Komünist Önder İbrahim Kaypakkayayı Anlamak Gerçeği Anlamaktır: Unutmaki, Umut Bizim Gelecek Bizim ..!

“O yürek’ kiVartinik’ te

Munzur’da,

Nurhak’ta Örsle çekiç arasın da

Ve toprakta

Yoğrularak sertleşmiş,

Sığmıyordu kabına

Çoşkun, inadına

Ve sabırlı

Şimdi suskunluğuna

Bakmayın

O yaşıyor

Cıvıl cıvıl bahar seli gibi Aramızda,

Yüreklerde,

Yarına ulaşmak için

Gözlerinin içi gülen

Çocukların neşesinde

önümüze rehber olan

Bayrağın kızıl renginde

Yaşıyor yaşayacak”

Bir dönemin aydınlık şavkı, zifiri karanlığa karşı yakılan kızıl ateştir Mayıs .18’inde, çeşitli ulus ve ulusal azınlıklardan Türkiye proletaryasının önderi İbrahim Kaypakaya yoldaşın, ” işkencede Ser Ver, Sır Verme” geleneğini yaratan kızıl direnişi meşalesini tutuşturduğu ve umudu tetiklediği aydır Mayıs. Kim ne derse desin, birlikte yolda çıktığı yakın dava yoldaşları Onu yarı yolda bırakış olsa, 18 Mayıs ; faşizme, her türden gericiliğe inkarcılığa, tasfiyeciliğe ve umutsuzluğa karşı, üzerine basıp yukarıya çıkacağımız devrimci bir kaldıraç, dünle bugünü birbirine bağlayan bir zincirin halkası ve umudun adıdır. Biliyoruz ki, ölüm, yaşama konulmuş bir noktadır. Ve bu noktadan sonra ise, ya yaşamın tümden yok oluşu gelir; ya da yeni biçimde devam etmesi. İşte tam da bu tarihsel noktada; bir ölüm vardır, bir de ölümsüzlük. Burası sonun ve sonsuzluğun, ölümle ölümsüzlüğün düğüm noktasıdır. Ve kolaydır bir birinden ayırmak, ölüm ve ölümsüzlüğü. Öyle ya; ölüm vardır tüy kadar hafiftir. Sadece kişilikler ve yaşamlar son bulur. Değersiz yaşamlar bir mum gibi söner. Ki nitekim birlikte TKP-ML Hareketini kurup büyütmeye çalıştıkları yakın kişilere Kaypakkaya yoldaşın açmış olduğu direniş bayrağını dahada yukarıya kaldıramadılar. Kimisi poliste bildikleri herşeyi anlattı ve direniş yerine teslimiyeti seçerken, kimisi devrimci kavganın zorluklarında kaçarak düzene döndüler. Yani geride kalan bazı yönetici kadrolar Kaypakkaya yoldaş gibi faşizme ve gericiliğe karşı cepheden savaşım yürütme yerine ya riskli devrimcilikten uzak durdular-Örneğin Muzaffer Oruçoğlu, A. Taşyapan. C.Somel buna örnektir. Bu üç kişinin’de polis tutumu olumsuzdur. Neki A.Taşyapan ve C.Somel bu konuda kendi zaaflarını ve polis işkencesine karşı direngen bir tutum takınamadıklarını kabul edip özeleştirel bir yaklaşım içinde olurken, M.Oruçoğlu tüm dili tutulduğundan dolayı polise el yazısıyla 60 sayfalık ifade vererek bildiği herşeyi anlatmış ve poliste tam bir teslimiyetçi tutum içinde olmuştur. Tüm bunlar orta yerde durduğu halde H.Günlüğü çevresinin M.Oruçoğlunun poliste çözülmesine gerekçe yaratmaya çalışması kabul edilecek bir şey değildir. M.Oruçoğlu iliğine kadar çözülmüş ve tam bir teslimiyetçi çizgide durmuştur. Kendisinin ben polisçe bilinene şeyleri kabul ettim, bundan başka herhangi bilgi vermedim demesi, kendi el yazsıyla polis ve savcıya vermiş olduğu ifade ile hiçte uyum içinde değildir. M.Oruçoğlu daha öncesinde 50 günü aşkın ağır işkenceler sonucu işkencedeki direnerek çözüldüğünü belirtmiş ve işkencede kızıl direniş adıyla bir kitap yazmıştı.Neki M.Oruçoğlu’nun direnerek çözüldüğü savının tümüyle gerçekçi olmadığı, Oruçoğlu’nun el yazmasıyla vermiş olduğu ifadesinin ortaya çıkmasıyla çöktü ve Oruçoğlu’nun hayali bir direniş kurgusu içinde olduğu ortaya çıktı. Herşey ayan beyan orta yerde durmasına karşın, H.Günlüğü’ndeki arkadaşların Oruçoğlu’nun işkencede direnmeyerek çözülmesi olgusunun üzerini kapatmak için, sorunun açığa çıkarılarak özeleştiri yapılmasını isteyen H.Kaya. A.Kırımlı, M.Altınay gibi arkadaşların iddialarına yanıt verme yerine, işin içinde çıkmayınca kolay yoldan insanları “aslında bu kişiler devrimci harekete düşman , hatta polis ile çalışan, TC devletine hizmet eden ajan kişilikler ve mafyacı ilişkiler içinde hareket ederek, karşı devrime hizmette kusur etmeyen kişilerdir” denerek, öne sürülen iddiaları çürütme yerine olay kişiselleştirdiler-ki varsa eldeki akan, provokatör, mafya vb. verileriyle yada belgeleriyle