İşkencede Katledilişinin 49.Yılında İbrahim Kaypakkaya Yoldaşı Sözde Değil Özde Anlamak ve Anmak : 18 Mayıs İşkencede Direniş ve İbrahim Kaypakkaya Yoldaşın Tabuları Kıran Çizgisini Doğru Anlamak .!

Tarih yaprakları 18 Mayıs 1973’ü gösterirken, Diyarbakır işkencehanelerin de 3.5 her türlü işkencelere maruz kalan TKP-ML Hareketinin kurucusu ve önderi İbrahim Kaypakkaya yoldaş, fikirleri devletçe “çok tehlikeli görüldüğü” ve işkencede konuşmadığı için vücudu parçalanarak hunharca katledildi. Kaypakkaya yoldaşın 18 Mayısta işkencede katledilmesinin üzerinde 49.yıl geçti. Kaypakkaya yoldaşın hem işkencede ser ver sır verme direniş çizgisi ve hem de O’nu her alanda düşmana karşı cepheden savaş açmaya iten ideolojik-politik ve örgütsel hattına dair bugüne dek değişik akımlar farklı değerlendirmeler yaptılar, yapıyorlar.

Bilindiği üzere, dünden bugüne geçmişi değerlendirme ve dünü bugüne taşımada iki farklı dünya görüşü çarpışmıştır. Bunlarda biri komünistlerin savunduğu, olayları ve olguları doğup geliştiği şartlarından koparmadan ele alıp değerlendirme ve komünist hareketin hata ve eksiklerine karşı mücadele içinde gelişip, ileriye doğru yürüyeceği diyalektik materyalist yani M-L dünya görüşü, diğeri ise her ne kadar bir birlerinin zıttı gibi görülmüş olmasa da olayları ve olguları donmuş, hata ve eksikliklerden azade gören mükemmeliyetçilik ve dogmatizm biçiminde kendisini ortaya koyan küçük burjuva dünya görüşü. Haliyle diyalektik materyalist bakış açısında her sapış kaçınılmaz olarak gerek kişileri ve gerekse de politik örgütleri burjuvazinin ideolojik-politik hattında buluşmaya ittiği bir sır değildir.

Geçmişte günümüze küçük burjuva mükemmeliyetçilik altında inkarcı ve ikiz kardeşi dogmatik yani oportünist ve revizyonist bakış açısının temsilci PDA-Aydınlıktan EMEP’e, MLKP’den TİKP’e, TİKB’nin,TKP-ML Partizan’ın varyantlarından MKP, Bolşevik Partiye deke uzanan geniş bir politik yelpaze ile komünistler olarak farklı bir hatta durduğumuz bilinmez bir olay değildir.

Yukarıda adlarını aktardığımız inkarcı ve dogmatik akımlar olayları-olguları değerlendirirken, kendilerine oportünizmi, başkalarına M-L’mi uygulamaya kalkışarak, düalizm’den bir türlü kurtulamadıkları gibi aynı zamanda bu akımların değerlendirmelerinin süreç içinde kendilerine ayak bağı olmaktan kurtulamadılar.

İşte mevcut halde bu oportünist cenahın mükemmeliyetçilik adı altında inkarcı kesimi EMEP, TKİP, MLKP, TİKB vb. gibi akımlar oluştururken, komünist hareketi ilkesel ve önemli hatalardan azade ve komünist hareketi donmuş-değişmez olarak gören, fikirlerini-tahlillerini pratiğin deneğine vurarak buradan çıkan sonuçları değerlendirerek yeniden teorik tespit ve tahlillerle dönüleceği diyalektik gelişimi reddeden dogmatik cenahı Partizan kökenli akımlar oluşturmaktadır. Bu dogmatik Partizan cenahı, 1976 ortalarında hareketimizde ayrılığı ilan ettiklerinde Kaypakkaya yoldaşın ve hareketimizin hata ve yetmezliklerini kendilerine temel alarak, doğdu ve orada kaldı.

Daha sonrasında kendilerine TKP-ML-Partizan adı veren bu akımın temsilcileri 1976 Martında KK önderliğinde başlatılan tartışma kampanyasında, tartışma sürecine katılarak örgüt çoğunluğunu kazanma yerine,” İbrahim Kaypakkaya ve halk savaşı, yarı-sömürge-yarı-feodal Türkiye vb. tespitleri reddediliyor” feveran ile, ayrılığın kara bayrağını açtılar. Yani Partizan cenahı, Kaypakkaya yoldaş ve Onun kurmuş olduğu, 11 aylık örgütsel-pratik çalışma yürüten ve bu çalışma sonucu 1973 Nisan’ında merkezi olarak çökertilen TKP-ML Hareketinin, önemli ilkesel hatalar ve yetmezliklerden uzak olduğunu öne sürerek, Kaypakkaya yoldaşın TİİKP’ten ayrılığı sürecinde ortaya koyduğu DABK 11. Maddeyi olduğu gibi savundu ve 1973 yenilgisinin neden ve niçinlerini tartışmaktan kaçtılar. 74’ sonrası yeniden oluşturulan Koordinasyon Komitesi( KK)ni, 1976 tartışma kampanyası sürecinde, “Kaypakkaya ve TKP-ML Hareketini inkar ettikleri “ iddiasını öne sürerek reddederek , hareketimizin hata ve yetmezlikleri temeli üzerinde yeni bir dogmatik çizgi ve yeni bir örgüt TKP-ML-Partizan olarak ortaya çıktılar. Ama işin ilginç olan Kurdun tüm türküleri kuzu üzerine olduğu gibi Partizan cenahındaki ayrışmalarda hep Kaypakkaya yoldaşın ortaya koymuş olduğu çizgi anlamamak ve halk savaşının gereklerine uygun hareket edememek zemininde olmuştur.

