OLUP DA BİTMEYEN: MARAŞ’TAN BUGÜNE ALEVÎLER

  1. AYRIM: ALEVÎLİK HAKKINDA BİR KAÇ NOT
  1. AYRIM: MARAŞ KATLİAMI

II.1) TARİHSEL ARKA PLAN

II.2) DEVLET BELGELERİ’NDEKİ MARAŞ GERÇEĞİ

II.3) VERİLER, TANIKLIKLAR, SORUMLULAR VE SORU(N)LAR

III. AYRIM: OSMANLILAR’DAN CUMHURİYET’E ALEVÎLER

III.1) OSMANLILAR’DA KIZILBAŞLAR

III.2) CUMHURİYET’TE ALEVÎLER

III.3) ORTACA, SİVAS (MADIMAK), ÇORUM, GAZİ, VD’LERİ…

III.4) ALEVÎLERİN DURUMU

III.5) DEVLET(İN) TAVRI

  1. AYRIM: ALEVÎLER VE SİYASET

IV.1) AKP VE ALEVÎLER

IV.2) CHP VE ALEVÎLER

IV.3) TUTUM VE TALEPLER

  1. AYRIM: BİR KAÇ ŞEY DAHA…

OLUP DA BİTMEYEN: MARAŞ’TAN BUGÜNE ALEVÎLER[1]

TEMEL DEMİRER

“Her dem hêviya we hebe.

Lewre nehatîye ditin ku li

hemberê tarîtîyê ronahî têk çûbe.”[2]

1978 Katliamı üzerinde 40 yıla yakın zaman geçmiş olsa da, hâlâ Maraş’ı konuşuyoruz…

Öykü yeni değildir; konuştuklarımızın miladı “kabaca” 1240 yılının Kasım ayının henüz bilmediğimiz bir gününde, Kırşehir’in hemen kuzeydoğusundaki Malya Ovası’nda, Selçuklular’a karşı Babaîler (Hareketin önderleri Baba İshak ve Baba İlyas’tır…) ayaklanmasına kadar uzanır…[3]

Konuştuklarımız, yorumu gerektirmeyecek kadar açık ve nettir: Barbarlığın, hunharlığın, acıların, utancın hasılı zulmün -maalesef hesabı sorulamamış-tarihi, yani Alevîlerin bilmem kaçıncı kez ezilmesi, vurulması, katledilmesidir.

Konu bu kadar açık ve “basittir”: Karaburun, Dersim, Sivas, Çorum, Maraş, Gazi’dir![4]

Örneğin Maraş Katliamı, öldürülen bebekler, çocuklar, hamile kadınlardır, ağaca asılan gençler, başı kesilen insanlardır.

İki sol görüşlü öğretmenin katledilmesi (ki bu canlardan biri Alevî, diğeri Sünnîdir), sinemaya konulan ses bombası, kahvehanenin taranması, cami minaresinden yapılan “Kızılbaşlar içme suyuna zehir karıştırdılar” anonsu dahil tüm olaylar, faşistler tarafından organize edilmiştir.

Maraş Katliamı ardından belleklerde, gözleri oyulmuş, kolları parçalanmış bedenler, tecavüz edilmiş kadınlar, yakılmış yıkılmış evler kalmıştı. Bir de Süleyman Demirel’in olayların ardından gazetecilere söylediği: “Bana sağcılar ve milliyetçiler cinayet işliyor dedirtemezsiniz,” sözü…

Maraş Katliamı’ndaki hadiseleri “çatışma” veya “olaylar” gibi hafif kaçan kelimelerle ifade etmeye kalkışmak, yaşananları örtbas etmektir. 19 Aralık 1978 Maraş’ında yaşananlar planlı bir cinayetler silsilesi, yani katliamdır.

22 Aralık 1978’de, Bağlarbaşı imamı Mustafa Yıldız’ın cuma namazında katliam startını, “Sadece oruç ve namazla hacı olunmaz, bir Alevî öldüren beş sefer hacca gitmiş gibi sevap kazanır. Bütün din kardeşlerimiz hükümete ve komünistlere, dinsizlere karşı ayaklanmalıdır; çevremizde bulunan Alevîler ve Sünnî imansızlar temizlenmelidir,” diye verdiği vaazı, o günkü toplumsal histerinin dehşet boyutlarını yeterince net sergiler.

İşaretlenmiş Alevî ve solcu evleri faşitlerce mezbahaneye dönüştürülürken; memleketi bir suskunluk sarar. Maraş’ta insanlık, merhamet ve vicdan gibi kavramlar üzerinde övgüye mazhar ne varsa çırılçıplak soyunup, âdemden bu yana sanki hiç yokmuşçasına susar!

Oysa Musa Suna’nın gelini Esma Suna, karnında 8 aylık çocukla kurşuna dizilmiştir. Doktorlar, anne karnındaki 8 aylık çocuğun da kurşunlanmış olarak çıkarıldığını otopsi raporunda belirtmişlerdir!

Bir gözü kör olan, 90’lik Cennet Çimen’in diğer gözü tornavida ile oyulmuştur. Sonra vurularak öldürülmüş ve ayaklarına araba tekerleği geçirilerek, başının üzerine tuvalet çukuruna dikilmiştir!

Kurşunlanarak öldürülen 11 yasındaki Ali Traş’ın, kol ve bacakları kesilerek, kazana konup yakılmıştır!

İbrahim Bilmez’in iki gözü âmâ oğlu, akıl hastası Ali Bilmez kurşunlanarak öldürülmüştür!

Sanık Faruk Doğrubakan ve Haydar Tut, mağdur Kemal Yıldız’ı bir tepeye çıkarmışlar ve işin zevkine varmak, iyi nişancı olduklarını göstermek için, arkasından ateş etmişlerdir!

Müfettiş Süleyman Metin’i öldürenler, karısı ve çocuklarının, cesedinin üzerine atılıp ağlamalarını alkış tutarak, kahkahalar atarak alaya almışlardır!

Hamile kadınların karınları şişlenmiş, bıçaklanıp yarılmıştır.

Çocukları gözlerinden şişlemişlerdir.

Kadınlara tecavüz edilmiş, öldürülüp bir kez daha tecavüz edilmiştir.

Baltalarla insanların kafası ikiye ayrılmıştır.

Kadınlar henüz yaşarlarken memeleri kesilmiş ve ardından öldürülmüşlerdir.

Beş gün sürmüştür. Beş gün boyunca ne asker ne polis engel olmuştur.

Maraş Müftüsü bizzat sokak sokak dolaşarak insanları kışkırtmıştır.

Alevîler, solcular yakılıp, deşilip, türlü eziyetlerden geçerek öldürülürken, valilik “sol olayları kışkırtıyor, provoke ediyorlar,” açıklaması yapmıştır.

O dönemde Maraş Emniyet Müdürü olan Abdülkadir Aksu’nun emrindeki kuvvetlerin “Her nasılsa”, günlerce sessiz kalıp, müdahale etmediği katliamdır…

Böylesi bir katliamdır söz edilen…

Katledilen iki öğretmenin cenazeleri saatlerce ailelerine verilmemiş, tam cuma namazı çıkışı saatinde teslim edilmiştir. Kışkırtılmış kitleyle temas eksiksiz sağlansın diye.

Ökkeş Kenger’in sinemayı bombalaması ile fitil ateşlenmiştir.

Maraş Katliamı’nın baş aktörü Ökkeş Kenger daha sonra adını Ökkeş Şendiller olarak değiştirdi ve ANAP ile BBP ittifakı tarafından milletvekilliği ile ödüllendirilip, TBMM’ye sokuldu.

Resmi sayı, 111 kişi olsa da, ölenler devletin verdiği sayının 4 ya da 5 katıdır. Resmi olmayan iddialara göre, ölü sayısı 500’ü aşmıştır.

Maraş’ta yapılan katliam değilse nedir?

Katliamın anlamını bilmeyen var mı?

Katliam, kendini savunma imkânı bulunmayan çok sayıda insanın acımasızca öldürülmesidir.

Yüzlerce insanın katledilmesine “Olay” denmez; bu katliama “Olay” demek bile mide bulandırıcı bir yaklaşımdır, suç ortaklığıdır, ayıptır.

19-23 Aralık 1978 de Maraş’ta yaşananlar, “olay” değil, katliamdır!

Maraş Katliamı insanın insan olmayı bıraktığı yerdir. Katliamdır. Linçtir. Beter mi beterdir. Taşlar, sopalar, bıçaklar, baltalar, satırlar, silahlar ve bombalar kullanılarak işlenmiş bir insanlık suçudur.

Tekrarlıyorum: Maraş Katliamı küçücük bir bebeğin ortadan ikiye ayrıldığı yerdir; kanla beslenen ve kendilerine “milliyetçi-mukaddesatçı” diyenlerin eseridir Maraş.

Abdülkadir Aksu’nun Maraş emniyet müdürü olduğu dönemde yaşandı Maraş Katliamı!

Evet, evet altını bir kere daha çizelim: Dönemin Maraş emniyet müdürü aynı zamanda 59. Hükümetin İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu’dur. Olaylar başlamadan önce Maraş’a gönderilen milli piyangocu kılığındaki provokatörlerden biri de Bahçelievler Katliamı sanığı Haluk Kırcı’dır. Haluk Kırcı firardayken 1992’de nikah şahitliğini yapan ise dönemin Erzurum Valisi, ayrıca 53. ve 54. Hükümetin İçişleri Bakanı Mehmet Ağar’dır. Mehmet Ağar da, “Derin devlet derin millet sevgisidir,” diyen Susurlukçu’dur…

Maraş, Malatya, Çorum, Sivas 12 Eylül’ü kilometre taşlarıydı. (Maraş Katliamı faillerine hak ettikleri cezalar verilseydi, sonrasındaki Çorum, Sivas, Gazi Mahallesi yaşanır mıydı?)

  1. AYRIM: ALEVÎLİK HAKKINDA BİR KAÇ NOT

Alevîliğin, bu denli baskı görmesi boşuna değildir elbet.

Çünkü Alevîlik bir yoldur.

Bu bağlamda Alevîliği, bir gelenek ve kültür içine sığdırmak imkânı yoksa da, merkezine insanı alan felsefe olarak tanımlamak güç değildir.[5]

Hem de “Yücelerden yüce gördüm,/ Erbabsın sen koca Tanrı./ Âlem okur kalem ile,/ Sen okursun hece Tanrı./

Er atasiyle anılır:/ Filan oğlu filan diye,/ Anan yoktur baban yoktur,/ Sen benzersin piçe Tanrı./

Asi kullar yaratmışsın,/ Varsın şöyle dursun deyü,/ Anları koymuş orada,/ Sen çıkmışsın uca Tanrı./

Kıldan köprü yaratmışsın,/ Gelsin kullar geçsin deyu,/ Hele biz şöyle duralım/ Yiğit isen geç a Tanrı./

Garip kulun yaratmışsın,/ Derde minnete katmışsın,/ Onu âleme atmışsın,/ Sen çıkmışsın uca Tanrı./

Kaygusuz Abdal yaradan/ Gel içegör şu curadan,/ Kaldır perdeyi aradan,/ Gezelim bilece Tanrı,”[6] diyebilen bu yolda insan olmadan, tanrının olması mümkün değildir. Bu yüzden insan, tanrının bir yaratısı, tanrının yeryüzündeki belirtisi, ve dolayısıyla tanrının kendisidir.

Örneğin Anton Josef Dierl bunu şöyle yorumlamaktadır: “Düşünen insanda tanrı, bu evrendeki kendi bilincine varır. Bu nedenle insan, daha doğrusu kâmil insan yeryüzündeki gerçek tanrıdır.

Kâmil insan, sıradan insanların uyması gereken kuralları belirleme hakkına sahiptir.

‘İnsan, ruhsal varlığı ile meleklerden daha aşağı bir kademededir. Ama bu ruhsal varlık, çok değerli olan insan bedeniyle birleşince bir melekten daha yüksek düşünme kapasitesine sahip olabilir.

‘Bu yeteneğe ulaşmış olan insanlar ‘kâmil insan’ mertebesine yükselir.

Bütün bu nedenlerle insan bedeni, cinsellik ve sanat, Alevîliğin mutlak olarak olumladığı değerlerdir.”

Kaldı ki Genç Abdal’ın da bir şiirinde ‘Tanrı’yı sevenler, tanrı ile beraberdir. Onlar tanrının içindedir, onlar tanrıdır,” demesi bundandı.

Bu tip düşüncelerin, Ortodoks İslâm sayılan Sünnî mezhebi üyelerini çok kızdırdığı kolayca anlaşılabilir; buna benzer düşünceleri ifade eden şair Nesimi, 1714’te Halep’te derisi yüzülerek öldürülmüştür. Alevî toplulukları üzerinde her yüzyılda çok büyük baskılar uygulanmış, kitle hâlinde katledilmişlerdir.[7]

Bu özellikliyle Alevîliği bir insana özgü isyankâr değerler toplamı olarak tanımlamak yanlış olmaz.

Hızla sıralayalım: i) Alevîler, toplumsal alanda kadın ve erkek arasında haremlik/selamlık yaşamaz. Şeriatın ceza hukukunu benimsemez, içki yasağını dinlemez, cehennem inancına itibar etmez, Allah adına savaşmaz, cihadı kabullenmezler.

  1. ii) Alevîler 72 millete bir bakarlar, 72 inancı bir sayarlar ve Allaha kulluk etmeyi kabul etmezler. Şiîliğin ve Sünnîliğin dayattığı Kur’an ayetlerini tanımazlar.

iii) Kızılbaş-Alevî’nin, İbadet mekânı cami değil, cem evidir. İbadet ritüeli semah’ta kadın erkek yüz yüze aynı havayı, aynı alanda alır. Semah döner. Cem töreni yapar. Bu ritüelle kendini Sünnîlik ve Şiîlikten ayırırır.

  1. iv) Kızılbaşlık inancında kutsanan Kur’an değildir. Bu inançta “telli Kur’an” vurgusu hâkimdir. Kızılbaş önderlerinin elinde saz, dilinde deyişler vardır.
  2. v) Kızılbaş-Alevînin namazı yoktur, zaaflardan arınmış insana, Pir’e niyazı vardır, ibadet mekânı da cami değil Cemevidir, Kadın ve erkeğin yüzyüze gerçekleştirdiği Cem töreni vardır, Kızılbaşların, kıblesi Mekke değil, insandır. Semah ve deyişler Cem’in en temel öğesidir. Sünnî ve Şiî gelenekte küfür ve günah sayılan dem (içki) bu törende kullanılan öğelerden biridir. Cem aynı zamanda toplumsal sorunların çözülmesi işlevini görür, küskünler barıştırılır, haksızlığa uğrayanların hakları iade edilir, olumsuzluk yapanlar dışarı çıkartılır.
  3. vi) Cem ibadeti Sünnî-Şiî ibadetinden ayrıdır. Kızılbaş-Alevî inancında insanın tanrıyla ilişkisi kulluk değil; aşk, dostluk ve muhabbet ilişkisidir. Alevîlikte tanrı eleştirilebilen, kendisinden korkulmaması gereken, sevgi sembolü olan bir anlama sahiptir. Kızılbaş-Alevî kültüründe tek eşlilik vardır, İslâm’da çok eşlilik vardır.

vii) İslâmın olmazsa olmaz şartlarından biri olan Ramazan orucu Alevîlikte yoktur. Buna karşılık Muharrem ve Hızır oruçları da İslâmi geleneğin tamamen dışındadır. Hıristiyan geleneğindeki Baba-Oğul-Kutsal Ruh’u anımsatan üçleme gibi, Allah-Muhammet-Ali vurgusunu yansıtır.

viii) Allaha kayıtsız şartsız itaat edilmez, bu yol gerektiğinde eleştirebilir. Hünkar Hacı Bektaş Veli’nin dediği gibi “Hararet nardadır sacda değildir/ Keramet baştadır tacda değildir/ Her ne ararsan kendinde ara/ Kudüs’te, Mekke’de, Hac’da değildir,” Alevîlik, toplum eksenlidir.

Bu ve benzeri farklılıklardan ötürü gerek Selçuklulara, gerekse de Osmanlılara ters düşen Kızılbaşlar ve Bektaşîler, Sünnîler tarafından her dönem kafir ve katli vacip olarak görüldüler.

İnsan(lık)a özgü isyankâr değerler toplamı olarak tanımlaması gereken Alevîlik inancının oluşmasında, XIII. yüzyıl öncesi Mezopotamya ve İran kültürünün de büyük etkileri olabilir. Örneğin, Milattan Önce 600 dolaylarında İran’da yayılmış bulunan Zerdüşt (Zarahustra) dini de “Spenta Mainyu” adlı iyilik ve “Angra Mainyu” adındaki kötülük ruhlarına sahipti. Bu, Alevîlerin etkilendiği Şamanizme çok yakın bir inanç formuydu.

  1. yüzyıl sonlarında yine İran’da ortaya çıkan Mazdek akımı da iyilik ve kötülük arasındaki mücadeleye inanıyordu. İyi, aynı zamanda ışıktı; kötü ise karanlık… Işık Tanrısı’nın 7 veziri ve 12 ruhsal varlığı vardı. Bu sayılar Alevî inancındaki kutsal 7 sayısına ve 12 İmam’a tekabül ediyor.

Mazdekçiler insan öldüremezdi. Düşmanlarına karşı bile iyi ve kibar olmaları öğütleniyordu. Bu dinin kurucusu olan Mazdek, insanlar arasındaki kavgayı ortadan kaldırmak amacıyla bütün malların ortak kullanılması ilkesini ortaya atmıştı.

Mezdek dininin VIII. yüzyıla kadar devam etmiş olduğunu biliyoruz.

Eşitlikçi mezheplerden biri de Samsat’ta (Samasota) ortaya çıkmış bulunan heretik Hıristiyan mezhebi Bogomiller’di.

Umberto Eco’nun kitaplarında geniş yer ayırdığı Bogomiller, insanların eşit doğduğunu ve sevgiliden başka her şeyin paylaşılması gerektiğini düşünüyorlardı. Onlar için İsa sadece bir melekti. Bogomiller Samsat’tan, Batı Anadolu’daki Alaşehir’e (Philadelphia) geçtiler ve oradan da Akdeniz üzerinden Güney Fransa’ya ulaştılar. Pirene dağları üzerinde inşa ettikleri kalede yaşayan Bogomiller’in buradaki adı Cathar Şövalyeleri oldu. Yunanca cathar (arınma) kelimesinden ilham almışlardı.

Bogomiller’in macerası Montsegur kalesinin Fransızlar tarafından kuşatılarak ortadan kaldırılmasıyla sonuçlandı. Daha sonra İtalya’ya geçen bazı Cathar şövalyeleri de bu ülkede yitip gittiler ve XV. yüzyıldan sonra adları duyulmaz oldu. (Bazı kişiler Balkanlar’daki Boşnak adının Bogomiller’den kaynaklandığını öne sürer ama söylenti olma ihtimali yüksektir.)

Yine Ortadoğu inançlarından biri olan ve bugün de süren Êzîdîler, “şeytana tapanlar” olarak tanındılar. Şeyh Adi bin Müsafir’in önderlik ettiği bu grup, aslında şeytanın Tanrı tarafından affedildiğine ve en büyük melek olduğuna inanıyorlardı.

Bu birkaç akımdan söz etmemin nedeni; o dönemde Anadolu’da uçuşan fikirleri ve kök salmış dini inançları biraz gözümüzde canlandırabilmek ve dervişlerinin, erenlerin yarattığı hümanizmin izini sürebilmektir.

Anadolu Alevîliğinin kurucusu olarak Hacı Bektaş gösterilir. Hacı Bektaş’ın, Anadolu’ya bir güvercin kılığında geldiğini anlatır.

Burada hem Şaman inancındaki kutsal kuş motifine hem de barış temasına gönderme yapılmaktadır. Efsanedeki barış vurgusu, kuşku götürmeyecek kadar açıktır. Çünkü güvercin kılığındaki Hacı Bektaş, Suluca Karahöyük denilen yerin üstünde uçarken, yerdeki bir kadın “üstlerinden bir erkek geçtiğini” söyler. Bunun üzerine şahin kılığına giren Kara Donlu Can Baba adlı kişi güvercinin peşine düşer. Güvercin silkinerek insan olur ve şahini boğazından kavrar. Şahin, “İnsan insana zulmeder mi?” diye sorar.

Hacı Bektaş’ın ona verdiği cevap, efsanenin amacını açıklar niteliktedir: “Ben Anadolu’ya gelirken, bulabildiğim en masum yaratığın kılığına girdim. Güvercinden daha masumunu bulsaydım o kılığa girerdim.”

Alevîlerin yarattığı güçlü edebiyat içinde yer alan bütün efsaneler, şiirler ve özlü sözler, barış, masumiyet, dostluk, şiddet karşıtlığı, komşuluk, eşitlik, sevgi temalarını işlemektedir.[8]

Özetle Alevîlik, inanç ve dinlerin rahmi olan Anadolu ve Mezopotamya’da ortaya çıkmış, zaman kadar eski bir inanç sistemidir. Bir komün dinamiği olarak, devletli toplumları ve egemenleri sarsan özellikler taşımıştır. Her zaman ezilmiş ve yok sayılmıştır. Hetedoks karakterli bir inanç sistemi olarak, tarih boyunca yoksulların, ezilenlerin ve yok sayılanların inancı/ karşı duruşu olagelmiştir.

Alevîlik, farklı inanç ve dinlerin doğum yeri olan Anadolu ve Mezopotamya’daki Şamanizm, Mazdeizm, Manizm, İslâm, Hıristiyanlık, Zerdüşlük gibi inanç ve kültürlerle etkileşim içinde biçimlendi.

Alevîlik bu etkileşime, ayrıca tarih boyunca sistematik şiddet ve baskıya, İslâm ve Sünnî inancı tarafından sürekli bir şekilde asimilasyona tabi tutularak, absorbe edilmeye çalışılmasına karşın, kendi tarihselliği, özgünlüğü ve teolojisi olan, bağımsız bir inanç sistemidir…

Alevîliğin inanç temelleri, başka bir ifadeyle teolojisi özünde ortakçılık inanç sistemine dayanır.

Alevîliğin bağımsız ve kendi tarihselliği olan bir inanç sistemi olduğunu en somut tanrı inancı, ibadet şekli ve ritüelleriyle görebiliriz…

Alevîliğin tanrı inancı, ortakçılığın tanrı inancını yansıtır. Alevîlikte tanrı inancı Doğa-İnsan-Tanrı üçlü birliğine dayanır. Doğa(l) inanç sistemlerinde olduğu gibi insan, doğa ve tanrı bir bütünlüğün ifadesidir. Mikrokosmosla, makrokosmos arasında bir birlik ve bütünlük vardır. Makro kosmos zerrede konsantre olur, zerre makro kosmosun kendisidir.

Panteizm ve Animizmin karakteristik özellikleri Alevîlikte de görülür. Tanrı her şeyde ve her yerdedir, “doğa tanrıyla doludur”. Semavi dinler olarak da adlandırılan dinlerde yani Yahudilik, İslâmiyet ve Hıristiyanlıkta Tanrı soyut bir “varlıktır”. Tanrı yaratıcıdır. Hâkimdir, herşeye kadir ve herşeyin efendisidir. “Yerin yedi kat altı ve üstünde” olan varlıktır.

Alevîlikte ise tanrı insanla birleşik ve somuttur. Yani tanrı insanın bilincinde, vicdanında, ahlâkında ve yüreğindedir. Doğa- insan- tanrı üçlemesi sonsuz bir uyumun ve güzelliğin ifadesidir. Alevîlikte Tanrıyla bütünleşme ve sevgi esastır. Can olmaya dayalı bir tanrı anlayışı vardır.

İslâm’da Allah korkusu ve cehennem korkusu inanç sisteminin temelini oluşturur.

Alevîlikte ikrar-benimseme, onama-esastır; İslâm’da itaat esastır. Alevîlikte insan Tanrı’yla özgür, eşit ve onayarak bütünleşir. İslâmda insan kul’dur, biat edendir. İbadetin özü Allaha kulluk üzerinden belirlenir.

Alevîlik bir inançtır. Bir tanrı anlayışı, ibadet şekli ve inanç ritüelleri vardır. Ama bunun yanında bir ortakçılıktır. Aynı zamanda bir felsefe, yaşam tarzı, muazzam bir kültürel birikimdir. Felsefesinde materyalist öğeler (ilk çağ materyalistlerinin etkileri, Heraklit, Zenon yani Stoacılığın ve Epikürcülüğün izleri vardır), yaşam tarzında ortaklaşmacı yanlar taşır. Alevîlik bu tanımlamaların içiçe geçmiş bütünüdür. Alevîlik felsefesinin diyalektik materyalizmle bir alâkâsı yoktur. Felsefesinde ciddi derecede metafizik öğeler taşıdığı unutulmamalıdır. Ayrıca Alevîlik Marksist bir öğreti değildir. Bunu vurgulamamızın nedeni bir alt çizmedir. Kısacası Alevîlik tek bir boyutta izah edilemez. Alevîlik en başta bir ortakçılık ve bir inanç, düşünce, ontolojik bir boyut, bir felsefe ve yaşam tarzının sentezidir. Ortakçılık onun ontolojisi, inanç onun ruhudur.[9]

O hâlde altını ısrarla çizerek hatırlatalım: İnsan(lık)a özgü isyankâr değerler toplamı olarak tanımlaması gereken Alevîlik inancı ortaklaşmacı bir yoldur.

Yol ise, Alevîliğin omuriliğidir. Deyişlerde söylenir. Mürşid-i kâmil olanın yolu kolay olur. Mürşid-i kâmil olmayanın ise yolu her zaman işkence, çirkinlik, kötülük, bataklık, sömürü ve her tür insanlık dışı durumla dolu olur. Aslında mürşid-i kâmil olmayanın yolu olmaz.

Bir toplumun başına gelecek olan en büyük felaket, o toplumu oluşturan bireylerin nereye gideceklerini bilememesidir. Nereye gideceğini bilememek nereden geldiğini bilememekle ilgilidir. Bu bilmeme durumu, öylesine bir bilmeme değildir. Yönünü kaybetmek demektir.

Yönünü kaybeden yolunu kaybeder. Yönsüz olan yolsuz olur. Yol bilinci olmayan, nasıl yaşadığının farkına varmaz. İnsan nasıl yaşadığını bilmezse can olamaz, ceset olur. Yolda olmak ve yolda olduğunun bilincinde olmak, nereye ve nasıl gideceğini bilmektir. Yön ve yol bilinci politik içeriği olan ve toplumun özgür yaşamasıyla ilgili olan kavramlardır. Yol ve yön bilinci olmayanlara bir yol gösteren, göstermeye çalışan olacaktır ve bu da kölelik demektir. Yol bulmada bir topluma en fazla yardım eden, yolu aydınlatan ve o toplumu özgür yaşama taşıyan ışık tarihtir, toplumun tarihsel belleğini yeniden yeşertmektir.

İSYAN VE ALEVÎLİK, TARİHSEL DEVRİMCİ BİRİKİMLER[10]
Alevîlik tarihi isyan ve direnişin tarihidir.

Kerbela Katliamı (680), Alevî inancının en önemli olayıdır. İmam Hüseyin’in Yezit’e biat etmemesi bir direniş semboldür.

Alevî teolojisinin en muhteşem kimliklerinden biri Hallac-ı Mansur’dur. “Enel Hak” sözü İnsan- Tanrı- Doğa üçlemesinin en konsantre ifadesidir. Bu tanım, Alevî inanç sisteminin bir komünal inanç sistemi olduğu gösteren bir paradigmadır. Alevî inancının heteredoks niteliğini, felsefi köklerindeki paganizm ve animizmi işaretlemektedir. Hallac-ı Mansur direnişin kristalizasyonudur. Derisi diri diri yüzülse de, vücudu yakılsa da (922), Halac-ı Mansur bir manifestodur. Alevî inancının düşünsel ve inançsal iskeletini oluşturur.

Baba İshak Ayaklanması (1239), Anadolu halk hareketleri içinde tarihsel bir öneme sahiptir. Selçuklu devletinin zulmüne karşı Alevîler, yoksul ve ezilenler ayağa kalmıştır. Ayaklanma zorlukla bastırılmıştır.

Şeyh Bedrettin İsyanı (1416), Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal’le birlikte gerçekleşen bu büyük isyan hareketi, Alevî ortakçılığın devrimci ve tarihsel dinamiğini gösteren en önemli ayaklanmadır. Vahdet-i Vucüd ekolünden gelen Şeyh Bedreddin’in düşünceleri ve uygulamaları (yani eşitlik ve ortaklaşa üretim ve paylaşım), “modern sosyalizmi” çağrıştıran olağanüstü pratiktir. Şeyh Bedrettin’in öğretisine göre “ Tanrı herkesi topraktan yaratmıştır; dolayısıyla toprak ortaktır.”

Şahkulu İsyanı (1511), Osmanlı yönetimine karşı, yoksul Alevî, Hıristiyan, Müslümanların baskı ve ağır vergilere karşı ayaklanmasıdır. İsyan Yavuz Sultan Selim tarafından şiddetle bastırılır. İsyancıları bir kısmı Safafi devletine sığınır. İsyancılar bu sefer Safavi hükümdarı tarafından vahşice katledilir.

Koçgiri (1921), Dersim İsyanı (1938), Türkiye Cumhuriyeti’nin “kuruluşunun” hemen öncesi ve “kuruluş” sonrası en önemli isyanlardır. Yine aynı isyanlar, Alevî sorunu ve Kürt sorunun içiçe geçtiği isyanlar olarak dikkat çeker. Kemalizmin niteliğini çıplak bir biçimde gösteren, tekçi anlayışının ve üniform bir toplum yaratma projenin somut pratikleridir. Aynı zamanda Yoksul, ezilen Alevî- Kürtlerin dizginsiz öfke ve kararlığını ve isyan kültürünü gösteren önemli ayaklanmalardır.

Bu belli başlı isyan ve ayaklanmaların yanında Alevîler, her zaman geçmişte olduğu gibi, yakın tarihin de en önemli ilerici, devrimci dinamiği oldu. Siyasal tarihin her kritik momentinde aktif olarak yer aldı. Cumhuriyet tarihi içinde Dersim Katliamı’ndan Maraş’a, Sivas’a, Çorum’a, Gazi Mahallesi’ne, Sivas (1993) ve Gezi Ayaklanmasına kadar katliamlara maruz kaldılar. Ama her katliam Alevîlerin yeniden dirilişi oldu. Egemenlerin Alevîliğe yönelik sistematik asimilasyon, katliam, sürgün politikaları sökmedi. Alevîlik her zaman o muazzam ortakçılık geleneğinin enerjisi, birikimi, ruhuyla bir nevi kendi küllerinden, kendini yeniden yarattı.


Alevîlik, yol bilincini hiçbir zaman yitirmeyen direniş kültürünün bugünde yaşatılmasıdır. Bugünkü durum siyasal, sosyal olarak derin tahlil ve eleştirileri tabi tutulabilir. Ama bununla birlikte Alevîliğin bu direniş geleneği olduğu, bugüne kadar iktidarlarla, sömürü odaklarıyla, egemenlerle ve bu çizginin yakınında duran kişi ve kurumlarla buluşamamış bir inanç topluluğudur. Bu anlamıyla demokratiktir çünkü devlet dışı bir kültür, inanç ve zihniyet biçimi olarak yaşamı şekillendirmeyi esas alır. Devlet dışılık, Alevîliğin ilk şartıdır. Kızılbaş inancı iktidarlara karşıdır. İktidar olanlara değil iktidar olgusuna, iktidar olgusunu topluma dayatan temsilcilere ve iktidarın yürütücüsü olan tüm kişi ve kurumlara karşıdır. Devlet dışılık kaybedilirse, Alevîlik açısından kimlik kaybedilmiş olur
[11] ki, işte tam da bunun için Karaburun, Dersim, Sivas, Çorum, Maraş, Gazi, vd’leri devreye sokuldu egemenler açısından!

