Milli Mutabakatın Hedefi Türk İslam Sentezini Pekiştirmek ve Emekçileri Yedeklemektir..!-

15 Temmuz başarısız ordu güdümlü darbe girişimini ve darbeci güçlerin yenilgiye uğratılmasını yeni bir dönüm noktası olarak ilan eden Erdoğan ve şürekası MHP ve CHP’yi yedekleyerek, faşist dinci çeteleri sokağa salarak , ” Milli Mutabakat” demagojisini körükleyerek devletin “yıkım”dan; ülkenin “işgal”den kurtarıldığını pompalıyor. Her fırsatta darbeyi Gülen Cemaatinin sırtına yükleyerek darbeyi faşist dinci iktidarını pekiştirmede bir maniveleya dönüştürerek, “79 milyon yurttaş”ın yenenlerin bayrağı altında birleşerek, “Yeni Türkiye”nin “yeniden kuruluşu”na katılmalarını istiyorlar.

Görüntüde “ayrı-gayrı yok” gibidir: “Türkiye’nin gelişmesini istemeyen iç ve dış düşmanlara karşı kazanılan zafer” sürdürülecek, CHP-MHP yedeklenerek sağlanan uzlaşıyla devlet ve toplum “yeniden inşa edilecek”tir! Hedef, Erdoğan başta olmak üzere AKP yöneticilerinin yıllardır söyledikleri üzere 2023, hatta 2071’dir! Darbe girişimini “Allahın lûtfu” olarak niteleyen “Reisin” “birleştirici liderliği altında”, yukarıdan aşağı-aşağıdan yukarı toplumun ve onun üstünde duran “birleştirici ve koruyucu” güç olarak devlet Kemalizmle soslanmış, Ergenekoncularla güçlendirilmiş Türk İslam sentezi hattında yeniden şekillendirilerek yeniden kurtuluş gerçekleştirilecektir!” Bunun için “herkes”ten destek istenmekte; “uzlaşı ve birlikteliğin korunacağı” temin edilmektedir! Şimdiye dek olan “tüm fenalık ve kötülüklerin sebebi ve faili hain çete ne istedikte vermedik dedikleri Gülen Cemaati ölümden de beter hale getirilecek”, böylece bir dönemler tüm olumsuzlukların kaynağı Ergenekoncular ki, şimdi Gülen Cemaati hedef tahtasına oturtulup şeytan ilan edilerek huzur ve güven sağlanacaktır! Onlar için dün dündür bugün bugündür.

Ama ortada bir değil çözüm bekleyen binlerce sorun var: Bu görüntü aslında çelişkileri, uzlaşmazlıkları, çatışmaları, bölünmüşlükleri, güvensizlikleri, yönetim aygıtını kimin çekip çevireceğini, silahlı güçlerin ve tüm para-militer sistemin kimin hizmetinde kime karşı olacağı ve kullanılacağını, “yeniden kuruluş ve inşa”nın rantının kimlere akacağını, işçi ve emekçilerle sermaye kesimi ve onların askeri-politik temsilcileri arasındaki ilişkinin nasıl ve nereye evrileceğini, ve daha çok sayıda ve çok boyutlu sorunların örtüsünü oluşturuyor. Aslında gerçeğin daha bütünsel varlığı bu görüntünün içindedir.

Görüntüyle yetinilebilinir mi? Elbette hayır! Gerçeğin daha bütünsel halini görmek gerekir. Bu, en fazla işçiler, kent-kır yoksulları, ezilen ulus ve ulusal topluluklardan emekçiler, farklı inanç kesimleri, ezilen cins ve baskı altında tutulanlar için gereklidir. 15 Temmuz öncesi Türkiye gerçeğiyle bir ay sonrasının Türkiye gerçekliği arasında, emek-sermaye; işçi-kapitalist; ezilen-ezen; yönetilen-yöneten ilişkileri yönünden hangi değişim olmuştur? İşçiler örneğin, 15 Temmuz sonrasında ücret artışı, çalışma koşullarının iyileştirilmesi, sendikal örgütlenme önündeki engellerin kaldırılması, kiralık işçiliğin yasaklanması, kıdem tazminatına dokunmama garantisi gibi haklara mı kavuştular? İşsizlik mi azaldı? Kamu işletmelerinde çalışan emekçilerin ücret ve maaşları artırılıp çalışma koşulları iyileştirildi ve emekliliklerinde daha insani bir yaşam için kaygılarını gereksizleştirilen çalışmalar mı yapıldı? Kürt kentlerini tanklar ve havadan bombardımanlarla yakıp-yok edenler cezalandırılıp insan kasapları yaptıkları işkence ve katliamların hesabını vermeye mi alındı? Eğitim sisteminin “kindar ve dindar nesillerin yetiştirilmesi” yönündeki dincileştirilmesi mi durduruldu? Kadınların ezilen cins konumunda ve baskı altında oluşlarına son mu verildi? Halkın ülkede olup-gidenlerin gerçek bilgisine erişmesine hizmet ve yardım eden basın-yayın organları ve onlarda çalışan basın emekçileri üzerindeki baskı ortadan mı kalktı? siz ve eylem özgürlüğümü sağlandı.