TKP-ML Partizan’ın önderlikleri her konferansın ardında ” oportünist-revizyonist ve 11 ilkeyi anlayıp-özümleyememek ve sağ oportünist olarak değerlendirilip” mahkum edilmişlerdir. Bu yaklaşım TKP-ML Partizanın adeta kaderi olmuş. Önderlikler revizyonist ve ama örgüt M-L. Aslında TKP-ML Partizan örgütü başarısızlıklarını yaşamın gerçekliğinde kopuk, Çin kopyeciliğinden ve Kaypakkaya yoldaşın çizgisindeki hatalardan arama yerine, önderliklerde arayarak, Türkiye gerçekliğinden tamamıyla kopmuş ve sübjektivizm üzerinde politika yapan bir konumda çıkamamıştır. Türkiye de kapitalist üretim ilişkilerinin gerek alt yapıda ve gerekse de üst yapıda egemen olduğunu ilk okul öğrencilerinin bile verilerle kolayca tespit edeceği ortada durduğu halde, Türkiye’nin sosyo-ekonomik yapısının hala feodal üretim ilişkilerinin egemen olduğu, yarı-feodal olarak değerlendirmiş ve devrimin özünü köylü toprak devrimi ve devrimin yolunun kırdan şehirlere doğru gelişecek olan halk savaşı olduğundan ısrar etmiş ve don kişot’un yel değirmenlerine saldırması gibi geniş yoksul ve topraksız köylülerin toprak ağalarına karşı mücadelesinin önde olduğu bir demokratik devrimde dem vurmuştur.. Yani TKP-ML Partizan teori fukaralığından kurtulamadığından dolayı, Türkiye devrime ilişkin doğru tahlil ve tespitlerden uzak durmuş, hayali politikalar üzerinde ısrarcı olması nedeniyle ayrışmaların önüne bir türlü geçilememiştir.

Dogmatik zincirden kurtulanlar ise -MKP gibi-soluğu bir başka uca sosyalist devrime savrulmaktan kurtulamamışlardır. İşin daha da ilginç olanı bir çok TKP-ML Partizan kökenli akım Maoizme kapağı atmalarına ve Kaypakkaya yoldaşın düşünce derinliğiyle dış görüngü dışında hiç bir bağları kalmamış olmasına karşı, bu akımların hala Kaypakkayacı geçinmeye kalkışmaları, bu akımların nasıl bir çıkmaz ve kafa karışıklığı içinde olduklarını gösteriyor.

Maoculuğun ideolojik olarak kör ettiği –Bolşevik Partiyi bunların dışında görmek gerekiyor-TKP-ML Partizan kökenli akımları krizden çıkaracak tek şey Maoculuğu bir yana bırakarak program, strateji ve temel taktikleri baştan aşağı değiştirerek, Türkiye’nin gerçekliği üzerine bina etmektir. Aksi halde dogmatik ve sübjektif düşünce tarzından kurtulmamış bir akımın Türkiye Kuzey Kürdistan devrimine dair yüzyılda geçse doğru tahlil ve tespitler yapması beklenemez.

Neki 1981’den sonrası Bolşevik Partizan, Hareketimizin 1976 yılında ortaya koymuş olduğu ve sonrasında derinleştirdiği geçmişe bakış açısındaki M-L yaklaşımda etkilenen görüşler savunmaya yöneldi. Aslında 12 Eylül faşist darbesi birçok devrimci akımı felce uğratır, saflarında farklı eğilimlerin gelişmesi ve örgütsel kopuşların önünü açtığı gibi bu durumda TKP-ML Partizan örgütü de nasibini aldı. 1987 yılında TKP-ML üçüncü örgütsel aylık yaşadı. TKP-ML Merkezciler ve TKP-ML DABK’çılar olarak Partizan örgütü İbrahim Kaypakkaya ve 11 DABK kararlarına sahip çıkılıp, pratiğe sürülmediği savı üzerinde yaşanan ayrışma daha sonrasında da devam etti.

Elbette Kaypakkaya ve Onun önderliğinde kurulan TKP-ML Hareketine sahip çıkmak ve onun M.Suphi’den sonrası Türkiye Kuzey Kürdistanda 50. yıllık reformist ve revizyonist kuşatmayı yararak komünist hareketi yeniden ayakları üzerine diktiğini doğru M-L bir hatta anlamak, Onun hata ve eksikliklerini ortaya koyup aşmaktan geçtiğini unutmayalım.

Biliyoruz ki, M-L kavranışı, komünist bir örgütün çocukluktan gençliğe gençlikten olgunluğa gidiş süreçleri kesintisizce birbirini tamamlayan süreçler halinde ilerler. Nitekim komünist bir örgütte doğduğunda gerek iç ve gerekse de dış koşullardan, sınıf hareketi ve devrimci hareketin içinde geçmekte olduğu süreçte etkilenir . Bu etkilenme komünist hareketin teoriye hakimiyeti ve çözümü gündeme gelmiş sorunlarla bağı içinde oluşturmuş olduğu Türkiye Kuzey Kürdistan devrimine ilişkin programa tekabül edecek görüşler, tahlil ve tespitler üzerinde kendisini gösterir.

Haliyle, komünist hareket içinde doğup geliştiği koşulların olumlu yada olumsuz bir çok izlerini, program, strateji ve temel taktiklerinde taşır. Bu bakımdan dünyada hiç bir komünist hareket pür-i pak bir doğum yaşamamıştır. Keza komünist hareket çizgisini sürekli olarak, eksiklik, yetmezlik ve hatalardan arındırarak ilerlemiştir.

Buradan olarak Kaypakkaya yoldaşın önderlik etmiş olduğu 50.yılı geride bırakan örgütü değerlendirirken olabildiğince nesnel olmak, kendi kafamızda yarattığımız mitlerden değil yaşanmışlıkların prizmasında değerlendirmek her bakımdan önem taşımaktadır.

Haliyle gerek Kaypakkaya yoldaşın işkencedeki direnişini ve gerekse de kurucu önderliğini yaptığı TKP-ML Hareketinin değerlendirilmesinde tarih çarpıtılmışlığına geçit vermeden hareket etmek gerekiyor.