  1. AYRIM: MARAŞ KATLİAMI

“Ülkücü teröristler tarafından organize edilen katliamdır.”[12]

Çünkü Maraş Davası’nın “Gerekçeli Kararı”ndaki ifadeyle, “Alevîlere ait evler önceden işaretlenmiştir, bazı yerlerde ise bunun tersi yapılarak Sünnîlere ait evler işaretlenmiştir. ‘MHP, ÜGD, Katil Ecevit’ ve üç hilal yazılı olan işyerlerine dokunulmamıştır.”

Maraş Katliamı, yönlendirilmiş milliyetçi nefretin, neler yapabileceğinin iğrenç abidelerindenken; çoluk çocuk demeden öldürüp, yaralanan insanların Maraş’ı denince, aklıma hep şu yerde yatan küçük çocuğun cansız bedeni gelir![13]

II.1) TARİHSEL ARKA PLAN

Maraş Katliamı, durup dururken kendiliğinden gerçekleşmedi. Bir kaç çapulcunun cehalet kışkırtması ile açıklanamayacak önemli bileşenleri arkalıyor. Bunların başında rejim gelir. Rejimi ve militarist kurumlarını aklamak amacıyla dolaşıma sokulan “provokasyon” söylemi yalandır. Ortada provokasyon değil planlanmış katliam vardır.

ADIM ADIM MARAŞ KATLİAMI’NA GİDEN YOL
18 Ocak 1978 Ecevit hükümeti, TBMM’de güvenoyu aldı.
16 Mart 1978 İstanbul Üniversitesi’ne bomba atıldı. 5 öğrenci katledildi, 50’ye yakın öğrenci yaralandı. Üniversite öğretime ara verdi.
12 Nisan 1978 Ankara Devlet Mimarlık Mühendislik Akademisi’ne bombalı saldırıda çok sayıda öğrenci yaralandı.
15 Nisan 1978 Malatya’da 3 öğrenci, Ankara ve Maraş’ta 2 işçi öldürüldü. Ankara’da MHP’nin uyarı ve yürüyüş mitingi yapıldı.
17 Nisan 1978 ‘Hamido’ lakaplı Malatya belediye başkanı Hamid Fendoğlu gönderilen bombalı paketle öldü. Maraş’ta Alevîlerin önde gelen isimlerinden Memiş Özdal’a bombalı paketler gönderildi.
18 Nisan 1978 Büyük bir grup “Kahrolsun Komünizm, Katil Ecevit”, “Müslüman Türkiye”, “Dan Dan Hamido’ya İntikam” sloganlarıyla saldırıya geçti. Alevîlere ait ev ve iş yerleri işaretlendi. Birçoğu tahrip edildi.
19 Nisan 1978 İçişleri Bakanı Maraş’ta ‘Türk Yıldırım Komandoları’ ve ‘Esir Türkleri Kurtarma Ordusu’nun kurulduğunu açıkladı. MHP, halkı birleşmeye çağırdı.
20 Nisan 1978 Ordudan atılan bir yüzbaşı evinde orduya ait TNT kalıplarıyla yakalandı. Yüzbaşının Maraş’a silah sevkıyatında görevli olduğu iddia edildi.
22 Nisan 1978 Alparslan Türkeş, “Maraş’ta halk infial hâlindedir,” dedi.
23 Nisan 1978 Başbakan Bülent Ecevit, “MHP Genel Başkanı’nın bildiği bazı şeyler var. Bu arada hükümetimiz bir güvenlik önlemi almak üzere çevre il ve garnizonlardan Maraş’a askeri birlikler gönderdi. Önlem alınmıştır,” dedi.
27 Nisan 1978 Ülke genelinde 1 Mayıs afişi asan 4 kişi katledildi.
28 Nisan 1978 İzmir’de bir TİKKO’cu idama mahkûm edildi.
1 Mayıs 1978 Elazığ’da bir cami minaresinden ‘Suya zehir atıldı’ şeklinde anons yapıldı. halk galeyana geldi, ancak güvenlik güçleri halkı zorla da olsa yatıştırdı.
29 Eylül 1978 Malatya Emniyet Müdürü Cevat Yurdakul katledildi.
8 Ekim 1978 Abdullah Çatlı liderliğindeki militanlar, Ankara’da Bahçelievler Katliamı olarak bilinen saldırıda bir evde 7 öğrenciyi katlettiler.
19 Aralık 1978 Maraş’ta Çiçek Sineması’na ses bombası atılmasıyla başlayan olaylar tam bir Alevî Katliamı’na dönüştü.

Maraş Katliamı 1978 yılında Aralık ayının sonlarında başlayıp, 19 Aralıktan 26 Aralık’a kadar yaklaşık olarak bir hafta sürdü. Maraş Katliamı’ndan sonra sıkıyönetim ilan edildi.

19-26 Aralık 1978 kesitinde Maraş’ta CIA-MİT organizasyonunda, faşistlerin yönlendirdiği güruhun, daha önceden tespit edip işaretledikleri evlere, işyerlerine saldırmasıyla bir katliam gerçekleştirdiler.

Köylerde ve camilerde yapılan propagandada “Alevîlerin malı, namusu sizlere helaldir. Bir Aileviyi öldüren cennete gider. Hacca gitmenize gerek yok” denildi. Yoksul Beltiz köylülerine, “Şehire gidin orada Alevîlerin mallarına el konulacak. Nasibiniz olanı alın” denmişti.

Resmi kaynaklara göre 111 kişi hayatını kaybetti. Resmi olmayan kaynaklara göre beş yüzün üzerinde insan hayatını kaybetti.

Yüzlerce ev ve işyerleri yakılıp yıkıldı. Binlerce insan yaralandı. Birçok kadına tecavüz edildi. Yedi gün süren saldırılara 40.000 insan katıldı. Binlerce mermi kullanıldı. Binlerce insan Maraş’ı terk etti.

Aralık 1978 tarihinde Maraş’ta gerçekleşen vahşeti anlayabilmek için epey gerilere gitmek gereklidir. Olanlar yalnız bir mekâna özgü, belli bir zaman diliminde gelişen talihsiz bir vaka değildir.

Maraş Katliamı ve buna benzer diğer katliamların nedeni Türkiye Cumhuriyeti’nin (T.”C”) oluşumundaki teklik ideolojisinde aramak gereklidir. Tekçilik zihniyeti üzerine inşa edilen T.”C”de, diğer milliyetlere ve inançlara yaşam hakkı verilmedi. Elden geldikçe ayrılıklar yok sayıldı, ayrılıklar kabul görmedi. Yok edildi. Osmanlının son döneminde İttihat ve Terakki’nin önderliğinde başlayan Ermeni, Süryanî, Rum katliamları, Cumhuriyet döneminde Kürt ve Alevî katliamlarıyla devem etti. Gerek devletin kolluk kuvvetleriyle, gerekse para-militer güçlerin saldırılarıyla, Anadolu’nun kavim halklarından binlerce insan katledildi. Mübadele, İskan Kanunu, Emlak Vergisi gibi tedbirlerle yerinden edilen insanlardan geriye kalanlarsa, hızla asimile edilmeye çalışıldı. Dillerin, inançların yasaklanması bu zihniyetin ürünüdür. “Herkes Türk’tür”; “Bir Türk Dünyaya Bedeldir”; “Ne Mutlu Türküm Diyene”; “Türk Olmayanların Ancak Türklere Köle Olma Hakları Vardır,” gibi ırkçı söylemler T.”C”nin kurulmasıyla beraber devletin resmi politikası oldu.

Avrupa’da Hitler ve Mussolini faşizminin yükselişe geçmesiyle Türkiye’de de ırkçı politikalar zirveye çıktı. İkinci dünya savaşından sonra, faşizmin yıkılmasıyla beraber Türkiye’de de ırkçı ve faşist uygulamalar, düşünceler taraftar bulmadı. Hiç kimse açıktan bu tip faşist ideolojileri savunamaz oldu. Irkçı söylemleri; örneğin Turancılık yerine milliyetçilik, üstün Türk ırkı yerine Türk milliyeti söylemi yazılıp savunulur oldu. 1970’li yıllarda milliyetçiler hızla örgütlenmeye giriştiler. Bu örgütlenmeler dünyada gelişen sosyalist dalgaya karşı bizzat ABD’nin denetiminde gelişiyordu. Devletin askeri karargâhlarında, “Komando Eğitim Kampı” adı altında 250.000 ülkücü genç ABD’nin askeri uzmanlarınca eğitildi. Ayrıca Komünizmle Mücadele Dernekleri, Türk Talebe Birliği, Yeniden Milli Mücadele Derneği, Kültür Ocakları, Milli Gençlik Vakfı, Ülkü Ocakları, Aydınlar Ocağı gibi birçok sivil toplum kuruluşu adı altında kukla örgütler kuruldu ya da kurduruldu.

1968-1971 yıllarında Avrupa’yı saran 68 kuşağı gençlik hareketi Türkiye’de de büyük bir kitlesel taraftar buldu. Devrimci sosyalist gençlerin önderliğinde öğrenci, köylü ve işçi hareketleri hızla yükseldi. Dersim Katliamı’yla, üzerine ölü toprağı serpilen Kürt davası yeniden tartışılır oldu.

Gelişen bu devrimci dalga Türkiye’deki faşist ve yobaz kesimleri korkuttuğu gibi egemenleri de korkutuyordu. Türkiye’nin dört bir yanında kitlesel gösteriler hızla yükseliyordu. Egemenler, gelişen toplumsal muhalefet karşısında tam bir çıkmaza girdi.

Avrupa’da 1945 yılında yıkılan faşist diktatörlüklerin yerine kurulan rejimler, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin desteğiyle gelişen halk hareketleriyle karşı karşıya kaldılar. 1950 yılının başında sözde bir Sovyet işgaline karşı NATO ülkelerinde gizli bir örgütlenmeye gidildi. Uluslararası Gladyo adı verilen bu örgüt, Türkiye’de önce Seferberlik Tetkik Kurulu, daha sonra, 1967 yılında Özel Harp Dairesi olarak adlandırıldı. Özel Harp Dairesi, daha sonra Kontrgerilla adı verilen bu örgüt; ülke içinde işçi, öğrenci ve Kürt hareketine karşı kullanıldı.

1975 yılından sonra Çorum, Tokat, Sivas, Malatya, Elazığ, Adıyaman ve Maraş’ın içinde bulunduğu; MHP’nin Altın Hilal adını verdiği bölgede saldırı olayları hızla gelişti. MHP özelikle bu bölgedeki farklı etnik ve inanç gruplarını kullanarak kısa bir zamanda taraftar bulabiliyordu. Her gün yirmi-yirmi beş kişi hayatını kaybediyordu. Kontrgerilla denilen Özel Harp Dairesi ülkücülerle beraber, kitlesel saldırılarını bütün Türkiye’ye yaydı.

Özellikle 1978 yılının ikinci yarısından itibaren bilinçli ve planlı bir şekilde gerçekleşen olaylar, saldırılar, yaralanmalar, öldürmeler günlük yaşamın bir parçası hâline geldi. Her gün yollar kesilip sokak ortasında aydınlar, yazarlar, sendikacılar, işçiler, köylüler, öğrenciler katlediliyordu. Okullar, işyerleri, evler, fabrikalar basılıp insanlar hunharca öldürülüyordu. MHP’nin Altın Hilal adı verdiği bu bölgede artık tek tek insan ldürmeler, yerini kitlesel katliamlara bıraktı.

1978 yılının başından itibaren Maraş’ta çeşitli sol örgütlerle Ülkücü Gençlik Derneği mensupları arasında şiddetli çarpışmalar yaşandı. 4 Nisan günü Yörükselim Mahallesi’nde Alevîlerin, demokratların CHP’lilerin gittiği bir kahvehaneye patlayıcı madde atıldı ve kahve tarandı. 81 yaşındaki Alevî dedesi Gıjık Dede katledildi. Ardından şehirde bir dizi patlama gerçekleşti.

Bu dönemde ETKO (Esir Türkleri Kurtarma Ordusu), TİT (Türk İntikam Tugayı), TYK (Türk Yıldırım Komandoları) gibi örgütlerin kurulduğu bildirilerle açıklandı.

Ülkücüler, kendi kurumlarına veya taraftarlarının mekânlarına patlayıcı madde atarak, suçu solculara yükleyip, Alevî mahallelerinde Alevîlere karşı saldırıya geçtiler.

Aralık ayının başında Yörükselim Mahallesi’ne gelen iki genç bazı evlere girerek, evde oturanların sayısını alıyor, evlerin giriş kapılarına çeşitli işaretler, harfler veya sayılar yazıyorlardı. Kendilerinin bazen PTT’den bazen de belediyeden veya elektrik dairesinden geldiklerini söylüyorlardı.

Bu dönemde Amerikalı Alexander Peck de ortalarda geziyordu. Bu şahsın ABD Büyük Elçiliği’nin ikinci katibi olduğu ortaya çıktı. Şehirde çerçi, mili piyango bilet satıcılarının bolluğu göze çarpıyordu.

Dışardan militanlarının takviyesi, yoksul Bertiz köylülerinin şehre taşınması, hedeflerinin işaretlenmesi tamamlandıktan sonra sıra işaret fişeğine gelmişti.

19 Aralık günü Çiçek Sineması’nda ülkücülerin izlediği bir filim seansında, MHP’lilerin, kendilerinin organize ettikleri bir ses bombası patlatıldı.

Bu patlamadan sonra sinemadan çıkan 870 kadar kişilik kitle, PTT, CHP ve diğer sol kurumların lokallerine karşı bir saldırıya giriştiler.

20 Aralıkta Yenimahalle’de Alevîlerin gittiği Akın Kıraathanesi’ne bomba atıldı. 21 Aralıkta iki solcu öğretmen öldürüldü. Öldürülen öğretmenlerden Mustafa Yüzbaşıoğlu Maraş’ın yerlilerinden, Türk ve Sünnî bir ailedendi. Hacı Çolak Elbistanlı Alevî bir ailedendi. İkisi de TÖB-DER üyesiydiler. Hacı Çolak olay anında, Mustafa Yüzbaşıoğlu yaralı olarak kaldırıldığı hastanende vefat etti. Yüzbaşıoğlu verdiği ifadesinde kendilerini vuranların Endüstri Meslek Lisesi’nden sağcı öğrenciler olduğunu söylemişti.

22 Aralık Cuma günü iki öğretmenin cenaze töreni yapılacaktı. Tören yapılmadan önce binlerce köylü Ulu Cami’nin etrafına yığılmıştı. Bu köylüler bizzat belediye araçlarıyla, komşu köylerden taşınmışlardı.

Onlara “Komünistler Ulu Cami’ye saldıracaklar, Müslüman olan camiyi savunmaya gelsin” denmişti.

Devlet Hastanesi Baştabibi Çetin Diker, yapılan planlamanın içinde olduğu için, cenaze törenini bilinçli bir şekilde cuma namazının sonrasına bıraktırdı.

Çetin Diker, hastanede bir MHP üyesi gibi çalışıyordu. Hastaneye dışardan getirilen ülkücü militanlar konuşlandırılmıştı. Hastanenin zemin katı adeta işkencehaneye dönüştürülmüştü. Öğleden sonra saat 14.30 da alınan cenazeler Ulu Cami’ye doğru yola çıkartıldı. Törene altı bin insan katılmıştı. Yürüyüşe katılanlar polis ve jandarmanın kontrolünden geçmişti. Pankartların sopalarına kadar, yürüyüşçülerin ellerinde ne varsa alınmıştı.

Cenazeler Ulu Cami’ye geldiğinde, saldırganlar yolu keserek cenazeleri camiye yaklaştırmadılar. Cenaze kortejini bekleyen devlet erkanı, saldırganların oluşturduğu bir heyetle görüştü. Saldırganlar bir resmi heyet gibi karşılandı, Saldırganlar, birçok öneri sunarak başta TÖB-DER, Pol-Bir, ceşitli sol parti ve derneklerin hemen kapatılmasını önerdi. Cenazelerin kesinlikle Ulu Cami’de namazının kılınmayacağını bildirdiler.

Saldırganlar, “Komünistlerin namazı kılınmaz, Alevîlere ölüm, din elden gidiyor, Müslümanlar savaşa” diye bağırıyordu. Maraş Kalesi’nden, yüksek binalardan yürüyüşçülerin üzerine uzun namlulu silahlarla ateş edildi. Dinamitler, bombalar, taşlar, sopalar atıldı. Yürüyüşçüler dağıldı, cenazeler tekrar hastaneye götürüldü. Bu saldırı esnasında üç kişi hayatını kaybetti.

23 Aralık Cumartesi günü ölen 3 ülkücünün cenaze töreni yapıldı. Cenaze törenine katılımı sağlamak için belediyenin ve birçok caminin hoparlöründen anons yapıldı. Yapılan anonslarda bütün Müslümanların bu törene mutlaka katılımı çağrısı yapılıyordu. Törene binlerce kişinin katılımı sağlandı. Valinin sokağa çıkma yasağına rağmen binlerce kişi Ulu Cami’nin önünde toplandı. Cenaze töreninden sonra faşistler Alevîlerin oturduğu mahallelere karşı saldırıya geçtiler.

23-24-25-26 Aralık tarihlerinde başta şehir merkezi olmak üzere, Yörükselim, Serintepe, Yusuflar, Mağaralı, Dumlupınar, Yenimahalle, YSE Evleri, Kara Maraş, Sakarya mahallelerinde saldırılar sürdü. Mahallelerde saldırganlar, daha önce belirleyip işaretledikleri evleri, işyerleri ve araçları yakıp yıktılar.

Sağ görüşten olan insanların ev ve işyerlerine, dükkânlarının veya evlerinin kapı ve pencerelerine sağ içerikli sloganlar, Türk bayrağı veya MHP flaması asanların mekânlarına ise hiç dokunulmadı.

Saldırganların önüne gecen bazı mahalleliler evi işaretlenmemiş Alevîlerin, solcuların evlerini gösterdiler. Bu evler de yakılıp yıkıldı. Mahallelerde insan avı başladı. Evlerde bulunan çocuk, ihtiyar, kadın demeden yüzlerce insan hunharca öldürüldü.

Saldırganlar; dinamit lokumları, uzun namlulu silahlar, tabancalar, tahta, balta, kılıç, balyoz, demir sopalar, tahta sopalar, kürek, et satırları, av tüfekleri, molotof kokteyller kulandılar. Saldırılarda kadınların ırzlarına geçildi, kadınların göğüsleri kesilerek ağaçlara asıldı. Çocuklar duvarlara çiviyle çakıldı, kaynayan kazanda kaynatıldı. Yaşlı insanların gözleri oyuldu, kafaları balyozlarla parçalandı.

Köylerde ve camilerde yapılan propagandada, “Alevîlerin malı, namusu sizlere helaldir. Bir Aileviyi öldüren cennete gider. Haca gitmenize gerek yok” denildi. Yoksul Beltiz köylülerine “Şehire gidin orada Alevîlerin mallarına el konulacak. Nasibiniz olanı alın” denmişti.

Öğretmenlerin cenaze töreninden sonra polisler görevlerinden geri çektirildiler. Şehrin güvenliği askeriye teslim edildi. Askerler, yanı başlarında saldıranları, gözlerinin önünde ev yakarlarken, adam öldürürlerken, gördükleri hâlde hiç müdahale etmiyorlardı. Yörükselim Mahallesi’nin üzerindeki çalılıklarda toplanan saldırganlar, askerlerin tanklarına binerek, tankların üzerinde MHP bayraklarını sallayarak mahallelere saldırdılar. Faşistler Yörükselim Mahallesi’nin yanı başındaki kışlayı dört bir yandan sararak, oraya sığınmış Alevîlerin kendilerine verilmesi için saatlerce beklemişlerdi. Bu durumu görüp şaşkına dönenler, “Neden müdahale etmiyorsunuz? Silahları bize verin, biz kendimizi savunalım. Bunlar kökümüzü kurutacaklar, Daha ne bekliyorsunuz?” diyenlere, “Silahlarımızda mermi yok. Bize olaylara müdahale edin diye daha emir gelmedi. Ankara’dan emir gelirse müdahale ederiz” deniyordu.

Maraş Katliamı’na katıldığı için tutuklananların davaları 1991 yılına kadar sürdü. Yargılananlar; ev kadınları, bekçiler, öğrenciler, köylüler ve işsizlerdi. Olaylara direkt katılan faşist örgütlerden hiç söz edilmedi. MHP ve Ülkü Ocakların rolü ve sorumluluğu hiç gündeme getirilmedi. ETKO, TİT gibi gizli örgütlerin yöneticiler, yaptıkları işler nelerdi, kimse hesap sormadı.

Adana kapalı spor salonunda yapılan duruşmalarda 804 kişi yargılandı. 1991 yılında çıkartılan terörle mücadele yasasından dolayı bütün tutuklular serbest kaldı. Dava kapatıldı.

Katliamın baş sorumluları, planlayıcıları hakkında hiç bir işlem yapılmadı. Onlar büyük iş adamı oldular, milletvekili oldular.[14]

Maraş’taki katliam, yakma yıkmalar, 25 Aralık gecesi ancak durdurulabilir. Olaylarda yüzlerce kişi katledilmiş, binlerce insan yaralanmıştır.[15] 552 ev ve 289 işyeri yakılıp yıkılarak tahrip edilmiştir. Olayların ardından Alevî nüfusunu, yüzde 80’inin Maraş’ı terk ettiği istatistiklere geçmese de biliniyor.

II.2) DEVLET BELGELERİ’NDEKİ MARAŞ GERÇEĞİ

Burada uzunca bir parantez açıp, Aralık 1978’de Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) yandaşlarınca Alevîlere karşı Maraş’ta gerçekleştirilen eylemleri hızla sıralayarak anımsayıp/ anımsatırsak; Milli İstihbarat Teşkilâtı’nın (MİT) 12 Eylül mahkemesine gönderdiği 57 sayfalık belgede şu çarpıcı bilgiler yer almaktaydı:

  • MİT, 19 Aralık 1978’de başlayan olaylara ilişkin 23 Aralık 1978 saat 15.30’da devletin zirvesine bilgi geçiyor ve “Şu ana kadar herhangi bir takviye birliği Maraş’a ulaşmış değildir. Şehrin bütün semtlerinde silahlı çatışmalar sürmektedir,” diyor.
  • 26 Aralık tarihli belgede de, Maraş’ta geceleri güvenlik güçlerinin sokaklardan çekildiği ve ardından Ülkücülerin Alevîlerin evlerine baskın düzenlediği kaydediliyor.
  • 19-26 Aralık 1978 kesitinde yüzlerce Alevî ve solcunun öldürüldüğü, Maraş Katliamı’ndan yaklaşık 1 ay sonra, devletin zirvesine 17 Ocak 1979 tarihli bir bilgi notu gönderen MİT, eylemleri planlayanların isimlerinin tespit edilmesine ve eylemi yöneten şahıslar hakkında bilgi derlenmeye çalışıldığını bildiriyor.
  • Belgelerde, Maraş Katliamı döneminde, ‘Güneş Ne Zaman Doğacak’ başlıklı filminin gösterildiği Çiçek Sineması’na 19 Aralık 1978’te bomba atılması olayını da ÜGD üyesi Ökkeş Şendiller’in organize ettiği yazılı. Hatta belgeye göre (Ökkeş Şendiller’in (yani Kenger), olayla ilgili olarak, şunları anlattı: “sinemaya bomba atılması emrini bana Ülkücü gençlik derneği Maraş ikinci başkanı verdi. Tuvalette dinamiti Yunus İlhan isimli kişiye verdim. Sinemanın ön tarafına atmasını söyledik. Dinamitin patlaması sonrasında sinemada panik havası oluştu.”
  • Emniyet genel müdürlüğü’nden gelen rapor da, Ökkeş Şendiller’in (Kenger) devlet için çalıştığını gösteriyor. Bu raporda da, Şendiller için “Teşkilâta patlayıcı madde temin eden kişi” tanımı yapılarak, şöyle denildi: “Kenger, 19 Aralık 1978’de Çiçek Sineması’ndaki patlamadan önce ve sonra Ankara ÜGD’ye ait 29 43 51 numaralı telefonla konuştu. Kenger, patlamadan hemen sonra sanki bu patlamayı bekliyormuş gibi salondaki şahısları toplayarak onlara öncülük etmiş, emirler vererek sloganlar attırmıştır.”
  • Şendiller, tüm bunlara rağmen dönemin sıkıyönetim mahkemesinde açılan Maraş Katliamı davasında beraat etmişti.
  • MİT’in Maraş belgelerinde MHP’nin rolü anlatılıyor: “olaylar, olaylardan 2-3 hafta önce MHP Maraş il örgütünde MHP Maraş yöneticileri ile Ülkücü Gençlik Derneği (ÜGD) mensuplarının katılması ile yapılan bir toplantıda planlanmıştır. Toplantıya ÜGD genel merkezi’nden bir yetkili de katılmıştır. (Büyük ihtimalle Sefa Şevkat Çetin) toplantıda Maraş’taki Alevîlerin ve bunları destekleyen sol grubun son zamanlarda Ülkücü ve Sünnîler üzerindeki baskılarını arttırdıkları gerekçesiyle, bunlara bir ders vermenin zamanı geldiği belirtilerek, ilk önce sol gruba mensup Alevîlerin meskûn bulunduğu mahallelerde, ileri gelenlerin adresleri tespit edilmiş daha sonra tespit edilen adreslere eylem yapacak şahıslar belirlenmiştir.”

“22 Aralık 1978 günü sol gruba mensup 2 öğretmenin cenaze namazları bahane edilerek ‘Alevîlerin Sünnîlere karşı baskın hazırlığında oldukları, Alevîlerin çoğunlukta olduğu mahallelerde Sünnî kadınların ırzına geçtikleri’ söylentileri halk arasında yayılarak, önceden planlandığı gibi olay önce cenazelerin bulunduğu cami civarında başlamış ve belirlenen semtlerdeki evlere baskın şeklinde gelişmiştir.”

  • 26 Aralık 1978 tarihli belgede ise Maraş’ta geceleri güvenlik güçlerinin çekilmesi ile birlikte ev baskınlarının düzenlendiğine dikkat çekilerek, “Baskınlar özellikle Alevîlerin evlerine yöneliktir. Olaylar siyasi boyutu aşıp Alevî-Sünnî çatışması hâline dönüşmüştür. İlde bol miktarda makineli tüfek bulunmuştur,”[16]denildi.

Bu kadar da değil: İçişleri Bakanlığı’nın TBMM’ye ulaştırdığı “Maraş Olayları” raporunda, soyadını olaylardan sonra “Şendiller” olarak değiştiren Ökkeş Kenger’in, “Solcuların üzerine kalması için” Ülkücülere dinamit attıkları ve 10 kişiyi yaraladıklarını itiraf eden el yazısıyla verdiği ifade de yer alırken; rapordaki dikkat çekici ifadeler de şöyleydi:

  • 16 Aralık 1978 tarihinde özel olarak getirilen ve şehirde faaliyet gösteren Çiçek Sineması sahibine yapılan baskı sonucunda gündeme alınan sağ görüşü destekleyici, “güneş ne zaman doğacak” filminin oynatılması, denetlenmesi, sinemanın korunması ve elde edilen gelirin kontrolü ile ilgili organizatörlüğün ülkü ocakları derneği üyesi Ökkeş Kenger ve onun yönettiği kişiler tarafından yapıldığı, 19 Aralık 1978’de filmin gösterildiği sırada bir bombanın patlaması neticesinde 10 kişinin hafif şekilde yaralandığı, sinemadan çıkan bir grubun, başta CHP binası olmak üzere çevrede taş ve sopalarla tahribe başladığı…
  • Maraş ÜGD üyesi ve çaycısı Ökkeş Kenger’in 14 Ocak 1979’da kendi el yazısı ile kaleme aldığı ifadesinde özetle; ‘Dernek 2. Başkanı Mustafa Kanlıdere’nin kendisine ve Mustafa Tecirli isimli şahsa, film oynatıldığı sürede tahrip gücü az bir dinamitin solcuların attığı süsü verilerek patlatmalarını söylediğini, böylece halkı kışkırtıp, tahrik ederek, isyan ettireceklerini söylediğini, Kanlıdere’nin kendisine sinemaya atılacak dinamitleri saat 15.00’da Şekerli Cami’nden gelip almasını söylediği, belirlenen saatte gidip tuvalette kağıt torba içerisinde beze sarılmış vaziyette dinamitleri aldığı… Çiçek Sineması’nın tuvaletinde dinamitleri Yunus İlhan’a verdiğini, film sırasında dinamitleri patlatmasını söylediğini, saat 20.45 sıralarında filme ara verildiğinde patlama olduğunu, kendisinin de Mustafa Tecirli ile birlikte balkonda bulunduğunu, patlamadan sonra solcular tarafından atıldığı süsü verdirmek için “Kanımız aksa da zafer İslâmın, kahrolsun komünistler,” gibi sloganlar atıldığını, halkı tahrik etme görevinin Mustafa Ekinci’ye verildiğini, 50 cm uzunluğundaki sopaların sinemada bulunan grup tarafından alındığı, cumartesi ve pazar günleri ilde büyük olayların yaşandığını, birçok insanın hayatını kaybettiğini olayların bu insanların tahriki neticesinde çıktığını, olaylardan derneğin ve dernek başkanının haberi olduğunu ve bu insanların tertiplediği…
  • Ökkeş Kenger’in ETKO olaylarıyla ilgili olarak yakalanan İsmet Çalışır’ın ifadesinde “Teşkilâta patlayıcı madde temin eden kişi” olarak geçtiği, patlamadan önce Ankara ÜGD’de 294351 numaralı telefonla konuştuğu, Kenger’in patlamayı bekliyormuş gibi salondan çıkan şahısları toplayarak onlara öncülük ettiği… Kenger’in patlama dahil ilde süregelen olaylar için Ankara ÜGD genel merkezi’nden talimat almış olabileceği hususları belirtildi.

Aynı raporda, Alevî mahallerine yapılan saldırılarla ilgili kan donduran polis ifadeleri de dikkat çekiyordu:

  • 23 Aralık 1978… Alevî vatandaşlarımızın oturmakta olduğu Yörükselim mahallesine saldırıların yoğunlaştığının ve bu mahalle sakinlerinin topyekûn imha edileceklerinin görülmesi üzerine mahalle sakinlerini askeri birliklerce askeri bölgede güvenlik altına alındığı…[17]

Toparlarsak: MHP Genel Başkanı Alparslan Türkeş’in çeşitli dönemlerdeki konuşmaları ve MHP’nin Maraş’taki etkinlikleri katliama örnek delillerdir. Katliamdan bir hafta önce, Alevîlerin ve solcuların çoğunluk olarak yaşadıkları semt ve mahallelerde görevli olduklarını ifade eden bazı kişiler “tuhaf” bir nüfus sayımı bahanesiyle evleri dolaşarıp, evlerde kaç kişinin yaşadığı gibi sorular sorarak ve evlere yeni numaralar vereceklerini söyleyerek kapıları kırmızı boya ile işaretlemişlerdi.

