OHAL’LERLE YÖNETİLEN BİR ÜLKE TÜRKİYE..!-

T.C. devleti kuruluşundan itibaren, işçi ve emekçi yığınları yönetip ve yönlendirmede daha çok faşist baskı ve olağanüstü haller ordu güdümlü yönetimler egemen olmuştur. Emperyalizme bağımlı bir işbirlikçi burjuvazi zayıflığından dolayı daha çok antidemokratik ve askeri yönetimlere ihtiyaç duymuştur. T.C devletinin tarihine baktığımızda uzun yıllar rejim askeri yada yarı askeri faşist diktatörlükler niteliğinde olmuştur. Nitekim 1925 yılında ilan edilen Takrir-i Sükun yani Sıkıyönetim sonrasında, OHAL’erle halini alarak, emekçileri zapt-u-rapt altında tutmanın ve egemen sınıfların egemenliklerini sürdürmelerinin önemli araçları olmuştur.

15 Temmuz 2016 tarihinin ardından AKP ülkede yeniden Olağanüstü Hal (OHAL) ilan etti. Gerçi Kürdistan hep OHAL koşullarında yönetiliyordu.

Neki ordu güdümlü darbenin ardından OHAL bütün ülke katına yayıldı. Burjuva medyanın sonuçlarını yayınladığı anketlere göre toplumun %80’i OHAL ile hayatında bir değişiklik olmadığını söylüyor. Bu anketleri her ne kadar doğru kabul etsek bile bu OHAL’i normalleştirmez, aksine OHAL ilanından önce de zaten OHAL koşullarında yaşadığımızı söylemek hiçte abartıcı bir durum olmayacaktır.

Peki, OHAL ne zamandan beri var ve uygulanıyor? T.C. devletinin ilanın ardından sıkıyönetim ve OHAL yönetimi devlet için rutin bir yönetim olmuş. 1925’de 1940’lara kadar ülke sıkıyönetim yasalarıyla yönetilmiştir. 1960,1970 darbeleri ve 1978′ den sonrası sıkıyönetim ve ardında 1980 12 eylül faşist darbesiyle sıkıyönetimle yönetim egemen olmuş.

Nitekim, 12 Eylül askeri faşist darbesiyle hazırlanan ’82 Anayasası’n da tanımlanan OHAL’in, 27 Ekim 1983 tarihinde yürürlüğe giren 2935 sayılı Olağanüstü Hal Kanunu ile artık yasal zemini oluşturuldu. T.C. devleti kurulduğundan beri kendi iktidarını korumak için defalarca sıkıyönetim ilan ederken, 12 Eylül faşist darbesiyle beraber sıkıyönetime gerek duymadan OHAL’le devamlılığını sağlayabilmenin imkanlarını yarattı. Uygulamaları ve sonuçları açısından sıkıyönetim ve OHAL arasında özünde bir fark bulunmazken, sıkıyönetimde yönetim orduda, OHAL’de ise yönetim hükümette kalıyor ve bakan-vali-kaymakamlara olağanüstü yetkiler veriliyor. Her iki durumda da iktidarda büyük burjuvazinin olduğunu söylemeye gerek yok. İster normal sivil yönetim, ister sıkıyönetim, isterse de OHAL olsun, iktidarda sömürülenler olduğu sürece işçi ve emekçilerin üzerindeki faşist baskı ve sömürü devam edecek. En demokratik burjuva cumhuriyetinde dahi işçi-emekçilerin payına açlık, yoksulluk ve ölüm düşecektir. Bundan hiç şüphe duyulmamalıdır.

Keza burjuvazinin egemenliğini sürdürme ve kitle hareketini bastırmada faşist gerici devletinin vazgeçilmezi: Sıkıyönetimler.

Büyük burjuvazi her kriz ve devrimci kitle hareketi gelişip güçlendiği ve sistemi tehdit eder hale geliğinde ve egemen sınıf klikleri arasında çelişkinin derinleştiği durumlarda sıkıyönetimler ilan etmiştir. Tıpkı, 12 Eylül faşist darbesi öncesinde defalarca sıkıyönetim ilan etti. İlk olarak Şeyh Said İsyanı üzerinden 24 Şubat 1925 – 23 Aralık 1927 tarihleri arasında 13 ilde sıkıyönetim ilan edildi. Devamında ilan edilen sıkıyönetim kararları ise şöyle: İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı ile 20 Ekim 1940-23 Aralık 1947 tarihleri arasında 6 ilde; 6-7 Eylül olayları ile 7 Eylül 1955 – 7 Haziran 1956 tarihleri arasında İstanbul, Ankara ve İzmir’de; 27 Mayıs darbesi ile 28 Nisan 1960 – 1 Aralık 1961 tarihleri arasında İstanbul ve Ankara’da; 15/16 Haziran Büyük İşçi Direnişi üzerine 16 Haziran 1970 – 16 Eylül 1970 tarihleri arasında İstanbul, Kocaeli merkez ve Gebze’de; 12 Mart 1971 darbesinin ardından 26 Nisan 1971 – 26 Eylül 1973 tarihleri arasında 11 ilde; Kıbrıs işgali ile 20 Temmuz 1974 – 2 Eylül 1975 tarihleri arasında 15 ilde; Maraş Katliamı’nın ardından (26 Aralık 1978) 12 Eylül darbesine kadar 22 ilde; 12 Eylül 1980’den 19 Temmuz 1987’ye kadar tüm ülkede sıkıyönetim ilan edildi.

