hayır’ı CHP gibi kurgulamıyoruz. CHP sıkı sıkıya 100 yıllık statükoya sarılmış ‘aman bu statüko değişmesin’ diyor… Biz, ne CHP’nin sarılıp kaldığı 100 yıllık statükoyu ne de AKP ve MHP’nin ülkeyi Osmanlı ‘tek adamcılığına’ götürecek mevcut Anayasa paketini kabul ediyoruz. Değiştirmek isteyenler halka, ‘sistem tıkanmış, çürümüştür, devlet yapısı işlemez hâle geldi, yenilik arıyoruz’ diyor.”[154]

Ayrıca HDK Eş Sözcüsü Gülistan Kılıç da “Hayır”larının sebeplerini şöyle sıralıyor: “…‘Hayır’ iktidarlara karşı halk var demektir… ‘Hayır’ emeğin hakkını kazanmaktır… ‘Hayır’ kadın özgürlüğü mücadelesini büyütmektir… ‘Hayır’ demokrasiyi geliştirmektir… ‘Hayır’ kalıcı OHAL düzenine son demektir… ‘Hayır’ eşit yurttaşlık demektir… ‘Hayır’ inançlara özgürlük demektir… ‘Hayır’ yaşam ve doğa alanlarının tahrip edilmesine dur demektir… ‘Hayır’ ben, sen değil; biz demektir… ‘Hayır’ hayattır… Bizler, herkes için ‘Hayır’ diyoruz… ”[155]

Tekrarlıyorum: “Hayır”(lar)ımız elbette farklıdır; farklı olacaktır!

CHP’nin eski genel başkanı ve Antalya vekili Deniz Baykal, “Hayır kampanyası milli bir harekettir,”[156] diye haykırdığı tabloda, nasıl olmasın ki?

Bu kadar da değil!

Meral Akşener’ci, Doğu Perinçek’çi “Hayır”larla birlikte; “Şimdi tarihe yeni ve şanlı bir sayfa ekleme sırası sana geldi. Her şeyimizi, hatta aldığımız nefesi bile borçlu olduğumuz Atatürk’ün eşsiz emaneti Cumhuriyet’e ve onunla özdeşleşen laik, demokratik parlamenter sisteme sahip çıkma kararlılığın nedeniyle seni yürekten kutluyorum… Unutma ki, vereceğin ‘Hayır’ oyu, şimdiye kadar kullandığın tüm oylardan çok daha önemli ve değerli,”[157] diyen Uğur Dündar’ların…

“Ulusal Kurtuluş Savaşı’yla kazanılmış, tam bağımsızlık, özgürlük, ulusal egemenlik ve çağdaşlık amaçlarına ulaşmayı varlık nedeni saymış cumhuriyeti sözde bırakarak, devleti bir kişinin tekeline verip ülkeyi karanlığa sürükleyecek, ulusu sorunlar ve yitikler içine atacak Anayasa değişikliğine milyonlarca kez ‘Hayır’!,”[158] haykırışıyla Yekta Güngör Özden’lerin….

“Evet-Hayır; Damat Ferit ile İzmir’de ilk kurşunu sıkan Hasan Tahsin arasındadır… Evet-Hayır; padişahlık ile cumhuriyet arasındadır… Evet-Hayır; Derviş Mehmet ile Kubilay arasındadır… Evet-Hayır; Sevr ile Lozan arasındadır… Sıradan bir ‘Evet-Hayır’ değildir bu,”[159] diye konuşan Bekir Coşkun’ların ulusalcı söylemlerine de “Hayır” dememek mümkün mü?

Coğrafyamızda T.“C” “fabrika ayarları”nın sabitliğinden bi-haber -bir zamanlar!- AKP’yi göklere çıkartan[160] ve şimdilerde de, “Türkiye’de siyasi dengelerin değişebilmesi için, ‘Merak etmeyin, güvenin bize, basın ‘Hayır’ı’ diye kadrosuyla, kişiliğiyle, ‘yönetime talip’ olduğu izlenimini veren birileri lazım,”[161] diyerek “kişi kültüne” övgüler düzen Aslı Aydıntaşbaş ve öteki “yetmez ama evet”çi liberaller de bizim “Hayır”ımız elbette farklıdır, farklı kalacaktır!

Bir an anımsayın: Bundan önceki anayasa referandumunun “Evet” kampanyasını Hakan Şükür başlatmıştı, “Ülkemizin geleceği için ‘Evet’ diyorum” demişti. Şu anda “terörist” olarak aranıyor, yurtdışına kaçmak zorunda kaldı, babasını bile tutukladılar, malına mülküne el kondu…

Nazlı Ilıcak “Evet”in en büyük destekçisiydi, “Tahakküm edici havadan kurtulmak için evet diyeceğim” diyordu. Şu anda hapiste…

Ahmet Altan ‘Evet’ başlıklı makale yazmıştı, “Evet çıkmasını ümitle bekliyorum, çünkü bu ‘Evet’, zalim bir sistemin temeline şahmerdan gibi vurup, o temeli kıracak,” diyordu. O da şu an hapiste…

Mehmet Altan “Hayır” diyenleri ayıplıyordu, “Toplum ikiye ayrılmış, ‘Evet’ mi diyeceğiz, ‘Hayır’ mı diyeceğiz, ayıp bir şey, bu anayasanın bugüne kadar değiştirilmediğine isyan etmeliyiz,” diyordu. Şu anda hapiste…

Şahin Alpay “Bin kere ‘Evet’ diyorum” diyordu. Şu anda hapiste.

Ali Bulaç “Hayır diyenler aslında askeri darbeye ‘Evet’ demiş olurlar, demokrasi adına ‘Evet’…” diyordu. Şu anda hapiste.

Hasan Cemal de “Evet” demeyi tarihi bir fırsat olarak görüyordu, “Referandum Türkiye için tarihi bir fırsat, hukukun üstünlüğü için tarihi bir fırsat, bu nedenle referandum sürecinin başından beri ‘Evet’i savunuyorum,” diyordu. İşinden atıldı, herhangi bir gazetede yazmasına izin verilmiyor…

Mümtazer Türköne “Hayır” diyenleri darbe yanlısı olmakla suçluyordu, “Bu berbat statükoyu tarihin çöp sepetine atmakta geç bile kaldık,” diyordu. Şu anda hapiste…

Baskın Oran, göğsünde “Yetmez ama evet” yazılı tişört giyiyordu, sokakta bu tişörtle dolaşıyordu, “Ne kadar değişse o kadar sevaptır” diyordu, “Erdoğan demokrasi kahramanı” diyordu. Şimdi aynı Baskın Oran “Türkiye yönetilemiyor, hayatımda Türkiye’nin bu kadar bataklığa girdiği bir dönemi görmedim,” diyor…

Cengiz Çandar “Türkiye’nin önü açılıyor, hukukun üstünlüğüne ‘Evet’ demekten başka yol var mı?” diyordu. İşten atıldı. Şimdi “Pişman mısın dersen, pişmanım, daha uyanık davranmalıydık,” diyor…

Bülent Arınç “Hayır diyenlere acıyorum” diyordu, “Kurban olduğum Allah verdikçe veriyor” diyordu. Şimdi aynı Bülent Arınç’ı boş süt şişesi gibi kapının önüne koydular, Erdoğan telefonuna bile çıkmıyor, yandaş medyada “Manisalı Lawrence” deniyor…