Bazı belgelerde ise PTT görevlileri olduklarını söyleyen kişiler, mektupların kaybolmasını engellemek için bir çalışma yaptıklarını söylemek suretiyle kapılara boyayla işaretler koymuşlardır. Bu işaretlemelerin amacı, Alevî ve solcu evlerini belirlemek ve kendi yandaşlarına zarar vermemekti.

Dönemin İçişleri Bakanı İrfan Özaydınlı’nın özel bir ekibe hazırlattığı ve kamuoyuna yansımayan bir rapordan bir bölümü birlikte okuyalım: “18 Aralık 1978 günü ÜGD Maraş şubesi ikinci başkanı Mustafa Kanlidere, Ökkeş Kenger ve üçüncü başkan Mustafa Tecirli’ye, ‘Halkı kışkırtmak, tahrik etmek ve isyanını sağlamak için, solcuların attığı süsü verilmek kaydıyla, tahrip gücü az bir dinamit atılmasını,’ emretmiştir.”

‘Yeni Gündem’ Dergisi’nin 1986 yılında ilk kez açıkladığı rapor Çiçek Sineması’nın bombalanmasıyla başlamaktadır. Raporda akıllara takılan bir başka ilginç ayrıntı da olayların hemen öncesinde şehrin konuklarının çoğalmasıdır. ‘19-25 Aralık 1978 tarihleri arasında Maraş ili otellerinde kalan kişilerle ilgili yapılan araştırma’ ile ilgili bölümü okuyalım: “19-20 Aralık günü yatan ve kendilerini milli piyangocu olarak tanıtan 26 değişik isimli şahsın, Mili Piyango İdaresi’nden alınan, 26 Ocak gün ve 0313/653 sayılı yazıları ve ekinde bulunan belgelerden, ne sabit, ne de seyyar bayi olmadıkları anlaşılmaktadır.

Maraş ilinde de yeteri kadar milli piyango bayii vardır. Ve 19-25 Aralık günlerinde çekiliş olamayacağına göre, sahte meslek göstererek kalan bu kişilerin, olaylardan haberdar olarak gelmiş militanlar oldukları kanısı uyanmaktadır.”[18]

II.3) VERİLER, TANIKLIKLAR, SORUMLULAR VE SORU(N)LAR

Özetin özeti Maraş Katliamı, Maraş’da bitmedi!

Maraş Katliamı davasına katılan 3 avukat vardı.

Bu 3 avukata “Ne oldu” mu? Üçü de katledildi. Maraş Katliamı’nın müdahil avukatlarının Ceyhun Can 10 Eylül 1979’da, Halil Sıtkı Güllüoğlu 3 Şubat 1980’de ve Ahmet Albay 3 Mayıs 1980’de öldürüldü.

Kimler tarafından mı? MHP’li, Ülkücü, milliyetçi, dini bütün tetikçiler tarafından!

O tetikçilere, sanıklara “Ne mi oldu?”

Maraş Katliamı sanıklarının 16 Nisan 1979’da askeri mahkemede başlayan dava, 8 Ağustos 1980’de sonuçlandı. Yargıtay’a giden davanın sanıkları, 1991 yılında çıkarılan terörle mücadele kanunu nedeniyle serbest kaldı. (Daha sonra da Erdoğan tarafından geçirilen düzenlemeler neticesinde, serbest bırakıldılar.)

Ölüm ve müebbet cezalarının dışındaki diğer hapis cezalarında 1/6 arasında indirim uygulanıp, cezalar daha da azaltıldı. Mahkemenin kararı, Yargıtay da bozuldu. Yeniden yargılama, Yargıtay süreci vb. İdam cezaları uygulanamadı. Hafif cezalarla dosya kapandı.

MARAŞ “DAVASI”
HAKKINDA DAVA AÇILAN SANIK SAYISI 804
ÖLÜM CEZASINI ALANLAR 29
MÜEBBET HAPİS CEZASI ALANLAR 7
15-24 YIL ARASI HAPİS CEZASI ALANLAR 7
10-15 YIL ARASI HAPİS CEZASI ALANLAR 29
5-10 YIL ARASI HAPİS CEZASI ALANLAR 259
1-5 YIL ARASI HAPİS CEZASI ALANLAR 26
BERAAT EDENLER 379
KARAR AŞAMASINDA FİRARDA OLANLAR, ÇEŞİTLİ NEDENLERLE DAVASI TEFRİK EDİLENLER, ÖLÜMLE DAVASI DÜŞENLER TOPLAMI 68


Davanın bir numaralı sanığı Ökkeş Kenger -sonradan soyadını değiştirerek Şendiller oldu- beraat ederek daha sonra 1991 yılında MHP’den milletvekili oldu.

Bunun yanında 23-25 Aralık 1978 de Maraş’ta resmi verilere göre katledilenler: Abidin Uzunpınar (Sol), Ali Uzunpınar (Sol), Hasan Uzunpınar (Sol), Mehmet Ünver (Sol), Döndü Ünver (Ev Kadını-Sol), Zühre Ünver (Ev Kadını-Sol), İbrahim Ünver (Sol), Malik Ünver (Sol), Fidan Suna (Ev Kadını-Sol), Ali Suna (Sol), Esma Suna (Ev Kadını-Sol), Mehmet Suna (Sol), Yılmaz Baz (Sol), Kezban Usta (Ev Kadını-Sol), İbrahim Usta (Sol), Yusuf Levendiz (Sol), Ali Akinci (Sol), İsmail Nergis (Sol), Hasan Akirmak (Sol), Ali Yilmaz (Sol), Hatice Yilmaz (Ev Kadını-Sol), Hüseyin Yilmaz (Sol), İmam Ergönül (Sol), Hüseyin Ergönül (Sol), Güllü Ergönül (Ev Kadını-Sol), Süleyman Metin (Sol), Ali Traş (Sol), Zeynep Aydoğan (Ev Kadını-Sol), Ali Ün (Sol), Kamil Ün (Sol), Zekeriya Ün (Sol), Gülşen Ün (Ev Kadını-Sol), Elif Balta (Ev Kadını-Sol), Kemal Özdemir (Sol), Cennet Özdemir (Ev Kadını-Sol), Ali Doğan (Sol), Mehmet Duman (Sol), Yusuf Lakap (Sol), Hasan Yüzük (Sol), Kalender Toklu (Sol), Hüseyin Toklu (Sol), Zeynep Nergiz (Ev Kadını-Sol), Aziz Tüzün (Sol), Hasan İldircan (Sol), Mustafa Acinikli (Sol), Veli Yıldız (Sol), Ahmet Yıldız (Sol), Şıbo Bekan (Sol), Mahmut Ünal (Sol), Sebahat İşbilir (Ev Kadını-Sol), Hacı Veli İşbilir (Sol), Ali Rıza İşbilir (Sol), Mehmet İşbilir (Sol), Mehmet Sağlam (Sol), Ali Sağlam (Sol), M. Ali Balta (Sol), Hasan Küçükkaya (Sol), Hatice Görür (Ev Kadını-Sol), Hasan Öztaş (Sol), Hüseyin Ceren (Sol), Ali Bilmez (Sol), Hasan Bilmez (Sol), İbrahim Bilmez (Sol), Fatma Bilmez (Ev Kadını-Sol), Hacı Bektaş Bozkurt (Sol), Hasan Nergiz (Sol), Ali Aslan (Sol), Veysel Kalkandelen (Sol), Şah İsmail Kalayci (Sol), Derviş Zülküflü (Sol), Musa Funda (Sol), Abbas Karakiz (Sol), Bayram Bil (Sol), Musa Altun (Sol), Mehmet Torun (Sol), Memili Bakıcı (Sol), Hamza Yilmaz (Sağ), Ercan Köşe (Sol), Nazım Tosun (Sol), Mehdi Köklü (Sağ), Osman Andız (Sağ), Evliya Ermiş (Sağ), Ökkeş Dalkıran (Sağ), Mehmet Kahveci (Sağ), Mehmet Mengücek (Sağ), Hacı Bıyıklı (Sağ), Bünyamin Varol (Sağ), Abdullah Kandemir (Sağ), Adem Armut (Sağ), İsmail Tercan (Sağ), Abdullah Polat (Sağ), Mehmet Ergündüz (Sağ), Ökkeş İnce (Sağ), Necati Paramış (Sağ), Zeki Yıldırım (Sağ), Süleyman Aydoğan (Sağ), Cemil Karadutlu’yken; 3 kişinin kimliği de tespit edilemedi!

MARAŞ VE PAZARCIK’TAKİ “KATLİAMI GÖREN”LER İLE “YAŞAYAN”LARDAN[19]
HAMİT KAPAN “Devrimci Savaş örgütü elemanıydım, cenaze kortejini organize edenlerden biriydim. Maraş’taki solun, ülke genelindeki solun katliamlarla ilgili en büyük handikapımız, bunu öngörememiş olmaktı. Öngörebilseydik, karşılık verilebilirdi.

Bir hafta sürelik bir katliamı, kapı kapı kadın, çocuk kesmelerini beklemek, düşünmek çok uzaktı. Öğretmenlerin cenazesinde 10-12 bin kişilik bir kortej vardı. Ulu Cami’ye yaklaştığımızda birdenbire taş, mermi yağmaya başladı.

Defalarca polis kontrolünden geçmişiz, karşılık verecek bir şey yok elimizde. Korteji geri çevirmek zorunda kaldık, cenazeler maalesef yere bırakıldı, sonra askeri araçlar aldı. Binalardan masa, sandalye atıyorlar. İnsanları psikolojik olarak bu saldırıya hazırlamışlar, Türkiye’nin dört bir yanından gelmiş eli kanlı faşistler var. Yoksul köylüleri getirmişler, ‘Alevîlerin evleri, eşyaları size verilecek, katli vaciptir’ diye. Derimizin altında cennetin anahtarı varmış, derimizi yüzecek, anahtarı alıp cennete gidecek! Yörükselim’e kaçtık, 2-3 gün çatışma oldu, mahallemizi savunduk. Bizim mahalleye girselerdi 30-40 bin insan öldürülürdü.’

Hamit Kapan, iki öğretmenin öldürülmesi, sinemaya bomba konması, silah kullanmak, kahve taramak gibi 16 değişik iddiadan yargılanmış. İşkenceci polis Sedat Caner, 1986 yılında Nokta dergisine verdiği söyleşide Kapan’ın ‘210 gün boyunca’ gördüğü işkenceleri anlatmıştı. Kapan, yargı sürecinde yaşadıklarını şöyle özetledi:

‘Ölüm cezası aldık, müebbete çevrildi. Sonra suçsuz olduğumuzu ispatlamak zorunda kaldık. Türkiye’deki en ağır işkenceyi yaptılar bana. Gözlerimiz bağlı, foseptik çukurundan Filistin askısına, elektriğe, tırnaklarımın çekilmesine, kaplumbağa kafesine her türlü işkenceyi gördüm. Foseptik çukurunda 9 gün kalmışım. Yargılama 8 yıl sürdü, bütün iddialardan beraat ettik. Sadece örgüt üyesi olmaktan 15 yıl ceza verdiler. Devletten 4 sene alacaklı olarak 1988’de tahliye edildim.’

Kapan, katliamın ‘askeri darbeye giden yolda sol, devrimci muhalefeti bastırmak için tezgâhlanan senaryolardan biri olduğunu’ söylüyor. ‘Bir otelde 26 Milli Piyangocu kalıyor. Milli Piyango İdaresi’ne sorulduğunda, böyle isimlerde bayilerimiz yoktur, diyor. İstenseydi çatışma ilk gün durdurulurdu. Kayseri tugayı yarım saatlik mesafedeydi’ diyor. Kente bir anıt yapılması isteklerine karşı çıkıyor: ‘Cennet Çimen nine 80 yaşında, bir gözü görmüyor, öbür gözü çok az görüyor. Sen, tornavidayla o gözünü oyacaksın, boğacaksın, lağım çukuruna batıracaksın. Bunun anıtı olmaz. Bu acı bizim yüreğimizden silinmez, anıtla geçiştirilemez. Devlet yüzleşmeli, kendi katillerini açığa çıkarmalı.”

ESAT ŞENGÜL “13 yaşındaydım, çocuktum ama elimizde taş, sapan atıyorduk saldıranlara. 7-8 ay önce bir kahve taranmıştı. Birden şehirde piyangocuların sayısı arttı. Evlerde çarpı işaretiyle fişleme vardı, gördük. Ama olaylar yaşanmadan “bundan dolayı…” diye düşünmüyorduk. Komşularımızla çok iyi ilişkilerimiz var. Bırakın onların bizim ailelerimize kurşun sıkmasını, birçoğu sahiplendi, evinde sakladı. Ekmeğimiz olmadı, 3-4 gün boyunca o komşularımız bize aş ekmek taşıdı. Bunları Maraş halkının tamamına mal etmek doğru değil. Pazarcıklıların ikamet ettiği yerlerde ölümler çok oldu. Saldırı oldu bizim mahalleye de ama püskürtüldü. Sobamızda yaktığımız kömürleri taş niyetine sedirlerin altına sakladık, geldikleri zaman o taşları atacağız diye savunma mekanizması hazırladık. Yukarıda kale ve aşağıda da Ulu Cami var. Solcu öğretmenlerin cenaze korteji gelirken o kaleye konuşlanmışlar, taş, kaya, silah. Ben de kortejdeydim, taş ve kurşun yağmuruna tutulduk.”
MÜSLİM İBİLİ “Evleri işaretlerlerken yakalamıştık aslında, belediyeden geldik, diyorlar, kimlik gösteremiyorlar. Katliamdan önce algılayamadık, onun için bir hazırlık da yapmadık. İki solcu öğretmen arkadaşımız öldürülmüştü. Cenazelerinde bizler gençler olarak kortejin etrafında zincir oluşturduk. Kale dibine, o Çiçek Sineması’nda bomba patlatılan yere yakın bir yere geldiğimizde oradan ve cami içine yerleşen provoke olmuş insanlardan taş, sopa, şişe yağdı. Neye uğradığımızı şaşırdık. Yoksa 10 bin kişi planlı projeli hareket etseydi dağıtamazlardı, ama insanlar saf bir şekilde gitti. Sadece cenazelerimizi İslâmi usullere göre defnetmek istiyorduk.

Hatırladığım kadarıyla 69 yaralı vardı. Cenazelerden bir gün sonra sabah 07.00 civarıydı, dağa doğru her yer insan doldu, arkamızda çamlık var, geceden gelip dolmuşlar, bunu planlamışlar. Cenazeleri cuma namazına denk getirmişler. Gaz tenekelerini ufak çocukların eline verip, çevredeki evleri yakıp insanları öldürmeye çalıştılar. Önce Serintepe’den başladı, orada gecekondular vardı, garibanlar yaşıyor. Gelip orayı taşlıyorlar, sonra Yörükselim’e, bu tarafa doğru geliyorlar, buraya giremeyince tekrar oraya gidip insanları öldürüyorlar. Buradan iki hamal vardı, yolda çevirip öldürmüşler.

‘8 Alevî öldüren cennete gider’ diyen hocalar vardı. ‘Alevîleri öldürün, evlerini size vereceğiz’ demişler. Oysa katliam öncesi hiçbir Alevî- Sünnî gerilimi yoktu. Olayların olduğu gün bile Yörükselim’de yaşayanlar hiçbir kapı komşusuna linç, yakma, yıkma girişiminde bulunmadı. Hatta Sünnî vatandaşlarımız korunmaya alındılar.”

KAMİL DALKARA “İlkokulu Pazarcık’ın bir köyünde okudum, ortaokul için Maraş’a gittik. Komşumuzun bir kız çocuğu vardı, bize Maraş’ta ev tuttular. Ailem bir konfeksiyon mağazası açmıştı, okul dışındaki zamanlarda tezgâhtarlık yapıyordum. Orta sondaydık o zaman, iki solcu öğretmenin öldürüldüğünü duyduk, Yörükselim mahallesine gittik, yürüyüşe katıldık. Camiye yaklaştığımızda binalardan taşlar atılmaya başlandı, sonra silah sesleri geldi. Pencerelerden sandalyeler atılıyordu. Bir kuru temizlemeci dükkânı vardı, 3-4 arkadaş girmek istedik, bizi almadı dükkân sahibi, itti dışarı. Askeri bir araca zor attık kendimizi.

Yörükselim’de Hemşirelik Yüksek Okulu vardı, oraya götürdüler. O ara MHP’li bir grup satırlarla, silahlarla, sopalarla önümüzden geçiyor. İsmini hatırlamadığım bir öğretmen, bizim gruba önderlik ediyordu. ‘Yatın, ses çıkarmayın, camlara çıkmayın’ diye yönlendirdi. Görürlerse, basarlarsa hepimizi öldürürler, 500- 600 kişi varız orada. Yurtta kalan kızların dolaplarını merdiven başlarına getirdik; çatal, bıçak, kaşıkları aldık elimize gelirlerse diye. Satırlarla, silahlarla geçtiklerini görmek müthiş bir panik yarattı, herkes titriyor. ‘Allahü ekber’ sesleriyle tekrar geçtiler. Bir gece kaldık, ertesi gün gece saat 03.00 falandı askeri araçlar geldi, bizi yatılı Eğitim Enstitüsü vardı, oraya götürdüler. Araç kapalıydı, arka perdesini kaldırıp baktığımızda caddelerde, sokaklarda yakılmış arabaları, binaları gördük. Her yer viraneydi, silah sesleri geliyordu. İki gün de orada geçirdik, aç, susuz. Helikopter sürekli geziyor görüyoruz, silahlar atılıyor. Ama dışarıda ne oluyor farkında değiliz çok. 4. gün biraz sakinleşmişti. Kayseri’den asker gelmiş. YSE Müdürü vardı, zannederim solcuydu, tüm araçlarını halkı taşıma işlerine tahsis etmişti. Araba gönderdi kızların Adıyaman’a gönderilmesi için. Çadır çekilmiş, kapalı bir araç, yoksa yolda gördüklerini asıyorlar, kesiyorlar. Bizi de aldılar, Maraş’a 20 km. kala köyümüz var, 3 arkadaş indik, 6 km. yürümemiz lazım. Aç, susuz, perişanız.

Bu arada, abimgil de Maraş’ta mağazadan olayı duyunca eve kaçıyorlar, ev sahibi ‘Kaçın, öldürürler’ diyor. ‘Kamil yürüyüşte, onu bekleyeceğiz’ diyorlar. ‘Sizi koruyamam’ diye uyarınca köye kaçıyorlar. Bu arada kamyonlarla cenazeler de Narlı’ya geliyor, bizimkilere haber geliyor ‘Kamil de öldürüldü’ diye. Abimle babam sağlık ocağına gidiyorlar, cenazeler kesilmiş, biçilmiş, asılmış, tanınacak durumda değil, bulamıyorlar. Biz yolda yürürken arkamızdan bir araba geliyor. Babamla, abim. (…) Çok sonra mağazaya gittik, eşyalar talan edilmiş, elbiselerin sol kolu kesilmiş. Maraş’a 10 yıl ayak basmadık. Resmi iş için bir iki kere, o kadar. Köy dolmuşları bile Maraş’a gitmez oldu.”

ALİ ALABAY “Hastanede cenazeler vardı, orada bile ‘Bu bizden, bu onlardan’ diye ayrım yapıyorlardı. İki hamalı baltayla parçaladılar. Kışkırtma, provokasyon her yerdeydi.”
MEHMET ALİ AKBAL “İki kaynımı öldürdüler, hamallardı. İnsanları kestiler, evlerine kondular. 7 gün aç kaldık. Yaşlı bir adam 105 yaşında, evini yakıyorlar. ‘4 harp gördüm böyle vicdansızlık görmedim’ anlatırsak aklımıza takılıyor…”
DOĞAN ÜSTEL “İl genel meclisi üyesiydim, encümen toplantısındaydık. İki öğretmen öldürülmüştü gün önce. Onları getiriyorlardı, silah sesi duyduk. Camiye yetiştirmeden cenazeleri, hücum etmeye başladılar. Sabah oldu, Pazarcık’a kaçacağız. 15- 25 yaşlarında birçok insan şehrin içine doldu. Vilayete hücuma başlıyorlar… Bunlar insan değil, su kazanlarında kaynatıyorlar, çocukları, kadınları öldürüyorlar, ‘kadın cenazelerinin üstünü örtün bari’ diyorlar, ‘bunlar insan değil’ karşılığını veriyor imamlar.”

 

TANIKLIK(LAR)[20]
MERYEM POLAT “Beş çocuğum, damadım ve kızımın nişanlısı vardı. Evimiz mahallenin en ucundaydı. Ortalardaki bir eve gittik. Saldırganlar, sabahtan başlayıp ikindiye kadar bütün evleri yaktılar. Bir çocuk kazanda yakıldı. Bizim evin de yandığını duydum, çocuklarla gittik, baktık yanıyor. O sırada bağıra bağıra 100 kadar kişinin geldiğini gördük. Hemen yanan evin bodrumuna sığındık. Her şeyi tekrar talan ettiler. Biz bodrumda suyun içindeydik. Üstümüz tahtaydı. Tahtalar yanıyor, üstümüze düşüyordu. Evim kül oldu. Bodrumda sekiz kişiydik, orada olduğumuzu anlamadılar, çekip gittiler. Askerler gelip bizi ticaret lisesine götürdüler.”[21]
KAMİL BERK “23 Aralık 1978 günü, geceden beri bir şeylerin olacağının kuşku ve korkusunu yaşıyorduk. Ama yine de, devlet var diye biraz güveniyorduk. Ne bilelim ki,… Sabahın ilk saatleriydi, güneş doğmak üzereydi. Mahallenin sokaklarında sopalı, silahlı, baltalı büyük bir grup bağırarak yürüyorlardı. Mağaralı Deresi’ni geçerek Ahmet Tabak’ın motorunu yaktılar. Sonra Ahır Dağı’na doğru gittiler. ‘Allahını, peygamberini seven, eli balta, silah, sopa tutan yürüsün, Alevîleri öldürelim, komünistleri içimizden temizleyelim’ çağrısıyla ve bağırmalarıyla mahalle içinde saldırıya geçtiler. Bu sırada askerler geldi, saldırganları aşağı doğru indirdiler. Öğleden sonra yeniden geldiler. Benzin şişeleri vardı. Alevîlerin evlerine saldırdılar, evlerin penceresinden benzin şişelerini içeri attılar; arkasından gazlı bezleri ateşleyerek içeri attılar. Evleri ateşe verdiler. ‘Maraş size mezar olur, vatan olmaz; yaşasın Türkeş, yaşasın MHP’ diye bağırıyorlardı. Ellerindeki uzun menzilli silahlarla evlerimize ateş etmeye başladılar. Korkudan kaçıp kurtulmak isteyenlere arkadan ateş edip öldürüyorlardı. Bu sırada evden çıkmakta olan Cemal Bayır ve Ali Ün’e silahla ateş ettiler ve öldürdüler. Biz de Molla Tabak’ın evine sığındık. Bu eve de ateş ettiler. Merdiven başında içeri girmeye çalışan Fatma Baz ile Zeynep Aydoğdu’yu kurşunla öldürdüler. Fatma Baz’ın kucağındaki 6 aylık oğlu Yılmaz da kurşunla öldürüldü. Molla Tabak’ın evine çok insan sığınmıştı. Dışarıdan yağmur gibi kurşun geliyordu. Evin camları, kapıları delik deşik olmuştu. Bizler içerde birbirimize sarılarak hem ağlıyor, hem korunmaya çalışıyorduk. Askerler geldi, hepimizi kışlaya götürdüler. Evlerimiz, eşyalarımız hem yağmalandı, hem yakıldı.”
YETER İŞBİLİR “Ali Rıza İşbilir kaynım olur. Dumlupınar Mahallesi Neyzen Sokakta oturmaktayız. Ali Rıza İşbilir’in polis memuru olan kardeşi Hacı Veli’yle yeni evliyiz. Kaynım Ali Rıza’nın evinde kalıyorduk. 23 Aralık 1978 cumartesi günü öğleden sonra tahminen saat 15.00 sıralarında ellerinde balta, sopa, tahta, av tüfeği bulunan saldırganlar, oturduğumuz evin önüne geldiler. ‘İşte sarı öğretmen Ali Rıza İşbilir’in evi’ diye bağırdılar. Dışarıdan evi kurşun yağmuruna tuttular. Bir kısmı dama çıkarak bacaları yıkmaya başladı. Sonra oturduğumuz evin kapısını, duvarlarını, kazma ve baltayla kırarak, sökerek içeriye girdiler. Ben, odada bulunan elbise dolabının içine girdim, saklandım. Saldırganlardan bazıları ellerindeki tahta ile dolaba vurmaya başladılar. ‘aman ben varım’ diye bağırarak ve ağlayarak dışarı çıktım. Tahta ile bana vurmak isterken, elimi önüne siper ettim. Elim ve kolum ağır yaralandı. Bir ara fırsat bulup dışarıya doğru kaçarken, merdivenlerde kaynım öğretmen Ali Rıza İşbilir’in karısı Ayşe’nin ve kızı Sebahat’ın orada yerde yattıklarını, üzerlerinde televizyon, biriket, taş, tahta parçalarının bulunduğunu, her taraflarının kan olduğunu görüp üzerlerine düştüm. Sonra kendime geldim ve kalktım, aşağıya doğru kaçmaya başladım. Arkadan tüfekle ateş ettiler, omzumdan yaralandım. Sokakta birkaç evin kapısını dövdüm, hiçbiri içeri almadı. Arkamdan koşarak beni yakaladılar, evdeki ölülerin yanına götürdüler. ‘Türk müsün, gavur musun?’ diye sorguya çektiler. Yaralarımdan kan akıyordu. Ben de ‘Türküm, buraya yeni gelin geldim’ dedim. Birisi, ‘Bırakalım, bu Türkmüş’ dedi. Bazıları da ‘Elimize geçmişken öldürelim’ diyordu. Üzerimdeki bilezik, küpe ve altınlarımı aldılar. Sonra beni aşağı indirerek caddeye doğru götürdüler. Cadde üzerinde Ali Rıza İşbilir’in oğlu Mehmet’i sopa ve kalaslarla dövüyorlardı. Bir saldırgan, Mehmet İşbilir’e ‘Bu senin neyin oluyor?’ diye sordu. O da, ‘Benim amcamın karısıdır, yeni gelin geldi. Onu öldürmeyin’ dedi. Beni oradan alarak bir düğün evine götürdüler. Sonra babamın evinin yakınına götürüp bıraktılar. Kaynım öğretmen Ali Rıza, karısı Ayşe, kızı Sebahat, oğlu Mehmet ve eşim Hacı Veli İşbilir’i öldürdüler. Evlerini, eşyalarını da yaktılar.”
MAHMUT VE ÜMMÜHAN DUMAN “Yörükselim Mahallesi[22] Çeşme Sokaktaki evdeyken, bir grup kalabalığın mahalleyi ve evleri çevirdiklerini; etraftan silah sesleri gelmeye başladığını ve üst taraflarındaki bir kaç evi yaktıklarını; dışarıdan bir şahsın bu evdekilere dokunmayın diye bağırması üzerine kalabalık grupların kendilerine bir şey yapmadan gittiklerini; saat 12.00 sıralarında dışarıdan evimize ateş edilmeye başlandığını; evimizin önündeki yolda bulunan 25-30 saldırganın gaz doldurdukları şişeleri ateşleyerek pencereden içeri attıklarını, daha sonra kapıyı kırarak içeri girdiklerini; ellerindeki tahta, nacak, silah bulunan saldırganların bizi evden dışarı çıkararak ellerimizi başlarımızın üstüne kaldırarak her taraftan ateş ettiler. Olayda oğlum Mehmet Duman’ı öldürdüler, biz de yaralı olarak zor kurtulduk.”[23]
HÜSEYİN ÜN VE ŞAKİR ÜN “Biz Yörükselim Mahallesi Çarmık Caddesi Balkaya Sokak’ın başındaki evimizde bulunuyorduk. Bu sırada hastanenin önünden silah sesleri ve gürültüler geliyordu. Evin önüne çıkıp baktığımızda ellerinde taş ve silahlar olan kalabalık grup sloganlarla yukarıya doğru, yani bize doğru geliyorlardı. Gruptan bize silahla ateş etmeye başladılar. Kaçmak zorunda kaldık, evimize sığındık. Biraz sonra kariyerlerle askerler geldiler. Saldırganları uzaklaştırdılar. Öğle vakti askerler gidince, kalabalık tekrar mahalleye geldiler, buldukları evleri yakıyorlardı. Bulunduğumuz eve geldiler, otomatik silahla evi taradılar. Evde bulunan Kamil Un, Gülşen Ün, Zekeriye Ün ve Yusuf Lakap’ı öldürdüler. Bizi de öldü diye bırakıp gittiler.”[24]
LEYLİ ÜNVER “Öğretmenlerin cenazesini camiye koymadılar. Hükümet, polis dedi ki, ‘Dükkânlarınızı kapatıp, evinize girin’ saat 07.00’de eve tıkıldık. Babamız ‘Bari gelin hep beraberken oturup bir çay içelim’ dedi. Çayı hazırladık, içmeden saldırdılar, saat 19.00’da camide toplanıp saldırdılar. Başka bir eve saklandık. Analık kaçamadı, avluda kaldı ihtiyar. Evi ateşe verdiler. Ev ateş alınca analık bağırdı. ‘Abdullah, İbrahim, beni kurtarın’ diye. İkisi de koştular. İkisi de vuruldu o sırada, ortaca oğlum. Kucağıma aldık Malik’i, kucağımda öldü. Bey de, ben de yaralıydık. Hep saçma yarası. Büyük oğlan geldi. ‘Gelme dedim’ geldi. Biri 7.5 aylık bebeler vardı. Bebeleri kapıp, komşuya sakladım. Komşu bizden değildi. Elbistanlı bir polisti. Sonra dışarı koştum, çaya gittim. Mahmut’u Poklu Çaya atmışlar, yaralı. ‘Ölüyorum’ diyor. İbrahim’le çıkardık. Bir eve gittik, saklasınlar diye. İçeri almadılar. İbrahim çarşıya gitti, valiye gitmiş. Vali ‘Ne dolaşıyorsun? Dava daha soğumadı, git’ demiş. Geri geldi. Bir kalabalık geliyordu motorla. Motora bindik, motor hastaneye götürmedi. ‘hastaneye götürmeye yetkim yok’ dedi. Ne demekse? Sağlık ocağı’nda hep bize saldırdılar. Beyin ağzına silah tuttular. ‘ağzını aç’ diyorlar. Vurdular. İbrahim de kucağımda öldü. Ben yaralı yaralı sürünerek, içeriye girip saklandım. Sakallı bir adam gördü, saklandığım odanın kapısına dayandı. Ölü sandı. ‘Şu şarmıtayı kocasının üstüne atın’ dışarıdakilere verdi beni. Üstümüzden paraları, dükkânın anahtarlarını, her şeyi aldılar. Gerisini bilmiyorum. Bir asker ‘Kadın da can verdi’ dedi. Duyuyorum ama, dilim dönmüyor. ‘Cenazeye atmayın, sedyeye atın’ dedi. Hastaneye götürdüler. Oradan helikopterle Adana’ya, 15 gün ameliyatta kaldım.”[25]
HÜNKAR BOZKURT “Serintepe-Yusuflar Mahallesi’ne,[26] minibüslerle ve kamyonlarla kalabalık toplulukların geldiğini; ‘Müslüman Türkiye’, ‘Komünistler Moskova’ya’, ‘Allahını Seven Gelsin, Alevîlere Ölüm, Alevîleri Yaşatmayalım’ diye bağırarak ve ellerinde kesici, delici aletler, taş, sopa ve uzun menzilli silahlar olduğu hâlde yürüyüşe geçtiklerini; oturdukları İmam Ergönül’ün evinin etrafını dolaşan bu topluluğun camları kırdıktan sonra eve girdiklerini; evin üzerine çıkarak beton tavanı delmeye başladıklarını; pencereden gaz, benzin, patlayıcı madde attıklarını ve bir yandan da kilitli demir kapıyı sökmeye çalıştıklarını; saldırganların kapıyı kırarak içeriye hücum ettiklerini; evde bulunanlardan İmam Ergönül, Güllü Ergönül, Mahmut Ünal, Hacı Bektaş Bozkurt, Hüseyin Ergönül’ün öldürüldüklerini; diğerlerini de yaraladıklarını; evden bir fırsatını bularak kaçıp, Molla Tabak’ın evine sığındıklarını; oradan da askeri kışlaya götürüldüklerini acıyla izledim.”[27]
HATUN KÖSE “Saat 08.00 sıralarında aşağı bakkal Murat’ın evinin önünde arabalar, minibüslerle gelen büyük bir kalabalığın oluşturduğunu; bunların ‘durmayın, 5 yaşından 90 yaşına olanları durmayın. ‘Komünist Alevîleri Öldürün’, ‘Kim Bunları Öldürürse Cennetlik Olacaktır’, ‘Kahrolsun Komünistler, Yaşasın Türkeş’ diye bağırarak yürüyüşe geçtiklerini; bu topluluğun başında bunları tahrik ve teşvik edenlerin olduğunu; bu topluluğun mağaralı deresi’nden geçerek Yörükselim’e doğru gittiklerini; bir süre sonra tekrar geriye dönerek ‘Vurun, kırın, öldürün’ diye evlere saldırarak yakmaya, yıkmaya başladıkların, devamlı olarak etrafa ateş ettiklerini ve sığındıkları Mehmet Polat’ın evine gelerek taş ve sopalarla pencereleri kırdıklarını, kapının önünde oturmakta olan yaşlı M. Ali Güner isimli adamın boynunu tahrayı dayayarak ‘Müslüman mısınız?’ diye sorduklarını… Askerler gelince kaçtıklarını, arkadan yağmur gibi kurşun geldiğini, Hüseyin Kilit ve Hatice Temiz’in yaralandıklarını. Molla Tabak’ın evine sığındıklarını, o sırada evden içeri girmekte olan Hüseyin Baz ve hanımı Fatma Baz’ın kapıda vurularak öldüğünü, çocuğu Yılmaz Baz’ın da öldüğünü; Zeynep Aydoğan evinin etrafının sarılarak kurşun yağmuruna tutulduğunu, üç hilalli bayrakla eve doğru yürüdüklerini, bir süre sonra askerlerin gelip kışlaya götürüldüklerini yakından gördüm.”[28]
TACİM KANIÇOK “Cenaze törenine katıldık. Taş ve sopalarla saldırdılar. Hemen bir arabayla eve geldim. Evin banyosunda saklandık. Çoluk çocuk aç susuz iki gün banyoda kaldık. Karşımızdaki evleri yaktılar. Bizim evi de yakmışlar, biz komşunun evinin banyosunda saklanmıştık.”[29]
MAVİŞ TOKLU “24 Aralık 1978 pazar sabahı, saat 10.00 sıralarında başlarında bir elinde bayrak, bir elinde silahla muhtar Mehmet Yemşen ve Fevzi Görken olduğu hâlde, ‘Allah Allah, komünistlerin kökünü kazıyacağız, komünistlerin büyüğü küçüğü demeyin kafasını ezin’ diye bağırarak batı taraftan gelip eve hücum ettiklerini; kapıyı kırarak içeri girdiklerini ve odada bulunan kocam Kalender’i alıp bahçeye çıkardılar; ben de arkasından dışarı çıktım. Muhtara ‘Aman etmeyin, eylemeyin, kocamı öldürmeyin, çoluk çocuğumu meydanlarda koymayın’ diye yalvardım. Muhtar ‘Çocuklarını götür, Karaoğlan beslesin, kocanı Karaoğlan’a kurban kesiyorum’ dedi. ‘Karaoğlan kimdir?’ diye sorduğumda ‘Ecevit’ dedi. Kocam Kalender’i gözümün önünde öldürdüler. Öldürülürken kocamın cesedine sarıldım, üstüm başım hep kan oldu. ‘Aman muhtar etme eyleme…’ dedim. ‘Pişirdik, pişirdik, komünistler gelsinler hep yesinler’ dedi. Saldırganlar bu defa yakınımızda oturan kardeşim Hüseyin Toklu’un evini sardılar, içeri girerek kardeşimi çıkardılar. Yine muhtara ‘Etme eyleme, kocamı öldürdün, bari kardeşimi öldürmeyin…’ Muhtar ‘Karaoğlan yoluna kurban gidiyor, sen daha Hüseyin’i arıyorsun. Biz Karaoğlan yoluna bu sene kurban keseceğiz, bayram günü gelmiş’ dediler ve kardeşim Hüseyin’i de öldürdüler. Karşımızda oturan ve bir gözü görmeyen 80 yaşındaki, yaşlı Cennet Çimen’in evine gittiler. Bu kadını, ‘gel nene, gel’ diyerek elinden tutup dışarıya çıkardılar. Cennet kadın, gözleri görmediği ve yaşlı olduğu için öldürülenlerden ve yakılanlardan habersizdi. Sanıklardan C. Y. ve N. B. tornavida ile gözlerini oydular, sonra silahla öldürdüler. Yakınında bulunan helanın çukuruna başüzeri atıp üzerine at arabasını devirdiler. İbrahim Usta’yı da öldürdüler. Ben kaçarak askere sığındım.”[30]
ELİF NERGİZ “Kocam bağa gitmişti. Evde kimse yoktu. Sonra geri geldi. Kızım camın kenarında oturuyordu. Aniden cam kırıldı ve başıma taş geldi. Aşağıdan gelen 40-50 kadar kişi evi bastılar. Silahla, baltayla, kazmayla kapıları, eşyaları kırdılar. Kocama ateş edip yaraladılar. Kocam ‘Beni hastaneye götürün belki ölmem, kurtulurum’ dedi. Evden çıktılar. İki üç dakika sonra tekrar geldiler. Kocamın başına kurşun sıkarak öldürdüler. Nişanlı kızımın kolundan bileziklerini, burmalarını aldılar. Sonra da öldürdüler. Çocuklarımız bir hafta sonra evleneceklerdi.”[31]
SAVCI DÜNDAR SANER “Uzun süreden beri tezgâhlanan plan bu şekilde tatbikat safhasına konuldu. 14-15 yaşlarındaki çocuklar, 20-24 yaşında şartlandırılmış kişiler tarafından Yörükselim, Şeyhadil ve dünden itibaren sırayla Kümbet, Yenimahalle’ye sevk edilerek burada cinayetler işletilmiştir. Küçük çocukların ve yaşlı adamların üzerine gaz dökülerek yakılmış. İnsanlık dışı olaylar işlenmiştir. Olayların başlangıcında 20 kişiye otopsi yapma imkânı bulduk. Bunlar uzun menzilli silahlarla öldürülmüş idi. Daha sonra gelen ceset fazlalığından değil otopsi, kimlik tespiti bile yapmaya imkân kalmamıştır. Daha önce ihbar olarak değerlendirdiğimiz toplu katliam olayları, toplu hâlde ceset bulunmasıyla doğrulanmaktadır. Nitekim çukurlar içersinde, çatışma geçen mahallelerde, öğretmen evleri civarında üçer, dörder ceset bulunmaktadır. Bu yüzden ölü sayısının resmi miktarı aşarak 200’ü geçeceğini tahmin ediyorum.”[32]
SAĞLIK BAKANI METE TAN “Hastaneye getirilen ölülerden elli ikisini inceledim. Bunlardan üç tanesi sopayla öldürülmüş, diğer ölüler mermilerle… Boğularak öldürülenlerin olduğunu söylediler. Yetmişlik yaşlıları, üç yaşında bebekleri vurmuşlardı. Bir cehennem âleminden geldim.”