Kaypakkaya yoldaşı ve önderi olduğu TKP-ML Hareketini değerlendirirken başta TKP-ML Partizan cenahı olmak üzere, inkarcı ve herşeyi kendileriyle başlatan- MLKP, TİKP, TİKB, EMEP- akımların komünist hareketi önemli hatalarla yan yana olmayacağını ve yeni doğan komünist hareketin dört başı mamur doğacaklarını iddia ederek komünist hareketin doğuşu ve gelişiminde diyalektik materyalist bir konumda değil idealist metafizik bir hatta duruyorlar. Biz bu yazımızda esasta TKP-ML Hareketinin gerçek savunucuları ve Kaypakkaya yoldaşın çizgisinin devamcıları olduklarını iddia eden TKP-ML Partizan cenahının öncelikle işkencede tutumu üzerinde duracağız

Kuşku yok ki öncelikle hareketin doğuşu ve gelişimi üzerinde durmak gerekiyor

TKP-ML Hareketinin Doğuşu Gelişimi ve Temel Özellikleri

Hareketimiz 1972 yılında komünist bir örgüt olarak doğdu. Bu komünist hareketin ülkemizde ikinci kez doğuşuydu. İlki, 1920 yılında Mustafa Suphi’nin önderliğinde kurulan TKP idi. Ne var ki genç TKP, 1921 Ocak ayında önder kadrolarının Kemalistlerce katledilmesinden sonra, yeniden örgütlendiğinde Şefik Hüsnü oportünizminin egemenliğine girdi. Şefik Hüsnü’nün sağ oportünist çizgisi öncülüğünde Türkiye Komünist Partisi, Kemalist iktidarla uzlaşma çizgisi izledi. Defalarca gerici-faşist Kemalist hükümetlerin ağır saldırıları altında kaldı. 1951’de topluca çökertildi. 1960’larda TKP modern revizyonist bir parti ve sosyal-emperyalizmin, ideolojik, siyasi işbirlikçisi kimliğine büründü.

TKP/M-L Hareketi, ikinci kez komünist hareket olarak ülkemizde tarih sahnesine çıkarken, öncelikle, modern revizyonist, sosyal-emperyalist işbirlikçisi TKP’ni yadsıdı; Şefik Hüsnü önderliğindeki sağ oportünist, ulusal şovenist Kemalizm’le uzlaşmacı çizgisindeki geçmiş mirası reddetti ve Kürt ulusunun varlığını reddedildiği koşullarda, kayıtsız koşulsuz Kürt ulusunun ulusal ve demokratik haklarını savunarak tabuları kırdı. Mustafa Suphi önderliğindeki TKP’nin komünist mirasına sahip çıktı. M. Suphi çizgisini ve mirasını kendisine tarihi temel aldı.

Evet TKP/M-L Hareketi 24 Nisan 1972 yılında, geçmişin komünist mirasına sahip çıkarak, modern revizyonizme karşı uluslararası komünist hareketin yanında saf tutarak, komünist görüşlere sahip bir örgüt olarak doğdu. Doğuşunda kendisini kuşatan ulusal ve uluslararası koşulların da etkisiyle teorisinde, programında, taktiklerinde değişen düzeylerde Mao Zedung ve ÇKP revizyonizminin derin etkisinde kaldı

1960’lar Türkiye’sinde, 1961 Anayasası’nda yer alan kısmi demokratik hak ve özgürlüklerinin kullanıldığı ortamda, giderek demokrasi ve emperyalizme karşı bağımsızlık mücadelesi gelişti.

Genel demokratik muhtevalı hareket içinde, üniversite gençliğinin, 1965 sonrasında akademik talepli hareketinin giderek anti-emperyalist, anti-faşist nitelikli siyasal harekete dönüşmesinin özel bir yeri vardı. Aynı yıllarda proletarya sendikal ve demokratik siyasal mücadelesiyle ilk kez güçlü bir şekilde siyasal arenada göründü.

’70’lere doğru sömürüye ve zulme karşı grev, işgal, gösteri eylemleriyle devlete ve devletin yasalarına, parlamentosuna, sömürücü patronlar sınıfına karşı mücadelesiyle toplumsal savaşımda kendisini gösterdi. Köylülüğün toprak talepli işgalleri bu yıllarda nispeten yaygınca gerçekleşmiş olduğu, genel demokratik harekete köylü unsuru da katıldı.

Bu yılları kaplayan devrimci atılım dönemi, emperyalizmin işbirlikçisi egemen sınıfların, bizzat CIA’nın direktifleriyle tezgahladıkları 12 Mart 1971 faşist askeri darbesiyle son buldu. Kapkara gericilik yılları, yükselen devrimci hareketi bastırdı. Örgütlü güçlerini dağıttı, önderlerini katletti.

1960-‘ 71 yılları arasındaki devrimci atılım döneminde, işçi sınıfı, öğrenci gençlik ve köylü hareketlerinin yükselen devrimci eylemi, ekonomik-politik istemli ve anti-emperyalist, demokratik devrimci nitelikliydi. Savaşımla elde edilen yasalardaki kıs mi demokratik hakların kullanılmasıyla artan devrimci yığın eylemleri, giderek yasaları zorlayan, 15-16 Haziran 1970 şanlı işçi direnişinde görüldüğü gibi gerici-faşist devleti hedefleyen yasadışı biçimlere bürünüyordu.

Proletaryanın kendiliğinden hareketi reformizmin ve revizyonizmin etkinliği altındaydı, sosyalist görüşlerden uzaktı.

İşçi sınıfı hareketi dahil genel demokratik halk hareketi ve örgütleri üzerinde Kemalizm hayranlığı ve reformcu burjuva darbeciliğinin, şovenizmin, parlamentarizmin etkisi güçlüydü. Diğer yandan parlamentarizme tepki olarak, öğrenci gençlik hareketi saflarında Guevara’cı “Sol” maceracı görüşler gelişiyordu.