Ertuğrul Günay o zamanlar bakandı, “Hayır demek, bilerek veya bilmeyerek darbeci zihniyetle işbirliği yapmak demektir” diyordu. Kapının önüne kondu, şimdi “Ülke ateşler içinde” diyor…

Orhan Pamuk “Evet diyeceğim, darbecilerle hesaplaşmanın yolu açılıyor, AKP Türkiye’yi çok iyi yönetiyor,” diyordu. Şimdi aynı Orhan Pamuk “İnsan hakları her gün ihlâl ediliyor, otoriter askerlerin yerini otoriter ve İslâmcı hükümet aldı,” diyor…

Aydın Engin “Harbiden ‘Evet’ dedim, duraksamadan ‘Evet’ dedim, ülke demokrasisine çok yararlı olduğuna kanaat getirdim, hiçbir kuvvet beni evet demekten alıkoyamazdı, alıkoyamadı,” diyordu. Tutuklandı, birlikte çalıştığı ‘Cumhuriyet’ gazetesinin yazarları şu anda hapiste…

Adalet Ağaoğlu sadece “Evet” demekle kalmıyor, açık çek veriyordu, “Evet diyerek hakkımızı arama hakkını elde ediyoruz, ‘Yetmez ama evet’ diyorum, atılan her adıma ‘Evet’ diyorum,” diyordu. Şimdi “Evet dediğim için çok pişmanım, enayilik etmişim, bunlara kandığım için hâlâ başımı duvarlara vuruyorum,” diyor…

Sezen Aksu “Tabii ki ‘Evet’ diyeceğim, ‘Evet’ demeye devam edeceğim,” diyordu. Sonradan AKP’nin işine gelmeyen laflar söyleyince yandaş medyada linç edildi, “Kart Serçe” manşeti atıldı…

Cemil İpekçi “Evet diyorum, buna ‘Hayır’ diyenlerin çoğunluğu eski diktanın, eski despotluğun sürmesini isteyenlerdir, hakiki kitap okumuşsanız buna ‘Hayır’ demeniz mümkün değil,” diyordu. Şimdi ise “Yetmez ama evet derken sanatçı olmamın hayaline kapılmışım, demokrasi diyorlar, bunun neresi demokrasi anlamadım, güzelim ülkemize yazık oluyor, bir daha AKP’ye oy yok,” diyor…

Fethullah Gülen’e “Büyük Vizyoner” diyen Sinan Çetin “Bir daha darbe olmamasını garanti altına almak adına ‘Evet’!,” diyordu…[162]

Bunları nasıl unuturuz, unut-MUŞ gibi yapabiliriz? Elbette “Hayır”!

“Tutum(umuz) ne” mi?

“Bizim seçeneğimiz hayır ya da evet seçeneklerinden biri değildir. Bizim seçeneğimiz siyasetimizi bu zeminin bu zeminin ötesine taşımakla yani düzenin temel çelişkilerine, yani sınıfsal çelişkilerine insanların dikkatlerini yöneltmekle yaratılabilen”[163] “Hayır”dır!

Ve bu “Hayır”ın gücünü, istatistiklerden, sosyal medya, salon toplantıları, ev ziyareti etkinliklerinden öte fiilen, tutkuyla, kitlesel olarak gösterebilirsek, “Evet” kampında kuşku yaratabilir, güveni, nihayet kimlikleri sarsabilir, kararsızları daha kolay etkileyebiliriz.[164]

“İyi de ya boykot seçeneği” mi?[165]

Verili koordinatlarda “Kesê ku di meşê de li hewayê dinêrin, an dikevin çalekê an jî terpilîna li bendekî/ Havaya bakarak yürüyen, çukura düşer, tümseğe çarpar,” diyen bir Arnavut atasözüyle betimlenmesi mümkün olan boykot çağrıları politik bir seçenek değil!

Metin Yeğin’in “Boykot yanlış”[166] vurgusuyla sorusunu aktaralım: “Bu referandum da ‘boykot’ kararı alarak karikatür demokrasinin bu oyununu seyretmek doğru mu?”[167]

Elbette değil!

  1. AYRIM: SON DEĞİL, BAŞLANGIÇ

16 Nisan Referandumu bir son değil, sadece yeni bir başlangıç olacaktır.

Hâl böyleyken; “Zorbalık ve keyfiliğin hükümdar olmasına, totaliter gidişata ‘Hayır’ demek, siyasal travmanın üstesinden gelmenin bugün elimizdeki en önemli ve belki son fırsatıdır,”[168] diyen Ahmet İnsel’in saptamasına katılmak mümkün değildir.

Şunu inkâr edecek değilim: “Çok önemli bir oylamaya gidiyoruz, tartışılmaz. 16 Nisan’da sandıkta halkın çoğunluğunun ‘Evet’ ya da ‘Hayır’ demesi istibdad rejiminin kuruluşu sürecinde cephelerin arasındaki güç dengesi açısından büyük bir fark yaratacak.

Açık açık söyleyelim: Ne sandıktan ‘Evet’ çıkarsa istibdadın önü artık geri çevrilemez şekilde açılmış olur; ne de ‘Hayır’ çıkarsa istibdad ve ona eşlik eden bütün sorunlar akşamdan sabaha ortadan kalkar.

Aslında istibdad 16 Nisan’ı beklemiyor ki! Erdoğan’ın cumhurbaşkanı seçildiği Ağustos 2014’ten bu yana adım adım yükseliyor. Bahçeli’nin destek gerekçesi ne? Fiili bir durum doğmuştur, hukuku buna uygun hâle getirmek gerekir demiyor mu? İşte o ‘fiili durum’ diye adlandırdıkları istibdadın ta kendisidir. 1 Kasım hayalet seçiminin, yani seçim olmayan bir seçimin doğurduğu bir güç dengesi altında, yargı üzerindeki kontrolle, medya üzerindeki baskıyla, cumhurbaşkanına ve şimdilerde bir de ‘devlet büyüklerine’ hakaret uygulamasıyla, elbette en önemlisi OHAL’le istibdad zaten karşımızda, önümüzde, aramızda! Referandumda ‘hayır’ çağrısı yapanlar üzerinde uygulanan baskıları sıralamaya kalksak bu sütun değil gazetenin tamamı yetmez! Yani istibdad içinde istibdada karşı bir mücadele veriyoruz. Seçim sandığı ve parlamentonun öneminin ne kadar göreli olduğunu görmemek mümkün mü?

Sandıktan ‘Hayır’ çıkacağı (şimdi olduğu gibi) 16 Nisan’a yaklaşırken de açıkça belli olursa, Suriye bahanesiyle referandumun ertelenmeyeceği garantisini veren var mı? Oy sayımında ‘kedi’lerin uslu duracağı güvencesini veren var mı? Sandıktan ‘Hayır’ çıkarsa Erdoğan ve AKP’nin kaderine razı olarak ‘demokratik teamüller bizim çekilmemizi gerektiriyor’ demesini beklemek akıllı bir tutum olur mu? Buna karşılık ‘Evet’ çıkarsa şimdi Rus treni gibi bir inip bir çıkan Türkiye’nin aniden bir mezarlık sessizliğine bürüneceğini düşünmek makul mü olur? Bu Ortadoğu varken, bu Trump varken, ‘Evet’ cephesi bir Kürt bayrağıyla çatlama emareleri gösterirken, AKP ile Gülen cemaatini ayıran sınırlar bütünüyle belirsizken, ekonomik kriz bir canavar gibi homurdanırken Türkiye’nin süt liman olacağını beklemek anlamlı mıdır?