 

  BASINDA KATLİAM  
MİLLİYET (25 Aralık 1978) “Ölenlerin sayısının 76’yı, yaralı sayısının 1000 i aştığı bildiriliyor. Sokağa çıkma yasağına rağmen 10.00 sıralarında sayıları bini bulan bir grup, Kıbrıs meydanında toplandıktan sonra vilayet binasına doğru yürüyüşe geçmişlerdir. Ellerinde sopalar ve taşlar bulunan, tekbir getirerek ve ‘Müslüman Türkiye, komünistlere ölüm’ diye slogan atarak yürüyen grubu durdurmak için askeri birlikler havaya ateş açmışlardır. Sağ şiddet eylemcileri (saat 11.30) şehrin doğu ve batı mahallelerine doğru sızmışlar ve burada bazı evleri ateşe vermişlerdir. Yangını söndürmek için gelen itfaiyeye de ateş açmışlardır.

Komando taburu tarafından yapılan aramada Yusuflar Mahallesinde bir dere içinde 5 i polis olmak üzere 16 ceset bulunduğu, komando çavuşu, cesetlerin bulunduğu derede başka ölülerin olduğunu belirterek sayının 100 e yakın olduğunu söyledi.”

 
HÜRRİYET (26 Aralık 1978) “Girilen evlerden ve enkaz altından cesetler çıkarılıyor. Cesetlerin kokmaması için çevre illerden buz istendi. Cuma gününden bu yana örgütlenmiş saldırgan toplulukların yarattığı dehşet ve terör… Ölü sayısı 98, yakılan-yıkılan enkaz altında cesetler bulunduğu, askeri birlikler, girilmeyen Yörükselim Mahallesine giderek kontrol altına aldı. Çamlık tarafında bir topluluk askerlerin üstüne ateş açtı.”

“Mağaralı Mahallesinde kokmaya başlayan 16 ceset bulundu. Otopsilerin belediye mezbahasında yapıldığı öğrenildi. 2500 kişilik seyyar mutfak Ankara’dan getirildi.”

“Saldırganlara dinamit lokumu ve silah dağıtıldı. Adını açıklamayı sakıncalı bulan bir yetkili, ‘Maraş müftüsünün resmi araçlarla kenti dolaştığını ve halkı kışkırtıcı konuşmalar yaptığını, olayların bundan sonra başladığı’nı öne sürdü.”

 
CUMHURİYET (24 Aralık 1978) “CHP’li ve Alevî yurttaşların ev ve işyerleri ateşe verildi. Alevîlerin yoğun olduğu Yörükselim, Yeni Mahalle semtlerinde kurşun yağmuruna tutulan bazı evlerde Alevî yurttaşların satırla hunharca öldürüldükleri, hastane çevresini de kontrol altına alarak getirilen yaralılara ateş ettikleri, bazılarını kurşuna dizdiklerini öğrenildi.”

“Gazipaşa semtinde askerlere sığınan iki kişi eylemciler tarafından geri alınarak bunlardan biri silahla öldürüldü, biri ağır yaralanarak sokakta bırakıldı.”

“Saldırganlar, sağlık ocağında görevli iki yaralıyı zorla dışarı çıkararak kurşuna dizmişlerdir. Saldırganlar, devlet hastanesinin çevresini çevirerek hastaneye getirilen yaralılara silahla ateş etmişlerdir. Yaralıları taşıyan ambulans şoförü de silahla öldürülmüştür.”

“Alevîlerin yoğun olduğu Yörükselim, Yeni Mahalle ve Karamaraş Mahalleleri saldırının yoğunlaştığı, katliamların arttığı mahallelerdir. Uzun menzilli silahlarla taranmışlardır. Evler ateşe verilmiştir. Girdikleri evlerde yurttaşları satırla hunharca katletmişlerdir.”

 
CUMHURİYET (25 Aralık 1978) “24 Aralık 1978 sabahı saat 10.15 sıralarında sağcı gruplar, sokağa çıkma yasağına karşın kentin sokaklarında birikmişler, bin kişilik bir grup vilayete yürümeye başlamışlardır. Topluluğun dağılmasını isteyen jandarmalara saldırınca aralarında çatışma çıkmış, jandarmalar havaya ateş etmek zorunda kalmışlardır. Ve beş bin mermi yakılmıştır. Sağcıların ellerinde Amerikan yapımı M.I. piyade tüfeklerinin bulunduğu, vilayete yakın bazı binaları ateşe vermişlerdir.”

“Yakınlarını kayıp eden çok sayıda yurttaş, vilayet önüne gelerek ‘Biz bu şehirden gitmek istiyoruz. Bize yardım edin, asker değil, şehri terk için araç istiyoruz,’ diye bağırıyorlardı.”

“YSE bölge müdürlüğünün binası, sağcı saldırganlarca işgal edilmiştir. Orada silah dağıtıldığını; Yörükselim, Yeni Mahalle ve Sakarya Mahallesinde iki günden beri mahsur kalan kişileri kurtarmaya giden polislerin üzerine uzun menzilli silahlarla ateş açılmıştır.”

“Yapılan saldırılarda gittikleri evlerde kadın-çocukların kurşuna dizildiği, boğazlarının kesildiği, daha sonra ölülere gaz dökülerek evlerin ateşe verildiği bildirilmiştir.”

 
TERCÜMAN (25 Aralık 1978) “Esma Suna adlı hamile bir kadın yaralı olarak hastaneye getirilmiş. Sezaryen ameliyatıyla bebek alınmış ise de, ancak hem anne hem de bebek ölmüştür.”

“24 Aralık 1978 günü saat 10.00 sıralarında bir patlama ve silahlı bin kişilik bir grubun hükümet konağına yürümesiyle yeniden yoğunlaşmıştır. Evlerden de askerlerin üstüne ateş açılmıştır. Bu saldırıyı vilayette İçişleri Bakanı İrfan Özaydınlı da izlemiştir.”

“Emniyet kuvvetlerinin giremediği mahallelerde patlama ve silah sesleri yoğunlaşmıştır. Bu arada çocukların, kadınların, yaşlıların üzerine gaz, benzin dökülerek yakıldıkları haberi vilayet binasına ulaşmıştır.”

“Milli Eğitim Müdürü Kasım Koç, olaylar başlayınca sığınmak amacı ile Çokyaşar Köyü’ne gitmiş. Orada durumun daha feci olduğunu gördüm. 4 kişiyi gözlerimin önünde silahla tarayarak öldürdüler, ölü sayısı en azından 15’dir.”

 
AYDINLIK (16 Ocak 1979) “Evimize saldırmışlardı, kaçtık. Mecburen Mahmut Kuşat’ın (Kürt Mahmut) evine sığındık. Kendisinden korkuyorduk. Bize, ‘biraz sonra geleceğim’ diyerek dışarı çıktı. O sırada telefon çaldı, telefonu açtım. Telefona çıkan şahıs, ‘Ben Ahmet Yıldız’ım’ dedi ve Mahmut’u sordu. Kendisine ‘Evde olmadığını ve benim de akrabası olduğumu’ söyledim. ‘Biz burada komünist Alevîleri epeyce öldürdük’ dedi. ‘Elimize geçen komünist kurtulamıyor, doğruca fabrikaya atıyoruz. Nusret (Nusret Kuşat, Mahmut’un oğlu) İslahiye’den bir sandık silah getirdi. Burada pek gözükmemesi için gönderdim. Herhâlde eve gelir. Şu anda bizim Bekir ve Mehmet bir Alevîyi çevirdiler. Durum iyi. Bizim gibi yaparlarsa, şehirde hiçbir Alevî komünist sağ bırakmayacağız. Alo sizin orada durum nasıl?’ dedi. ‘İyi, iyi burası sakin,’ dedim ve korkudan kapattım.

Hemen vilayeti aradım. Çıkan komutana, ‘15 dakika içerisinde bizi kurtarmazsanız öldürecekler,’ dedim. Eğitim enstitüsüne de telefon ettim. Bizi kurtarmaları için yardım istedim. 15 dakika kadar sonra zil çaldı. İçeri Mahmut Kuşat girdi. Hemen telefona koştu. Telefonda başhekim Çetin Diker’le görüştü. ‘Ağabey komünist Alevîlerin seni öldürdüğünü duyduk ve çok üzüldük, şükür sağsın’ dedi. Evde bulunanlar titremeye başladık. Askeri arabalar o anda geldi. Kurtulduk.”

 
       

İyi de “Maraş Katliamı’nın sorumluları kimlerdi” mi?

Öncelikle Ali Yurtaslan itiraflarında şunlar kayıtlıdır: “Maraş olayları sırasında Maraş ile genel merkez arasında sürekli telefon görüşmesi yapılıyordu. Buradan konuşanlar Şevkat Çetin ve Burhan Kavuncu idi. bu konuşmalarda Maraş’ta cihadın açıldığı, inşallah Ülküdaşlarımızın başaracağı söyleniyordu. İkinci gün telefon görüşmesi kesildi. Başkaca bir bilgi alamadık.

Bu olaylar tam bir tertip ve tahrikin sonucuydu. Halkın dini duyguları kışkırtılmış ve Alevîlere karşı katliam uygulanmıştı. MHP her zaman, her yerde böyle karışıklıklar çıkmasını isteyen bir partidir. Bu karışıklıkların ve ayrılıkların her zaman MHP’nin işine yaradığı düşünülür. MHP genellikle mezhep ayrılıklarının yoğun olduğu yerlerde faaliyet göstermektedir. Buraları Çorum, Amasya, Tokat, Sivas, Elazığ, Erzincan, Yozgat, Maraş, Hatay gibi yerlerdir. Buralarda Alevî-Sünnî meselesinin yanı sıra, Arap-Türk-Kürt farklılıkları da var. Buralarda ne kadar çok kan dökülürse, MHP o kadar güçlenir diye düşünülmektedir.”[33]

Ayrıca unutulmamalıdır ki İnci Aral’ın, “1978 Aralık ayı sonlarında, Maraş’ta, kirli ellerin kotardığı trajik olaylar yaşandı…, Alevî yurttaşların işyerlerine, evlerine saldırıldı, kadınlara tecavüz edildi, gebelerin karnı deşildi, ceninler ağaçlara çivilendi… dış-iç gizli yapıların rolü zaman içinde anlaşıldı ancak gerçek planlayıcı ve failler ortaya çıkarılmadı,” vurgusuyla betimlediği katliamdan bir yıl sonra köyleri gezip duyduklarını kitaplaştıran yazar, “Ecevit ürktü, dosya kapandı,” demişti.[34]

Gerçekten de ABD görevlisi Alexander Peck’in katliam öncesi kenti gezerken, “Yakında Alevîler size yiyecek ekmek bile vermeyecekler!” provokasyonlarıyla devreye soktuğu toplu kırım sonrasında Maraş’a giden heyetteki eski İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş, “Olaylar göz göre göre geldi. Sorduğumuz hâlde MİT istihbarat vermedi. Bu bir yana bizzat MİT vahşete katkı sundu,” vurgusuyla yaşananları tek kelimeyle özetledi: “Faşist bir plandı.”

Evet, evet 1978’de 19-26 Aralık günleri arasında yaşanan olaylarda 150 kişi öldürüldü. Savcılığa göre, katliama karışanların sayısı 1350 kişiydi. Bunların 752’si ilk etapta tutuklandı. Davalar 23 yıl sürdü. 22 kişi idam, 7 kişi müebbet hapis, 321 kişi de 1-24 yıl arasında ceza aldı. 1991’de çıkan TMK ile ceza alanların bir kısmının cezası yattığı yıllara sayılarak ertelendi, diğerleri serbest kaldı.

Katliamda birinci dereceden rol aldığı belirtilen 68 kişiye ise hiç ulaşılamadı.

Meçhul 26 piyangocu, CIA şefi, gizlenen silahlar… Eldeki o kadar delile rağmen katliamın sorumluları bulunamadı!

Katliamla ilgili en ilginç detay, olaylar başlamadan önce ABD büyükelçiliği 1. Kâtibi Alexander Peck’in Maraş’ta bulunmasıydı.[35] Peck’in adını vermese de dönemin Maraş Emniyet Müdürü Kazım Ulusoy da bazı ABD’lilerin Maraş olaylarından önce kente geldiklerini, otelde konakladıklarını doğruluyor. Maraş’tan sonra aynı şahıs Çorum, Tokat ve Amasya’da da görülecekti.[36]

Bunlara şunlar da eklenmeli elbet: Radio France Internationale, 27 Aralık 1978’deki yayınında Maraş olaylarında “Yabancı gizli servislerin, özellikle ABD merkezi haber alma teşkilâtı CIA’in rolü”ne değindi. BBC ise şu yorumu yapmaktaydı: “Maraş olayları, Pakistan, Afganistan ve İran’dan sonra belki de kaos ve belirsizlik içine düşme sırasının Türkiye’ye geldiğini gösteriyor. Başbakan Bülent Ecevit de dahil olmak üzere, giderek artan sayıda kişi, bir iç savaş tehlikesine dikkati çekiyorlar.”

Maraş olaylarının “kovuşturulması”, faşist hareketin iç savaş stratejisi ile ilintisi üzerinde durulmadan, “sağ-sol çatışması” çerçevesinde ele alındı ve tek tek “eylemciler” araştırıldı. Dönemin bölge sıkıyönetim komutanı tuğgeneral Tayyar Aygur’un, “Maraş toplumsal olayları” davasının bir numaralı sanığı Kenger’le görüşmesinde söyledikleri, bu durumun özeti niteliğindedir: “Oğlum, bu hadiseler sizin boyunuzu aşar, bunu biz de biliyoruz. Soldan her şey elimizde. Silahlar, mermiler, dokümanlar… Hepsini yakaladık. Hatta Ermeni Garbis adında birinin olduğunu tespit ettik. Eğer bu şahıs ölenler arasında değilse, yakında bir vilayetin daha başını yakabilir. İnşallah ölen yedi sünnetsizden birisi budur. Bunları biliyoruz… Peki, bu sağdaki çarıklı Mehmet ağayı kim sokağa döktü, biz bunu arıyoruz.”

1979’a CHP iktidarının Maraş Katliamının ardından 13 ilde ilan ettiği sıkıyönetimle girildi. Böylece, faşist hareket, 1978 boyunca giderek sesini yükselterek talep ettiği sıkıyönetime erişmişti. Fakat sıkıyönetim, hem MHP üst kademelerinde umulan nitelikte bir ittifakı, işbirliğini üretecek gibi görünmüyordu; hem de siyasal atmosfer MHP açısından oldukça elverişsizdi. Maraş Katliamı, Malatya, Elazığ, Sivas, Niğde-Aksaray olaylarıyla karşılaştırılmayacak sonuçlara yol açmıştı. Hem yüzü aşkın insanın ölümü, hem de anti-Alevî saldırılarda sergilenen vahşet ve kıyıcılık, genel kamuoyunda büyük bir dehşet yaratmıştı. Doğan büyük toplumsal tepki, somut yasal bağlantılar saptansa da saptanmasa da, geniş kitleler nezdinde bu olayın sorumlusu olduğu açık olan faşist harekete yöneliyordu.[37]

Tüm bunlara ilişkin olarak Maraş Katliamı’na ilişkin olarak ‘78’liler Girişimi’ soru(n)ları şöyle sıralar:

1-) Maraş Katliamı’ndan bir hafta önce CIA ajanı Paul Henze’nin Maraş’ta görüşmeler yaptığı, katliamın bu görüşmelerde planlandığı ve daha sonra uygulandığı iddia edilmektedir. Bu iddia doğru ise, Henze kimlerle görüşmüştür? Bu görüşmelerde katliam planı yapılmış mıdır? Devletin istihbarat örgütleri bu katliam planını öğrenmişler midir? İçişleri bakanlığı, valilik ve emniyet arasındaki yazışma ve haberleşmelerde bu konu görüşülmüş müdür? Henze hakkında bu nedenle bir dava ikame edilmiş midir? Bu konu ile ilgili olarak ABD hükümetiyle Türk hükümeti arasında yapılmış resmi yazışmalar var mıdır?

2-) ABD’li yetkililer “Türkiye’yi komünizmden koruduk, Türkiye bize üç askeri darbe borçludur,” diye açıklamalar yaptılar. Bu açıklamaya göre Maraş Katliamı ile bu koruma planı arasında bir ilişki var mıdır?

3-) Türkiye’de darbe öncesi yapılan pek çok katliam gibi Maraş Katliamının da darbeye zemin hazırlamak ve meşruiyet kazandırmak için yapıldığı iddia edilmektedir. Bu anlamda darbeci generallerin bu katliamda sorumluğu var mıdır?

4-) Maraş Katliamı’nın ardından İçişleri Bakanlığı’nın gönderdiği özel araştırma ekibinin hazırladığı rapor niçin kamuoyuna açıklanmıyor? Bu katliamda kullanılmak üzere Maraş’a giden Ülkücülerin olduğu doğru mudur? Olaylar sırasında Maraş’ta olduklarını kanıtlayan otel kayıt belgeleri bulunmakta mıdır? Olaylar öncesi bu kişilerin Maraş’ta bazı görüşmeler ve hazırlıklar yaptığı bilgisi de bu raporda yer almakta mıdır?

5-) Ecevit arşivinden çıktığı iddia edilen ve Maraş’taki olaylarda yer alan 4 MİT ajanı kimlerdir? Bu kişilerin isimlerini açıklamayı düşünüyor musunuz? Bu kişilerin MHP ile bir bağlantısı var mıdır?

6-) Malatya belediye başkanı Hamit Fendoğlu’nu öldüren bombanın bir benzeri Maraş’ta Ülkücülerde yakalanmış mıdır? Yakalandı ise kimlerde yakalanmıştır? Bu bombalar nerede, hangi kurumda hazırlanmıştır? Bombalı paketler kaç yere postalanmıştır? Bu bombalardan Maraş’ta kaç adet ele geçirilmiştir?

7-) Maraş Katliamının gerçek bilançosu nedir? Kaç insan ölmüştür? Ölenlerin sayısı resmi açıklamadan daha fazla işe, bazı ölümler neden kamuoyundan gizlenmiştir?

😎 Cuma Avcı’nın Çiçek Sineması’na patlayıcı attığı gerekçesiyle teşhis ettiği polis memuru Hasan Aydın hakkında ne yapılmıştır? Hasan Aydın nerede ve ne görevdedir?

9-) Neden Cuma Avcı’nın Hasan Aydın’ı teşhisi tutanak hâline getirilmemiştir? Bu teşhisi tutanak hâline getirmeyen emniyet müdür yardımcısı Hüseyin Işıklı hakkında ne yapılmıştır? Bu kimse şimdi nerededir?

10-) Katliam sırasında Maraş’ta oldukları tespit edilen İskenderun Demir Çelik İşletme fabrikası stok kontrol müdür yardımcısı Hayri Kuşçu ile Çelik İş Sendikası’ndan Tuncay Tevekli ile ilgili neler yapılmıştır?

11-) Adana’dan Malatya Özel Doğu Kliniği doktoru Muhittin Turgut’u telefonla arayarak “Maraş’tan oraya yaralılar gelecek dikkatli olun” diyen kimdir ve bu şahıs ve Muhittin Turgut hakkında ne yapılmıştır?

12-) Katliam öncesi Maraş eden yağ fabrikasında toplantı düzenlemiş olanlar, AP il başkanı, belediye başkanı, MİSK bölge temsilcisi ve fabrika sahipleriyle ilgili neler yapılmıştır?

13-) Maraş Katliamı sırasında çeşitli illerden gelen ve otellerde seyyar milli piyangocular kimliğiyle kalanlar kimlerdir?

III. AYRIM: OSMANLILAR’DAN CUMHURİYET’E ALEVÎLER

Buraya dek ifadeye gayret ettiklerimizin yerli yerine oturtulması için Alevîlerin Osmanlılar’dan Cumhuriyet’e uzanan tarihsel seyr-ü seferinene ana hatlarıyla da olsa, göz atmamak olmaz.

III.1) OSMANLILAR’DA KIZILBAŞLAR

Osmanlılar’da Kızılbaşların hâlini en iyi; Şeyhülislâm İskilipli Ebusuud’un, “Kızılbaşların malının, canının ve namusunun helal olduğu, Kızılbaş katledenin gazi olacağı, Kızılbaşlarca öldürülenlerin şehit sayılacağı, Kızılbaşlar’ın topluca öldürülmeleri helal olup, bu din uğruna yapılan büyük savaştır. Bu savaşta ölmek de şehitliğin en ulusudur”…

Şeyhülislâm Müftü El Hamza’nın, “Kızılbaşları öldürüp, toplumlarını darmadağın etmek tüm Müslümanlara vacip ve farzdır. Müslümanlardan ölen said ve şehid olup cennete girer. Kızılbaşların ölenleri ise aşağılık cehennemin dibindedir, bunların hâli kâfirlerin hâlinden daha fena ve çirkindir. Zira bunların kestikleri ve avladıkları murdardır ve nikâhları gerekse kendilerinden ve gerekse başkasından alsınlar bâtıldır”…

Şeyhülislâm İbn-i Kemal’in, “Kızılbaşların erkeklerinin ve kadınlarının nikahı geçersizdir. Onların çocuklarının her biri zina çocuğudur. Onlardan birinin kestiği hayvan murdar olur, Kızılbaş kadınlarının ve çocuklarının ırzına geçmek helaldir,” fetvalarındaki hükmün “pratiği” resmeder!

Bunlar, elbette boşuna değildi. Çünkü Osmanlı Ulemaları aslında Alevîliğin “Müslümanlık değil”, ayrı bir inanç olduğunu biliyordu. Müslümanlaştırmadığı için de “kafir ve dinsiz” Alevîlerin “katlini vacip” saymışlardır.

XIX. yüzyılda ise II. Mahmut, 1826’da Bektaşi tekkelerini yıkıp, dergâhlarını gasp edip, Nakşibendî şeyhlerine teslim etmiş. Hatta bazı Bektaşi babalarını idam etmiş, bazılarını sürgünlere göndermiş. Bunların gerekçesi ise tarihsel ve zihniyet devamlılığına işaret eder: Kızılbaşlar ve Bektaşiler “rıfz, ehl-i sünnet akaid-i diniyyeden sapmış, içki içen, namaz kılmayan ve oruç tutmayan” topluluk!

Hızını alamamış padişah, 1834 yılında, devletçe gasp edilmiş Hacı Bektaş dergâhına asimilasyon camisi dikmişler! Hedef sadece Alevîleri Sünnîleştirmek değil, aynı zamanda “Alevîlikte cami ve namazın olduğu” algısını inşa etmekti. Diyanetin ve AKP’nin “Cemevi badet yeri olamaz, ibadet yeri camidir” gibi “kırmızı çizgi” dayatması, bu tarihsel hafızayı ve uygulamayı referans alır.