Bu dönemde uluslararası komünist hareket ise, Kruşçev revizyonizminin ihanetiyle, Sovyetler Birliği ve Avrupa’daki komünist partilerin modern revizyonist yozlaşmasıyla Sovyetler Birliği ve bir çok Doğu Avrupa ülkelerindeki kapitalizme geri dönüşle, geçici ama tarihindeki en büyük gerilemeyi yaşadığı, diğer yandan buna karşı yeniden gelişen komünist hareket için de Mao ve Çin revizyonizminin güçlü tahrip edici etkileri altın da olduğu koşulları içindeydi. Modern revizyonist yozlaşmaya karşı, Arnavutluk Emek Partisi ve diğer kardeş komünist örgütlerinde içinde yer aldığı ) genç, komünist hareket, Maocu revizyonizm ve revizyonist Çin Komünist Partisi’nin Marksizm-Leninizm adına yaymakta olduğu küçük-burjuva ve burjuva demokratik görüşlerin etkileriyle zayıf bir seçenek olarak gelişiyor ve bu durum gelişmesinin hızını yavaşlatıyor, sağlamlığını zayıflatıyor ve güdük bırakıyordu.

Bu iç ve uluslararası koşullarda, Türkiye Komünist Partisi Marksist-Leninist Hareketi, sonradan Türkiye İşçi. Köylü Partisi adını alan Türkiye İhtilalci İşçi-Köylü Partisi’nin (TİİKP) sağ revizyonist çizgisine karşı savaşım içinde, bu örgütün saflarından 1972 Nisan sonlarında ayrılarak İbrahim KAYPAKKAYA yoldaş önderliğinde kuruldu.

TİİKP, Maocu, sağ revizyonist çizgiye sahip ağırlıklı olarak aydınlardan oluşan, reformculuğun güçlü etkilerini taşıyan küçük-burjuva demokrat bir örgüttü. Hareketimiz TİİKP’in reformcu burjuvaziye kuyrukçu politik stratejisine, faşizme karşı devrimci iktidar seçeneği öngörmeyen reformcu politikasına, legalist örgütlenmesine karşı savaşım içinde ortaya çıktı, Marksizm-Leninizm ilkelerini yasadışı bir temel üzerinde örgütlemeyi, işçi sınıfı öncülüğünde bağımsız halk hareketinin silahlı devrimiyle, egemen sınıfların devletini yıkma, işçi sınıfı öncülüğünde demokratik-devrimci halk iktidarını kurmak gerektiği görüşlerini savunuyordu.

Bağımsız Marksist-Leninist bir örgüt olarak 1972 24 Nisan’da ortaya çıktığında, Hareketimiz, devlet, devrim, emperyalizm ve proleter devrimleri çağı, faşizm ve faşizme karşı mücadele, Kürt ulusal sorunu, proletaryanın tarihsel rolü ve görevleri konusunda sosyalizm komünizm ve proletarya diktatörlüğü konularında, Marks, Engels, Lenin ve Stalin’in görüşlerini savunuyor ve TİİKP revizyonizminin şahsında 50 yıllık revizyonist geçmişe ve modern revizyonizme başkaldırıyor, Mustafa Suphi önderliğindeki geçmiş Türkiye Komünist Partisi’nin mirasını kendisine tarihsel temel alıyordu.

Diğer yandan hareketimiz, o dönem, Kruşçev modern revizyonizmine karşı mücadele içindeki uluslararası genç komünist hareketi de büyük ölçüde etkileyen Maocu revizyonizmin küçük-burjuva devrimci görüşlerinin, özellikle Çin devriminden mekanik etkilenmeler yoluyla güçlü etkileri altındaydı.

Hareketimizin Teorik ve Politik Evrimi

Hareketimiz Marksizm-Leninizm’i ideolojik temel alarak doğdu. İbrahim Kaypakkaya yoldaş tarafından oluşturulan hareketimizin görüşleri Marksizm-Leninizm’i temel alıyordu

Görüşlerimiz, emperyalizm ve proleter devrimleri çağına ilişkin Leninist tahlilleri savunuyor, başta, çağımızın ulusal kurtuluş savaşları çağında olduğu burjuva demokratik, anti-Leninist bakış açısı olmak üzere, çağımızın artık değiştiği ve Leninizm’in sözde eskidiğini ilan eden Kruşçev’ci revizyonist teorileri ve III. bunalım dönemi gibi anti-Leninist görüşleri reddediyordu.

Leninizm’in, çağımızın odağında proleter devrimlerin yer aldığı bakış açısına ve emperyalizm tahliline dayanan dünya proletarya devrimine ilişkin görüşlerini savunuyordu. Bu görüşlerimizin yanında, çağımız ilişkin, Çin’li revizyonistlerin “emperyalizmin toptan çöküşe, sosyalizmin bütün dünyada zafere ilerlediği” saptamasını da hatalı olarak savunuyorduk. Bu oportünist etki hareketimizin ilk doğuşunda ‘sol’ oportünist taktik çizgi izlemesinde rol oynayan etkenlerden biri oldu.

Hareketimiz, Marksizm-Leninizm’in sosyalizm ve komünizme ilişkin bilimsel öğretilerini savundu. Proletarya diktatörlüğüne ilişkin Marks ve Lenin’in görüşlerini kararlılıkla savundu. Konuya ilişkin her türden burjuva demokrat sapmayla kendi görüşü arası na kalın bir çizgi çekti. Proletarya diktatörlüğünün devlet örgütlenmesi olarak, Paris Komünü ve Sovyetler örgütlenmesini ön gördü.

Ülkemizdeki sınıfları, sınıfların niteliği ve tarihsel rollerini Marksist-Leninist bakış açısına göre oluşturdu. Ülkemiz proletaryasının tarihsel rolü ve görevlerini, Marksist-Leninist öğretiye uygun olarak ortaya koydu. Temel hedefinin proletarya diktatörlüğü ve sonal amacının proletarya diktatörlüğü aracılığıyla sömürüsüz, sınıfsız ve devletsiz bir toplum olan komünizmi gerçekleştirmek olduğunu doğru olarak ortaya koydu.