Referandum iki yönde de tayin edici son vuruş olmayacaktır. Ama ‘Evet’ karşı tarafa, ‘Hayır’ bizim tarafa büyük bir avantaj sağlayacaktır.

Bunun önemi ne diyecek var mı? Önemi şurada: ‘Evet’ çıkarsa ‘bu millet adam olmaz’lar ve yurtdışı planları yeniden başlayacaktır…

Ya ‘Hayır’ çıkarsa? Bu sefer de 7 Haziran ile başlayan ‘toplumsal uzlaşma’, ‘koalisyon hükümeti’, ‘birliktelik’ rehaveti yeniden baskın hâle gelecektir. Otomobiller üzerine Halk Özel Harekât yazanlar, toplantılarda ‘silah’ deyip sonra ‘siren dedim’ diyenler, Küçükçekmece’de olduğu gibi il başkanı ile belediye başkanının görüşmesinde uzun menzilli silahla ‘askerlik hatırası’ fotoğrafları çektirenler, gayri nizami harp tüccarı SADAT şirketinin yöneticisinin danışmanlığında hiç kuşkusuz ‘toplumsal uzlaşma’ya hazırlanıyorlardır! Parlamenter darkafalılık burada, eskiden daha çok kullandığımız terimi izninizle bu sefer kullanalım, parlamenter budalalığa dönüşüyor!

Öyleyse referandum için bütün gücümüzle mücadele! Ama sadece sandık için değil, referandumun öncesiyle ve sonrasıyla istibdada karşı hürriyet için sürekli mücadele!”[169]

Böyle bir mücadele açısından görülmesi gerek: İktidar da, saray da korkuyor. “Hayır”ın kazanma olasılığı, emin olun, her gece üzerlerine bir karabasan gibi çöküyor. Umut verme veya hamaset amaçlı sözler değil bunlar. Yürekten gelen bir inancın ifadesidir sadece.

Avrupa işçi sınıfının demokrasi mücadelesi geçmişi kadar bir mücadele geçmişimiz olmayabilir. Ancak Şeyh Bedrettin’den Pir Sultan’a, Dadaloğlu’ndan Baba İshak’lara, Kızıldere’den 1977’nin 1 Mayıs’ına uzanan köklü bir kardeşlik ve zulme boyun eğmeme geleneğimiz var. En umutsuz olduğumuz anlarda bu gelenek bir şekilde kendini yeniden var ediyor. Her seferinde zalimin zulmüne dur demesini bilir. Çok uzağa gitmeyelim. Baskının ve zulmün en yoğun olduğu, karamsarlığın ve umutsuzluğun boy verdiği günlerde Gezi direnişi, Bedrettin ve yoldaşlarının yüzlerce yıl sonra yeniden doğuşu değil miydi?

O yüzden umut her daim yüreğimizin en derinindeki yerini korumalıdır.

Biliyoruz iktidar diktatörlüğünü en acımasız yönüyle bize yaşatmaya çalışacaktır. Bu uğurda “Evet” oyları için terör bağlantısı kurarak tehditler savurmanın ötesine de geçecektir. Ama bizim kaybedeceğimiz bir şey yok. Fidel’in dediği gibi, “Biz yenilirsek yeniden ayağa kalkar, yeniden deneriz. Ama diktatör yenilirse sonu olur.”

Sandıktan “Evet” de çıksa sonuç değişmeyecektir. İktidar ne kadar uzatmaya çalışırsa çalışsın, ömrünü tamamlamıştır. Korkumuz da endişemiz de yok. Nâzım Usta’nın “O ne müthiş bahtiyarlık sevgilim, anlamak gideni ve gelmekte olanı” dizelerindeki gibi…[170]

O hâlde Halil Cibran’ın, “Sırtını güneşe çevirirsen gölgenden gayrı bir şey göremezsin”; Sokrates’in, “Umut her daim vardır”; Albert Camus’nün, “Ölüm korkusunu aşmadıkça insan için özgürlük yoktur… Hürriyet, tarihin kaybolmayan tek değeridir”; Karl Marx’ın, “Bir kimsenin özgür olarak gelişmesi, herkesin özgür olarak gelişmesinin şartıdır,” uyarılarının altını bir kez daha çizerek ekliyoruz: Eduardo Galeano’nun “Hayır” haykırışları lazım bize: “Paranın ve ölümün övülmesine ‘Hayır’ diyoruz. En çok malı olanın en değerli olduğu, mallara ve insanlara fiyat biçen bir sisteme ‘Hayır’ diyoruz. Silahlara her dakika iki milyon dolar harcayan ve her dakika otuz çocuğu açlıktan ya da iyileştirilebilir hastalıktan öldüren bir dünyaya ‘Hayır’ diyoruz.”[171]

Hem ‘Kâğıt İçicileri’ şiirinde açıklıkla yazılmış mıydı Cesare Pavese, “Yazgı değildi acı çekiyorsa dünya/ gün ışığıyla küfretmeye başlıyorsak:/ İnsandı suçlu olan. Hiç olmazsa gidebilmeliyiz/ aç ama özgür olabilmeli/ Hayır diyebilmeliyiz…” diye?

Son bir şey daha: Bir Kürt atasözü, “Berf çiqas bibare jî namîne ji havînê re/ Kar ne kadar yağarsa yağsın yaza kalmaz,” derken; ekler Albert Camus: “Kışın derinliğinde, nihayet öğrendim ki içimde yatan yenilmez bir yaz varmış…”[172]

12 Mart 2017 11:02:46, Ankara.

N O T L A R

 [1] BİR-KAR’ın 24 Mart 2017’de Bielefeld’de, 25 Mart 2017’de Dortmund’da, 26 Mart 2017’de Frankfurt’ta düzenlediği etkinliklerde yapılan konuşma… Newroz, Nisan 2017…

[2] Karl Marx.

[3] Charles Bukowski, Pulp, Çev: Melih Katıkol, Parantez Yayınevi., 3.Baskı, 2013, s.128.

[4] Ursula K. Le Guin, Yanılsamalar Kenti, Çev: Meltem Tayga, İmge Kitabevi, 2016, s.67.

[5] “Hayat ancak geriye bakarak anlaşılabilir; ama ileriye bakarak yaşanmalıdır.” (Søren Kierkegaard.)

[6] Özgür Mumcu, “Faşizmin Yükseliş Sesleri”, Cumhuriyet, 22 Şubat 2017, s.3.

[7] Ahmet İnsel, “16 Nisan’da Post-Demokrasi Oylanacak”, Cumhuriyet, 4 Mart 2017, s.10.

[8] Murat Çakır, “Demokratörlük”, Özgürlükçü Demokrasi, 7 Ocak 2017, s.5.

[9] İHD Diyarbakır Şubesi’nin hak ihlâlleri raporuna göre, 2016’nın ilk 9 ayında 40 bin 573 hak ihlâlinin yaşandığı belirtildi. (“İHD’den Çarpıcı Rapor: 40 Bin 573 Hak İhlâli, 1481 Ölü, 1907 Yaralı”, Cumhuriyet, 20 Ekim 2016, s.6.)

[10] “En Acı Birincilik… Türkiye Özgürlüklerin En Çok Gerilediği Ülke Oldu”, Cumhuriyet, 2 Şubat 2017, s.10.

[11] Güven Özalp, “AİHM Karnesine 15 Temmuz Darbesi”, Hürriyet, 27 Ocak 2017, s.26.

[12] “Türkiye’de İnsan Hakları Durumu Ciddi Biçimde Kötüye Gidiyor”, Cumhuriyet, 23 Şubat 2017, s.10.