XIX. yüzyılın sonuna doğru II: Abdülhamit döneminde Ankara Valisi Mehmet Memduh Paşa tarafından hazırlanan raporda ise “Kızılbaşların ehl-i İslâm’a karşı olduğu” ve “Kızılbaşların tümünün” “akaid-i diniyyeye” dönmelerinin sağlanamayacağı ve fakat en azından çocuklarının doğru yola girmeleri için uğraş sergilenmesinin doğru olacağını” belirtiyor. Çözüm olarak “Kızılbaş köylerinin tespiti… Bu köylerin mahal ve nüfuslarının veri altına alınması… sonra söz konusu köylerde camii, mescit ve özellikle de okul inşasına hız verilmesi” ve “Kızılbaşlar köylerine öğretmenler göndererek eğitim yoluyla doğru yolu bulmalarına dair çalışmaların” gerektiği öneriliyor.

1892 ve 1894 yılı belgeleri benzer içeriklerle doludur.

1895-1896 yılı belgelerinde ise iç Anadolu bölgesindeki “Köy ve nahiyelerinde pek çok Kızılbaş nüfusun bulunduğu. Kızılbaşların ehl-i sünnete her fırsatta ihanet etmeyi düşündükleri ve abdest, namaz, oruça inanmayan” topluluk oldukları raporlanmıştır.

Yani, Alevîler zor ya da asimilasyon ile Müslümanlaştırılmalıydı! “Yoldan çıkanı, yola sokmak” için kılıcın yanına, imam, cami ve medrese kondu.[38]

III.2) CUMHURİYET’TE ALEVÎLER

1826’da Alevî-Bektaşi dergâhlarının kapatılmasının, yakılmasının, yıkılmasının üzerinden çok değil daha 100 yıl bile geçmemişti. Büyük bir katliam yaşanmış, Hacı Bektaş Dergâhı başta olmak üzere, bütün dergâhlarının başında Nakşibendi Şeyhleri atanmış, 100 yıldır dergâhları onlar yönetiyordu… Bir kez daha kaçar göçer olmuşlar, taşradaki Alevîlere bu kez şehirdekiler de eklenmiştir.

1826’da yayınladığı fermanda kendisine “Padişah-ı İslâm” diyen II. Mahmut, binlerce Dedeyi, Babayı öldürtmüş, sürdürmüştü. Padişah II. Mahmut, Şerçeşme’yi yağmalatmış, kapatmış, Çelebileri Amasya’ya sürmüş, idamla yargılatmış padişahtır. Üstelik bu büyük operasyona da “Vaka-yi Hayriye” yani “Hayırlı Olay” demişti…

Alevîler için acı sürecin anıları henüz çok tazedir. O dönemde vahşeti yaşayanlardan hayatta olanlar bile vardır. Bütün bunların sorumlusu kendisine “Emiru’l Mümin ya da Padişah-ı İslâm” diyen padişah ve temsil ettiği Hilafeti ortadan kalkmaktadır. Hilafet ve padişah ki; ateşe atılmak, kuyulara doldurulmak, kellerinden kuleler yapılmak, kızları, çocukları ve malvarlıkları ile Müslümanlar’a “helal edilmek” anlamına geliyordu. Bu dönem bitiyordu!

Kağıt üstünde bile olsa “eşit yurttaş” kavramı geliyordu… Kurtuluş, Cumhuriyet, bağımsızlık, vatandaşlık gibi kavramlar konuşuluyor olmuştu…

Oysa 1923’te T.”C”nin kuruluşuyla bir modernleşme projesi olarak sunulan kanunlar, Alevîlerin inanç ve ibadetlerine yönelik saldırıları içerdi. En başta 1924’te tekke ve zaviyelerin kapatılması, 1926 yılında Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kurulması bu yöndeki temel hamleler olarak dikkat çeker.

Mustafa Kemal Türk-İslâm sentezinin ilk başlatıcısı olarak hareket eder. Üniform bir toplum, yaratılması yönünde kararlar alır. Üniform toplum; Türk, İslâm, Sünnîlik eksenli belirlenir. Monolitik yapıyı bozan her şey, Kürt halkının ulusal hakları ve özgürlüğü, komünistlerin varlığı ve örgütlenmesi, başta Alevîlik gibi heteredoks karakterli her inanç tehlike olarak görülür. “Modernleşme projesinin” somut adımları asimilasyon, sürgün, katliam, tenkil, kültürel, siyasi, fiziki soykırım olur.

Mustafa Kemal, 1926 yılında diyanet aracılığıyla Elmalı Hamdi Yazır’a Kur’an tefsiri yazdırır. Yolladığı talimatta “Tek millet, tek din, tek mezhep, tek bayrak” anlayışına uygun, tek dinin ve mezhebin çerçevesini çizmektedir. Talimattaki vurgu şöyledir: “Başta Alevîlik olmak üzere Ehli Sünnet dışındaki görüşlere ve Hanefîlik dışındaki dışındaki diğer Sünnî mezheplerin görüşlerine tefsirde yer verilmemesi, hüküm içeren ayetlerinde, Türk- İslâm geleneği gözetilerek yorumlanmalıdır.”

Bu ve benzeri hamleleri, 1935’te çıkarılan “Tunceli Kanunu” izler. Demiryolları ağlarıyla bölgeye ulaşım ve askeri nakil kolaylaştırılır. Mustafa Kemal’in tüm siyasi erki kontrol ettiği koşullarda, İsmet İnönü’nün askeri ve siyasi koordinasyonu ve yürütümüyle Dersim bir anlamda kuşatılır. Ardından 1938 Dersim katliamı gerçekleşir. Büyük kıyımınla birlikte Dersim ve çevresi boşaltılır.

Dersim bir bölgeyi simgeler, bölge Alevî Ocaklarının ve dergâhlarının çok yoğun bulunduğu bir coğrafyadır. Alevî geleneğinin ve inanç sisteminin en doğal ve en sahici yaşatıldığı bir merkezdir. Dersim katliamı çok boyutlu bir içeriğe sahiptir. Bir yandan tekçi, üniform bir toplum yaratmayı amaçlayan Kemalistler, diğer yandan Alevîlerin önemli bir inanç merkezini dağıtmayı, köklerinden söküp atmayı ve Kürt halkının ulusal direnişini kırmayı amaçlamıştır.

T.”C” tarihi benzer uygulama ve pratiklerin tarihidir. Alevîler için cumhuriyet tarihi içinde önemli ikinci iç kırılma, 12 Eylül Faşizm’i döneminde yaşandı. 12 Eylül bir karşı devrimdi. Türkiye’de devrimci demokrat güçler için yıkıcı sonuçlar yarattı. Alevîler içinde yakın tarihin en önemli kırılması 12 Eylül faşizmi döneminde gerçekleşti. Türk- İslâm sentezinin en konsantre biçimde devreye sokularak, sistematik baskı, tenkil, katliam ve asimilasyon politikalarıyla Alevîler ve Kürt halkı bastırılmak ve köleleştirilmek istendi. Şiddet sistemleştirildi. 12 Eylül bir korku dinamosu gibi işledi. Kitlesel tutuklama ve işkencelerle korkunun yaygınlaştırılması amaçlandı. Ama aynı dönem bir başka yanıyla Alevîlerin yeniden ayağa kalkışını simgeledi. 1980’leri ortalarından itibaren Alevîlerin kentlere göçü yoğunlaştı. Göçün ve metropol yaşantısının Alevî halkı için sosyo-ekonomik, sosyo-kültürel, sosyo-psikolojik sonuçları oldu.

Kökleri Türkiye kapitalizminin gelişim momentlerine uygun biçimlenen kır- kent ilişkisi ve kentleşme ve göç olgusunun ilk dalgası 1945’ten sonra başlamıştı. İkinci dalga 1960’lı yılları kapsadı. Üçüncü dalga 1970’lerin ortalarında gerçekleşti. Dördüncüsü 1980’lerin ortasından günümüze devam ediyor. Alevîler bu dalgaların bütününde önemli bir yer aldı. Özellikle 1980’lerden günümüze kadar süren göç ve kentleşme olgusu önemli sonuçlar yarattı. Alevîler inançları ve örgütlenmelerini kentlere ve kent sosyolojisine uygun biçimlendirdiler. Bu noktada özellikle Avrupa’da, kıta düzeyinde örgütlenmeler dikkat çekti.

Kentleşme ve Alevîlik başlı başına sosyolojik bir araştırma konusu olarak önem taşımaktadır. Kentleşme, kapitalizmin Alevîliğin ortakçılık özelliklerini yıkıcı, tahrip edici ve aşındırıcı etkilerde bulundu ama bir başka boyutta örgütlenme, kolektif yeniden şekillenme ve kolektif bilincin gelişmesine katkı sağladı. Bu paradoksal durum önümüzdeki dönemin temel problematiği olarak gündemde kalacaktır.

Alevî açılımı adı verilen AKP iktidarının 2009’da başlattığı hamleler Alevî sorununda yeni bir dönemi ya da iç momenti simgeledi. Rafine bir asimilasyonu içeren bu politikayla, rafine bir Sünnîleştirme ve devletleştirme taktiği izlendi. Bu politikanın somut yansıması ve simgesi cami- cemevi projesi ve Alevî dedelerine Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından maaş bağlanması oldu. [39]

Tekrarlamak pahasına özetlersek: Cumhuriyet’in kurulmasından hemen sonra Alevîlerin devletin hem kurumsal yapısından, hem de dini yapısından tasfiye edilmeleri, yaşadıkları haksızlıklar ise başlı başına her biri ciddi birer tartışma noktasıdır: Diyanet’in Sünnîliğin hizmetine verilmesi, Alevî Bektaşi dergâhlarının kapatılması, Bektaşilerin yurtdışına sürgün edilmeleri, Alevî dedelerinin, dervişlerinin büyücülerle, üfürükçülerle tutulmaları…

Cumhuriyetin tekçileşmesi, demokrasiyle buluşamaması… Laikliğin kağıt üzerinde kalması, eşit yurttaşlığın hep yaklaşıldıkça uzaklaşan bir olguya dönüşmesi… Karar mekanizmalarına tek bir Alevînin bile gelmesine izin verilmemesi… Sonu gelmeyen asimilasyon hamleleri… Katliamlar… Ortaca, Elbistan, Kırıkhan, Maraş, Sivas, Çorum…

Tıpkı, Menderes ile hızlanan ve Cumhuriyeti, yeniden bir İslâm Cumhuriyetine dönüştürmeyi hedefleyen sürecin, Demirel, Türkeş, Özal ve Çiller’in belirleyici katkılarıyla, “siyasi ve mezhepsel akrabaları” Erdoğan üzerinden AKP eliyle tamamlanması yönelişindeki üzere![40]

Bunun böyle olmasında “tesadüfi” bir şey söz konusu değildir.

Çünkü dinin toplumun temel ideolojisi hâline getirilmesi, Osmanlıdan kalan bir gelenektir. Bu gelenek Cumhuriyet’de de sürmüştü. Ve toplumsal kontrol aracı olarak dini kullanmıştı.

Cumhuriyet tarafından topluma sunulan temel kültür, “Türk-İslâm Sentezi” denilen dayatmanın ta kendisiydi.

Cumhuriyet, millet ve ümmetin toplamı olarak kurgulandı.

Cumhuriyetin resmi dini, kuruluşunda İslâmdı. Bu, 1923’ten 1927’ye kadar sürdü. “Laiklik” terimi ve ilkesi T.”C”nin kanunlar kitabında 1937’ye kadar yer almadı.

Diyanet İşleri Başkanlığı denilen kurum T.”C”nin kurulmasıyla eş zamanlıdır. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın eski Şeyhülislâmlığın devamı olduğu bilinir. Evet Cumhuriyette Padişah yok, Şeyhülislâm yok. Ama bu sefer de Mustafa Kemal’e bağlı Türkçü bir Diyanet vardı.

Resmi Kur’an kursları ve İmam Hatip okulları, İkisi de Cumhuriyet’in ilk yıllarından bugüne miras kalan kurumlardır. Devlet bu işlevi yüklenmezse, din onun bunun elinde kalır, suistimal edilir, kötüye kullanılır deniliyordu. Hâlâ öyle deniliyor.

Suistimal, malum, istimalden (kullanma) gelir. Devletin dinin suistimalini önlemekle kendini görevli sayması, dinin istimalinin kendi dünyevi görev alanı içinde görmesi demektir. Nitekim T.”C”nin din anlayışı da, pratiği de hep bu yönde işleyip gelişe gelmiştir. Kendini şiddetle “Atatürkçü” ilan eden Alevîler, hatta hatta “Atatürk’ü sevmeyen Alevî olmaz,” diyen Alevîlere ithamdır. Kemalist Cumhuriyet, en çok Alevîleri yabancılaştırdı. Alevîleri geleneklerinden kopararak İslâm ile buluşturdu.

Cumhuriyetin tektipleştirici ve kapitalist tercihleriyle yüzleşmeyen Alevîler, Mustafa Kemal’in Alevîsi oldu. Kemalist iktidar, Alevîlere hiç bir hak sunmamasına rağmen bu tapmacılık, bu kör bakış neyin ürünü olabilir? Acaba Cumhuriyet’in menzilinde söz konusu olan Alevîlerin hakları neden verilmemiştir. Cem evleri neden kabul görmemiştir diye hiç düşündünüz mü?

Cumhuriyet’in başlangıç yıllarında Alevîler; Alevîleri kötüleyen ‘Nur Baba’ kitabı ve ‘Mum Söndü’nün oyunları ile tanıtılmıştır.

Müsahipzade Celal, Tek Parti döneminde yazdığı Alevîleri rencide eden ‘Mum Söndü’ oyununu 1930 yılında sergilenirken; eserlerinde Kızılbaşlığı kötüleyip, ahlâk dışı yaratıklar olarak tanımlayan Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun, ‘Nur Baba’ başlıklı yapıtında Alevîlerin dinsel törenlerinde cinsel ilişkide bulunduklarından söz edilir.

Geçerken anımsatayım: Söz konusu yapıtta bir bölüm başlığının adı ‘Bir Bektaşi Tekkesinde Mumlar Nasıl Söner’dir ve Yakup Kadri CHP’de yıllarca milletvekilliği yapmıştı.

27 Mayıs 1960 darbesi sonrasında da Musahipzade Celal’in ‘Mum Söndü’ oyunu sahnelenmiştir. (1962’de tekrar sahneye konulan oyuna ilk tepki 1963’te İstanbul Üniversitesi’ndeki Alevî gençlerden gelmiştir.)

2004 yılında Milli Eğitim Bakanlığının çıkardığı İngilizce sözlükte, “Ensest” sözcüğünün Türkçe karşılığı olarak, “Akraba ile zina, Kızılbaşlık” yazılmıştı!

Dinin suistimal edilmesini önleme anlayışının kendisi, dinin suistimalinden başka bir şey değildi. Bu bağlamda da T.”C” devleti, toplumu dinin suiistimal edilmesinin zararlarından korunmayı değil, dinin istismarını öngören bir bir teokratik refleksiyle hareket etmişti. Bugün gelinen yer de, bu sürecin doğal sonucuydu.

III.3) ORTACA, SİVAS (MADIMAK), ÇORUM, GAZİ, VD’LERİ…

Sivas’ta yakılan Behçet Aysan’ın, “aynı gökyüzü/ aynı keder/ değişen bir şey yok hiç/ ölüm hariç,” dizelerindeki üzeredir; Ortaca, Elbistan, Kırıkhan, Maraş, Sivas, Çorum, Gazi, vd’lerine uzanan Cumhuriyet tarihindeki Alevî katliamları…

Mesela Cevdet Sunay’ın Cumhurbaşkanı, iktidarda Adalet Partisi olduğu, başbakanlık koltuğunda Süleyman Demirel’in oturduğu kesitte, 5 Haziran 1966 günü Muğla’nın Ortaca ilçesindeki Alevîlere yönelik katliam…

İkinci dünya savaşında vergisini ödemeyen azınlıkları çalıştırmak amacı ile Muğla Dalaman’da bir “azınlık kampı” kurulması planlanır ve yapımına başlanır. Bu bölge yerleşik durumda olan Tahtacıların (Türkmen Alevî) elinde bulunmaktaydı. Devlet, Tahtacıları yakında bulunan başka bir Tahtacı köyüne, Fevziye’ye yerleştirir. Buradan da eski Oritenya mevkine göç ettirir.

O zamanlar bataklık olan bu yer Tahtacı Alevîler tarafından kurutulur ve bayındır hâle getirilir. İşte Ortaca da böylece kurulmuş olur.

1960 yılında devlet Alevî olan Fevziye köyüne yakın olan bir bölgeyi Nurcu Sünnîlerin bulunduğu Kızılyurt (günümüzde Güzelyurt) köyünün Nurcu Sünnî olan ağasına verir ve kargaşanın temeli atılır. Nurcu Sünnîlerinde yine buraya bir göç politikasıyla getirildiği bilinmektedir.

1962 yılında Fevziye köyünden bir adam ve eşi odun toplamak amacı ile Kızılyurt’a verilen bu bölgenin yakınlarındaki ormanlık araziye girer. Bunu gören 5 Sünnî, “Alevîlerin namusu olmaz” cevabı ile arkalarından giderler. Adamı tutup bir ağaca bağlar ve eşine gözlerinin önünde tecavüz ederler. Daha sonra adamı bırakıp kaçarlar. Adam ve eşi köye dönünce durumu anlatır ve adam toplarlar. Alevîler ağanın mekânını basar. Buna çok sinirlenen Sünnîler bir gün Dalaman Çayı kenarında pamuk toplayan kadın ve çocukları katlederler. Sinirleri yatışmayan Sünnîler yeşil bayrak altında adam toplamaya başlarlar ve 16 Sünnî köyü birleşerek yaklaşık 700 kişilik silahlı adam toplanır. “Bu topraklar bizimdir, Tahtacılar dağınıza gidin”,”Bir Tahtacı öldüren cennetliktir” sözleriyle Ortaca merkezine yürümeye başlarlar. Önlerine hiç bir güvenlik kuvveti çıkmaz ve merkeze varırlar. İçinde Alevîlerin bulunduğu bir sinemayı basar ve burada 2 kadına tecavüz ederler. Kaçmayı başaran Alevîler kurtulur. Sinema, sahibi ile birlikte yakılır.

Bununla yetinmeyen Sünnîler belediye binasını basar. Ortacanın ilk belediye başkanı ve bir Alevî olan Ziya Çavuş’u makamında yakalar ve uzun olan saç ve sakalını keserler. Bir kağıta imza attırarak makamından indirir ve yerine kendi aralarından bir Sünnîyi yerleştirirler. Bu olaydan sonra Ortaca asla bir Alevîyi belediye başkanı seçmeye cesaret edemez.

Tüm Alevî katliamlarında olduğu gibi burada da devlet göz yumarak destek vermiştir. Ortaca’yı basan 700 kişinin nereden silah bulduğu, hiçbirinin okuma yazması yokken belediye başkanına nasıl bir sözleşme hazırlatıp imzalattıkları, Kızılyurt’la Ortaca merkez arasındaki 10 km’lik yolu giderken hiçbir askeri güvenlik kuvveti tarafından durdurulmamaları ve belediye binasına yaya olarak 2 dakika uzaklıktaki jandarma karakolunun olaydan 2 saat sonra kuvvet göndermesi Devletin olaya yaklaşımını özetlemektedir.[41]

Mesela 29 Mayıs-4 Temmuz 1980 kesitinde gerçekleştirilen saldırılarla 12 Eylül darbesinin taşları döşendiği Çorum Katliamı…

Onca yıl geçmesine karşın gerçekler hâlâ aydınlatılmış değil. Katliamın tanığı, tarafı, mağduru, avukatı Sadık Eral, “Türkiye’de tarlasından ekinlerle birlikte ceset toplayan tek talihsiz il Çorum’dur. Bugün Çorum’da Alevî-Sünnî gerilimi yok. Ama yarın birinin damarına basın Çorum’dan 5 tane IŞİD çıkar. Herkesin bir kıyım, katliam korkusu vardır. Size söylemezler, bana söylerler,” diye tanımladığı mekân…

Çorum Katliamı’nda resmi rakamlara göre 57 kişi öldü.[42] Katliamda yaşamını yitiren 16 yaşındaki Asuman ve 19 yaşındaki Yasemin Sivri’nin annesi Yeter Sivri, “Yıllardır hiç kapanmadı yaramız, acımız. Devletten ne beklentimiz olabilir ki, çocuklarımızın katili devlet. Devlet planladı, Sivas’ta çocuklarımızı katletti. Ben bu devletten ne bekleyim? Sivas’ın katilleri zamanaşımından beraat edince bir başbakan çıkıp ‘Millete hayırlı olsun’ dedi. Ben böyle bir başbakanın yönettiği devletten ne bekleyeyim? Başbakan’ın bu sözü içimizde bir yara. Alevî olmamız suç muydu? Alevîler varsın ölsün, katiller, şeriatçılar, dinci yobazlar kurtulsun mu demek istedi başbakan. Bunun bir açıklamasını yapmadı, ondan o açıklamayı bekliyoruz” dedi.

Katliamda yaşamını yitiren Belkıs Çakır’ın amcası Mustafa Çakır da, “Acılarımızın üzerine başka acılar da yüklendi. Kerbela’dan itibaren IŞİD zihniyeti bu topraklarda var zaten, hiç bitmedi. Madımak Oteli’ni ateşe verip de çocuklarımızı diri diri yakan zihniyet ile bugün kafa kesip, ciğer yiyen zihniyet aynı zihniyettir. Biz bunları Kerbela’dan tanıyoruz. Maraş, Çorum, Sivas katliamlarını, Madımak ve Gazi katliamını yapan aynı zihniyettir,” derken; katliamda kardeşi Gülsüm Karababa’yı yitiren Hüseyin Karababa, Türkiye’de Alevîlerin her zaman ötekileştirildiğini ve hedef olarak görüldüğünü belirterek “Ülkede etnik kökene dayalı, mezhep kökenine dayalı yaratılmak istenen çatışmalar aslında sınıfsal olduğunu düşünüyorum ve bu tür ayrışmaların yine belli bir sınıfa, sömürüye hizmet ediyor,” diye ekliyor.

Katliamda yaşamını yitiren İnci Türk’ün Babası Mehmet Türk de katliamın devlet desteğiyle yapıldığının altını çizip, “Bu işleri devlet planlıyor, devlet organize ediyor, koyuyor ortaya millet de izliyor, düşüncem bu,” diyor.[43]

‘TÜRKİYE’YE YÖNELİK İÇ TEHDİT’ BAŞLIKLI RAPOR’DA KİM İÇİN NE DENİLDİ?[44]
ALEVÎLER Belirli bölgelerde tahrik edilerek ülke çapında olaylara sebep olunan Alevî Bektaşilerin Türk töreleriyle Sünnî prensiplerinin karışımından ibaret bir vicdani inanç içinde bulundukları birçok araştırma ile ortaya çıkmıştır. Kapalı bir topluluk arz eden Alevîler toplu bulundukları bölgelerde dış güçlerin kışkırtmalarıyla siyasal etkinlik sağlamak üzere devlet organlarına sızma veya bu mümkün olmadığı takdirde mahalli, resmi organları çıkarları doğrultusunda kullanılmak üzere faaliyette bulunmakta, kendilerinde olmayan memur, görevli ve vatandaşları bölge dışına itmeye gayret göstermekte, Kürtçülük faaliyeti içinde olanlarla işbirliği yapmaktadırlar.
KÜRTLER Tarihi gerçekler göstermektedir ki; Kürt diye nitelenerek toplumumuzda koparılmak istenilen Doğu ve Güneydoğulu yurttaşlarımızın en azında büyük bir bölümü Türk soyuna dayanmaktadırlar. Asıllarının Türk soyundan geldiği bugün kanıtlanmış olan bu yurttaşlarımız ters yönde gelişen bir asimilasyon sonucu bugün ayrı bir dile sahip olmuşlardır. Aşiretlerin tek tek incelenmesinde, bu aşiretlerin büyük çoğunun Türk soyundan geldikleri açıkça görülecektir.
KÜRT AŞİRETLERİ Raporda 13 Kürt aşiretinin mezhepleri belirtildi. Büyük çoğunlu için “Devlete karşı tutumları, samimiyetleri güvenilmez olarak kıymetlendirilmektedir” deniliyor.
ERMENİLER Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı ordusu, Ermenilerce arkasından hıyanet ve cinayetlerin yoğunlaşması üzerine, bunların savaş bölgesi dışındaki yerlere nakledilme zorunluluğu doğmuştur. Bu husustaki uygulama o zaman yürürlükte bulunan mevzuata tamamen uygun olup, haklıdır da. Ayrıca bu dönemdeki Ermeni kayıpları bir buçuk milyon değil 50-100 arasındadır. Ermeni gençler, o dönemin kışkırtıcı yayınlarının da etkisinde kalarak aynı oyunun günümüzdeki piyonları olarak Türk diplomatlarına saldırmakta ve Türkiye’de çeşitli terörist olaylara karışmaktadırlar.
RUMLAR Megalo Idea safsatası tarafından şartlandırılan ve çoğunluğu İstanbul’da yaşayan Rumların çabalarının yoğunluk merkezinin bu ideolojiye hizmet yönünde olması doğaldır. Ayrıca Yunanistan teşvik ve desteğiyle Türkiye’deki çeşitli anarşist gruplara yardım etmeleri ve Ermenilerle işbirliği yapmaları mümkün görünmektedir.
YAHUDİLER Yahudilerin yurtiçinde sınırlı da olsa yıkıcı faaliyetlerde bulunma ihtimalinin dikkate uzak tutulmaması gerekiyor. Ancak Yahudilerden yakın bir gelecekte önemli bir tehdit beklenilmiyor.
SÜRYANÎLER Bu grubun yıkıcı bir tespiti bulunmamakta. Bununla beraber bu azınlığın da olağanüstü durumlarda ulusal sorunlarımıza karşı kayıtsızlık içinde bulunmaları beklenmelidir.

 

Ve Sivas’ın Madımak’ı!

Metin Altıok ve Behçet Aysan’ın kızları Zeynep Altıok ve Eren Aysan’ın deyişiyle, “Madımak’ın gülümseyen katiller”inden söz edilmesi gereken[45] coğrafyamızda,[46] Madımak Katliamı sırasında şehrin belediye başkanı olan zat, “Yangından değil, dumandan öldüler,” deme pişkinliğini göstermişti.[47]

Kolay mı? Sivas davasının 22 yıllık yargı sürecinde, karşılaştıkları hiçbir şeye artık şaşırmadıklarının[48] altını çizen[49] avukat Şenal Sarıhan’ın ifadesiyle, “Madımak’ın sanıkları hiç aranmadı.”[50]

Bakın bu konuda Güneri Cıvaoğlu ne diyordu: “Madımak Oteli alev alev… Çevresi, tekbir getiren 6 bin gözü dönmüş tarafından kuşatılmış, 37 insanımız diri diri yakıldı. Suçluların hâlâ Almanya’da ellerini kollarını sallayarak gezmekte oluşları bir hukuk devleti için ‘utanç’ vericidir.

Almanya Yeşiller Partisi’nden milletvekilliği de yapmış bir Türk avukat soruyor: ‘Onları hapisten kim kaçırdı? Ceplerine Türk pasaportunu kimler koydu? Almanya’ya girişlerine Alman pasaport polisi nasıl/neden izin verdi? Almanya’dan ‘sığınmacı’ statüsünü nasıl alabildiler?

Almanya’daki ‘Milli Görüş’ teşkilâtında kimileri çaycılık yaparak yeni bir hayat kurmaya başlayan bu katillerden bazıları zamanla zengin oldular. Nasıl? Bunların ‘Milli Görüş’ teşkilâtından iç istihbarat almak için Almanya polisi tarafından kullanıldıkları doğru mu?

Türkiye Adalet Bakanlığı bu katillerin iadesini neden sağlayamadı? Türkiye’de ‘idam’ cezası kalktıktan sonra neden bu katillerin iadesi gerçekleşmedi?

Adalet Bakanlığı’nın Almanya’ya her ‘iade’ başvurusunda bir ‘eksiklik’ olması nasıl izah edilebilir?

Örneğin ‘mahkeme kararı’ yerine başvuru dosyasına ‘mahkeme zabıtlarının konulması… Mahkeme kararı konulan bir sonraki dosyada bu kez de Almanca tercümesinin olmayışı’ ve bunun gibi ‘tuhaf’ dosya eksikleri nasıl olabiliyor?”[51]

Kaldı ki kırmızı bültenle “arandığı iddia” edilen Sivas Katliamı sanıkları bulunamıyorken;[52] Devlet Denetleme Kurulu’nun ‘Madımak Raporu’ da işin “tuzu biberi” mahiyetindeydi.

Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu’nun, Sivas Katliamıyla ilgili raporunda olayla ilgili Aziz Nesin’in konuşmaları ve Pir Sultan Abdal heykelinin dikilmesini sorumlu tutması ve otelin içinde kalan ve yakılan insanları “mevzi kaybetmemek için ısrarla otelde kaldıklarını” ifadesindeki üzere![53]

Ve 12 Mart 1995 yılında gerçekleş(tiril)ip, Türkiye tarihine “kara leke” olarak kaydedilen Gazi Katliamı…

Katliamın faillerinin yargılanması için oluşturulan hukuk komisyonunda yer alan katliamın tanıklarından Avukat Gülizar Tuncer, Gazi’nin hedef hâline getirilmesinin nedenini, “İşçilerin, emekçilerin, Alevî ve Kürt yurttaşların yoğun olarak yaşadığı bir yer” diyerek özetledi. Tuncer, dönemin İstihbarat Daire Başkanı Hanefi Avcı’nın katliamdan kısa süre sonra yaptığı açıklamada, katliamın “Yeşil” kod adlı Mahmut Yıldırım ve “ekibi” öncülüğünde yapıldığını itiraf ettiğini belirtti.

Sivil giyimli polislerin Gazi Mahallesi’nde yaşayan yurttaşları hedef alarak ateş ettiği görüntüleri hatırlatan Tuncer, “Polis uzun namlulu tüfekle insanları hedef alarak tarıyordu. Gencecik çocuklar ölüyor. Birçok polisin yüzü çok açık bir biçimde görünmesine rağmen mermi çekirdeklerine kadar her şeyi toplayıp savcılığa biz götürüyorduk. Delil toplama savcılığın işi. Bunu da polis aracılığı ile yapıyorlar. Delil toplayan polisler de ya olayın faili olanlar ya da onların arkadaşları. Dolayısıyla zaten delilleri karartmaya açık bir durum var” dedi.

22 kişinin yaşamını yitirdiği katliamda, yalnızca yaşamını yitiren 7 kişiyle ilgili dava açıldığını belirten Tuncer, “Dava sonucunda sadece olaydan sorumlu olan polis Adem Albayrak ve Mehmet Gündoğan’a ceza verildi”ğini ifade edip, Albayrak ve Gündoğan’a 1 ile 3 yıl arasında hapis cezası verildiğini, bu cezaların da “Meşru müdafaa” gerekçesiyle indirildiğini söyleyerek, “Dava sonucunda 18 polis beraat etti, diğer iki polisin cezasını çok bulan Yargıtay ise bu polisler hakkında beraat kararı verdi, yani dava cezasızlıkla sonuçlandı,” dedi.[54]

III.4) ALEVÎLERİN DURUMU

Türkiye nüfusu 76 milyon: Türkiye’de, 20 milyon Alevî’nin durumu zor.