ortaya konmalı ve devrimci kamuoyu ikna edilmelidir. Ha keza, “Çamur at izi kalsın” yaklaşımı doğru bir tutum olmaz-. Haliyle H.Günlüğündeki arkadaşlar, olayı verileriyle aydınlatma yerine, burjuva yöntem devreye sokularak, kolay yoldan işin içinde çıkmaya çalışıyorlar. M.Oruçoğlu’nun konuya ilişkin olarak yapmış olduğu açıklamada iller tutar bir yan yok. Oruçoğlu, Olayı eveleyip-gevelemeden hatalarının kabul ederek devrimci harekete ve emekçilere özleştir vermesi gerekirken, olayı karmaşık bir hale getirerek anlaşılmaz ve unutturma yolunu tutuyor. Yani kendine devrimciyim diyen birisinin, korkmadan çekinmeden ve bencil- bireyci davranmadan gerçekleri kabul etmesi ve yapılan yanlış ve hataların sorumluluğunun üstlenilmesi, hesap verilmesi gerekiyor. Ama bu devrimci cesareti M.Oruçoğlu ve H. Günlüğü çevresinde göremediğimizi belirtmeliyiz. Yine Kaypakkaya yoldaş ile önderlik organı Koordinasyon Komitesinde(KK) yer alan kadrolardan Ali Mercan ve Aslan Kılıç , revizyonist olarak mahkum ettikleri devrim diye derdi olmayan ve TC devletini ayakta tutmayı amaç edinmiş olan burjuva kulübü pasifist revizyonist PDA-Aydınlık’a yenide dönerek, aslında Kaypakkaya yoldaşın düzen ile her alanda ilişkisini kesip cepheden savaş açan komünist çizgisini anlama, bilince çıkarma tutumu içinde olamadıklarını gösteriyordu.Bu veri ve gelişmeler, Kaypakkaya yoldaş ile yola çıkan önder kadroların aslında ölüm dahil herşeyi göze alan, sınır tanımaz bir devrimci kararlılık içinde olmadıklarını gösteriyor. Buradan olarak, aslında Kaypakkaya yoldaş pratik duruşuyla “ölüm nereden gelirse gelsin hoş geldi sefa geldi diyerek, ” komünist bir önderliğin devrim ve sosyalizm savaşımında temel alması gerektiğini ortaya koymuş ve işkencede ser verip sır vermeme direnişi bayraklaştırarak, ölümü hiçe sayan bir savaşım içinde olmuştur.Kaypakkaya yoldaşa göre, “ölüm” vardır ki, engince büyür, yücelir dağlar kadar yüceleşir. Haliyle, sönmeyen sonsuz bir ışık olur, insanlığa. Yazılır tarihin onurlu sayfasına, umut olur dolaşır emekçilerin arasında umutsuzluğu kovmak için. Onun içindir ki devrimde iddiası olan bzler yabancısı değiliz her iki olguya da. Ama bize has olan, komünist önder İbrahim Kaypakkaya yoldaş gibi ölümsüzlüktür. Ölümü değil de, ölümsüzlüğü seçeriz hep. Tutkuyla atılırız ölümsüzlüğün koynuna. Çünkü yaşamı soylulaştıran ve yücelten, umudun bayrağını hep yukarda dalgalandırarak ölümsüzler ordusuna katılmaktır. Bu aynı zamanda yaşamın yeni ve daha üst biçimde devam edişidir de bir yerde.Peki ama nedir Kaypakkaya yoldaş gibi feda ruhu içinde ölümsüzlük? Nedir yaşamı sonsuzlaştıran olgu? Nedir en zor koşullarda devrim ve sosyalizmin umut bayrağını yukarı kaldırmak ? Bu soruya verilecek en doğru yanıt, yaşamın ortaya konuluş şeklidir, hiç kuşkusuz. Yani tüm insanlığın tek ve gerçek kurtuluş yolu olan yüce devrimci ve sosyalizm ideallerimiz, devrim ve sosyalizm uğruna savaşmak ve bu uğurda ” ölmek”tir dimdik ayakta. Büyük ideallerimiz için savaşmak ve ideallerimiz uğruna korkusuzca ölüm denizine atlamaktır. Özgür, sınıfsız, sömürüsüz bir eşsiz gelecek olan komünizm adına savaşan bir yaşamı ortaya koymaktır. Ve hiçe sayarak onursuzca yaşamayı, devrim ve komünizm davasının hizmetinde ölümü yaşayabilmektir. Teslim ederek bayrağı yoldaşlara, düşmektir davada tıpkı işkencecileri ininde yenen komünist önder Kaypakkaya yoldaş gibi. Ve feda etmektir yaşamı, çıkarsız özgürlük ve sosyalizm uğruna. Evet budur ölümsüzleşmenin “sihri”. Devrim ve komünizm davasında şehit düşmek. Ve tam da budur tarihin burçlarındaki ölümsüzlük.İşkencede katledilişinin 52.yıl dönümünde komünist önder İbrahim Kaypakkaya yoldaşı komünist ideallerini bugüne taşıyarak onu daha da soylulaştırmak için anıyor ve Ondan öğrenip, Onun gibi engel tanımaz devrimciler olmak için erdemleriyle donanmak için Ondan öğrenip, daha kararlı savaşım içinde olmalıyız.Herşeyden Öncesi; Kaypakkayacılık Gerçeğe Bağlı Kalmak, Yalan ve Çarpıtma Karşısında İnatçı ve Israrlı Olmaktır.