[13] İnsan Hakları Derneği (İHD) ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nın (TİHV) raporlarından derlenen verilere göre, 2016 yılında 451 kişi polis ve askerler kurşunuyla öldü, 34 sivil yurttaş ise çıkan çatışmaların arasında kalarak yaşamını yitirdi. 82 kişi yaşam hakkı ihlâllerinin yoğun olarak yaşandığı yerlerden olan sınır hatlarında öldürüldü. Öte yandan şehir merkezleri ya da kırsal kesimlerde yurttaşların bulduğu patlayıcı maddelerin ellerinde patlaması sonucu 2’si çocuk, 7’si kadın en az 11 kişi yaşamını yitirdi. (Nuri Akman, “İnsan Hakları Haftası’nda Endişe Verici Tablo”, Evrensel, 13 Aralık 2016, s.7.)

[14] Orhan Bursalı, “Pardon, Referandum’da Bu İktidarın ve Liderinin Nesine Evet Diyeceksiniz”, Cumhuriyet, 2 Şubat 2017, s.6.

[15] Kemal Göktaş, “Dr. Faruk Alpkaya: Türkiye’yi Çok Zor 2 Yıl Bekliyor”, Cumhuriyet, 16 Ocak 2017, s.11.

[16] Ergin Yıldızoğlu, “Dışarıdan Bakınca Türkiye”, Cumhuriyet, 5 Ocak 2017, s.9.

[17] “The Guardian: Eğer Amerika’nın Geleceğini Görmek İstiyorsanız Türkiye’ye Bakın”, Diken, 31 Ocak 2017… http://www.diken.com.tr/guardian-eger-amerikanin-gelecegini-gormek-istiyorsaniz-turkiyeye-bakin/

[18] Ayşenur Arslan, “… ‘Otokrat” Kimdir… Nedir…”, Birgün, 28 Ocak 2017, s.2.

[19] Ahmet İnsel, “En Kötü Zaman”, Cumhuriyet, 10 Ocak 2017, s.11.

[20] Nuray Mert, “Mesele Tek Adam Değil, Çoğunluk Sultası”, Cumhuriyet, 27 Şubat 2017, s.5.

[21] Ergin Yıldızoğlu, “Muhalefet ve Siyaset”, Cumhuriyet, 12 Ocak 2017, s.9.

[22] Bülent Falakaoğlu, “Fethullah’ın Servetinden Bizim Cebimizden, Yaşamımızdan”, Evrensel, 21 Kasım 2016, s.4.

[23] “OHAL’in Açık ve Uzun Eli”, Evrensel, 21 Kasım 2016, s.4.

[24] “Fon, Devleti Yutuyor”, Cumhuriyet, 6 Şubat 2017, s.8.

[25] İklim Öngel, “İşte 15 Yıllık AKP Yıkımı”, Cumhuriyet, 26 Şubat 2017, s.6.

[26] “Başbakan Yardımcısı Canikli: Bütün Mağduriyetleri Gidereceğiz”, Milliyet, 9 Mart 2017… http://www.milliyet.com.tr/basbakan-yardimcisi-canikli-butun-ekonomi-2410614/

[27] Aykut Küçükkaya, “FETÖ’den Aldıkları Yurdu TÜRGEV’e Verdiler”, Cumhuriyet, 27 Kasım 2016, s.3.

[28] Emine Kaplan, “Torbadan ‘TÜRGEV’ Çıktı”, Cumhuriyet, 21 Aralık 2016, s.7.

[29] Aykut Küçükkaya, “TÜRGEV’de Yeni Skandal”, Cumhuriyet, 21 Kasım 2016, s.5.

[30] Hazal Ocak, “Erdoğan’ın Hocasına Bedelsiz Tahsis”, Cumhuriyet, 17 Aralık 2016, s.7.

[31] Hazal Ocak, “İHH’yle Rantla Barış”, Cumhuriyet, 21 Aralık 2016, s.7.

[32] “Numan Kurtulmuş’un Hedefi Cumhuriyet: Osmanlı’dan Sonrası Zulüm”, Cumhuriyet, 26 Haziran 2016, s.5.

[33] “Devletin Valisi… Devletin Savcısı”, Cumhuriyet, 16 Haziran 2016, s.4.

[34] Sebahat Karakoyun, “Meclis’te Şeriat Propagandası!”, Birgün, 8 Haziran 2016, s.8.

[35] Emine Kaplan, “Meclis’te Harem Selamlık Dönemi”, Cumhuriyet, 10 Haziran 2016, s.5.

[36] “Marmaris İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’nden Okullara Yılbaşı Uyarısı”, Sözcü, 29 Aralık 2016, s.2.

[37] Bahar Aksaç, “İlkokul Koridorlarında ‘Zafer İslâm’ın’ Pankartı”, Birgün, 5 Ocak 2017, s.3.

[38] Ozan Çepni, “Afyon’da İmzalı Takip: Ödev Yerine ‘Haydi Camiye’…”, Cumhuriyet, 28 Ocak 2017, s.2.

[39] Ozan Çepni, “MEB’in Eğitim Ortağı Müftülük… Öğretmenleri İmamlar Eğitecek”, Cumhuriyet, 26 Aralık 2016, s.2.

[40] Turan Eser, “Diyanet, Cami Gençlik Kolu (CGK) Kurarsa…”, Birgün, 25 Ekim 2016, s.7.

[41] “Bodrum’un Dünyaca Ünlü Koyuna İslâm Merkezi”, Cumhuriyet, 16 Mart 2016, s.3.

[42] Hüseyin Şimşek, “Müftülere Resmi Nikâh Kıyma Yetkisi Verilsin”, Birgün, 7 Aralık 2016, s.3.

[43] Sinan Tartanoğlu, “İki Kapılı Camiler Geliyor”, Cumhuriyet, 16 Şubat 2017, s.13.

[44] “… Namaz Kılmayan Hayvandır’ Diyen İlahiyatçı Günah Çıkarttı”, Cumhuriyet, 18 Ocak 2017, s.6.

[45] “AKP’li Belediye ‘Cihad’a Teşvik Ediyor…”, Cumhuriyet, 13 Şubat 2017, s.12.

[46] Ozan Çepni, “Nakşiler Kamu Spotu Oldu”, Cumhuriyet, 17 Kasım 2016, s.15.

[47] Selda Güneysu, “… ‘Göğüs Çatalları Görünmesin’ Diyen Müdür Terfi Etti”, Cumhuriyet, 28 Kasım 2016, s.2.

[48] “Bu da Oldu… Parkta Spor Yapan Hamile Kadına Tekme ve Yumruklu Saldırı”, Cumhuriyet, 9 Aralık 2016, s.3.

[49] “Kayyım Kadın Sığınma Evini Kapattı”, Cumhuriyet, 31 Aralık 2016, s.14.

[50] Turan Dal, “… ‘Tecavüze Uğramış Hasta’, Sarı Alanda Bekleyecek!”, Evrensel, 6 Şubat 2017, s.2.

[51] “Hanımlar Mecbur Kalmadıkça Taksiye Binmesin”, Cumhuriyet, 7 Ocak 2017, s.6.

[52] “Belediyenin Yeni Evlenen Çiftlere Dağıttığı Skandal Kitabın Orjinali Meclis’ten Çıktı”, Cumhuriyet, 17 Aralık 2016, s.3.

[53] Canan Coşkun, “IŞİD’liye Adalet Farkı”, Cumhuriyet, 10 Mart 2017, s.13.