  • Eşit yurttaş olarak görülmüyorlar, eşit haklara sahip değiller.
  • Alevîlik güvenlik konsepti çerçevesinde ele alınan bir inanç.
  • Cemevi ibadet yeri olarak görülmüyor.
  • Zorunlu din derslerinde asimilasyona tabiler.
  • Alevî köylerine zorla cami yapılıyor.
  • Alevîlere ait Dergâhlar ve kutsal mekânlar devlet tarafından işgal edilmiş,
  • “Alevîlik diye bir inanç yoktur” yalanı devam ediyor.
  • Alevî inancına ait bayramlar tatil değil.
  • Vergileri zorla Sünnî Diyanet’e aktarılıyor.
  • Katliamlara maruz kalıyor, katilleri ve sorumluları devletçe kollanıyor.
  • Devlet, Alevîliği tanımıyor, tanımlıyor ve camiye davet ediyor.
  • Alevî kasaplarının isimleri kamusal mekânlara veriliyor.
  • Alevîliğe ilişkin ayrımcı ve aşağılayıcı yayınlar var ve bunlara karşı hiçbir yaptırım uygulanmıyor.
  • İşgal edilmiş Şahkulu, Karacaahmet Dergâhı ve Erikli Baba Türbesi devlete kira ödenerek kullanılıyor.
  • Alevîlere yönelik nefret söylemi, ayrımcılık ve dışlama hukuksal, siyasal, sosyal ve dini alanda yaşatılıyor.[55]
  1. i) Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün, TBMM’de cemevi yapılması için Meclis Başkanlığı’na başvurdu. Başkan Cemil Çiçek de başvuruyu, Diyanet İşleri Başkanlığı’na gönderdi. Diyanet ise, “Alevîlik İslâm içi bir oluşumdur, İslâm dininin ibadet yerleri camilerdir” yönünde cevap verince, bu görüşü esas alan Meclis Başkanı, Aygün’e ret cevabı verdi.[56]
  2. ii) İzmir’de Cansu Külekçi’nin yaşamını yitirmesinin ardından sala verdirmek için camiye giden yakınlarına, imamın “Diyanet Başkanlığı talimatına göre Alevî vatandaşlar için sala verebileceklerini, ancak cenazenin cemevinden kaldırılacak duyurusunu yapamayacaklarını,” söyledi.[57]

iii) Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez, cemevlerinin ibadethane sayılmasının kendileri için kırmızı çizgi olduğunu söyledi. Ardından “Alevî ile evlenilmez”, “Babanın 9 yaşındaki öz kızına şehvet duyması annesiyle nikahı düşürmez”, “Nişanlı çiftler ele ele tutuşmamalı” fetvaları geldi.[58]

  1. iv) Eski Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun programında yer alan “Geleneksel irfan merkezleri ve cemevlerine hukuki statü tanıyacağız,” cümlesi, Binali Yıldırım’ın Hükümet programından çıkarıldı.[59]
  2. v) Başbakan Binali Yıldırım muharrem orucu nedeniyle önde gelen Alevî kurumlarının temsilcilerini Dolmabahçe’deki Başbakanlık Ofisi’nde iftara davet etti. Ancak bir gün sonra ise özel kalemi aracılığıyla davetlilere iftarın iptal edildiği açıkladı.[60]
  3. vi) Seçimde AKP’ye oy çıkmayan 1200 haneli Balıkesir Kabakdere Alevî köyündeki evler “kaçak yapı” gerekçesiyle yıkıldı.[61]

vii) Maltepe Kaymakamlığı, cemevlerinin ibadethane sayılmasına ilişkin Maltepe Belediye Meclisi kararının iptali için mahkemeye başvurup, cemevlerinin ibadethane olarak kabul edilmesinin ilçedeki birlik ve beraberliği ortadan kaldıracağı ileri sürdü.[62]

viii) Sivas Katliamı anısına yapılan anıt mezara saldırdılar…[63] Ankara Karşıyaka Mezarlığı’ndaki Madımak Anıtı, kimliği belirsiz kişilerce tahrip edildi. Mezarların üzerinde bulunan katledilenlerin isimleri yerlerinden söküldü.[64]

  1. ix) Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu 1-2 Temmuz 1993 tarihlerinde Sivas’ta meydana gelen Madımak Katliamı’nın oluş şekli, amacı, sonuç ve tesirleri itibarıyla incelenmesi ile ilgili araştırma ve inceleme raporunu açıkladı. Raporda; katliam lafı kullanılmazken; “Aziz Nesin’in konuşmaları”, “Pir Sultan Abdal heykelinin dikilmesi” gibi eylemlerin, “milliyetçi ve dini duyguları güçlü insanları etkilediği” iddia edildi.[65]
  2. x) Konya’daki öğretmenler kurulu toplantısında “Alevîliğe din kitaplarında fazla yer verildiğini” düşünen din öğretmenleri, “Alevîlerin yoğun olduğu bölgelere dağıtılacak kitaplarda çok yer verilmesi uygun olabilir,” görüşünü bakanlığa iletti.[66]
  3. xi) “AİHM’nin ‘Zorunlu din dersi kaldırılsın’ kararının ardından yapılan incelemeye göre 2014 yılında 4. sınıftan 12. sınıfa kadar zorunlu okutulan din dersi kitaplarında Alevîlik, Bektaşîlik’le birlikte sadece 7. sınıf ile 12. sınıfta tanıtılıyor. 8. ve 12. sınıfta Hıristiyanlık ve Yahudilik anlatılırken, 9. sınıfta ateizme de yer veriliyor.

Doç. Dr. Kenan Çayır, ‘AİHM haklı, kitapların içeriğini gerçek anlamda din kültürü ve dinler tarihi kitabına çevirmek lazım. Din, insanların hayatını etkiliyor. Herkesin sosyolojik veya tarihsel anlamda dinler hakkında bilgilenmesi lazım. Fakat, bazı ufak sınıflarda, hatta 6. sınıfa kadar tek taraflı İslâm eğitimi var. 4. sınıftan itibaren kitapları incelediğimizde bunlara evrensel anlamda dinler tarihi, din kültürü kitabı demek zor. Çünkü bir din kültürü, dinler hakkında bahseden kitabın örneğin ‘İslâmiyet’e, Kur’an’a göre’ ifadesi kullanılması gerekiyor. Kitaplar ‘Dinimize göre.., Peygamberimize göre…’ diye başlıyor. Siz zaten o kitabı okuyan, zorunlu olarak bu dersi alan herkesi Müslüman olarak varsayıyorsunuz, bu çok net. Din dersi kitaplarında ötekileştirici ifadeler de var. Ateizm anlatılırken, ‘Sanki Tanrı yokmuş gibi davranırlar’ gibi ifadeler yer alıyor. Yani inançsızlığa, öteki dinlere karşı daha nötr tavır yok. Sünnî İslâm yorumunun ön plana çıkan tek perspektifli bir boyutu var. Engellilere yönelik acıma, hayır işleme, yardım etme gibi şeyler bile var. Başörtülü kadınlar da yok. Evrensel anlamda bir din kültürü ve dinler tarihi içeriği maalesef yok.’

Kitapların inceleyen tarama ekibi, daha önce İstanbul Bilgi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde verilen Sosyolojik Perspektifler dersinde bir dönem boyunca tarama ölçütleri ile kitapları çalışmış öğrenciler ve Tarih Vakfı’nda daha önceki projelerde çalışmış 2 araştırmacıdan oluştu. Herhangi bir verinin gözden kaçmaması için birkaç aşamalı bir kontrol sistemi kuruldu. Araştırma sonucunda 3650 civarında ihlâl ve iyi örnek raporlandı. Bunlardan 350’si iyi örnek, 3300’ü ihlâl içeriyor.”[67]

xii) Antep İl Milli Eğitim Müdürlüğü’nün 7. sınıflara yönelik deneme sınavında Alevîler Kur’an sevgisinden uzak gösterildi. Din Kültürü testinin 19. sorusunda “Alevîliğin karakteristik özellikleri arasında hangileri bulunur,” denilen soruda, “Kur’an sevgisi” yanlış cevap olarak yer aldı.[68]

xiii) İzmir Bayraklı’daki bir ortaokulda, din kültürü ve ahlâk bilgisi öğretmeni İ.T’nin, derste önce “Sınıfta Alevî öğrenci var mı?” sorusunu yöneltti, ardından da Alevî olduğunu belirten 11 yaşındaki bir öğrenciye kelime-i şahadet getirtti.[69]

xiv) Eskişehir Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi Türk Dili Edebiyatı Osmanlı Türkçesi Grameri 2 ders kitabında “Kötü ayin yapan Kızılbaşlar. Allah onları kıyamete kadar aşağılık ve adi etsin. Din zamanlarında namaz kılınmıyordu,” yazıldı.[70]

  1. xv) İzmir’de bir binbaşı, iki Alevî uzman çavuşa “Siz ramazanda da içersiniz”, “Sizin mezhebiniz kaldırır,” sözleriyle hakaret etti. Önce askeri savcılık, ardından da askeri mahkeme bu sözlerin hakaret içermediği yönünde karar aldı.[71]

xvi) İstanbul’un Pendik ilçesinin Esenler semtindeki Şahkulu Cemevi’nin kapısındaki “Evrensel Düşüncenin Kapısı” üzeri karalanarak “Cihat kazanacak” yazıldı. Şahkulu Cemevi Başkanı Erkan Parlak, yaklaşık bir yıl önce, cemevinin açılışında da yumurtalı saldırıya uğradıklarını, bu olayın da benzer şekilde gözdağı verme amaçlı olduğunu söyledi.[72]

xvii) Maraş merkez Dulkadir ilçesinde Kürt Alevî yurttaşların yaşadığı Terolar Köyü’nün merasına mülteciler için yapılmak istenen konteynır kente,[73] DAİŞ çetelerinin yerleştirilme endişesiyle karşı çıkan bölge halkı kaygılı.[74]

xviii) Malatya Doğanşehir’in Sürgü beldesinde 2012 yılında önce linç girişiminden kurtulan ancak yargılandıkları davada suçlu bulunan Evli ailesi, bir kez daha mağdur oldukları karara tepki gösterdi. Linç girişimine maruz kaldıkları Sürgü’deki evlerinde yaşamaya devam eden Evli ailesinin fertleri, toplu taşımayı kullanmadıklarını ve komşularıyla hiçbir ilişki kurmadan yaşadıklarını belirterek “Bu nasıl kanun, bu nasıl adalet?” diye sordu.[75]

xix) Sivas İdare Mahkemesi, Bilim ve Kültür Merkezi’ne dönüştürülen Madımak Oteli’nde oluşturulan anı köşesine, katledilen 35 kişinin yanında, 2 göstericinin de yazılmasına itiraz eden Türkiye Barolar Birliği’nin (TBB) başvurusunu reddetti. Bu konuda TBB’nin dava açma yetkisinin olmadığını öne süren mahkeme, “İki ismin kaldırılması talebinin reddi yönlü Sivas Valiliği işleminin, avukatlık mesleği veya davacı TBB’nin görev alanı ile bir ilgisinin bulunmadığı açıktır,” dedi.[76]

  1. xx) Çetinkaya mağazasının işe alacağı 19 yaşındaki D.Y adlı kişiye “Alevî misin” sorusu soruldu.[77]

xxi) Çapa Tıp Fakültesi’nde hastaya, “Alevî misin? Böyle din mi olur? Alevîler cemevinde dansöz oynatıyor, şarap içiyor,” dediği iddiasıyla dava edilen Prof. Dr. Ahmet Şeref Demirel hakkında takipsizlik kararı verdi.[78]

xxii) Elazığ merkeze bağlı Yazıkonak Beldesi, Belediye Caddesi üzerinde Alevîlerin yaşadığı 6 ev sarı boya ile işaretlendi. İHD Elazığ Şube Başkanı Behzat Hazır açıklamasında, daha önce de farklı yerleşim yerlerinde evlerin işaretlemek suretiyle hedef hâline getirildiğini belirtip, “Amacı korku ve panik yaratma, insanlarımızı huzursuz kılma ve inançsal ayrımı derinleştirme, karşı karşıya getirme amacı taşıyan bu işaretlemelere karşı kamuoyunu duyarlı olmaya çağırıyoruz,” dedi.[79]

xxiii) Adıyaman’ın Esentepe Mahallesi’ndeki TOKİ konutlarının B bloğunda 22 Mayıs 2015’de Alevî yurttaşların oturduğu 1, 4 ve 8. kattaki dairelerin kapısına kırmızı boyayla çarpı işaretleri konuldu.[80]

xxiv) Ankara katliamına ilişkin hazırlanan iddianamede, IŞİD’li Yunus Durmaz’ın onlarca Alevî köyü, cemevi ile dernekleri tek tek fişlediği ortaya çıktı.[81]

xxv) İstanbul’dan 8 Ağustos Cumartesi günü Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı’nda yapılacak olan ‘Alevîler Barış İstiyor’ konulu toplantıya katılmak için Ankara’ya giden Alevî Bektaşi Federasyonu Genel Başkanı Baki Düzgün, Alevî Kültür Dernekleri Genel Başkanı Doğan Demir ve Yurdanur Düzgün’ün içinde bulunduğu araca uzun namlulu silahla ateş edildi. Öte yandan 5 Ağustos 2015 günü de Alevî Kültür Dernekleri Sultangazi Şubesi Pir Sultan Abdal Cemevi Başkanı Zeynal Odabaş, Cemevi’nden evine giderken silahlı saldırıya uğradı.[82]

xxvi) Dersimliler Munzur’a yapılacak HES’leri inanç merkezlerine saldırı olarak görüyor.[83]

III.5) DEVLET(İN) TAVRI

Alevîliğin meşru varlığı Türkiye’de kabul edilmiyor.

Osmanlının kılıcı, Şeyhülislâmın fetvaları ve onların imha fetihçileri de Alevîliği yok edemedi.

Cumhuriyet döneminin asimilasyon ve katliam politikaları da beklenen sonucu almadı.

12 Eylül’ün Alevî köylerine zorla cami yapma projesi ve okullarda zorunlu mezhepçi din dersleriyle beklenen asimilasyon da arzu edileni sağlamadı. Alevîler ve Alevîlik var olmaya devam etti,[84] ediyor.

Bu gerçek karşısında devlet tavrı, Alevîlerin hukuki statüsüzlüğünde ifadesini bulur.

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ‘2012-2016 Stratejik Planları’ndan da bunu görmek ve anlamak mümkündür. Bakın Diyanet İşleri Başkanlığı “Müessese Tehditler” başlığı altında neyi kendine tehdit görmekte: “İslâmi gelenek içinde yer alan kimi görüş ve yorumların sübjektif anlayışlar doğrultusunda açıklanmasına yönelik çabalar.”

Demek ki bir objektif İslâm var. Onu da Diyanet İşleri biliyor. Bir de İslâmi gelenek içinde bazı sübjektif anlayışlar var. Bunlar tehdit. Yani kendi kafalarına göre inananlar var.

Demek ki bu sübjektif anlayışa sahip olanların objektif Diyanet İslâmı çizgisine getirilmesi gerekiyor. Devlet eliyle yani…[85] Burada kastedilenin Alevîler olduğunu bilmeyen, görmeyen yoktur değil mi?

Unutulmaması gerek: Alevîlerin hukuki statüsüzlüğü yanında bu şekilde sürekli hedef yapılıyor olması ne CHP’yi ne de MHP’yi pek ilgilendiriyor. Onlar için Alevîler varsa yoksa oy devşirilecek bir halk topluluğudur!

Hükümet 90 yıllık Alevî inancını inkâr eden politikayı sürdürürken de Alevîleri Dersim’deki inanç merkezi kutsal ırmakları ve vadilerine barajlar yaparak kültürel soykırıma uğratırken de en büyük desteği işte bu politikalara sessiz kalan CHP ve MHP’den alıyorken;[86] cemevlerinin statüsü meselesi de bir turnusol kağıdıdır.

Hâlâ bilmeyen var mı?

“Alevîler cemevlerinin ibadet yeri olarak tanınmasını istiyor. 85 bin camiye tanınan kolaylıklar neden cemevlerine tanınamıyor? Bu cemevleri, camilerin uzun yıllar yararlandığı gibi bedava elektrik ve su alsa bundan kime ne zarar gelir?

Bir devlet bütün vatandaşlarından vergi alıp, bu vergilerle sadece bir dinin belli bir mezhebine ‘din hizmeti’ verebilir mi?

Bütçeden aldığı muazzam paya rağmen Diyanet İşleri neden sadece Sünnî vatandaşlara hizmet veriyor?

Neden hâlâ Alevî köylerine cami yapılıyor?

Neden insanların kimliklerine otomatik olarak ‘İslâm’ diye yazılıyor?”[87]

CEMEVLERİNİN STATÜSÜ HAKKINDA HUKUKİ KARARLAR
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Büyük Dairesi, cemevlerinin statüsü hakkında nihai kararını duyurdu. Strasbourg’daki mahkeme, cemevlerinin statüsü konusunda açılan davada Alevîleri haklı buldu.[88]
AİHM, CEM Vakfı’nın cami, kilise ve sinagoglarda olduğu gibi elektrik faturasından muaf tutulma talebinin Türk mahkemeleri tarafından olumsuz karşılanması üzerine yaptığı başvuruyu karara bağladı. AİHM, cemevlerinin de ibadethane olduğuna ayrımcılık yapılamayacağına karar verdi.[89]
Yenibosna Cemevi’nin bir ibadethane olup olmadığı, dolayısıyla elektrik faturasının Diyanet tarafından ödenip ödenmeyeceği davasını, AİHM 2. Dairesi 2 Aralık 2014’te karara bağlandı ve oybirliği ile Sözleşme’nin ayrımcılığa ilişkin 14. maddesi ile birlikte din ve vicdan özgürlüğüne ilişkin 9. maddesinin ihlâl edildiğine karar verdi.[90]
Ankara 16. Asliye Hukuk Mahkemesi, Çankaya Cemevi Yaptırma Derneği hakkında, tüzüğündeki “cemevlerini ibadethane” olarak niteleyen maddesi nedeniyle açılan kapatma davasının reddedilmesinin gerekçesini açıkladı: Mahkeme devletin neyin din, ibadet ve ibadethane sayılacağını belirlemesinin, laiklik ilkesiyle çeliştiğini belirtti.[91]
BEDAŞ, 10 elektrik faturasını ödemeyen CEM Vakfı hakkında dava açtı. Davayı kabul eden Bakırköy 5. Asliye Ceza Mahkemesi, Vakıf ile ilgili icra takibinin devamına karar verdi. CEM Vakfı ise “Cemevleri ibadethane kapsamında kaldığından elektrik faturalarının Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinden karşılanması gerektiği” iddiasıyla kararı temyiz etti. Temyiz istemini görüşen Yargıtay 3. Hukuk Dairesi, elektrik faturalarını ödemediği gerekçesiyle CEM Vakfı hakkında başlatılan icranın devamına karar veren yerel mahkeme kararını bozdu.[92]

Tüm bunlarla birlikte, Alevî Bektaşî Federasyonu Başkanı Fevzi Gümüş, “Sorunu çözmek hükümetin fıtratında yok,”[93] notunu düştüğü AKP patentli Alevî açılımı yaygarası da tüm traji-komikliğiyle karşımızdadır.

  1. AYRIM: ALEVÎLER VE SİYASET

Düzen partileri için oy devşirilecek bir halk topluluğundan başka bir anlamı olmayan Alevîlerin Alevî olmaktan kaynaklanan haklarıyla, statüsüne mündemiç siyasal alanın açmazları bana hep, Tevfik Fikret’in ‘Han-ı Yağma/ Yağma Sofrası’ başlıklı şiirindeki “Bir devr-i şeamet, yine çiğnendi yeminler;/ Çiğnendi, yazık, milletin ümmid-i bülendi!/ Kanun diye topraklara sürtündü cebinler;/ Kanun diye, kanun diye kanun tepelendi,” dizelerini anımsatır.

IV.1) AKP VE ALEVÎLER

Necdet Saraç’ın, “… ‘Ali’siz Alevîlik’ tartışması büyük bir tuzak”[94] notunu düştüğü AKP icraatları Alevîleri oyalamakken, “AKP hiçbir insani sorunu çözemez,”[95] diyor Baskın Oran.

Bu bağlamda eski AİHM yargıcı Rıza Türmen, “Sünnî Müslüman, etnik Türk çoğunluk dışındaki herkes, Alevîler, Kürtler, Süryanîler, Ermeniler, Yahudiler ve laik Türkler azınlık, öteki. Alevîler bu toplumun ötekisi olarak görülüyor iktidar tarafından… AKP devleti tümüyle Sünnîleştirmek istiyor,”[96] saptaması önemli bir gerçeğin altını çiziyor.

Gerçekten de eğitimin cami düzeninde ”milli mezhep” inşa ettiği süreci yaşanıyor. AKP iktidarı, sistematik şekilde eğitimde gericiliği kurumsallaştırırken, diğer yandan yeni asimilasyon politikaları için, yeni stratejiler ve yeni kurumlar devreye sokuyor. Diyanet-MEB, Din Eğitimleri gibi asimilasyon kurumlarına şimdi, “YÖK, Üniversiteler ve Cemevlerine Hukuki Statü” adı altındaki, dedelere maaş ve Alevî Diyanetçiyi ekleniyor.

YÖK ve Üniversiteler yeni asimilasyon merkezleri olarak, toplumsal algıyı ”bilimsellik” maskesi altında ”teolojik” ve ”ideolojik” olarak inşa edecek. Daha önce Gazi Üniversitesi Alevîleri ”Türk İslâm Sentezi” kalıbına dökmek için yoğun çaba sarf ederken, bugün Tunceli Üniversitesi “Alevîlik-Bektaşîlik Araştırması” adı altında yegâne görevi AKP güdümlü “yeni Alevîlik” inşa ederek, Alevîleri Sünnîleştirmek ve asimile etmekten başka anlam taşımıyor.[97]

Çünkü AKP’li Mehmet Metiner’in, “Yezid ile Hüseyin karşı karşıya geldiğinde bizim tavrımız Yezid’den yanadır!”[98] diye haykırdığı düzlemde; “Alevî açılımı tekrar başlayacak,” diyen Başbakan Yardımcısı Emrullah İşler’in, “Alevîler kendilerini Müslüman olarak addettikleri için İslâm’ın mabedi de mescittir, camidir. Dolayısıyla burada taviz vermemiz söz konusu olamaz,”[99] saptaması unutulup/ unutturulamaz!

Hızla bu tutumu daha da grebilmek için aktaralım:[100]

  • Başbakan Ahmet Davutoğlu, AİHM cemevleriyle ilgili kararı konusunda, “Çalışmalarımızı etkileyecek bir durum değil. Biz kendi yolumuza devam edeceğiz,” dedi.[101]
  • Alevî açılımını anlatmak için Hacı Bektaş ilçesine giden dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu, Hacı Bektaş Veli Müzesi’ne giriş ücretini kaldırdıklarını ilan etmekle yetindi.[102]
  • Almanya Cumhurbaşkanı Joachim Gauck’ın Alevîlerin sorunlarına ilişkin hükümeti eleştiren aktarımına tepki gösteren Erdoğan,[103]kendisini hâlâ rahip zannettiğini belirterek, “Almanya’da Ali’siz Alevîlik denilen bir olay var, yani ateist bir anlayışın, zihniyetin, Alevîlik kisvesi altında ve kendilerinin de desteklediği bir yapı var; sen bu yapıyı Alevîlik olarak bize yansıtıyorsun. Türkiye’de böyle bir Alevîlik yok. Türkiye’de siz hiçbir Alevîye “Sen Müslüman değilsin” diyemezsin, dediğin anda seni tersler. Sen o aklını kendine sakla,” dedi.[104]
  • AKP’li Fatih Belediyesi’nde CHP’li meclis üyeleri cemevlerinin ibadethane olarak tanınmasına yönelik önerge verdi. Sert tartışmalara neden olan önergeye tepki gösteren AKP’li Meclis üyesi Salih Akverdi, “Bir dini tahsis etmeye ve o dine ibadethane tahsis etmeye meclis üyesi ve insan olarak yetkimiz yoktur. İbadethane dinlere mahsus bir şeydir. Bu işe parmak kaldırmak kendini Allah yerine koymaktır. Bu hususta arkadaşlar da ısrar edip bizi günaha sokmasın,” dedi.[105]

Özetle Uğur Kurt’un vurulduğu, Berkin’in öldürüldüğü mahallenin, yani Okmeydanı Cemevi’nin başkanı Zeynel Şahin, Ahmet Davutoğlu’nun Dersim mesajını inandırıcı bulmayıp, AKP’nin yıllardır iktidarda olmasına rağmen güzel sözler dışında bir şey görmediklerini vurguluyorken;[106] Dersim Cemevi Dedesi Ali Ekber Yurt’un Davutoğlu’na sunduğu “Alevî Talepleri”, Alevî sorununun “AKP’nin meşrebine uygun” bir “çözüm” formülasyonu taleplerinin hepsi havada kaldı. Alevîlerin muhafazakâr cepheye kaydolarak “kurtulma” ümidinin boş olduğu ortaya çıktı. Ama bu vesileyle Alevî gericiliğinin AKP’ye sığınma politikasının eksenleri de ortaya konulmuş oldu. Dinin devlet himayesi altına alınmasına karşı çıkmayıp Alevîliğin de devlet himayesi altına alınmasıyla ezilen mezhep sorununun çözülebileceğini savunan bu gericiliğin, Alevîlerin hiçbir derdine merhem olamayacağı, yalnızca devletin, kamu hizmetlerinin, genel ahlâkın dinsel esaslara dayandırılmasını meşrulaştıracağı ortaya çıktı.[107]

O hâlde şimdi AKP’ye sormak gerekir: Alevîlere “Hayır”, devletin Sünnî inşasına “Evet” demekten başka hangi yolu buldunuz?[108]

Alevîlere eşit yurttaşlık ve eşit haklar yolu mu açıldı? Hayır!

Cemevleri ibadethane olarak tanıyan yol mu açıldı? Hayır!

Zorunlu ve mezhepçi din derslerini kaldıracak yol mu buldunuz? Hayır!

Alevî köylerine ve mahallelerine zorla cami yapan asimilasyon yolundan mı vazgeçildi? Hayır. 

Alevîlere yönelik katliamların hesabını vermek için yol mu açtınız? Gerçek sorumlularına yargının yolunu mu gösterdiniz? Hayır![109]

Unutmayın AKP patentli açılım yalanı, yol açmıyor, yol kapatıyor!

IV.2) CHP VE ALEVÎLER

Alevîlerin tarihsel demokratik-parlamenter sistem içindeki tercihleri kadar, sürekli CHP ile olan ilişkileri de tartışmalı oldu. CHP’nin çoğu zaman arka bahçesi, oy deposu olarak gördüğü Alevîlerin CHP ile ilişkinin birçok psikolojik, sosyolojik gerekçesi olmakla birlikte, bu ilişki hep eleştirilen ve tartışılan bir ilişki oldu. Çünkü CHP Cumhuriyet tarihi boyunca Alevîlere yönelik geliştirilen bütün kapsamlı katliam ve soykırımların şu veya bu düzeyde içinde yer aldı ya da paydaşı oldu.

Tarihleri boyunca birçok farklı partiye oy veren, ancak esas itibariyle CHP ile anılan Alevîlerin seçim tarihinde CHP çizgisi, şeriat korkusunun körüklendiği bir dönemde, seçeneksizlik, korku ve savunma refleksinden kaynaklı oy verdiği zoraki bir gelenek hâlini aldı.

İnsan ve doğa arasındaki harmoniyi merkeze koyan yaşam felsefeleriyle yaşayan Alevî halkının, İslâm adı altında Osmanlı’dan gördüğü zulmün ardından Cumhuriyet seçeneği her ne kadar umut olduysa da Alevîler için özellikle CHP’nin tek parti olduğu dönem ve sonraki 90 yıllık tarihsel kesit boyunca inkâr, asimilasyon ve katliamlarla geçti. CHP’nin Alevîlere yönelik zulmünün yükseldiği dönemlerde, Şeyh Sait isyanı gerekçe gösterilerek, Alevîlerin doğa ile insan arasında kurdukları harmoniyi yaşatmasını baskı ve zorla engelleyen, eğitim ve ibadetlerini yapabilecekleri, felsefelerini üretebilecekleri alanları yasaklayan Takrir-i Sükûn Yasası devreye konuldu.

Yasa ile birlikte, Anadolu medeniyetinde düşünsel devrime öncülük etmiş olan Şeyh Bedreddin, Pir Sultan Abdal, Seyyid Nesimi ve Baba İshak gibi nice Alevî önderleri yaratan Alevîlerin dergâhları yasaklandı, özerkliklerine ve eğitim sistemlerine son verildi. Yine bu dönemde ibadetleri yasaklanan Alevî dedelerinin geleneksel uzun bıyık ve sakalları görülen her yerde jandarma tarafından çıplak elle yolundu. CHP’nin altında imzası olan yasa, Alevîlerin bin yıllık kültürlerine ve yaşam felsefelerine Osmanlı’nın ardından ikinci ve daha sistemli, şiddetli bir saldırı olarak tarihe geçti.

CHP’nin hükümette olduğu yıllarda Alevîlere yaptığı en büyük katliam ise 1938 Dersim Katliamı. İsmet İnönü’nün Dersim üzerinden geliştirdiği “Dersim Vilayeti’nin yeniden teşkili ile askeri bir idare kurulması ve Dersim ıslahının bir programa bağlanması lazımdır” dediği Kürt raporuyla başlayan katliamda, Dersim halkından çoğu kadın ve çocuk 10 bini aşkın Alevî katledildi, on binlercesi sürgün edildi. Fevzi Çakmak ise, Dersim katliamı öncesi hazırladığı raporda, “Dersimlileri askere almayın, silah kullanmayı ve savaş taktiklerini öğrenirlerse bize saldırırlar. Dersimliler okşamakla kazınılmaz. Silahlı kuvvetlerin müdahalesi daha çok etki edecektir” demişti.

Alevîlerin dergâhlarını kapatıp, ibadetlerini ve ritüellerini Takrir-i Sükûn Yasası ile yasaklayan CHP, yasanın çıkmasından kısa süre önce Şeriye ve Evkaf Vekaleti’nin yerine 3 Mart 1924’te bugün Alevîlerin kitlelerinin bir asimilasyon aracı olarak gördükleri ve kaldırılmasını istedikleri Diyanet İşleri Başkanlığı kuruluşunu ilan etti. Ardından, 1963’te İsmet İnönü Diyanet İşleri ile ilgili yeni yasa tasarısı hazırladı ve burada “mezhepler müdürlüğü” ve “Alevî kürsüsü” kurulmasını önererek, başka bir asimile politikası işletti.

Günümüzde tüm okullara mescit açılmasını sağlayan, Kur’an kurslarını artırarak yeni bir nesil yetiştirme amacı taşıyan AKP’nin politikalarını oluşturduğu zemin ise yine CHP’nin ABD’nin isteği ile köy enstitülerinin kapatılmasıyla oluştu. 1948’de “komünist” yetiştirdiği gerekçesiyle, işlevi sonlandırılan köy enstitülerinin boşluğunu, DP zamanında Kur’an kursları ve imam hatip okulları doldurdu.

Osmanlı’dan İslâm adı altında zulüm gören, onlarca katliama uğrayan Alevîler için CHP’nin tek parti dönemi, yaşanan Koçgiri ve Dersim katliamları nedeniyle Alevî tarihçileri tarafından “hayal kırıklığı” olarak tanımlanıyor. CHP’nin tek parti döneminde Takrir-i Sükûn Yasası gibi Alevîlere yönelik uyguladığı inkâr ve imha politikaları sonucunda, Türkiye’nin ilk seçimi olan 1946, 1950 ve 1954 seçimlerinde Alevî kitlelerinin neredeyse tamamı Demokrat Partiyi (DP) destekledi.