Hareketimiz, devlet konusunda Marksist-Leninist öğretiyi savundu. Her devletin sınıfsal bir nitelik taşıdığını, ülkemizdeki kocaman askeri-bürokratik devlet aygıtının komprador tekelci burjuvazi ve büyük toprak sahipleri sınıfının devleti olduğunu ortaya koydu. Ülkemiz devriminin ilk aşaması olan demokratik halk devriminin zaferiyle, demokratik-devrimci iktidar ve devrimin kesintisizce sosyalist devrime dönüştürülmesiyle geçilecek proletarya diktatörlüğü döneminde devrimci bir devleti, anarşizmin tersine öngörürken, bunun komünizme geçiş için zorunlu bir geçiş dönemi boyunca gerekli olduğunu, komünizme geçmenin aracı olarak rolünü oynadıktan sonra bütünüyle sönmesi gerektiğini savundu.

Hareketimiz ülkemizde Prusya yoluyla kapitalizmin gelişmekte olduğunu ortaya koyarken yarı-feodal üretim ilişkilerinin ekonomik yapıya egemen olduğunu savundu. Bu saptama ülkemiz ekonomisindeki görece gelişkin kapitalist gelişmeyi tahlil edemeyen, öznel bir saptamaydı. ülkemiz ekonomik yapısını devrim öncesi Çin’in yapısına benzeten kopyacı bir yaklaşımın ifadesiydi. Bu oportünist hatamız beraberinde bir çok hata işlememizi koşullandırdı.

Ülkemizde devrimimizin ilk adımını, demokratik halk devrimi olarak doğru saptıyorduk. Ama, bu devrimin özünün toprak devrimi olduğunu söylüyorduk. Bu yanlıştı ve Çin devriminden kopyacı bir etkilenmeyi ifade eden Maocu oportünist bir hatamızdı,

Yine devrimimizin demokratik ve sosyalist iki adımında proletaryanın sınıf bağlaşıklarını Leninist tarzda saptıyorduk. Proletaryanın şehir ve kır küçük-burjuvazisiyle birlikte demokratik devrimi, hemen ardından yarı-proletarya ile birlikte sosyalist devrimi başaracağını, savunuyorduk. Bu görüşler ülkemizde sınıfların niteliklerine uygun. Leninist, anti-emperyalist demokratik devrimlere ilişkin görüşlerdi. Ancak orta burjuvazinin ( ulusal burjuvazi ) sol kanadıyla stratejik bağlaşma öngörmemiz düşünsel planda kalmasına, koşula bağlı olarak ele alınmasına karşın, sağ oportünist Maocu bir hatamızdı, ülkemiz, proletaryasının gelişme düzeyi, orta burjuvazinin karşı-devrimci liberal politika izlediği gerçeklerine aykırıydı, oportünist hayaller yayıcıydı.

Yine, feodal kalıntıları abartmamız, Çin devrimini kopya eden oportünist hatalarımız, demokratik devrimde devrimci proletaryanın politik stratejisinde önemli bir başka hataya da düşmemize yol açtı. Devrimimizin ilk adımında, temel güç olarak proletarya ile şehir ve kırın küçük-burjuvazisini değil, köylü küçük-burjuvaziyi gördük. Bu Maocu oportünist hata hareketimizin o dönemdeki pratik çalışmasının yönelimini belirledi. Oysa ülkemizde Çin gibi güçlü küçük-burjuva devrimci köylü hareketi yoktu, proletaryanın ve şehir küçük-burjuvazisinin devrimci yığın eylemlerinin gerisinden gelen zayıf bir hareket özelliğindeydi.

Hareketimiz, devrimimizin ilk adımında proletaryanın hegemonyasını öngördü, yanı sıra devrimimizin kesintisizce sosyalist devrime ve demokratik devrimci iktidarın proletarya diktatörlüğüne dönüştürülmesi Leninist kesintisiz devrim bakış açısını savundu. Ancak, ülkemiz devriminin ilk adımında da proletaryanın yalnızca ideolojisi, örgüt ve politikası ile değil, eylemleriyle de devrime damgasını basacağı gerçeğini göremedi. Kırsal alanlardaki çalışmayı temel alan Maocu oportünist hatayı işledi.

Faşizm ve faşizme karşı mücadele konusunda hareketimiz devrimci ve Marksist-Leninist görüşler savundu. Soruna devrimci bir bakış açısıyla yaklaştı. Faşizmin ülke içinde sınıf dayanakları olarak komprador tekelci kapitalist sınıf ile büyük toprak sahipleri sınıflarını saptadı. Faşizme karşı savaşımı, proletarya ve küçük-burjuva emekçi sınıfların demokratik devrimci iktidar savaşımı olarak öngördü. Bu konuda, sürekli faşizm görüşünün kısmi etkileri şeklinde hatalar görüşlerimiz içinde vardı.

Ülkemiz demokratik devrimci hareketinde yaygın olan Kemalizm hayranlığına hareketimiz uzlaşmaz bir savaş açtı. Karşı-devrimci ve halk düşmanı yüzünü ve iktidara geldikten sonra ki dönemlerde halk üzerinde gerici ve faşist diktatörlük kuran niteliğini amansızca eleştirdi.

Kürt ulusal sorunuyla ilgili ülkemiz devrimci hareketinde var olan egemen ulus şovenizmine, en büyük ve Marksist-Leninist darbeyi vuran o dönemde hareketimiz oldu. Kürtlerin bir ulus olduğu ve Kürt ulusunun ayrı bir devlet kurma hakkını kayıtsız koşulsuz savundu. Sorunun özünü, serbest rekabetçi kapitalist dönemdeki gibi pazar sorunu olarak koyan oportünist anlayış hatasına karşın bu sorunda ülkemiz devrimci hareketinin gelişme sağlamasına önayak oldu.

Silahlı mücadele ve mücadele biçimlerine yaklaşımda, ülkemiz devriminin izleyeceği stratejik yol konusunda “sol” oportünist ve Maocu hatalar işledik. “Devrim kitlelerin eseridir” öğretisini savunmamıza karşın, pratikte “Sol” oportünist taktik çizgi izledik. Yığınların devrimci eylemi, faşizm tarafından bastırıldığı koşullarda mükemmel devrimci durum ön görmemiz, aşırı öznel bir saptamaydı. “Emperyalizmin toptan çöküş çağı” tahliliyle ve Çin devriminden kopyacı tarzda etkilenmeyle birleşince, pratikte silahlı mücadele öngören ve yürütmeye çalışan bir taktik çizgi izledik.