[54] “IŞİD Davası’nda Tüm Sanıklar Tahliye Edildi”, Cumhuriyet, 25 Mart 2016, s.11.

[55] Mahmut Oral, “Sendikacıya 20 Yıl Hapis İstemi”, Cumhuriyet, 27 Aralık 2016, s.7.

[56] Alican Uludağ, “Ankara Gar Katliamı Davasında Salon Karıştı… IŞİD Sanıkları Avukatlara Saldırdı”, Cumhuriyet, 8 Şubat 2017, s.10.

[57] “Bu Cezayla Suruç’ta Yaralı Kurtulanları Öldürdüler”, Cumhuriyet, 11 Ocak 2017, s.6.

[58] Şiddetin çeşitli biçimleri var. Şiddet doğrudan fiziki olarak, öldürme, yaralama, korkutma, yıldırma amaçlı olarak uygulanabiliyor. Bunların arkasında bir siyasi proje, örgüt ya da yasal bir kurumsal yapılanma (devlet) olabiliyor. Açlık, yoksulluk, cahillik, geleceğe güvensizlik, mutsuzluk üreten toplumsal (ekonomik, siyasi) dinamiklerin yarattığı bir yapısal şiddet de söz konusudur. Şiddet bir de simgesel olarak, elinde siyasi güç, ahlâki, dini otorite olanların demeçleri, medyanın teşhir, hedef gösterme, aşağılama, “ötekileştirerek” yabancılaştırma, “günah keçisi” ilan etme yoluyla, yaşam tarzlarını, bedenleri, düşünceleri, inançları disiplin altına almak, denetlemek, susturmak amacıyla yaptıkları yayınlarla uygulanabiliyor. Tarih bize, siyasal iktidarı elinde tutan kesimin (sınıfın, grubun) istikrarı, etkinliği, en önemlisi meşruiyeti zayıfladıkça, bu şiddet türlerinin kesişmeye giderek birbirini beslemeye başladığını gösteriyor. (Ergin Yıldızoğlu, “17’nin Gelişi 16’dan Belliydi”, Cumhuriyet, 2 Ocak 2017, s.9.)

[59] İzzettin Önder, “Özgürlük ve Güvenlik Karşıt Kavramlar Değildir”, Evrensel, 4 Şubat 2017, s.4.

[60] Taha Akyol, “Guguk Devleti!”, Hürriyet, 10 Ekim 2015, s.18.

[61] “Yürütmenin istikrarı ile demokratik hak ve özgürlükler arasında doğrusal bir ilişki yoktur. Hatta tarih ‘istikrar’ adına demokratik özgürlüklerin askıya alındığı örneklerle doludur. İfade ve örgütlenme hürriyetinden basın özgürlüğüne demokrasinin asgari şartlarının ayaklar altına alındığı bir dönemde sadece yürütmenin istikrarına vurgu yapmanın anlamı bellidir. Bizlere özgürlük taleplerinizi toprağa gömün denmektedir.” (Güven Gürkan Öztan, “Anayasal Diktaya Karşı Demokrasi Saflarına”, Birgün, 12 Aralık 2016, s.3.)

[62] “Sosyal Medyaya ‘Büyük Gözaltı’… 10 Bin Kişiye Soruşturma Açıldı”, Cumhuriyet, 25 Aralık 2016, s.10.

[63] “Sosyal Medyaya Büyük Operasyon”, Cumhuriyet, 15 Ocak 2017, s.11.

[64] “RTÜK’ten Prezervatif Reklamına Ceza”, Cumhuriyet, 15 Aralık 2016, s.15.

[65] “Bilal’e ‘Üstün Zekâlı’ Demek de Hakaret: Gözaltına Alınmıştı Şimdi de İşinden Oldu”, Cumhuriyet, 27 Aralık 2016, s.7.

[66] Abidin Yağmur, “Laiklik İstemek Yine Suç”, Cumhuriyet, 15 Ocak 2017, s.11.

[67] “Aslı Erdoğan’a Pasaport Baskını”, Cumhuriyet, 6 Ocak 2017, s.10.

[68] Canan Coşkun, “Ahmet Şık’a Su İşkencesi”, Cumhuriyet, 6 Ocak 2017, s.10.

[69] “Cezaevleri İşkence Merkezine Dönüştü”, Evrensel, 14 Aralık 2016, s.8.

[70] Canan Coşkun, “Gazeteciye ‘Çıplak Arama’ İddiası”, Cumhuriyet, 23 Şubat 2017, s.11.

[71] “Barbaros Şansal’a Atatürk Havalimanı’nda Saldırı”, Hürriyet, 2 Ocak 2017… http://www.hurriyet.com.tr/barbaros-sansala-ataturk-havalimaninda-saldiri-40324637

[72] “Barbaros Şansal Tutuklandı”, Cumhuriyet, 4 Ocak 2017, s.10.

[73] Canan Coşkun, “Babadan Oğula Geçen Gözaltı Mirası”, Cumhuriyet, 25 Aralık 2016, s.11.

[74] “Vali Yasakta Çağ Atladı”, Cumhuriyet, 18 Kasım 2015, s.6.

[75] “… ‘Polis Bana Ajanlık Teklif Etti’ Dedi, Suç Duyurusunda Bulundu”, Cumhuriyet, 12 Şubat 2015, s.7.

[76] “Vali’den Okul Müdürüne: Sakalını Kes Veya Müdürlüğü Bırak”, Cumhuriyet, 28 Şubat 2016, s.13.

[77] Hicri İzgören, “Hamaset ve Husumet Siyaseti”, Özgürlükçü Demokrasi, 23 Şubat 2017, s.11.

[78] “Sonunda Kan da Döküldü”, Cumhuriyet, 11 Temmuz 2016, s.6.

[79] “Sokakta Sigara Yumruğu”, Hürriyet, 5 Temmuz 2016… http://www.hurriyet.com.tr/istanbul-fatihte-bayiltan-yumruk-40130400

[80] “Heykeltıraş, Eylem Yapma İhtimali Üzerine İhraç Edildi”, Evrensel, 2 Aralık 2016, s.12.

[81] “Özgür Gündem Çalışanlarının Basın Kartı İptal Edildi”, Cumhuriyet, 16 Mart 2016, s.9.

[82] “Çıkamadığı Konserden Soruşturmalık Oldu!”, Özgürlükçü Demokrasi, 15 Aralık 2016, s.11.

[83] Dilek Şen, “AKP’li Başkanın Oğlu Olan Öğretmen, Çocuğa Cinsel İstismardan Tutuklandı”, Cumhuriyet, 28 Şubat 2017, s.2.

[84] Mahmut Oral, “Uğur Kaymaz’ın Annesi KHK ile İşten Çıkarıldı”, Cumhuriyet, 24 Kasım 2016, s.6.

[85] Kemal Göktaş, “Hukuk Fakültesinde Hukuk Konuşmak Yasak”, Cumhuriyet, 22 Ekim 2016… http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/siyaset/619935/Hukuk_fakultesinde_hukuk_konusmak_yasak.html

[86] Sinan Tartanoğlu, “Yasak Emri Merkezden”, Cumhuriyet, 21 Ocak 2017, s.6.

[87] Pelin Ünker, “Olağanüstü İşsizlik”, Cumhuriyet, 2 Kasım 2016, s.8.

[88] Sinan Tartanoğlu, “OHAL İhraçları Sır”, Cumhuriyet, 18 Ekim 2016, s.6.