Alevîler 1923 yılından sonra 6 büyük katliama uğradı. Katliamların olduğu tarihlerin 5’inde CHP hükümetteydi:

CHP-ALEVÎ İLİŞKİSİ: DERSİM’DEN GAZİ’YE 6 BÜYÜK KATLİAM
1937 DERSİM KATLİAMI CHP tek parti.
1978 MALATYA KATLİAMI CHP (42. Başbakan Bülent Ecevit)
1978 MARAŞ KATLİAMI CHP (42. Başbakan Bülent Ecevit)
1980 ÇORUM KATLİAMI Adalet Partisi (43. Başbakan Süleyman Demirel)
1993 SİVAS KATLİAMI CHP öncülüğünde Sosyal Demokrat Halk Partisi (SDH)
1995 GAZİ MAHALLESİ KATLİAMI Doğru Yol Partisi’yle kurulan koalisyon CHP

CHP’nin Alevîlerin korku propagandasıyla manipülasyonuna yönelik politikası, 1957 seçimlerine dayanırken, Cumhuriyet’in kurulduğu yıllarda kendisini destekleyen, ancak 1946 ve sonrasındaki iki seçimde DP’ye yönelen Alevîleri tekrar safına çekmek isteyen partinin bu dönemde başvurduğu yol “şeriat gelecek” ve “karşı devrim” yollu propagandalar oldu. CHP’nin korku propagandalarıyla, DP’nin sağ eğilimli muhafazakâr politikalarının birlikte oluşturduğu atmosfer uzun yıllar değişmeyecek bir şekilde, 1957 yılında yapılan seçimlerde Alevîlerin CHP’ye oy vermesinin temel sebebi olarak gösteriliyor. 27 Mayıs darbesi ise, “gücünü” ispatlayan CHP’ye, şeriattan korkan Alevîlerin daha fazla sarılmasına neden olduğu yorumlarına neden oluyor. Bu dönemin ardından Alevî kitleleri, CHP geleneği için sadece seçim dönemlerinde hatırlanan “arka bahçe”, “çantada keklik” olarak görüldü.

27 Mayıs ardından “gücünü” ispatlayan CHP’ye daha fazla sarılan Alevîlerin, 70’li yıllarda CHP ile ilişkisi ise Bülent Ecevit’in “ortanın solu” iddiasıyla arttı. O dönem, Kemalist çevrelerin topluma empoze etmeye çalıştığı “şeriat, irtica” korkusuyla Alevîlerin CHP’ye ilgisi artarken, tarihçiler Alevîlerin yakın zamanda maruz kaldıkları Maraş ve Malatya katliamlarının Alevîlerinden daha fazla CHP yanında durmasına katkıda bulunduğu tezini savunuyor.

CHP’nin 1973 ve 1977 yılında yapılan seçimlerde sırasıyla yüzde 33.29 ve yüzde 41.43 oy alırken, Alevîlerin yoğun olarak yaşadığı tüm bölgelerde birinci parti oldu. CHP’nin Alevî oylarıyla hükümete geldiği 70’li yıllar aynı zamanda Alevîlerin en çok zülüm gördüğü yıllar oldu. 1978 yılında 200’e yakın Alevînin katledildiği Maraş ve Malatya katliamları Ecevit CHP’si döneminde yaşandı.

Bu dönemde Alevî kitleleri yoğun olarak CHP’ye destek verirken, Alevî gençleri ise sol, sosyalist hareketlerde örgütlendi. Alevî gençleri 70’li yıllarda yaşanan siyasi hareketlilikte Ecevit döneminde kontra güçleri tarafından katledilirken, Alevî kitlelerinin ise katliamların baş sorumlusu olan CHP hükümetine oy vermesi, Alevî toplumunun trajedisi olarak tarihteki yerini aldı.

Alevî toplumunun 90’lı yıllarda CHP geleneğiyle olan ilişkisi yine korku ve manipülasyona dayanıyor. 33 aydının yaşamını yitirdiği 1993’teki Sivas katliamı “şeriat geliyor” propagandası altında gerçekleştirilirken, katliam DYP-SHP ortaklığında kurulan hükümet döneminde yaşanmıştı. Erdal İnönü’nün Başbakan yardımcılığı yaptığı hükümet, 70’li yıllarda tıpkı Ecevit hükümetinin Maraş, Malatya ve Çorum katliamlarında olduğu gibi, katliama sessiz kaldı. 1995 yılında onlarca Alevî yurttaşın yaşamını yitirdiği Gazi katliamında da CHP geleneği hükümetin başındaydı. İnönü’nün duruma müdahale etmemesi hâlâ CHP tarihinde kara bir leke olarak duruyor. CHP ile Alevîler arasındaki bu anlaşılmaz ilişkiye rağmen Alevîlerin alternatif arayışları da dönem boyunca sürdü ve siyaseten varlık gösteremeseler bile Alevîler kimi STK’ler ve dernekler yoluyla örgütlenmeye çalıştı.

Alevî toplumunun bugün siyasi iktidar ve muhalefetten taleplerinin başında Anayasa’da koruma altına alınmalarını istediği “Eşit Yurttaşlık Hakkı”, “Zorunlu din derslerinin kaldırılması” ve “Diyanet İşleri Başkanlığının fesh edilmesi” geliyor. Her dönem kendisine oy vermiş Alevîlerin bu temel taleplerini her ne kadar siyasi malzeme olarak kullansa da hem geçmişi hem de güncel politikası, CHP’nin muhalefette de iktidar dönemlerinde de Alevîlerin temel taleplerini görmezden geldiğini, aksine asimilasyon ve katliamlarına ferman cevaz uygulamalara gittiğini gösteriyor.

Alevî Kültür Dernekleri Başkanı Doğan Demir ile CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu arasında yapılan görüşmede de Alevî toplumunun “Diyanetin kaldırılması” talebini kendisi de Alevî ancak, “kimlik siyaseti yapmayacağını” ifade ederek hem Kürt hem de Alevî kimliğine mesafe koyan Kılıçdaroğlu’nun sıcak karşılamadığı haberleri, aslında CHP’nin Alevîlere yönelik bakışını göstermesi açısından son derece önemli bir veri oldu.

2013’ün Ekim ayında, Alevîleri asimile etmek isteyen en büyük projelerden biri ise Fethullah Gülen cemaati imzası Tuzluçayır’da yapılmak istenen “Cami-Cemevi Projesi” idi. Projeyi bir asimilasyon aracı olarak gören ve mahallelerinde kurulmasını engellemek isteyen Tuzluçayır halkı ise, günlerce sokakta polisle çatışmıştı. CHP Genel Başkan Yardımcısı Erdoğan Toprak’ın, “Toplumun her kesimi bu temele birer tuğla koymalıdır. Proje, tüm topluma mal olmalıdır” açıklaması, CHP’nin asimilasyon projesine sahip çıktığını ve Alevî halkına yönelik asimilasyon politikalarına bir kez daha ortak olduğunu gösterdi. Asimilasyon projesinin açılış töreninde CHP’liler hazır bulunurken, törenin yapıldığı inşaatın 100 metre ötesinde polis, projeyi protesto eden Tuzluçayır halkına TOMA ve biber gazıyla saldırıyordu.

Kılıçdaroğlu döneminde de Alevî toplumunun talepleri hiçbir şekilde karşılık bulmazken, Kılıçdaroğlu’nun partisi CHP döneminde gerçekleştirilen Dersim katliamına ilişkin yaptığı, “Özür dilemeyi bırakın. Özür yetmez. Bu işi tarihçilere bırakın” açıklaması ise Alevî toplumunun hayal kırıklıklarından biri oldu.

Kılıçdaroğlu döneminde yapılan iki seçimde ise, Mansur Yavaş ve Ekmeleddin İhsanoğlu gibi sağ görüşü temsil eden kişilerin aday gösterilmesi ve ırkçı bir parti olarak politika yürüten MHP ile ittifak yapması, Alevîlerin CHP’den kopmaya başlamasına nedenlerinden biri oldu.[110]

Yeri geldi, bir kez daha tekrarlamak pahasına altını çizeyim: Hükümetin başında Bülent Ecevit varken gerçekleşen katliamdır Maraş…[111] Tıpkı “Hayata Dönüş” harekâtında olduğu üzere…

IV.3) TUTUM VE TALEPLER

“Alevîliğin ne olup ne olmadığını belirlemek Alevîlerin işi”yken;[112] “Alevîler eşit yurttaşlık istiyor.”[113]

Alevîlerin bu doğrultudaki ortak talepleri kabaca şöyledir:

1-) Zorunlu din dersleri kaldırılmalıdır;

2-) Cemevleri “ama”sız, “fakat”sız ibadethanedir;

3-) Dergâhlarımız sahiplerine teslim edilmelidir;

4-) Kamudaki ayrıcılığa son verilmelidir;

5-) Nefret söylemini kullananlara karşın yasalar çıkartılmalıdır;

6-) Alevî köylerine zorla cami yapımına son verilmelidir;

7-) İmam hatipler kaldırılmalıdır;

😎 Devletin cami yapmaktan, camilere imam atama; bu imamların maaşını her din ve mezhepten insanların ödediği vergilerden oluşan Hazineden ödemekten vazgeçmelidir;

9-) Diyanet işleri başkanlığı kaldırılmalıdır;

10-) Milli eğitim müfredatındaki başka topluluklara ve Alevîlere karşı nefret söylemleri kaldırılmalıdır;

11-) Madımak utanç müzesi olmalıdır;

12-) Hakikâtler komisyonu kurulmalı ve katliamlarla yüzleşilmelidir;

13-) Eşit yurttaşlık hukuku oluşturulmalıdır.

Özetin özeti: “İnanç özgürlüğü devletleştirilerek değil, özel alanda özgürleştirilerek çözülür,”[114] Alevîler için de…

  1. AYRIM: BİR KAÇ ŞEY DAHA…

Demiştim: Tekrar pahasına, altını ısrarlaçizerek, bir kez daha diyeyim: Alevîlik, baskılar ve zulüm karşısında muhalif bir toplumsal bakış açısıdır.

Hacı Bektaş-ı Velî’nin “Eline, diline, beline sahip olmak” düsturundan; “Ezelden ebede bildiğimiz haktır bizim. Haktan nida geldi hakka hak dedik” ve “Benim kâbem insandır,” deyişine hümanist bir anlayış ve duruştur.

İnsana “Can” derler; üstün tuttukları tek şey insandır.

Acı çektirilendir; kıblesi insandır; Egemenlerin başına daim bela olmuş mücadeleci bir topluluktur; içinde birçok kültürel öğeyi içeren kendine özgü bir kimlik…

Vicdan, iyilik, hoşgörü, barış, kardeşliktir; derdi, “İnsan-ı kâmil olma”dır.

Şamanistik inançlardan beslendiği her hâlinden belli olan bir duruştur; felsefi bir görüş ve kültürdür.

Kökenini pagan, batıni/ ezoterik öğretilerden alan bir yaşam kültürüdür Alevîlik. Senkretik bir yapısı vardır. Zerdüştlük, Mani dini, Hıristiyanlık, Yahudilik gibi oldukça geniş bir spektrumdan beslenmiştir.

Yani paganizm, Şamanizm, Zerdüştlük, Hıristiyanlık, İslâm gibi semavi ve semavi olmayan dinler ile birçok Anadolu geleneğinden etkilenerek oluşan bir öğretidir.

Bir din veya mezhep olduğu tartışmalı olsa da, tıpkı Budizm gibi bir yaşam öğretisi, insanlığın yüzyıllarca biriktirdiği bilgelik pınarı olarak da görülebilir Alevîlik.

Alevîler ile Bogomiller arasında önemli bir etkilenme söz konusudur.[115]

Kültürel bir inançtır; insan odaklıdır; bir yaşam biçimidir. Kimse kimsenin inancını, ibadetini eleştiremez; “vahdet-i vücud”a inanırlar.

Nihai kertede “insan-ı kâmil olma” gayesindeki bir yoldur Alevîlik. Onu en iyi anlamanın yolu aşıkları bilmek, nefeslerini okumaktır. Hatayi, Virani, Kul Himmet, Sıdkı Baba, Pir Sultan Abdal, Yunus Emre okumadan Alevî bilinemez…

İnsanı insan olduğu için seven ve insan sevgisine dayalı bir felsefe olarak Alevîlik, kadına özgürlük tanıyan öğretidir; “Enel hakk” diyendir; isyankâr geleneği içinde, Gezi/ Haziran ayaklanmasının da aktif destekçisi olmuştur.

Temel inanç(lar)ı varlıkların birliğidir; yolu bilim, dini sevgidir; kitabı, inancı insandır; 72 millete bir bakar, kadın erkek ayırmaz; mazlumun yanında olur, zalime karşı durur; her çiçekten öz alıp, bal yapar; Hz. Ali gibi, “Bin kere mazlum olsan da, bir kere zalim olma,” der.

Bunlarla birlikte İhsan Eliaçık, “Sünnîlik iktidar mezhebidir, Alevîlik ise ezilen Müslüman kitlelerin tepkisini ifade eder,” dese de; İslâm’ın bir mezhebi olarak gösterilmeye çalışılan Alevîlikte; İslâm’ın etkileri vardır. Ancak Alevîlik İslâm’la özdeşleştirilemez. O ne İslâm’ın bir mezhebi, ne de pek çok düsturunu paylaştığı Şiîlik’in bir koludur.

Kolay mı? İslâm’daki “Allah İnancı” yoktur. “Kabesi insan”dır. “Enel-hak” der. İslâm’a göre bunlar “şirk”tir.

Erdoğan Çınar’ın ‘Alevîliğin Gizli Tarihi’ başlıklı yapıtında “Alevîlik ve İslâm”ın karşılıklı olarak ele alındığında dinlerin en temel noktaları olan: “- Yaradanın tanımı; – Ölümden sonrası; – Evrenin yaratılışı; – İnsanın yaratılışı” konularında bu iki bakış açısının neredeyse birbirine zıt inanışlar içinde” olduğu gösterilmektedir.

Mesela: “Yaradanın tanımı: İslâm-yaradan ve yaratılandan bahsederken; Alevîlik’te yaratılmışların bütünü yaradanın kendisidir.”[116]

Nihayetinde tüm bu özellikleriyle tarihte, -Karl Marx’ın din için işaret ettiği gibi-, “Izdıraba karşı protesto” aracıdır; öteki(leştirilenler)dir; muhalif bir kimliktir Alevîlik.[117]

İş bu nedenle de “Halep’teki savaşın kaybedilmesi durumunda, Türkiye’deki Alevîlerin hedef olacağı”nı ima edebilen, ‘Yeni Türkiye’nin Muş Alparslan Üniversitesi’nde araştırma görevlisi -“akademisyen”!- Abdülkadir Şen’in, “Suriye direnişi başarısız olursa savaş Anadolu’da Şah İsmail’in mezhepçi vahşileriyle yaşanacak. Herkes hesabını buna göre yapsın. Ey Halep’te çocukları, kadınları, sivilleri korkakça bombalayan rejimi savunan mezhepçiler: Sizi bu coğrafyada yeni Malazgirtliler bekliyor. Bu coğrafyanın her köşesinde bir Malazgirt yaşanacak. Şah İsmail’in bağnaz mezhepçi piçleri hesap verecek. Şahlaştınız, Yavuzlaşacağız,”[118] tehditleriyle yüz yüzeyken; Madımak yangınında katledilen şair Metin Altıok’un kızı Zeynep Altıok’un, “Bu ülke hiçbir acıyla yüzleşmedi,”[119] vurgusuyla sürdürürsem; Maraş’ın da, tüm Alevî Katliamı sorumlularının da elini kolunu sallayarak ortalıkta dolaşan “saygın” insan(cık)lar olarak yaşadığı, asla unutmamalı/ unutturmamalı ve Emil Galip Sandalcı gibi haykırmalıyız:

“Eğer insansanız, Hitlerleri, Himmlerleri kıskandıracak Maraş kıyımının yapıldığı bu ülkede şovenizmin karşısına dikileceksiniz”[120]

Herkesin bildiği üzere bir katliamı cezasız bırakmak, hesaplaşmamak, bir yerde onu inkâr ederek sürdürmektir.

Çünkü bir katliamı inkâr etmek, katliam mağdurlarına yapılmış yeni bir saldırıdır; o katliamın bıraktığı laneti üzerinde taşımaktır; o katliamın meydana geldiği ülkenin iyileşme umudunun yok edilmesidir.

Zannetmeyin ki, 19-26 Aralık’ta Maraş’ta, kundaktaki bebeklerin, kötürüm yaşlıların öldürüldüğü, insanların diri diri yakıldığı, kadınların tecavüze uğradığı, kesilen memelerinin ağaçlara çivilendiği, akıl durdurucu bir barbarlığın yaşandığı bu katliamı sadece AKP ve katliamcıların mirasçıları inkâr ediyor.

Söz konusu dehşet verici katliamın anılmasının yasaklanmasına, onunla hesaplaşılmamasına göz yuman herkes inkâr ediyor…

Bu ülke, 19-26 Aralık’ta, Maraş’ta, tıpkı Ruanda’da, Yugoslavya’da ve dünyanın değişik yerlerinde olduğu gibi, silahsız masum insanlara, kadın çocuk demeden yapılan ve üç gün süren katliamı ve bunun bir insanlık suçu olduğunu inkâr ediyor…

Kolay mı? “Alevîler yakılsa da sineye çekiyor, bu bizim için büyük bir şans,” diyen CHP’li eski Kadıköy Belediye Başkanı Selami Öztürk’ün Alevîlerin kendilerine yapılan baskıyı “sineye çektiğini” ve bunun da büyük bir “şans” olduğunu söyleyebildiği[121] koordinatlarda soru(n), Wilhelm Reich’ın, “Küçük Adam, küçük olduğunu bilmez ve bunu bilmekten korkar. Kendi küçüklüğünü ve yetersizliğini, başkalarının gücü ve büyüklüğünün kendisinde uyandırdığı güç ve büyüklük görüntüleriyle örter… Bu söylediğimi anlayamayacağını biliyorum ‘Herhangi bir kimsenin kölesi olma özgürlüğü’ öyle kolay anlaşılır bir şey değil,”[122] saptamasındaki “Küçük Adam”lıktan kurtulup, Alevîlerin (koltuk değneklerinden kurtulup!) kendi öz örgütlenmeleriyle iki ayakları üzerinde doğrularak, “Vardım, Varım, Varolacağım,” diye yüce gönüllülükle haykırmalarıdır…[123]

15 Aralık 2016 13:09:16, Ankara.

N O T L AR

[1]  24 Aralık 2016 tarihinde Nancy (Fransa) Nurhak Anadolu Kültür Evi’nin düzenlediği “78’den Bugüne” başlıklı panelde yapılan konuşma…

[2] “Umudunuz her zaman olsun. Çünkü: aydınlığın karanlığa yenik düştüğü görülmemiştir.” (Hasret Gültekin.)

[3] Temel Demirer, “Direniş ve İsyan(lar)ın Anadolu’cası…”, Kaldıraç, No:167, Mayıs 2015.

[4] Bkz: Temel Demirer, “İsyankâr Değerler Toplamı: Alevîlik, Kaldıraç, No:156, Haziran 2014; Temel Demirer, “… ‘Büyük Dönüşüm’ Karşısında Alevîler”, Kaldıraç, No:150, Aralık 2013; Temel Demirer, “Sivas’taki Küllerinden Dizeleriyle Doğan Ankâ: Metin Altıok”, Sancı Kültür Sanat ve Edebiyat Dergisi, No:3, Haziran-Temmuz 2015; Temel Demirer, “Madımak Ateşiyle Kavruluyoruz Hâlâ!”, Kaldıraç, No:134, Temmuz 2012… Gelecek Gazetesi (Kıbrıs), No: 54, 3 Ağustos 2012; Gelecek Gazetesi (Kıbrıs), No: 55, 18 Ağustos 2012; Gelecek Gazetesi (Kıbrıs), No: 56, 25 Ağustos 2012; Temel Demirer, “Gazi Direnişi: Tarih(i) ve Bakiye(si)”, Kaldıraç, No: 141, Mart 2013; Temel Demirer, “2 Temmuz Soru(n)ları: Asla, Unutmayın/ Unutturmayın!”, Kaldıraç, No: 123, Temmuz 2011…

[5] Levent Ümit Arslan, “…Ne Ayet Dinler Ne Kadı”, Radikal İki, 20 Kasım 2005, s.6.

[6] Kaygusuz Abdal, Kaynak: Süleyman Şahin, Aşıkların Diliyle Kızılbaş Alevîlik, Kaldıraç Yayınevi, 2003, s.234-235.

[7] Zülfü Livaneli, “XIII. Yüzyıldaki Mucizeyi Taşıyamadık”, Cumhuriyet, 5 Temmuz 2015, s.15.

[8] Zülfü Livaneli, “Güvercin Kılığında Bir Pir”, Cumhuriyet, 4 Temmuz 2015, s.10.

[9] Volkan Yaraşır, “Komünalite ve Alevîlik”, 6 Mart 2016… http://www.toplumsalozgurluk.org/komunalite-ve-alevilik-volkan-yarasir/

[10] Volkan Yaraşır, “Komünalite ve Alevîlik”, 6 Mart 2016… http://www.toplumsalozgurluk.org/komunalite-ve-alevilik-volkan-yarasir/

[11] Dilzar Dîlok, “Hızır Paşaların Çarkını Kırma Zamanı”, Gündem, 30 Haziran 2014, s.14.

[12] “Maraş Katliamı: Türk Faşizminin Aynası”, http://gercekgazetesi.net/isci-mucadelesi-arsiv/maras-katliami-turk-fasizminin-aynasi-isci-mucadelesi-gazetesi-38-01-01-2009.

[13] “Valilik 15 Aralık 2015 tarihli yazısı ile Maraş Katliamı’nın 37. yılında yitirilen insanların anılmasını ‘yasaklamış.’ Gerekçesi; ‘Kamunun genel huzurunu onarılamayacak derecede bozmak’mış! İnsanlığa karşı işlenmiş alçakça suç olan Maraş Katliamını lanetlemek ve acıları yaşamak ‘yasaklı’ olamaz!” (Turan Eser, “Maraş’ta Bozulan Huzur Kime Ait?”, Birgün, 22 Aralık 2015… http://www.birgun.net/haber-detay/maras-ta-bozulan-huzur-kime-ait-98503.html)

[14] Ecevit’in iktidara gelmesinde canla başla çalışan Alevîler, Ecevit’ten gereken ilgiyi ne yazık ki göremediler. Tarih boyu CHP’nin iktidarı dönemlerinde gerçekleşen Alevî katliamları gibi Maraş Katliamı da bir tesadüf değildir. CHP’nin İçişleri Bakanı İrfan Özaydınlı, “Maraş olaylarının sorumluları solculardır” diye gazeteler beyanat vermiştir. Maraş Katliamı tıpkı diğer katliamlar gibi bir devlet organizasyonuydu. Devlet tasarladı, planladı ve 6-7 Eylül olayları gibi sonuca ulaştı. Sonuç; Gayri Müslümleri Anadolu’dan söküp atmak. 6-7 Eylül’de Rum, Ermeni ve Yahudilerin ellerindeki sermayeleri alınarak Türkiye’yi terk etmesi sağlandı. Maraş Katliamı’yla Maraş’a yerleşen, iş dünyasına katılan, sermayeye ortak olan Alevîleri kaçırtmaktı. (Fikret Güneş, “Maraş Katliamı”, Gündem, 21 Aralık 2015, s.14.)

[15] Aziz Tunç’un 2011’de yayımladığı ‘Maraş Kıyımı, Tarihsel Arka Planı ve Anatomisi’ başlıklı kitabına göre, ölen 111 kişiden 82’si Alevî ve solculardan, 28’i saldırganlardan oluşuyor. Cesedi bulunan bir kişinin hangi tarafta olduğu bilinmiyor. Altı cesedin kimlere ait olduğu ise tespit edilememiş.

Tunç, hayatını kaybeden saldırganların çoğunlukla jandarma kurşunuyla öldüğünü ifade ediyor. Mehdi Köklü adlı bir saldırganın kendi arkadaşları tarafından yanlışlıkla vurulduğunu vurguluyor. Bilinenin aksine, öldürülen solcuların tümü Alevîlerden oluşmuyor. Örneğin, Dumlupınar Mahallesi’nde oturan ve komşuları tarafından katledilen Sünnî kökenli İşbilir Ailesi’nin dört üyesi, solcu bilindikleri için öldürüldü. Bu aileden Hacı Ali İşbilir, o tarihlerde solcu polislerin kurmuş olduğu Pol-Der’in üyeleri arasında yer alıyordu. Kardeşi Ali Rıza İşbilir ise devrimci öğretmenlerdendi. Keza Mahmut Ünal ve Mustafa Yüzbaşıoğlu da öldürülen iki Sünnî ve solcu öğretmendi. Fakat bu vaziyetin tersi de mümkün oldu. Saldırganlar arasında Yusuf Tanku adlı bir ülkücü Alevî de vardı. Tanku bir süre tutuklu yargılandıktan sonra izini kaybettirdi.

Tunç’un belirlemesine göre 20’nin üzerinde insanın mezarı kayboldu. Öğretmen Mahmut Ünal ve Hatice Yılmaz’ın cenazelerinin nereye gömüldüğü bilinmiyor. Yılmaz’ın en son muhtara teslim edildiği belirtilen cenazesini gören olmadı. Kaldı ki Maraş, Tunç’a göre aslında bir kadın ve çocuk katliamıydı. Zira, ikisi hamile 13 kadın ve 13 çocuk öldürüldü. İşte o kadınlardan biri olan Esma Sona, eşi ve üç akrabasıyla birlikte can verdi. Döndü Ünver ise, “İkimizi birlikte öldürün” diye bağırdı ve eşinin yanında can verdi.

Bir de, Ali Şükran Havuç ve Ümmühan Duman gibi katliamdan sonra hayatını kaybedenler vardı. Duman katliam günü eşi Mahmut’a, “Beni sen öldür, onlara bırakma” demişti. İşte bu sözü, Tunç’un kitabının ismi oldu. Çift yaralı kurtulmuşsa da oğulları öldürülmüştü. Ümmühan Duman bu acıya dayanamadı. (Aziz Tunç, Beni Sen Öldür-Maraş 78, Fırat Yay., 2014.)

[16] http://www.marksist.org

[17] http://www.muhalifgazete.com

[18] Yeni Gündem Dergisi, No:36, 23-29 Kasım 1986.

[19] Türey Köse, “Derimizi Yüzüp Cennetin Anahtarını Alacaklarmış”, Cumhuriyet, 20 Aralık 2014, s.12.

[20] http://www.psakd.org/Maraş_katliami.html ve H. Nedim Şahhüseyinoğlu, Yakın Tarihimizde Kitlesel Katliamlar (Malatya, Çorum, Sivas), Paragraf Yayınevi, 2005.

[21] Yeni Gündem Dergisi, No:38, 21-29 Kasım 1986.

[22] Yörükselim Mahallesi’nde 174 ev, 16 işyeri tahrip edilerek yakılmış, 15 kişi öldürülmüştü.

[23] Gerekçeli Karar, s.186.

[24] Gerekçeli Karar, s.186.

[25] Yeni Gündem Dergisi, No:38, 21-29 Kasım 1986.

[26] Serintepe-Yusuflar Mahallesi, 23 Aralık 1978 günün ilk saatlerinde faşist bir grup “Ey Müslümanlar, Alevîler diğer mahallelerde Müslüman kardeşlerimi, kadınlarımızı katlediyorlar. Camileri ateşe veriyorlar,” tahrikiyle yansız kalmak isteyen Sünnîleri yanlarına almaya çalışmışlardır. Önceden işaretlenen Alevî evlerine girerek, satır ve silahla işkence ederek öldürmeye başlamışlardı.

[27] Gerekçeli Karar, s.194.

[28] Gerekçeli Karar, s.194.

[29] Cumhuriyet Gazetesi, 26 Aralık 1978.

[30] Gerekçeli Karar, s.251-252.

[31] Cumhuriyet Gazetesi, 26 Aralık 1978.

[32] Tercüman 25 Şubat 1979.

[33] Ali Yurtaslan, İtiraflar, Kaynak Yay., Üçüncü baskı, 1999.

[34] “Mavi gömleği, beyaz güvercini ve kasketi arkasına ne kadar sığınırsa sığınsın; hakkında dürüst, mütevazı olduğuna dair ne kadar methiye düzülürse düzülsün; biz onu hep halk düşmanı diye anacağız… Vaatleriyle, sloganlarıyla, şiirleriyle ‘halkçı’ söylemi olan Ecevit’in devlet adamlığı pratiği, bu söylemlerin tam zıddı yönündeki ‘halk düşmanı’ eylemlerle şekillendi. Ecevit’in halk düşmanlığı, ‘zorunlu devlet görevleri’nin ötesinde bizzat ABD eliyle yetiştirilmiş bir anti-komünist olmasından gelir. Robert Koleji’ni bitirdikten sonra ’ABD’ye davet edilen ilk Türk gazetecisi’ olarak, CIA’nın propaganda kurumlarından USIS (Birleşik Devletler Haberler Servisi)’ın bursuyla ABD’ye gitmiş, orada eğitim almıştır. ABD’nin 70’li yıllardaki Rusya, Çin, Vietnam, Kamboçya politikalarında etkili rol oynayan Henry Kissinger’den sürekli ‘hocam’ diye bahsettiği, Harvard’da düzenli olarak anti-komünizm seminerlerine katıldığı bilinir.

Ülkemizde siyaset sahnesinde yer aldığı 60’lı ve 70’li yıllar aynı zamanda toplumsal mücadelenin yükseldiği, devrimci örgütlenmelerin geliştiği yıllardır. Bülent Ecevit halkçı söylem ve sloganları, toprak reformu, düzeni değiştirme vb vaatleri bilinçli olarak, yükselen toplumsal muhalefeti devrim ve komünizm hedefinden saptırmak ve düzen içine kanalize etmek için kullanmıştır. ‘İşçi babası’ denmesine neden olan Toplu Sözleşme, Grev ve Lokavt Yasaları gibi çalışmalar vardır ancak bu yasalar zaten 1961 Anayasası’nda öngörülen yasalar olup aynı zamanda o dönem 200 bin kişinin katıldığı büyük Saraçhane mitingi ve ardından başlayıp günlerce süren Kavel grevinin zorlayıcı etkisi olmuştur. Ki sonraki günlerde şöyle bir demeç de vermiş, ‘işçi dostu’ görüntüsünün sahteliğini itiraf etmiştir:

‘Bildiğiniz gibi kuzeyimizde ve batımızdaki komşularımız ayrı, sosyalist bir düzene sahip. Güneyimizdeki Arap ülkelerinde de yeni sosyalist iktidarlar kuruluyor. Türkiye sanayileşme yolunda bir ülke. Er veya geç işçiler temel hak ve özgürlüklerini isteyecekler. İş bu noktaya geldiğinde gözlerini kuzeye veya güneye çevirmemeleri için şimdiden bu yasaları bizim çıkarmamız gerekiyordu.’