Tersine yaşam koşulları son süreçte daha da ağırlaştı. OHAL yasakları geldi.11 bin öğretmen “Bölücü teörö örgütüne destek verdiği” gerekçesiyle görevden alındı,  Polis zorbalığı ortalığı kasıp-kavuruyor. Özgür Gündem ve bir çok gazeteler birbiri ardına kapatıldı. Gazeteciler işkenceye alındı. TEDİ işçilerine polis saldırdı. Grev ve gösteri yasak. Devlet içi iktidar çatışması toplumsal bir deprem yaratmış durumda. Kimin hangi gün hangi gerekçeyle “terör örgütü üyesi” ilan edilerek işkenceli sorguya alınacağı ve tutuklanacağı belirsizdir. Başbakan 81 bin kişinin işten atıldığını, “temizliğin sürdürüleceğini” açıkladı. FETÖ’cü denilerek gözaltına alınanların mal varlıklarına el konuyor. Şirketler, okullar, hastaneler kapatılıp çalışanları işsizliğe ve yoksulluğa savruluyor. Kürdistan’da savaş devam ettiriliyor, Kürtler ve siyasal parti ve örgütleri yok sayılıyor. Kürt Belediye yönetimlerine hükümetçe el konmaya çalışılıyor. Alevi emekçilerinin talepleri duymazdan geliniyor. Torba yasalarla yaşam hakkı kısıtlanırken, işçi sınıfı ve emekçilerin ücret ve maaşlarının bir bölümüne bireysel emeklilik adına zorla el konuyor. Devlet memurlarının emeklilik yaşının 77’e yükseltileceği açıklandı, vs, vb.

15 Temmuz darbe girişiminin “Allahın Lütfü” olmasının sırrı bunlardadır! Bu “Lütuf”, darbe girişiminin, yenenlerin kendi yönetimleri önünde engel gördükleri herkesi, dernek,gazete , örgüt, sendika, kültürel kuruluş vb.ni etkisiz kılıp dağıtmak için yarattığı koşullardır. Bir fırsat çıkmıştır ve bu kullanılıyor. Ne ki bu kullanma politikası sömürülüp-ezilenlerin hak ve taleplerinin bastırılıp püskürtülmesi yönlüdür.

Kuşku yok ki, başarısız darbe girişiminden ve izleyen gelişmelerden en büyük darbeyi emekçi halk kitleleri almıştır. Kendi taleplerini ve özgürlük için mücadeleyi, onun düşmanlarına karşı savunmada geçici de olsa geriye atılmış, yanıltılmış ve püskürtülmüşlerdir. “Yeniden kurulacağı” ilan edilen devlet ne işçi ve emekçilerce oluşturulmaktadır ne de onları temsil edecektir. Devlet cihazını ellerinde tutan sermaye klikleri değişse de, işlevi değişmemiştir. İşçi sınıfı ve emekçilerin başı üzerinde bir bastırma sömür ve aygıtı olarak “yeni” biçimiyle de, demokratik taleplere ve toplumsal kurtuluş mücadelesine karşı amansız olacaktır. Öyleyse, sömürüp ezenlerle sömürülüp ezilenler arasındaki uçurumu ve uzlaşmazlığı “görünmezliğe iten” görüntüye aldanmamak gerekir.

Bu gerekli, mümkün ve kaçınılmazdır: Darbeye karşı çıkan işçi ve emekçi kesimleri, burjuvaziye ve temsilcilerine „“bizi ezmeyi ve haklardan yoksun tutmayı sürdürün!” diye çıkmadılar. Çok büyük çoğunluğu sağ-faşist dinci partileri desteklemiş olan bu kesimler denebilir ki ilk kez ordunun bir kesimiyle karşı karşıya geldiler. Bu hem onlar hem de tüm darbelere, askeri ve sivil diktatörlüklere karşı mücadele geleneğine sahip ilerici işçi-emekçi kitleleriyle devrimci-sosyalist kesimler açısından yeni bir “deney” oldu. Bundan öğrenilecektir! Haklar için direnme hakkının meşruluğu artık daha fazla açıklık kazanmıştır. İşbirlikçi tekelci faşist gericiliğin en saldırgan temsilcileri bunu kabul etmeseler de, bundan böyle, işçiler başta olmak üzere sömürülen ve baskı altında tutulan yığınların ekonomik-sosyal ve siyasal taleplerle direnmelerini engelleme hakları tarihen kalmamıştır!

Buradan yığın hareketinin kötürüm kalması ve sisteme bağlanmasını amaçlayan milli mutabakatın, işçi ve emekçiler için daha fazla faşist baskı, zulüm ve sömürü olduğunu görerek birleşik direnişi örmek için elzem haline gelmiştir.