[89] Kemal Göktaş, “Suça Açık Kapı”, Cumhuriyet, 18 Ocak 2017, s.6.

[90] Zeynep Yüncüler, “İntihar Diyerek Geçiştirilemez”, Birgün, 11 Kasım 2016, s.7.

[91] Sinan Tartanoğlu, “YSK de Devre Dışı… Yandaşa Zırh”, Cumhuriyet, 10 Şubat 2017, s.4.

[92] Emine Kaplan, “Silahlanma KHK’ye Giriyor”, Cumhuriyet, 25 Ekim 2016, s.6.

[93] “… ‘Ak Silahlanma’ Provokasyonu”, Cumhuriyet, 22 Ekim 2016, s.6.

[94] “Hukukçulardan Sert Tepki”, Cumhuriyet, 22 Ekim 2016, s.6.

[95] “Bir Madımak’la Karşı Karşıyayız”, Cumhuriyet, 22 Ekim 2016, s.6.

[96] “Firuzağa’daki Radiohead Etkinliğine Gericiler ‘Sizi İçeride Yakarız’ Diyerek Saldırdı”, Cumhuriyet, 18 Haziran 2016, s.3.d

[97] “Yazarımız Aydın Engin’e Ölüm Tehdidi”, Cumhuriyet, 25 Aralık 2016, s.6.

[98] Sinan Tartanoğlu, “Devletten Çağrı: İtirafçı Olun Kurtulun”, Cumhuriyet, 21 Ekim 2016, s.6.

[99] “Müfettişlerden Skandal Sorular”, Evrensel, 10 Aralık 2016, s.4.

[100] “Okuduğu Gazeteye Göre Öğretmen Seçtiler”, Cumhuriyet, 27 Aralık 2016, s.5.

[101] Abidin Yağmur, “Muhtar İstihbarat Teşkilâtı… Köylüleri Şikâyet Etti, Erdoğan’a Hakaretten Soruşturma Açıldı”, Cumhuriyet, 14 Ocak 2017, s.11.

[102] Nurcan Gökdemir, “İhbarcılık Rekor Kırdı!”, Birgün, 18 Ocak 2017, s.8.

[103] Muharrem Kılıç, “Yeni Anayasa Umudu”, Türkiye, 17 Kasım 2016, s.19.

[104] Ragıp Zarakolu, “Anayasa Özürlülüğünün Tarihi”, Evrensel, 6 Şubat 2017, s.4.

[105] Fatih Yaşlı, “Üçüncü 12 Eylül Referandumuna Doğru”, Birgün, 18 Ocak 2017, s.3.

[106] İbrahim Ö. Kaboğlu, “… ‘Görev+Yetki+Sorumluluk’ Bakımından Anayasa Değişikliği”, Birgün, 2 Şubat 2017, s.9.

[107] Burada bir şeyi anımsatalım: 31 Mayıs 2015’de TRT Haber’in Yıldız Sarayı’nda Cumhurbaşkanı Erdoğan’la canlı yayınında varaklı koltuk ve masalarla çok motifli hâli dikkat çekti. Koltuğun taht olduğuna ilişkin çeşitli tartışmalar yaşansa da tarihçiler bunların gösterişli bir koltuk takımı olduğunu söylüyor.

Bu konuda Sabancı Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Ersin Kalaycıoğlu, “Osmanlı tarihine baktığımızda imparatorluğun çöküş döneminde saray inşalarının başladığını görürüz. XIX. yüzyılda Kırım Savaşı ve artan dış borçlanma sonrası Beylerbeyi, Çırağan sarayları yapıldı. Saray çürüyüşün bir göstergesidir. Aynı şekilde halısından, varaklı koltuklarına ihtişam da. Osmanlı devletinin en güçlü olduğu dönemde, padişahlar Topkapı Sarayı gibi son derece mütevazı binalarda yaşarken çöküş dönemlerinde Dolmabahçe, Beylerbeyi ve Yıldız Sarayı gibi devasa mekânlara geçilmişti. Devlet meşruiyet performansı sorun teşkil ettiğinde gösterişe ihtiyaç duyup bir başka görüntü çizmeye çalışır. Türkiye krizde olan Yunanistan’dan, İtalya’dan bile kötü durumda. Bir tarafta insanlar yoksullaşmışken öbür tarafta böyle bir şaşaa çok büyük tezat,” derken; tarihçi Ayşe Hür de şunları ekledi:

“Tarihte siyasi liderlerin, kralların, otokratların veya büyük şirket sahiplerinin, fiziki ya da siyasi sona yaklaştıklarını hissettiklerinde geride kendilerini temsil edecek, gelecek kuşaklara anlatacak bir şeyler bırakma kaygısına kapıldıkları görülüyor. Örneğin antik dönemin ünlü figürü Büyük İskender gibi bir dünya imparatorluğu kurmayı veya Fransız İhtilali döneminin kralı XIV. Louis gibi Versailles Sarayı’nda sefahat âlemleri yapmayı seçenler bu tipin iki ucunu oluşturur. Bu tür dev projelere yönelmenin nedeni genel olarak zaten devlet veya şirket işlerinin kötü gitmesi ve bundan kaçış olduğu için, soyundukları işin bütçesine göre kendileriyle birlikte devletin sonunu getirmeleri şaşırtıcı olmuyor. Çamlıca’ya cami dikmek, Taksim’de eski rejimin bir yapısının kopyasını inşa etmek, bunlar da yetmeyince İstanbul Kanalı’nı açmak gibi. Hepsi de son derece masraflı, masraflı olduğu kadar içinde yükseldikleri coğrafi dokuya büyük zararlar veren binalar yapmak, Erdoğan’ın siyasi sonunun yakın olduğunu ima ediyor olabilir.” (“İhtişam Çöküş Göstergesi”, Cumhuriyet, 2 Haziran 2015, s.4.)

[108] Erdal Atabek, “Reis’in Seçimi…”, Cumhuriyet, 6 Şubat 2017, s.4.

[109] Kemal Göktaş, “Yargıç Orhan Gazi Ertekin: İktidar Kendini Tahrip Ediyor”, Cumhuriyet, 13 Şubat 2017, s.11.

[110] Meltem Yılmaz, “Savunanları da Tutsaklaştırıp Doğduklarına Pişman Edecek”, Birgün, 18 Ocak 2017, s.5.

[111] “… ‘Hayır’da Buluştular”, Cumhuriyet, 3 Şubat 2017, s.7.

[112] Nurcan Gökdemir, “İnsan Derisiyle Kaplı Bir Anayasa Yapılıyor”, Birgün, 5 Ocak 2017, s.5.

[113] Duygu Güvenç, “Otoriter Rejim Adımı”, Cumhuriyet, 2 Mart 2017, s.6.

[114] “Erdoğan’dan Kaymakamlara Direktif: Kömür Dağıtın”, Cumhuriyet, 11 Ocak 2017, s.5.

[115] Alman hükümeti, gizli bir yazışmada Türkiye’yi “İslâmcı grupların merkezi eylem platformu” olarak nitelendirdi… ARD kanalında yayınlanan yazıda Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Ortadoğu’daki İslâmcı gruplar ve terör örgütlerine destek verdiği” ifadesi de yer alıyor. (“Almanya’ya Göre Türkiye ‘İslâmcıların Eylem Platformu’…”, Cumhuriyet, 17 Ağustos 2016, s.6.)

[116] “Cemaatlerle ‘Başkanlık’ Yoluna”, Birgün, 18 Kasım 2016, s.8.