‘Bozuk düzeni değiştirelim’ sloganıyla iktidar olduktan sonra yaptığı şey sömürü düzenini tümüyle sağlamlaştırma yönünde adımlar atmak olmuş, 22 aylık iktidarında 3 ayrı IMF istikrar paketini hayata geçirmiş, halk enflasyon ve vergi borcu altında ezilmiş, kuyruklar çoğalmış, her şey karaborsaya düşmüştür.

Ecevit’in halk düşmanlığını tescilleyen başka bir şey de katliamların altındaki imzalarıdır. En çok öne çıkanlar: i) 16 Mart 1978’de 16 Mart Beyazıt Meydanı Katliamı; ii) 8 Ekim 1978’de Bahçelievler Katliamı; iii) 19-26 Aralık 1978’de Maraş Katliamı; iv) 19 Aralık 1999’da utanmadan ’Hayata dönüş’ adını verdikleri büyük hapishaneler katliamıdır.

Bu vahşi katliamların hepsi Bülent Ecevit’in başbakanlığı döneminde olmuştur, hepsinin altında onun imzası vardır. İşte ‘Karaoğlan’ın gerçek yüzü, bu halk düşmanı yüzüdür. (Mesut Örs, “Soldan Sağa Karaoğlan: Bülent Ecevit Aslında Kimdir?”, Gezite, 5 Kasım 2014… http://gezite.org/soldan-saga-karaoglan-bulent-ecevit-kimdir/)

[35] “Bu memlekette iç savaş çıkartmanın, yani ABD’nin Ortadoğu politikaları doğrultusunda içeride ona bağlı faşist rejim yaratmanın enstrümanlarından biriydi mezhep çatışması. ABD emperyalizminin tetikçisi Milliyetçi Cephe 1975’ten sonra bütün iç savaş stratejisini 3K (Kızılbaşlık, Kürtlük, Komünistlik) hedefine göre kurgulamıştı.

O yıllarda Amerikancı faşist çetelerle birlikte adı çıkmış bir Amerikalı (ABD Büyükelçiliği’nin İkinci Kâtibi Alexander Peck) Alevî bölgelerinde kol gezmekteydi. İlk sinyal 1978 Nisan ayında Malatya’da verildi. Eylül ayında Sivas’ta Alevîlerin oturduğu mahalleler yakılıp yıkıldı. Aralık ayına geldiğinde aynı Amerikalı, 26 Milli Piyango bileti satıcısı MİT elemanıyla Maraş’taydı. Sıra Maraş Alevîlerinin katledilmesine, evlerinin yakılıp yıkılmasına gelmişti.” (Melih Pekdemir, “İşte Mezhepçi Faşizm: Maraş Katliamı”, Birgün, 22 Aralık 2014, s.9.)

[36] Temel Demirer, “Gazi Direnişi: Tarih(i) ve Bakiye(si)”, Kaldıraç, No: 141, Mart 2013.

[37] Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, İletişim Yay., Cilt:6, Fasikül:75, s.2336.

[38] Turan Eser, “Alevîleri Yola Sokmalı Ama Hangi Yola?”, Birgün, 22 Mart 2016, s.7.

[39] Volkan Yaraşır, “Komünalite ve Alevîlik”, 6 Mart 2016… http://www.toplumsalozgurluk.org/komunalite-ve-alevilik-volkan-yarasir/

[40] Necdet Saraç, “Cumhuriyet, Alevîler ve Siyasal İslâmcılar”, 29 Ekim 2015… http://abcgazetesi.com/yazar/cumhuriyet-Alevîler-ve-siyasal-İslâmcilar-1046.html

[41] Alevîler o zamanın Ortaca’sında çoğunlukta belediye başkanlarını seçmişler ve Ortaca’daki ticari faaliyetlerin yüzde 80’nini kontrolleri altında tutmaktadırlar. Manifaturacı-sinemacı-bakkal-toptancı-kereste atölyesi ve kereste ticareti gibi ticari faliyetler Alevîlerin kontrolündeydi. Bu olaydan sonra Alevî esnafların çoğu İzmir’e göçtüler. Alevîlerden boşalan ticari alanları Sünnîler doldurdu. Ticari alandan geri çekilen Alevîler bir ucu Dereköy bir ucu Çaylı mahallesi bir ucu Karaburun olan 40 bin dekar çiftliği satarak ekonomik olarak gerilediler.

Ortaca Katliamı hazırlanışı, uygulanması, neden sonuç ilişkileri bakımından diğer Alevî katliamlarının aynısı olarak gözükmektedir.

Ortaca Katliamı’nın Alevî yaşam alanına Sünnî bir topluluğun yerleştirilmesi ile başlayan gerginliğin yol açtığı bir katliam olduğunu da gözlemlediğimizde günümüzdeki Maraş’ta yapılmakta olan AFAD kampına neden karşı çıktığımız daha iyi anlaşılır olacaktır. (Ali Kenanoğlu, “Ortaca Katliamı ve Terolar”, Evrensel, 10 Haziran 2016… http://www.evrensel.net/yazi/76822/ortaca-katliami-ve-terolar)

[42] Türey Köse-Seyfettin Mete, “Çorum 35 Yıldır Kanıyor”, Cumhuriyet, 4 Temmuz 2015, s.6.

[43] Seyfettin Mete, “Çorum’a Anıt İstiyoruz”, Cumhuriyet, 2 Temmuz 2014, s.7.

[44] 12 Eylül darbesinden 3 ay önce ‘çok gizli’ ibaresiyle hazırlanan ve Kenan Evren imzasıyla Haziran 1980 tarihinde tugay ve alay komutanlıklarına gönderilen ‘Türkiye’ye Yönelik İç Tehdit’ isimli rapordan… Mesut Hasan Benli, “12 Eylül Raporunda ‘Tarikat’ Yorumu: Gittikçe Büyüyen Bir İç Tehdit”, Radikal, 13 Temmuz 2013, s.10-11.

[45] “Taziyeler İçinde Geçen Bir Ömür”, Cumhuriyet, 3 Temmuz 2016, s.5.

[46] Sivas Katliamı konusunda 3 Temmuz 1993 günü ‘Hürriyet’, “Sivas’ta ‘Aziz Nesin’ isyanı”; ‘Sabah’, “Alevî-Sünnî çatışması yok”; ‘Milliyet’, “Olay konuşma”; ‘Türkiye’ Gazetesi ise, “Aziz Nesin’in ‘1400 yıl önce yazılan Kur’an geçersizdir,’ sözleriyle halkı galeyana getirdi… Sivas’ta fitne: 35 ölü” manşeti ile yaşanan katliamı tahrik olarak nitelendirip, okurlarına Aziz Nesin’i bir kez daha hedef gösteriyorlardı.

4 Temmuz 1993 günü fikir ortaklığına devam eden ‘Sabah’ “Tahrik… İhmal… İşte Sivas gerçeği”, ‘Türkiye’ Gazetesi ise “Başbakan: Tahrik var” manşetiyle yeniden “Aziz Nesin’in rencide eden konuşması”na değinerek yaşanan katliamın faillerini ve sorumlularını saklama telaşı içine girmişlerdi. (Barış Dağlı, “Sivas Katliamı ve Değişmeyen Gazetecilik”, Evrensel, 7 Temmuz 2014, s.13.)

[47] Yüksel Işık, “Alevîleri Anlama Kılavuzu”, Radikal, 12 Aralık 2011, s.17.

[48] Ankara XI. Ağır Ceza Mahkemesi, Sivas’ta 2 Temmuz 1993’te Madımak Oteli’nin yakılması ve 35 kişinin ölümüne ilişkin ana davadan dosyaları ayrılan 7 sanık hakkındaki davada, sanıklar Cafer Erçakmak veYılmaz Bağ’ın ölmeleri, Şevket Erdoğan, Köksal Koçak, İhsan Çakmak, Hakan Karaca ve Necmi Karaömeroğlu yönünden ise zamanaşımı nedeniyle kamu davasının düşürülmesine karar vermişti. Mahkeme, gerekçeli kararında katliamı insanlığa karşı suç olarak kabul etmemişti. Davanın avukatlarından Şenal Sarıhan ise yaptığı itirazda katliamın insanlığa karşı suç olduğunu bu nedenle zamanaşımı işlememesi gerektiğini ifade etti. Kararın temyiz edilmesi üzerine dosyayı görüşen Yargıtay IX. Ceza Dairesi, Sivas’ta Madımak Oteli’nin yakılarak 2’si otel görevlisi, 33’ü aydın olmak üzere 35 kişinin katledilmesine ilişkin davada 5 sanık hakkında verilen zamanaşımı kararını onadı. Yüksek mahkeme, olayın insanlığa karşı suç olduğu yorumlarını da bu kararla birlikte reddetmiş oldu. (“Madımak’ın Katilleri Kurtuldu”, Cumhuriyet, 26 Temmuz 2014, s.7.)

[49] Selin Ongun, “Dava Sürecinde Artık Hiçbir Şey Bizi Şaşırtmıyor”, Cumhuriyet, 4 Temmuz 2015, s.10.

[50] Elif Ekin Saltık, “Şenal Sarıhan: Madımak’ın Sanıkları Hiç Aranmadı Bile”, Evrensel, 1 Temmuz 2015, s.7.

[51] Güneri Cıvaoğlu, “Madımak’ta Kara Delikler…”, Milliyet, 3 Temmuz 2014, s.19.

[52] Alican Uludağ, “Son Dava da Kapanıyor”, Cumhuriyet, 17 Eylül 2014, s.6.

[53] Fırat Kozok, “Katliam Aklanıyor”, Cumhuriyet, 17 Temmuz 2014, s.6.

[54] “Tarihin Kara Lekesi: Gazi Katliamı”, Gündem, 12 Mart 2015, s.6.

[55] Turan Eser, “Türkiye Alevîleri Anlamıyor”, Birgün, 15 Aralık 2015, s.6.

[56] Tarhan Erdem, “Dini Siyasete Bulaştırmayın”, Radikal, 12 Temmuz 2012, s.14.

[57] Rifat Başaran, “Caminin Yanıtı Meclis’te: Salayı Veririz Cemevi Demeyiz”, Hürriyet, 3 Temmuz 2016… http://www.hurriyet.com.tr/caminin-yaniti-mecliste-salayi-veririz-cemevi-demeyiz-40127282

[58] Serpil İlgün, “Ahmet Koçak: Diyanet’in Kaldırılması da Alevîlerin Kırmızı Çizgisi”, Evrensel, 18 Ocak 2016, s.13.

[59] İklim Öngel, “Alevîlerden Programa Tepki: Şaşırmadık”, Cumhuriyet, 28 Mayıs 2016, s.5.

[60] Miyase İlknur, “Alevîlerle İftara Son Dakika İptali”, Cumhuriyet, 11 Ekim 2016, s.5.

[61] Komünist Başkan, 17 Kasım 2016… https://www.facebook.com/KomunistBaskann/?hc_ref=NEWSFEED&fref=nf

[62] “… ‘Cemevi Açılımı’na Kaymakamlık İtirazı”, Milliyet, 2 Mayıs 2015, s.26.

[63] “2 Temmuz Anıt Mezarına yapılan saldırı ilk değildi, sanırım son da olmayacak. Alevî Bektaşi Federasyonun Genel Başkanı olduğum dönemde, ilki 12 Kasım 2007, ikincisi 14 Aralık 2007’de olmak üzere iki kez 2 Temmuz Anıt Mezarına çirkin ve insanlık dışı bir saldırı gerçekleşti.

Saldırıyı kınamak, saldırının arkasındaki niyetlerin, kişilerin ve sorumluların ortaya çıkarılması ve yargıya teslim edilmesi için 19 Aralık 2007 tarihinde TBMM İnsan Hakları Komisyonu başvuruda bulunmuş ve ‘Anıt Mezar alanının korunmasını’ talep etmiştim.

Çünkü, 300 bin metrekarelik Karşıyaka Mezarlığı’nda, 8 yıl sonra, yine ‘tesadüfen’ sadece 2 Temmuz Anıt Mezarına üçüncü saldırı gerçekleşiyor. Ortada sorumluluk üstlenecek ne bir kişi, ne bir kurum var! Devlet mi? O hiç yok!

Olsaydı, ‘yurttaşlarının can ve mal güvenliğini sağlamak’ için 19 Aralık 2007 tarihinde ‘saldırılarının araştırılması ve Anıt Mezar alanının korunması’ talebimize bir karşılık verirdi.

Bu ülkede yurttaş olmak zor. Alevî, solcu ve aydın olmak daha da zor! Ne dirileri korunur, ne mezarları! Zira bir numaralı görevi ‘can ve mal güvenliğini sağlamak’ olan devlet, ne Sivas’ta yanmış canlarımızı, ne de onların mezarlarını korumadı.” (Turan Eser, “Saldırı Mezar Taşına Değil, Kimliğe”, Birgün, 17 Temmuz 2015… http://www.birgun.net/haber-detay/saldiri-mezar-tasina-degil-kimlige-84971.html)

[64] “Madımak’ta Katledilenlerin İsimlerini Söktüler”, Cumhuriyet, 14 Temmuz 2015, s.15.

[65] “21 Yıl Sonra Yine Aziz Nesin Suçlu!”, Evrensel, 16 Temmuz 2014, s.3.

[66] Sinan Tartanoğlu, “Alevîler İçin Skandal Öneri”, Cumhuriyet, 5 Ağustos 2015, s.10.

[67] Nuran Çakmakçı, “Zorunlu Din Dersi Kitapları: İçerik Sünnî İslâm Ağırlıklı”, Hürriyet, 23 Eylül 2014, s.18.

[68] “Milli Eğitim’den Skandal Soru… “Alevîlerin, Kur’an ve Doğa Sevgisi Yok”, Cumhuriyet, 20 Nisan 2015, s.10.

[69] Ali Kenanoğlu, “İçinizde Alevî var mı?”, Evrensel, 28 Kasım 2014, s.4.

[70] Ali Açar, “Allah Alevîleri Aşağılık ve Adi Etsin”, Cumhuriyet, 30 Haziran 2014, s.8.

[71] Hakan Dirik, “Askeri Yargı Alevîleri İncitti”, Cumhuriyet, 14 Şubat 2015, s.13.

[72] “Şahkulu Cemevi’nin Kapısına ‘Cihat Kazanacak’ Yazdılar”, Birgün, 28 Eylül 2016, s.6.

[73] Maraş’ta Alevî köylerinin bulunduğu bölgeye yapılmak istenen sığınmacı kampı yöre halkını tedirgin ediyor. Yaklaşık 6 bin Alevînin yaşadığı bölgeye 27 bin kişilik sığınmacı kampı yapılması yörede “IŞİD korkusuna ve topraklarımızdan çıkartılmak isteniyoruz” endişesine neden oldu. Valiliğin köylülerden habersiz yürüttüğü projenin AKP’ye yakın Kolin inşaata verilmesi, tüm tepkilere karşın yöre halkının yok sayılması, yörede eylem yapılmasının yasaklanarak yapılmak istenen basın açıklamalarına bile biber gazı ve copla sert müdahale edilmesi tepkiyi de endişeyi de arttırdı. Konteyner kent inşaatının yüzde 60’ı tamamlanırken, yöre halkı hukuk mücadelesini sürdürüyor ve seslerin duyurmaya çalışıyor.

Maraş katliamını anımsatan Satı Yıldız ise geçmişte acı olayların yaşandığı bu bölgede devletin daha hassas olması gerektiğini vurguladı. Direnişin simge isimlerinden Satı Yıldız, çadır kuralım direniş yapalım diye öncülük yapmış. Geçmişte birlik olamadıklarını, bu nedenle acı olaylar yaşadıklarını bir çırpıda anlatıyor. Oğlu Veli’nin YSE’de çalışırken Maraş katliamı sırasında 1978’de öldürüldüğünü anlatan Yıldız, oğlunun Alevî olduğu için öldürüldüğünü anlatırken yine o günlere dönüyor.

Satı kadın, diğerleri gibi bölgeden göç etmemiş, “Burası beni doğduğum yaşadığım topraklar” diyor. Yaralarını daha yeni yeni sardıklarını ve Maraşlılarla barıştıklarını anlatan Yıldız, “bizler bir daha aynı acıları yaşamak istemiyoruz. Burasının bu kamp alanı ile yeni toplumsal olaylara neden olacağı endişesini taşıyoruz. Ama bu sorunu hiç kimseye anlatamadık. Kimi yerleştirecekler buraya? Biz Suriyelilere karşı değiliz ama kim gelecek belli değil. Neden hep Alevîlerin yaşadıkları yerlerde bu iş oluyor? Birileri ile karşı karşıya kalacağız. Bizi birbirimize kırdıracaklar. Endişemiz büyük. Ancak biz buradayız. Kimse bizi bu kez toprağımızdan sökemez. Ölsek de kalsa da buradayız. Bu kez bu böyle bilinsin,” diyor. (Sermet Çuhadar, “Sivricehöyük’te Birlik Cemi… ‘Kendi Köyümüze Giremiyoruz’…”, Cumhuriyet, 21 Haziran 2016, s.10.)

[74] “Alevî Yurttaşlar Kaygılı”, Gündem, 1 Nisan 2016, s.3.

[75] Kemal Göktaş, “Sürgü’de Sürgün Hayat”, Cumhuriyet, 30 Mart 2016, s.6.

[76] Alican Uludağ, “Madımak’a Karışma”, Cumhuriyet, 24 Nisan 2015, s.5.

[77] Sibel Bahçetepe, “Çetinkaya’dan Alevîlere Ayrımcılık İddiası”, Cumhuriyet, 3 Nisan 2016, s.5.

[78] Hakan Demir, “Hakarete Takipsizlik”, Birgün, 13 Ekim 2015, s.10.

[79] “Elazığ’da Alevîler’in Yaşadığı 6 Evin İşaretlenmesi Endişe Yarattı”, Radikal, 28 Haziran 2015… http://www.radikal.com.tr/turkiye/elazigda_Alevîlerin_yasadigi_6_evin_isaretlenmesi_endise_yaratti-1387328

[80] Mehmet Menekşe, “Alevîlerin Evleri Yine İşaretlendi”, Cumhuriyet, 24 Mayıs 2015, s.12.

[81] Alican Uludağ, “IŞİD’den Alevî Köylere Fişleme”, Cumhuriyet, 1 Temmuz 2016, s.5.

[82] “Alevî Kanaat Önderlerine Saldırı”, Cumhuriyet, 9 Ağustos 2015, s.7.

[83] Çiğdem Toker, “Asıl Modern Kerbela, Barajlar”, Cumhuriyet, 23 Kasım 2014, s.13.

[84] Turan Eser, “Alevîlik Dersleri”, Birgün, 7 Haziran 2016… http://www.birgun.net/haber-detay/Alevîlik-dersleri-115017.html

[85] Özgür Mumcu, “Alevîler, Yine İyisiniz”, Cumhuriyet, 21 Mart 2015, s.3.

[86] Erdal Doğan, “IŞİD, Türkiye ve Alevîler”, Taraf, 25 Haziran 2014, s.10.

[87] Orhan Kemal Cengiz, “Alevîye Kemalist Olmak Neden Bu Kadar Kolay?”, Radikal, 12 Ağustos 2011, s.18.

[88] “AİHM’den Cemevi Kararı”, Cumhuriyet, 27 Nisan 2016, s.10.

[89] Güven Özalp, “AİHM’den Tarihi Cemevi Kararı”, Hürriyet, 3 Aralık 2014, s.26.

[90] Rıza Türmen, “AİHM Kararıyla Cemevi Tartışması Sona Ermiştir”, Cumhuriyet, 23 Nisan 2015, s.21.

[91] “Devlet İbadete Karışamaz”, Cumhuriyet, 30 Ocak 2013, s.6.

[92] “Yargıtay, ‘Cemevi İbadethanedir’ Dedi”, Cumhuriyet, 18 Ağustos 2015, s.5.

[93] “Hükümet Samimi Değil”, Cumhuriyet, 13 Kasım 2014, s.5.

[94] “Necdet Saraç: Alevî Değil, Sünnî Sorunu”, Cumhuriyet, 25 Kasım 2014, s.7.

[95] “Baskın Oran: AKP Hiçbir İnsani Sorunu Çözemez”, Cumhuriyet, 23 Kasım 2014, s.13.

[96] Türey Köse, “Dersim’le de Yüzleşilsin, Roboskî’yle de”, Cumhuriyet, 22 Kasım 2014, s.9.

[97] Turan Eser, “YÖK, Üniversiteler ve Alevîlik”, Birgün, 1 Mart 2016, s.7.

[98] “Yezid ile Hüseyin Karşı Karşıya Geldiğinde Bizim Tavrımız Yezid’den Yanadır!”, 28 Ekim 2015… http://www.durus24.com/haber/825/yezid-ile-huseyin-karsi-karsiya-geldiginde-bizim-tavrimiz-yezidden-yanadir#.VjD91eWBeAo.facebook

[99] Taha Akyol, “AKP ve Alevîler”, Hürriyet, 31 Mayıs 2014, s.20.

[100] “Geçmişten bugüne, yüzlerce yıldan beri Alevî Kızılbaşlara karşı Selçuklu ve Osmanlılarda uygulanan, ötekileştirici aşağılayıcı iftira ve karalamalar, asimilasyoncu politika ve uygulamalarla soykırımlara varan katliamlar cumhuriyet döneminde de aralıksız olarak devam etti, ediyor. Alevîler, bu ülkede sadece Koçgiri’de, Dersim’de, Maraş’ta, Çorum, Sivas, Gazi ve Madımak örneklerinde olduğu gibi fiziki saldırı ve katliamlarla karşı karşıya kalmadılar. Alevîler aynı zamanda devleti elinde bulunduran ve çıkış noktası ‘Güneş Dil Teorisi’ olan ‘tek dil, tek millet, tek din’ anlayışındaki faşist ve şövenist hükümetlerin uygulamaları sonucunda sosyal alanlarda, ekonomik ve politik alanlarda da ayrımcılığa ve psikolojik, sosyolojik saldırılara uğratıldılar.” (Erdal Yıldırım, “Alevîlere Katliamdan Sonra Bile Ayrımcılık”, 21 Mayıs 2014… http://eyildirim.de/index.php/makaleler/184-Alevîlere-katliamdan-sonra-bile-ayr-mc-l-k)

[101] “Davutoğlu’ndan AİHM’in Tarihi Kararına İlk Yorum”, Cumhuriyet, 3 Aralık 2014, s.7.

[102] “… ‘Müzelik’ Alevî Açılımı”, Taraf, 9 Kasım 2014, s.9.

[103] “Erdoğan, Alevîlerin Ali’sini ya bilmemekte ya da bilmezden gelerek tarihsel asimilasyoncu şiddeti çağrıştıracak bir dil kullanmakta. Alevîlerin önemli bir bölümünü Ali’siz Alevî nitelemesiyle ötekileştirmekte ve aşağılamakta. Kullanılan dilin önemini Yunus Emre’den öğrenelim. ‘Söz ola kese savaşı/ Söz ola bitire başı/ Söz ola ağılı aşı/ Bal ile yağ ede bir söz’…” (Ümit Kardaş, “Başbakan Alevîlerin Ali’sini Tanımlayabilir mi”, Taraf, 11 Haziran 2014, s.10.)

[104] “Ateist Alevîlerin Diliyle Konuşuyor”, Cumhuriyet, 30 Nisan 2014, s.5.

[105] Hazal Ocak, “AKP’li Üye: Bizi Günaha Sokmayın”, Cumhuriyet, 6 Mart 2015, s.4.

[106] Özgür Mumcu, “Muaviye Düşüncesi Bize Bir Şey Vermez”, Cumhuriyet, 25 Kasım 2014, s.7.

[107] Ferda Koç, “Alevîliğe Devlet Himayesi Talebi Neye Yarar?”, 3 Aralık 2014… http://www.sendika.org/2014/12/Alevîlige-devlet-himayesi-talebi-neye-yarar-ferda-koc/

[108] “Erdoğan’ın Sünnî Kerbela algısının Alevîlerin Kerbelası’yla ilgisi sadece tarih ve isimlerde ibaret… Kerbela sızısını ‘bütün İslâm dünyasının ortak acısı’ olduğu sözü eşliğinde ve ‘tevhid’ eksenine oturtulup ‘tefrika’yı dışlayan bir söylem, bir siyasal liderin ağzından çıkıyorsa eğer (bir siyasal liderin böle bir dinsel nutuk irad etmesinde ne yarar var sorusunu derkenar ederek) o liderin eylemleriyle bir bütünlük arz etmesi gerekmez mi? Örneğin, ‘Hepsi birer provokasyon olan Gazi Mahallesi’nde, Çorum’da, Maraş’ta, Sivas’ta yitip giden canlarla birlikte Hz. Zeynep’in kardeşi Hz. Hüseyin için hissettiği kardeş acısını biz de hissediyoruz’ diyen bir kudretli hükümet liderinin, Gazi, Çorum, Maraş ve Sivas’ta yitip giden canların peşinden hak, hukuk ve hafıza mücadelesi veren kesimlere yönelik tavrının başka türlü olması gerekmez mi? Kaç yıldır Maraş’ı anmak isteyenler il sınırlarından içeri bile sokulmuyorlar ve kimse valiye, ‘Niye vatandaşın seyahat ve ifade özgürlüğünü engelliyorsun’ diye sormuyor.

Aksine, teröristleri kente sokmamış olmakla makbul valiler sınıfına giriyordur. Sivas duruşmalarında hakaret gören, adliye kapılarında gazla, copla dövülenleri en hafifinden ‘kötü niyetli’ gören, Sivas yangını faillerinin zamanaşımından kurtuluşuna ‘hayırlı iş’ gözüyle bakan hükümetin, bu katliamların ‘insanlığa karşı suç’ sayılması taleplerini duymazdan gelen hükümetin sözlerinin ‘Alevîliğe sıcak mesajlar’ olarak algılanması, ancak Alevî olmayanlar için mümkün olabilir.” (Ali Topuz, “Dünya Gözümde Kerbela’dır”, Radikal, 13 Kasım 2013, s.15.)

[109] Turan Eser, “Alevîliği Bitirmek İsteyen Yol Haritası”, 24 Kasım 2015… http://www.birgun.net/haber-detay/Alevîligi-bitirmek-isteyen-yol-haritasi-95910.html

[110] Deniz Nazlım, “CHP 5 Büyük Alevî Katliamına Ortak Oldu”, Gündem, 14 Mart 2015, s.10.

[111] “Can Dündar ile Rıdvan Akar’ın Bülent Ecevit’in arşivinden yayımladıkları “Çok ciddi bir kaynaktan verilmiştir. Değerlendirilmesinde yarar vardır” notu düşülen belgede Maraş olaylarıyla ilgili olarak “MHP’nin bir organı hâline gelen MİT’in CHP zamanında meydana gelen büyük olayları yapan ve yaptıran MHP’lilere ait hiçbir istihbarat ve bilgiyi vermeyip sakladığı” ifade ediliyordu. Katliamın ardından İçişleri Bakanı olan Hasan Fehmi Güneş, “Tam hazırlanmış bir tertipti.”

Oradaki Alevîlere, solculara karşı uzun süre hazırlanarak yapılmıştı” diyor. Katliamda “MİT’in dahli olduğu” görüşünü yineliyor. Öyle ki o dönemde MİT’ten hiçbir istihbarat alamadıkları gerekçesiyle Başbakan Bülent Ecevit’e “MİT’i lağvedelim” bile demiş. Bu sözlerini anımsattığımızda şu değerlendirmeleri yapıyor: “MİT yöneticilerinden önemli birkaçı o zamanki saldırıyı düzenleyenlerle hem ideolojik, hem de diğer açılardan yakın kişilerdi. O nedenle MİT’in katkısı olduğu kanısındayım. Sayın Ecevit’le konuşmamız sadece Maraş’la ilgili değildi. Başka yerlerde de benzer olaylarla karşılaştığımızda bulgular daha güvenilir, daha devletten yana bir istihbarat örgütü oluşturmamız gerektiği düşüncesini oluşturmuştu bende. Çok zor bir dönemdi, devletin kimliğine dönük saldırılar yapılıyordu ve istihbarat sıfırdı.” (Türey Köse, “Ateşin Karası Hâlâ Kalplerde”, Cumhuriyet, 19 Aralık 2014, s.13.)

[112] Ruşen Çakır, “Hem Hz. Ali’yi, Hem Alevîleri ‘Oldukları Gibi’ Sevebilmek”, Vatan, 19 Temmuz 2013, s.18.

[113] Işık Kansu, “Alevîler Eşit Yurttaşlık İstiyor”, Cumhuriyet, 20 Kasım 2014, s.7.

[114] Turan Eser, “Cemevleri ve Devlet Alevîliği”, Birgün, 16 Aralık 2014, s.7.

[115] Londra Üniversitesi Warbug Enstitüsü’nden Yuri Stoyanov Doğu Hıristiyan ve İslâm heterodoks -yani çoğunluğun dinsel inancından gayrı-din ve mezheplerine ait yaradılış efsanelerini inceleyerek ilginç sonuçlara ulaşmıştır… Stoyanov’a göre, Bogomillerin İslâm’ı kolay benimsemesinde kendi inanç sistemlerinde Bulgarların Asya’dan Balkanlara göçleri sırasında taşıdıkları bazı kültür ve dinsel unsurların, Alevî-Bektaşi inanç sisteminde de yer almasıydı. (Selçuk Erez, “Alevîler ve Bogomiller”, Cumhuriyet Dergi, No:863, 6 Ekim 2002, s.14.)

[116] Erdoğan Çınar, Alevîliğin Gizli Tarihi, Kalkedon Yay., 2007.

[117] Temel Demirer, “İsyankâr Değerler Toplamı: Alevîlik”, Kaldıraç, No:156, Haziran 2014.

[118] “Yeni Türkiye’nin Akademisyeni: Cemevi, Madımak Diyen Kim Varsa Halep’te Katillerle; Yavuzlaşacağız”, Diken, 13 Aralık 2016… http://www.diken.com.tr/yeni-turkiyenin-akademisyeni-cemevi-madimak-diyen-kim-varsa-halepte-katillerle-yavuzlasacagiz/

[119] “İki Yaşam Ortağından Bir Temmuz Sohbeti”, Cumhuriyet, 18 Temmuz 2015, s.13.

[120] Emil Galip Sandalcı, Demokrat Gazetesi, 26 Aralık 1979.

[121] “Alevîler Yakılsa da Sineye Çekiyor, Bizim İçin Büyük Şans”, Evrensel, 12 Aralık 2016… http://direnisteyiz3.org/Alevîler-yakilsa-da-sineye-cekiyor-icin-buyuk-sans/

[122] Wilhelm Reich, Dinle Küçük Adam, çev: Yüksel Pazarkaya, Cem Yay., 2006.)

[123] “Gerçek yüce gönüllülük, sahte yardımseverliği besleyen nedenleri yok etme mücadelesinin ta kendisindedir. Sahte yardımseverlik, korku içindekileri, boyun eğdirilmişleri, ‘hayatın reddedilmişleri’ni, titrek ellerle avuç açmak zorunda bırakır. Gerçek yüce gönüllülük bu ellerin -ister bireylere ister halklara ait olsunlar- yardıma giderek daha az gerek duymasını, iş gören ve dünyayı dönüştüren insan elleri hâline gelmesini sağlamaya çalışmaktan geçer.” (Paulo Freire, Ezilenlerin Pedagojisi, Çev: D. Hattatoğlu-E. Özbek, Ayrıntı Yay., 1991.)