Köylü hareketinin devrimci potansiyelini, proletarya hareketinin pratik durumuna oranla abartmamız ve Mao’cu etkilenmemiz, kırsal alanları esas alarak iktidarı parça parça kurarak ilerlemeyi öngören halk savaşı stratejisini benimsememize yol açtı. Bu ülkemiz gerçeklerinden kopuk oportünist bir görüştü ve hareketimizin gelişmesini güdük bırakan önemli oportünist hatalarımızdan birisiydi.

12 Mart askeri faşist darbesinden sonra, ülkemiz devrimci hareketi geçici bir yenilgi aldı. Hareketimiz kuruluşundan yaklaşık 1 yıl sonra yenilgi aldı ve örgütsel çalışması kesinti ye uğradı. Başta önderimiz İ. İ-KAYPAKKAYA’nın öldürülüşü olmak üzere birçok kayba uğratıldık. Yenilgi o günkü izlediğimiz taktik çizginin sol karakterini kavratıcı olduysa da, hatalarımızı köklü bir şekilde kavrayamadık. Teorik, politik düşüncelerimizi gözden geçirme, yanlışlarından arındırma ve geliştirme çalışmalarımız kayda değer bir ürün vermedi.

Kadro politikası, örgüt biçimlerinde sol ve askersel düşüncelerimiz bir süre devam ettiyse de, 1974’lerde yükselişe geçen yığın hareketi, bizi, hatalarımızı köklü ele almaya yöneltti. Aynı süreçte Marksizm’i kavrayışımız gelişti, ülkede M-L klasiklerin yayılışı da hızlandı.

1976 başlarında itibaren örgütte gelişen düşünce ayrılıkları üzerine açılan tartışma kampanyası, teorik-politik görüşlerimizdeki hatalı yanları aşmada büyük bir atılım yarattı. O gün kavrayamamış olmamıza rağmen, kampanyanın önemli bazı sonuçları Mao’dan, Mao’nun çizgimiz ve pratiğimiz üzerin deki etkilerinden kopuştu.

Şöyle ki; öncelikle, ülkenin iktisadi ve toplumsal yapısını materyalist bir tahlil sonucu işbirlikçi tekelci kapitalizmin ülkemizde egemen hale geldiğini tespit ettik. Dolayısıyla yarı-sömürge ülkelerin devrimle tasfiye edilmedikçe yarı-feodal kalacağı Maocu yanlış düşüncesini terk ettik. Devrimde sınıfların mevzilenmesi açısından, işçi sınıfının mevcut niceliksel gelişme derecesine göre devrimin temel güçlerinden (insan kaynağı) biri haline geldiği, proletarya arasında ve sanayi şehirlerinde çalışmayı esas almak gerektiği sonuçlarına vardık. Bu ikincisini taktik olarak öngörsek de, kırları esas almaktan vazgeçmemiz, gerçek bir ilerlemeyi yansıtıyordu. Nitekim örgütümüzün, giderek proletaryaya dayanma anlayış ve pratiğinin gelişmesinin önemli bir adımıydı.

Görüşlerimizdeki bu değişiklik, demokratik devrimin özünün toprak devrimi olduğu görüşümüzü bizim için tartışmalı hale getirdi. Ama bunu resmileştirmiş bir sonuçla reddetmeye dek vardıramadık.

1976 tartışma kampanyasıyla, o zamanki yönetim organımız Koordinasyon Komitesi (KK) yönetiminde, görüşlerimizde yaptığımız önemli bir değişiklik de, mücadele biçimlerine yaklaşımdaki sol oportünist hatalarımızı pratikte edindiğimiz deneyimlerin de yardımıyla düzeltmek oldu. Bu konu da hatalarımızı Marksist-Leninist kavrayışla ele aldık, düzelttik.

Bu seferde sağ Maocu tezler ve özel olarak gerici Üç Dünya Teorisi’nden etkilendik, kendi öz gücümüze güvende sarsılmalar yaşandı ve KK’da geçmişe yaklaşımda inkarcı eğilimler gelişti.

Hareketimiz Hatalarına Savaş Açarak Dogmatizm ve Sübjektivizmi Yendi

Bünyesindeki hastalıklar hareketimizi rahatsız ediyor; bu hastalıklardan kurtulmanın, sağlığa kavuşmanın, sınıfına ve halka önderlik görevlerini hakkıyla yerine getirebilecek duruma gelmenin sancısını çekiyordu. Nitekim KK’nın 2 yıl yenilgi ve hatalarımız üzerine gitmemesi , hem devrimci çevrelerin ve hem de alt kadroların özeleştiri beklentileri tüm örgütümüz dikkatini, bünyesindeki hastalıklardan kurtulmasının üzerinde toplamış, saflarda bu sorun konuşuluyor, tartışılıyor, bunun özlemiyle doluysa, bu hastalıklardan kurtulmak için gerekli asgari koşullar oluşmuş demekti. KK, bu sorunun çözümü için koşulların uygunluğu oluşmuştu; çünkü Marks’ın belirttiği gibi, « .. .insanlık, kendi önüne ancak çözüme bağlayabileceği sorunları koyar, çünkü yakından bakıldığında, her zaman görülecektir ki, sorunun kendisi, ancak onu çözüme bağlayacak olan maddi koşulların var olduğu ya da gelişmekte bulunduğu yerde ortaya çıkar.» sınıf savaşımının gereksinimleri sorunun hızla çözülmesini dayatıyordu M-L Hareketin kadrolarının bir bölümü bu sorun üzerine doğru bir kavrayış oluşturmuştu. Hatalar, ideolojik kökleri ve düzeltme yöntemleri kadrolarca doğru kavraranılmaktaydı.