[117] Sebahat Karakoyun, “AKP’li Ersönmez Yarbay: Halk Geriye Gidişe İzin Vermez”, Birgün, 31 Ocak 2017, s.13.

[118] Ahmet İnsel, “Başkancı Muhafazakâr-Milliyetçi Tahakküm”, Cumhuriyet, 17 Ocak 2017, s.11.

[119] Bekir Coşkun, “Milliyetçiler…”, Sözcü, 25 Ocak 2017, s.2.

[120] Ayşe Sayın, “Uluslararası Hukuk Uzmanı Toprak: AKP’nin Önerdiğinin Demokratik Örneği Yok”, Cumhuriyet, 25 Ekim 2016, s.4.

[121] Ayşe Sayın, “Dikta’nın Resmi”, Cumhuriyet, 18 Ocak 2017, s.5.

[122] Nuray Mert, “Neden Başkanlık?”, Cumhuriyet, 6 Şubat 2017, s.5.

[123] Atilla Özsever, “Başkanlık: Zorunlu Tahakküm Rejimi”, Birgün, 24 Ocak 2017, s.10.

[124] Meltem Yılmaz, “Hannes Swoboda-Kati Piri: Başkanlık, Hukukun Üstünlüğünü Zayıflatır”, Birgün, 23 Ocak 2017, s.13.

[125] Nil Soysal, “Muharrem İnce: Bu Cumhurbaşkanlığı Değil Tekbaş Sistemidir”, Sözcü, 25 Ocak 2017, s.10.

[126] Nilgün Cerrahoğlu, “Başkanlık Sisteminin Trump’la İmtihanı”, Cumhuriyet, 18 Şubat 2017, s.13.

[127] Şükran Soner, “Bunun Adı Reislik Sistemi”, Cumhuriyet, 14 Şubat 2017, s.12.

[128] Bakın ne diyorlar: “Yaklaşık 100 yıllık bir aradan sonra devlet ve millet olarak yeni bir tarih yazılıyor. Biz tarih yazdıkça, FETÖ, PKK ve diğer tüm terör örgütlerinin besleyicisi ve planlayıcısı olan AB ülkelerinin havlamaları, çemkirmeleri ayyuka çıkarıyor…

Yirmi iki milyon kilometrekareyi içine alan ve hudutları bir yandan Atlas Okyanusu, bir yandan Hint Okyanusu ve Baltık Denizi’ne, diğer taraftan Akdeniz’i kucaklayan, Karadeniz’e ise bütünüyle hâkim olan Osmanlı Devletinin hudutları, ‘vatan ve iman teknesi’ içerisinde, bağımsızlık karakteriyle çizilmişti…

Samiha Ayverdi şöyle anlatır: ‘Kanuni devrinde Türk askerine verilen çizmeler bir seneden fazla giydirilmezdi. Muayyen zamanda her yılın yeni çizmeleri orduya verilince, eskiler de toptan Avrupa’ya ihraç edilir ve garplılar, bizimkilerin pabuçlarını kapışarak alırlardı’…

‘Biz Avrupa’ya muhtaç hâle gelmedik mi?’ Geldik. Kim getirdi, hangi zihniyet getirdi? Soruların cevabını namusluca veren herkes hakikâti görebilir. Geçelim.” (Hüseyin Öztürk, “Aslanlar Kendi Tarihini Yazmadıkça”, Akit, 17 Kasım 2016, s.3.)

[129] Ergin Yıldızoğlu, “Absürdistan”, Cumhuriyet, 23 Şubat 2017, s.9.

[130] Sabah, 19 Ekim 2016.

[131] Kansu Yıldırım, “Sürekli Olağanüstü Hâlden Öteye”, Birgün, 3 Şubat 2017, s.13.

[132] Kemal Göktaş, “HDP’li Hüda Kaya: Dindarlar İktidarda Adalet Kayboldu”, Cumhuriyet, 6 Mart 2017, s.11.

[133] 16 Nisan Pazar günü yapılacak referandumla ilgili olarak Meral Akşener, ‘başkanlık referandumu’nun iptal edilebileceğine yönelik duyumlar aldığını söyledi. (“Meral Akşener’den Referanduma İlişkin Önemli İddia: Duyum Aldım, Endişeliyim”, Birgün, 7 Mart 2017… http://www.birgun.net/haber-detay/meral-aksener-den-referanduma-iliskin-onemli-iddia-duyum-aldim-endiseliyim-149753.html)

[134] Özgür Müftüoğlu, “Milliyetçilikle Örgütlenecek ‘Hayır’dan Hayır Gelir mi?”, Evrensel, 28 Şubat 2017, s.14.

[135] Orhan Bursalı, “Referandumu Kaybedersek Silahlı İç Savaşa Hazırlanın”, Cumhuriyet, 19 Şubat 2017, s.6.

[136] Sinan Tartanoğlu, “Erdoğan’ın Milisleri!”, Cumhuriyet, 20 Şubat 2017, s.13.

[137] Ali Ekber Şen, “… ‘Atatürk Türk’e Benzemiyor” Mesajına Tepki Yağdı… AKP İstifasını İstedi”, Hürriyet, 18 Şubat 2017… http://www.hurriyet.com.tr/ataturk-turke-benzemiyor-mesajina-tepki-yagdi-ak-parti-istifasini-istedi-40369791

[138] “AKP’li Ozan Erdem Hakkında Soruşturma Başlatıldı”, Cumhuriyet, 17 Şubat 2017, s.5.

[139] “… ‘Hayır’ Diyenleri Silahla Tehdit Edenler Serbest Bırakıldı”, Cumhuriyet, 4 Şubat 2017, s.5.

[140] “Antalya Cumhuriyet Başsavcı Vekili: ‘Hayır’ Diyecekler PKK ile Aynı Muameleyi Göze Alıyorlar Demektir”, 18 Şubat 2017… https://tr.sputniknews.com/politika/201702181027276516-antalya-cumhuriyet-bassavci-vekili-hayir-pkk/

[141] “CHP’li Selin Sayek Böke’ye Canlı Yayın Sırasında Ölüm Tehdidi”, Cumhuriyet, 23 Şubat 2017, s.4.

[142] Mahmut Oral, “Seçmen Krizi Kapıda”, Cumhuriyet, 25 Şubat 2017, s.5.,

[143] “Sur’a Yerleştirilen Suriyeliler Seçmen Oldu”, Evrensel, 18 Şubat 2017… https://www.evrensel.net/haber/308741/sura-yerlestirilen-suriyeliler-secmen-oldu?utm_source=paylas

[144] “Yasak ve Yıkım Listeleri Altüst Etti: Şırnak, Nusaybin, Yüksekova Ve Sur’da Seçmen Düştü”, Evrensel, 27 Şubat 2017, s.8.

[145] Kemal Göktaş, “Eski Hakem Selçuk Dereli: Türkiye Ofsayta Düşürülüyor”, Cumhuriyet, 30 Ocak 2017, s.11.

[146] Meryem Koray, “Hayır ve Evet!”, Birgün, 3 Şubat 2017, s.8.

[147] “… ‘Evet-Hayır’ Parti Değil Memleket Meselesidir”, Birgün, 3 Şubat 2017, s.6.

[148] “Levent Tüzel: Bir Parti Meselesi Değil, Türkiye’nin Meselesi”, Evrensel, 22 Şubat 2017, s.7.

[149] “DİSK Genel Başkanı Beko: İşçiler Birleşin, ‘Hayır’ Deyin”, Cumhuriyet, 25 Şubat 2017, s.6.