Savaş ve darbe dönemlerini dışta bırakırsak -ki onlar da göstermektedir esasında- Şeyh Sait İsyanı, ve Kürt isyanları 6-7 Eylül olayları ve 15-16 Haziran’da sıkıyönetim ilan edilmesi sıkıyönetimin kime karşı kimler için ilan edildiğini açıkça ortaya koyuyor. Büyük burjuvazi egemenliğini koruyabilmenin yolunu dönem dönem devlet mekanizmalarını askerin eline vererek sistematik baskıyı yoğunlaştırmakta bulmuştur. Zaten ülkenin esas yönetim mekanizmasının MGK olduğunu dikkate aldığımızda burada alınana kararlarla ülkenin yönetildiğini düşündüğümüzde, sıkıyönetim uygulaması var olandan çok da farklı bir uygulama olmuyor esasında.

12 Eylül’ün ardından 19 Temmuz 1987’de sıkıyönetim son bulmuştu. Ancak sıkıyönetim son bulur bulmaz ilk elden 11 ilde Kürt direnişi gerekçe gösterilerek  ( Bingöl, Diyarbakır, Elazığ, Hakkari, Mardin, Siirt, Tunceli, Van, Adıyaman, Bitlis ve Muş ), 1990’da Batman ve Şırnak’ın da il olmasıyla 13 ilde OHAL ilan edildi.

T.C. devletinin Kürt ulusuna yönelik yürüttüğü imha ve inkar politikasının yasal adıdır OHAL. Kürt illerinde ilan edilen OHAL kararı 30 Kasım 2002 tarihine kadar 46 kez uzatılıyor. OHAL’in bilançosu tam olarak bilinmemekle beraber, binlerce kişinin katledilmesi, gözaltında kaybedilmesi, binlerce köyün yakılması, yüz binlerce kişinin gözaltına alınması, işkence görmesi, tutuklanması, göçe zorlanması, en temel demokratik hak ve özgürlüklerin ortadan kaldırılmasıdır. Yani Kürdistan hiç bir dönem normal yönetilmemiştir.

3 Kasım 2002 seçimleriyle beraber tek başına hükümet kurma olanağı yakalayan AKP, hükümeti kurmasının ikinci günü Kürt illerindeki en büyük seçim vaadi olan OHAL’i kaldırmıştı. 12 Eylül’den beri süren sıkıyönetim-OHAL uygulamalarını göstermelik de olsa kaldırmış olması, burjuva liberalleri-demokratları için AKP’ye övgüler düzmek için yeterli olmuştu.

Peki, OHAL’in kalkması 2002’den sonra bir şeyleri değiştirdi mi? Çözüm süreci aldatmacasıyla oyalanan, eşitlik ve özgürlük mücadelesinden vazgeçirilmeye çalışılan Kürt ulusu için bazı kırıntılar dışında değişen pek bir şeyin olmadığını, son bir yılda yaşanan sokağa çıkma yasakları, katliamlar ile gördük ve yaşadık. Yasaklanan grevler, kitle eylemleri, 1 Mayıslar ile, işçi sınıfının en basit hak arama eylemlerine yönelik saldırılarla işçi-emekçiler için de değişen bir pek şeyin olmadığını görmüş olduk. Lise ve üniversitelerde artan faşist dinci baskılarla, tutuklanan öğrenciler ve akademisyenler üzerinden değişen bir şeyin olmadığını görmüş olduk. Polis devleti uygulamalarıyla, adım başı GBT ve üst-çanta araması dayatmalarıyla, polis kurşunuyla ölen insanlarla, “emri ben verdim” diyen Erdoğan ile OHAL’in adı gitmiş olsa da faşist diktatörlük için işçi-emekçilere yönelik, Kürt halkına ve tüm muhalif kesimlere yönelik OHAL, uygulamalarının sürdüğünü hepimiz görmekteyiz.

Son bir yılda Kürt illerinde binin üzerinde insan katledildi. Sokağa çıkma yasaklarıyla, çocukların ölülerinin buzdolabında bekletildiği, bodrumlarda onlarca insanın vahşice katledilmesiyle, kadın gerillaların çıplak bedenlerinin sergilenmesiyle yürütülen kirli savaş devam ederken, OHAL’in olmadığını kimseler söyleyemez.

Demokrasiden, insan hak ve özgürlüklerinden anayasadan bahsedenler, bugün için bunların burjuvazinin emrinde olduğunu anımsasınlar. Sıkıyönetimin de, OHAL’in de, kirli savaşın da büyük burjuva iktidarının “enstrüman”ları olduğunu, onun bir parçası olduğunu görmek zor olmayacaktır.

Bu yüzden sıkıyönetim, darbe, OHAL, Saray, Erdoğan, AKP karşıtlığı yetersizdir, çözüm onları var eden büyük burjuva diktatörlüğünün devrimci halk ayaklanmasıyla yıkılmasındadır.