M-L kadrolar 74-76 döneminde , özellikle örgütsel faaliyetlerin, kitle pratiğinin örgütlenmesinde ve çalışma tarzında sol oportünist hatalar artarak devam ettiğini söylüyorlardı -Bu sol kendiliğindenci eğilimlerin, hareketimizin geniş kitleler içinde kök salmasını engellediği,, proletarya partisini yeniden kurma görevini yerine getirmede önemli bir köstekti. Ve yine onlar, partinin, M-L Hareket tarafından yeniden kurulmasının şartlarını olgunlaştırma da esas olan ideolojik – siyasi mücadele görevlerinin başarıyla yürütülebilmesini, bunun yerine getirilmesini ciddi ölçüde zaafa uğratan hataların aşılmasıyla mümkün olacağının ifade ediyorlardı. Hataları aşarak, ideolojik – siyasi mücadele, dolayısıyla örgütü yeniden kurma görevlerinin esasını yerine getirebilmenin, 74-76 döneminde özellikle örgütsel alandaki hata ve zaaflara karşı mücadeleyi öne çıkarmakla, örgütlenmede ve çalışma tarzındaki sol-kendiliğindenci etkileri aşmakla gerçekleşeceğini, bunu yaparken siyasi mücadele ve önderlik sorunundaki kavrayışımızı derinleştirmemizin zorunluluğunu kavramış olmak gerekiyordu..

Her sorunun çözümü, proletaryanın bakış açısıyla ele alındığı, doğru bir anlayış oluşturulduğu ve sorunun diğer sorunlarla bağı doğru bir biçimde kurulduğu, çözüm için doğru yöntemler geliştirip uygulandığı ölçüde mümkündür.

Bu M-L bakıştan hareketle, M-L Hareketin hatalarını doğru değerlendirebilmek, dolayısıyla doğru çözümlere ulaşabilmek için, herşeyden önce bakış açısı sorunu üzerinde durulmalıdır. Proletarya hataları nasıl değerlendirir, sınıf mücadelesinde hatalardan öğrenmenin yeri nedir, hatalara karşı amansız olmak niçin zorunludur vb. Bu sorunlara kısa ve özlü bir biçimde değineceğiz. Sorunun bu yanları -ki bunlar tayin edici öneme sahip kavranmadığında, ne eksik ve hataların doğru tespiti ne de onların giderilmesi gerçekleştirilemez, amaca ulaşılamaz.

1976 Ayrılığının Temelleri ve Dogmatik Partizan Cenahının Gerçekleri Tersyüz Eden Tarih Yazımı

1976 TKP-ML hareketinde hem hizip örgütleyip ayrılıp ve 1978 yılında TKP-ML Partizan adını alan akım, tartışma kampanyası sürecini çarpıttığı gibi, hem de kendi uydurduğu yada öyle zannettiği tek yanlı değerlendirmeleri devrimci kamuoyuna gerçekmiş gibi sundu ve sunmaya devam ediyor.

Bu konuya dair eleştiriye geçmeden önce birkaç sorunu aydınlatmak gerekiyor. Öncelikle “ KK’nın hizip ” olduğu ve örgüt içi mücadelede Partizan cenahının Marksist-Leninist ilkeleri nasıl katlettiğini verileriyle ortaya koyarak, kimin nasıl örgüt yıkıcısı olduğunu tanıtlamaya çalışacağız.

Esas örgüt yıkıcısı ve hizipçi olan ve tartışma kampanyasından kaçan dogmatik Partizan’ın kendisidir. “Yavuz hırsız ev sahibini bastırır ” misali Partizan’cılar, “KK tasfiyeci hizipten” bahsederek daha işin başında örgütün Merkezi önderliğin kendi kendine hizip ilan ederek, komik bir duruma düşüyorlar.

Aslında Partizan cenahı M-L bir örgütte örgüt içi mücadelenin nasıl yürütülmesi gerektiği, hizbin ne anlama geldiği ve nasıl ortaya çıktığı, 1976 tartışma kampanyasında dogmatik bir çizgide ısrar ederek nasıl tartışma kampanyasın da değişik gerekçeler ardına gizlenerek tartışmadan kaçtıklarını birkez daha ortaya koymaya çalışacağız

Ama konunun anlaşılması bakımından öncelikle, komünist bir örgüt içinde hizibin ne demek olduğu sorusunu yanıtlayarak işe koyulmak yerinde olacaktır. Bilindiği üzere hizip ,bir siyasi örgüt içinde, o örgütün programı dışında bir program oluşturmak ve örgüt disiplinin yerine kendi grup disiplinini geçiren bir gruplaşmadı. Komünist örgütler saflarında hizip oluşturulmasına, yani ayrı bir programı ve disiplini bulunan grupların doğmasına hiçbir şekilde izin vermezler, veremezler. Bu, pratikte tek bir irade, tek bir düşünce, tek bir eylem olarak harekete eden, M-L örgütlerin sınıf mücadelesini başarıyla sürdürmeleri. Bu Leninizm’in “ hiziplerin varlığıyla bağdaşmayan irade birliği olarak parti ” öğretisinin doğru kavranıp kavranmamasıyla bağlıdır.

İşte dogmatik hizip, M-L hareket içinde ayrı bir disiplin oluşturarak, bir çok konuda daha doğru düzgün tartışma yapmadan-yapamadan, yanlışlarda ayak direyerek “ ya bizim gibi düşünürsünüz yada disiplini tanımam” diyerek örgüt disiplini yerine görüş disiplinin dayatmıştır.

Dogmatik hizbin M-L hareket içinde ortaya çıkması ve harekete saflarında önemli tahribat yaratması nedensiz değildir. Bu nedeniyle yaşananları doğru kavramak, hizbe karşı mücadele açısından önem taşıdığı kadarıyla, bu tecrübeyi doğru değerlendirmek ve dersler çıkarmak bakımından da önemlidir.