[150] “Binali Yıldırım’dan Devlet Bahçeli’ye Teşekkür”, Cumhuriyet, 8 Şubat 2017, s.8.

[151] Serpil İlgün, “Ömer Faruk Gergerlioğlu: Anti Erdoğancılık Kazandırmıyor”, Evrensel, 20 Şubat 2017, s.14.

[152] Veysi Sarısözen, “Herkesle Birlikte ‘Hayır’ Demek Ve ‘Hayır Sonrasına’ Hazır Olmak”, Özgürlükçü Demokrasi, 7 Şubat 2017, s.7.

[153] Geçerken aktaralım: “Abdullah Öcalan, Devlet Meclisi, Senato, Halklar Meclisi modeli istediğini belirterek, ‘AKP diktatoryasını bize dayatırsa kabul etmeyiz. Erdoğan’ın zıddıyım. Otoriter bir Erdoğan’ı ve hegemonik bir AKP anlayışını kabul etmeyiz,’ diyor” (“Öcalan’a Neden Sormuyorsunuz?”, Özgürlükçü Demokrasi, 9 Şubat 2017, s.6.)

Mustafa Karasu da, “Bu referandumda gerçekten ‘Hayır’ demek AKP ve MHP’ye ‘Hayır’ demektir. Bu anayasa değişikliğinde ‘Hayır’ demek önemlidir. ‘Hayır’da hayır vardır. Bu kibri, bu zalimliği durdurmak gerekir. ‘Hayır’ önemli bir başlangıç olacaktır.” (“Kandil’den Gezi Olayları ve Referandum İtirafları”, 5 Mart 2017… http://www.samsunhaber.com/samsun-haber/kandil-den-gezi-olaylari-ve-referandum-itiraflari-h14886.html) diye konuşuyor.

HDP Ankara Milletvekili Sırrı Süreyya Önder de, “Sanki boykot tartışılıyor gibi yaparak sinsice boykotu örgütlemeye çalışıyorlar. Yedi cihan duysun, biz ‘Hayır’ı örgütleyeceğiz,” (“Sırrı Süreyya Önder: Yedi Cihan Duysun, Biz ‘Hayır’ı Örgütleyeceğiz”, Cumhuriyet, 15 Şubat 2017, s.4.) diye ekliyor.

[154] Yaşar Aydın, “HDP Meclis Grup Başkanvekili Ahmet Yıldırım: ‘Hayır’ Kazanacak”, Birgün, 24 Ocak 2017, s.13.

[155] “İşte HDP’nin Referandum Sloganı: Vatan ve Cumhuriyet Vurgusu”, Cumhuriyet, 7 Şubat 2017, s.5.

[156] Kemal Göktaş, “Deniz Baykal: Hayır Kampanyası Milli Bir Harekettir”, Cumhuriyet, 27 Şubat 2017, s.11.

[157] Uğur Dündar, “Değerli ‘Hayır’cı Kardeşim”, Sözcü, 1 Şubat 2017, s.4.

[158] Yekta Güngör Özden, “Hayır!.. Hayır!.. Hayır!..”, Sözcü, 26 Ocak 2017, s.6.

[159] Bekir Coşkun, “Evet-Hayır…”, Sözcü, 31 Ocak 2017, s.2.

[160] “Farkında mısınız, devlet, yavaş yavaş fabrika ayarlarına dönüyor. Eskiden iktidar partisine ‘Ankaralılaştınız’ dendiğinde, müthiş alınırlardı. Şimdi ise alınmıyorlar çünkü Türkiye, hızla 90’lı yıllardaki devlet modeline geri dönüyor. Bunun temel aktörü de evet iktidardaki İslâmcılar. Demokrasi ve İslâmcılık vaadiyle iktidara gelen AKP, iktidardan düşmemek için hızla devletleşiyor, devletleştikçe de 15-16 yıl önceki kuruluş iddialarından bir bir vazgeçiyor,” (Aslı Aydıntaşbaş, “AKP’ye Biçilen Rol”, Cumhuriyet, 25 Aralık 2016, s.11.) demişti!

[161] Aslı Aydıntaşbaş, “… ‘Hayır’ın Yüzü Kim?”, Cumhuriyet, 23 Şubat 2017, s.11.

[162] Yılmaz Özdil, “İbreti Evet”, Sözcü, 29 Ocak 2017, s.20.

[163] İ. Can, “Evet mi Hayır mı? Başka Seçenek Olmalı”, Sınıfsal-Sınıfa Karşı Sınıf Fanzin, No:10, 2017, s.6.

[164] Ergin Yıldızoğlu, “… ‘Hayır’ı Göstermek Gerekir”, Cumhuriyet, 27 Şubat 2017, s.9.

[165] Diyarbakır’da, ortak basın toplantısı düzenleyen PAK, PDK-Bakur ve PSK, “Tercihimiz, Demokratik ve Federal bir anayasadan yanadır” diyerek 16 Nisan’da yapılacak olan Anayasa referandumunu boykot kararı aldığını açıkladı. Kürdistan Özgürlük Partisi (PAK) Genel Başkanı Mustafa Özçelik, Kürdistan Demokrat Partisi-Türkiye (PDK-Bakur) Genel Başkanı Sertaç Bucak ve Kürdistan Sosyalist Partisi (PSK) Genel Başkanı Mesut Tek referandum için kararlarını, “Tercihimiz, Demokratik ve Federal bir anayasadan yanadır” diyen ortak açıklamada, yapılacak bir anayasaya yeni diyebilmek için her şeyden önce onun Kürt ve Kürdistan meselesine adil ve eşitlikçi bir yaklaşım ortaya koyması gerektiği belirtildi. Ortak açıklamada bu nedenle referandumu boykot çağrısı yapıldı. (“Üç Partiden Referandumu Boykot Kararı”, Cumhuriyet, 3 Mart 2017… http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/Türkiye/689997/Uc_Kurt_partisinden_referandumu_boykot_karari.html)

[166] Metin Yeğin, “Boykot Neden Yanlış – 2”, Özgürlükçü Demokrasi, 9 Şubat 2017, s.5.

[167] Metin Yeğin, “Boykot Neden Yanlış?”, Özgürlükçü Demokrasi, 2 Şubat 2017, s.4.

[168] Ahmet İnsel, “Siyasal Travmayı Hayır Diyerek Yenmek”, Cumhuriyet, 28 Şubat 2017, s.11.

[169] Sungur Savran, “Bir Kez Daha Parlamenter Darkafalılığa Karşı”, Gerçek Gazetesi, No:89, Mart 2017.

[170] Hilmi Yarayıcı, “İktidarın ‘HAYIR’ Korkusu”, Birgün, 31 Ocak 2017, s.13.

[171] Eduardo Galeano, Biz Hayır Diyoruz-Seçme Yazılar, Çev: Bülent Kale, MetisYay., 2008.

[172] “Tüm muhalefetin sesini keserek başkanlık sistemini getirebilir, sırf başkanlık sistemini getirmek için muhalif olan herkese baskı yapabilir, referandumla da başkanlık sistemini kabul ettirebilirsiniz. Ne var ki tıpkı 1982 Anayasası’nın yaşadığı kaderi yaşamak zorunda kalırsınız. Başkanlık sistemini getirirseniz sadece sizi ön koşulsuz destekleyen bir kitlenin başkanı olarak kalırsınız. Bu halkın başkanı olamazsınız.” (Murat Özveri, “Her Şey Başkanlık Sistemi İçin mi?”, Evrensel, 2 Kasım 2016, s.6.)