Nedir şu göklere çıkarılan, övüle övüle bitirilemeyen “hukuk devleti?”

Üzerinde az çok durduğumuz gibi, kapitalist toplumda öncesi geçerli olan feodal hukuk, kişisel ve loncasal ayrıcalıklara dayanıyor; yasa önünde herkesin eşitliği düşüncesini tanımıyordu; feodal hukuk feodal üretim ilişkilerine yansıtılıyor. Feodal toprak mülkiyetini ifade ediyordu. Devletin bu hukuk eşitliğinin tanınmadığı feodal toplumda, hukuk açık kaba kuvvete, feodal zorbalığa ve kişisel bağımlılığa dayanıyordu. Yani devlet burjuvazisinin yürüttüğü türden bir hukuk devleti değil. Tam bir despotizm idi. Ayrıca feodal parçalanmışlık, bölgecilik egemen olduğundan aynı ülke sınırları içinde bile farklı farklı hukuk kuralları geçerli olurdu, kapitalizm, meta üretimini olduğu gibi hukuku da genel hale getirdi. Marks ve Engels kaba kuvvete dayanan hukuktan uygar bir görünüme bürünen hukuka geçiş üzerine şunları söylediler:

“En eski ve en yabani dönemlerde, bireysel, evrimsel kaba kuvvet ilişkileri çarpıcı görünümleriyle hukuku oluşturulmaktaydı. Burjuva toplumunun gelişimi ile yani bireysel çıkarların sınıfsal çıkarlara dönüşmesi ile birlikte, hukuki ilişkilerde kılık değiştirip medeni bir görünüme büründüler. Hukuki ilişkileri, bundan böyle bireysel ilişkileri olarak değilde, genel ilişkiler olarak kavranmaya başlandı. Öte yandan iş hukuku münferit bireylerin çalınan çıkarlarının korunması işini belirli bir azınlığın işi haline getirdi. Böylece hukukun kaba kuvvetle gerçekleştirilmesi dönemi de kapanmış oldu.”

Açık seçik kuvvetlerin, kişiye bağımlılığının yerini hukuka bağımlılık aldı. Despotik, devlet “hukuk devleti” oldu böylece feodal toprak ağalarının belirli koşullarca saptanmış iradelerinin yerini burjuvazinin örtülü, toplumdaki tüm bireylerin hak ve çıkarlarının sözde eşit olarak sorumluluğu ve belirli koşullarca saptanmış süslü politik iradesi aldı. Yasalar ve bir bütün olarak hukuk sistemi sınıflar üstü gösterildi, burjuva hukukunun ayrımsız herkese adalet ve eşitlik dağıttığı, sağladığı, söylendi. Halbuki “…tarih boyunca, günümüze dek, şu ya da bu ölçütte yürürlükte kalmış olan yasalar, yalnızca sınıf egemenliğine ve sınıf sömürüsüne dayalı toplumsal ilişkileri korumuşlardır! (Engels, Devlet ve Hukuk Üzerine, s. 75)

Toplumun sınıfların bölünmüşlüğü sürdükçe genel insan eşitliğinden söz edilemeyeceği gibi (yukarıda bunun üzerinde durduk) genel olarak adaletten ya da sınıflar üstü adaletten söz edilemez. Bir kavram olarak adalet, doğruyu, iyiyi ve hakkı tanıyıp koruma demektir hukukunda adaletin gerektirdiği kuralların tümünü oluşturduğu söylenir. Ne varki, öncesiz ve sonrasız adalet olmadığı gibi, sınıflar üstü bir adalette yoktur. Tarih boyunca olmamıştır; hukuk gibi adalette tarihsel bir üründür ve yine onun gibi eşitsizlikten doğmuştur. Bu nedenle Engels’in dediği gibi; “Eşitlik eşittir adaleti en yüksek ilke ve son doğruluk olarak koymak istemek, saçma bir şeydir(!) Eşitlik ancak eşitsizliğe, adalette adaletsizliğe karşıt olarak vardır(!) (Anti Duhring ‹çin El Yazmaları Anti Duhring, s.517)

Engels’in konut sorununda yazdığı gibi “hukuk sisteminin karmaşık ve geniş kapsamlı bir bütün haline gelmesiyle yeni bir toplumsal iş bölümü zorunluluğu doğar, bir profesyonel hukukçular zümresi oluşur ve onlarla birlikte hukuk bilimi ortaya çıkar. Bu bilim, sonraki gelişmesinde, değişik toplulukların ve çağların hukuk sistemlerini, belirli ekonomik ilişkilerin bir anlatımı olarak değilde varoluş nedenlerini kendi bünyelerinde taşıyan sistem olarak karşılaştırır. Bu karşılaştırma, bütün hukuk sistemlerinde az çok ortak yanlar bulunduğunu varsayar.

Hukukçular da, bütün bu hukuk sistemlerinde ortak olan öğeyi “tabii hukuk” adı altında toplarlar. Bununla birlikte, neyin “tabii hukuk” olup neyin “tabii hukuk” olmadığının ölçütü, hukuken en somut anlatımı olan adalet değerinde aranır. Bu nedenle, artık hukukçulara göre, hukukun gelişimi, hukuki deyimleri kullanacak olursak, insanlığa özgül koşulları adalet ülküsü ve ebedi adalet ile daha iyi bağdaştırmak için yürütülen savaşa indirgenmiş olur. Oysa burada söz konusu olan adalet, varlığını sürdüren ekonomik ilişkilerin, kimi zaman tutucu, kimi zaman devrimci yönden ideoloji katına çıkarılıp yürütülmüş bir yansımasından başka bir şey değildir.” (Devlet ve Hukuk Üzerine, s.65-66)

Köleci toplumda köle sahiplerinin adalet anlayışı, köleliği adaletli buluyordu. Burjuva adalet anlayışına göre, feodalizm burjuvazinin gelişmesini önüne diktiği feodal engelleri, feodal eşitsizliklerden ötürü adaletli değildi, değişmeliydi. Engels’in dediği gibi, “… ‘ebedi adalet’ kavramı yalnızca zamana ve yere göre değil fakat aynı zamanda insanlara göre de değişen ve herkesin başka türlü sandığı kavramlardan biridir.” (agy, s. 566)

Burjuvaziye göre kendi adaleti sınıflar üstü olduğu gibi sonsuzdur, değişmez bir doğruluktur. Kapitalist burjuvaziye göre kapitalist üretim ve değişim biçimi ve bunlar tarafından belirlenen bölüşüm biçimi sonsuzdur, insanlık var oldukça sürüp gidecektir. O halde burjuva hukuk ve adalet anlayışı da kapitalist düzenin meşruluk olarak bireyi toplumun karşısına çıkaran, bireysel çıkarlarını toplumsal çıkarların karşısına diken burjuva düzeni biricik adaletli düzendir; ve ona her karşı çıkış, her zaman ve her koşul altında adaletsizliğe doğru bir sapıştır. “Burjuva düzenin köleleri efendilerine karşı başkaldırdıkları zaman, bu düzenin uygarlık ve adaleti, (…) gözler önüne serdi. Bu gibi duyumlarda, sözü geçen uygarlık ve adalette, bütün peçelerini yüzünden atmış bir vahşi ve yasa tanımaz intikam görünümüyle su üstüne çıkar. Zenginliğe el koyanlarla üreticiler arasındaki sınıf mücadelesinde patlak veren her yeni bunalımda bu olgu git gide daha açık-seçik biçimde belirdi.” (agy, s.143-144)

Üretici güçlerin gelişim düzeyi öyledir ki, mevcut kapitalist üretim ilişkileri, artık onların gelişmesinin biçimleri olmaktan çoktan çıkarılmışlardır; artık kapitalist üretim biçimi üretici güçlerin ve dolayısıyla üretimin gelişmesinin önünde bir engel oluşturmaktadır; bir başka deyişle kapitalist üretim biçimi adaletli olmaktan çıkmıştır. Ama, ne varki, adalete pek düşkün olan kapitalist burjuvazi özellikle de tekelci burjuvazi bu açık adaletsizliği görmezlikten gelmeyi yeğliyor feodal üretim biçimi, üretimin daha geri bir biçimi olarak kapitalist üretim biçiminin gelişmesini engellediği zaman adaletsiz oluyor, öfke uyandırıyordu.

Ama şimdi, kapitalist üretimin geldiği nokta üretimin önüne geçmeyi zorunlu kılmaktır. Burjuvazi, egemen sınıf haline geldiğinden buyana yaptığı gibi, mülkiyet ilişkilerindeki adaletsizliği devlet gücüyle ayakta tutmaya kapitalist burjuvazi kendine bu adaletsizliği sonsuz olarak ayakta tutabileceğine inandırır. Bütün bunlar gösteriyor ki, eşitlik konusunda, olduğu gibi genel olarak adaletten, sosyal adaletten vb. söz etmek bilim adına gerçekten layık biricik toplumsal bilim olan bilimsel sosyalizme aykırıdır. Bilimsel sosyalizmde, sınıflı toplumlarda ancak ve ancak adaletin sınıf karakterinden söz edilebilir.

Bu durumlarda mahkemelerin genel olarak adalet dağıtmasından söz edilemez. Burjuva adalet sistemi kapitalist özel adaletlerin kural dışı (diğer ülkelerin kapitalistlerine) biçimde (işçi sınıfları) karşı koymayan egemenliğinin biçimlerinden başka bir şey değildir, yani tarafsız değil, tepeden tırnağa örgütlenmenin bir unsuru maddi bir belirlenişi olduklarına göre, burjuva mahkemelerde bağımsız ve tarafsız değildir; şu veya bu şekilde burjuva mülkiyet ilişkilerine yönelik saldırılara karşı bu burjuva mülkiyet ilişkilerini koruma ve suçluları(!) cezalandırma görev ve yetkileriyle donatılmışlardır. Örneğin, Türkiye’de yargıçlar heyetinin arkasındaki patronlarda Mustafa Kemal’in “adalet mülkün temelidir” şeklindeki sözlerinin yazılmış olması bu adaletin hangi sınıf yada sınıflar için olduğunu göstermektedir.