Kuşu yok ki, komünist hareketin saflarında dogmatik hizbin ortaya çıkmasının nedeni sınıfsaldır. İşçi sınıfının demokrasi savaşımında etkilenen ve devrimci fikirlere sempati duyan küçük burjuva unsurların saflarımıza katılarak mücadelemiz içinde yer almaları dogmatik hizbin ortaya çıkmasına nesnel bir sınıfsal temel yaratmıştır. Bu küçük burjuva unsurlar, işçi sınıfı hareketinin devrimci disiplini, kendilerini ezen bir cendere olarak görürler ve küçük burjuva düşüncelere kolayca kapılmaya elverişlidirler.

İşte M-L hareketin saflarına katılan ve işçi sınıfı hareketinin devrimci disiplinine tahammül edemeyen küçük burjuva aceleciliğinde mustarip dogmatik hizip ayrılıkları geliştirip derinleştirmek bakımından örgütsel anarşizmi vazeden görüşler geliştirmiş ve M-L görüşlerden bir haber davranmıştır.

Dogmatikler Örgüt Disipline Uymayı Cendere Olarak Gördüler

Dahası dogmatik hizip, M-L hareketin ve önderliğinin tartışma kampanyasını başlatmada darbeci hatalı bir yöntem kullanması- hemen akabinde KK tartışma kampanyası başlatılmasında işlenen hata ve zaafların özeleştirisini kapsamlı olarak yaptığı halde, KK’sinin ve haliyle de örgütün disiplinini tanımamakta ısrarlı oldu. – ve bazı hata ve zaafları da istismar ederek tasfiyeci hiziplerini genişletmeye çabalayan bu küçük burjuva unsunlar sonuçta hizipçiliğin kara bayrağını açtılar, yıkıcı ve parçalayıcı tutumlarıyla TKP-ML Hareketinin haklı itibarını , kendi gerici amaçları için istismar etmeye çalışmaktan da geri durmamışlardır.

İşte 1976 yılında dogmatik hizipçilerin durumunu belirleyen gerçekler bunlardır. Örgütsel alanda açıktan anarşizmi vaaz eden görüşler politik alanda M-L hareketin görüşlerinde küçük burjuva akımların görüşleri doğrultusunda savrulma, M-L harekete düşmanlık, bu şamatası büyük kendisi hiçbir ilke tanımayan dogmatik hizbin temel özellikleridir. Dogmatik hizip M-L açtığı mücadele elbette kendi küçük burjuva niteliğine uygun yöntemler kullanacaktı. Nitekim öyle oldu. Dedikodu, yalan, iftira başka bir deyişle “skandal ticareti ” bu dogmatiklerin başlıca mücadele yöntemi oldu.

Dogmatik hizip, tartışma sürecinde umutsuzca çıkmaz bir yola girmenin can havliyle en kör gözün görebileceği yalanları söylemekten tereddüt etmedi.

Yine tartışma sürecinde dogmatik hizbin başka bir özelliği de ilkelerden yoksun oluşu, kısacası ilkesizliği ilke edinmesidir. Dogmatik şefler dün ak dediklerine hiç sıkılmadan bir süre sonra kara demekten beis görmediler. Onların görüş değiştirmesi adeta çamaşır değiştirmek kadar kolay oldu. KK’nin mücadelesi ve tartışma dönemindeki ilkeli duruşu, kadroları kazanma çabası dogmatik hizbi tam bir şaşkınlık içine itmiş ve verdiği sözlere uymamak için bin dereden su taşıyan dogmatikler tartışmadan kaçmak için oportünist manevra yapmaktan geri durmamışlardır.

Haklarını yememek gerekiyor dogmatiklerin değişmeyen ilkelerden biriside M-L harekete karşı düşmanlık ilkesidir. Dogmatik hizbin saflarında kariyeristlerden sağcılara bin bir anlaşamayacakların hareket düşmanlığı temelinde buluşmaları tesadüfi değildir. Çünkü aralarındaki ciddi görüş ayrılığına rağmen, tümünü birleştiren ortak bir noktaya sahiptirler: M-L harekete ve onun düşüncelerine düşmanlık. İşte onların değişmez ilkesi budur.

Elbette tartışmada kaçan dogmatiklerin saflarında birçok iyi niyetli devrimci unsurun cereyana kapılmasında kurtarmak, onların tartışmaya katılmasıyla mümkün olacaktı. Bunun içindir ki KK tartışma kampanyasını birlik eleştir birlik yaklaşımı içinde ele alarak dogmatizm rüzgarına kapılanları bu rüzgarda kurtarmaya çalışmıştır.

Akılda tutmamız gereken bir başka nokta dogmatik hizbin ortaya çıkmasının M-L hareketin işlemiş olduğu oportünist hataların bir nevi cezası olduğu gerçekliğidir. Tartışma kampanyasının sonuna kadar da gidilmiş olsaydı da yine de dogmatikler örgütte azınlık olarak kalmaları kaçınılmazdı.

Neki tartışmanın sonuna kadar gidilmesi bir Konferans yada Kongrenin toplanması durumunda dogmatikler M-L hareketi bu düzeyde ciddi bir darbe vurmazdı. Keza önce İstanbul Bölge yönetimi, ardında Yurtdışı Bölge yönetimi, Dersim-Erzincan, Kars’ta bir çok öne çıkmış kadro ve kadro adayının dogmatik hizbin peşinde gitmesinde, dogmatiklerin durumu görerek erken ayrılık ilan etmelerinin belirleyici etkisi olmuştur.

73 yenilgisinin nedenlerinden sosyo ekonomik yapıya, devrimin yolun-ittifaklara ve temel çalışma alanlarına uzanan kısacası Türkiye Kuzey Kürdistan devriminin temel sorunlarını kapsayan ve hareketin teorik-politik alanda hatalardan kurtularak derinleşmesini sağlayan tartışma kampanyasının demokratik merkeziyetçilik temelinde yürümüş olsaydı, sonuç dogmatiklerin aleyhine olacaktı.

Ama dogmatik hizipçiler bu gerçeği önceden gördükleri

ve tartışmanın sonucunda bir kongre yada konferans toplandığında çoğunluğun KK’nın düşüncelerinin lehine çıkma olasılığının yüksek olmasını anladıklarından dolayı, KK’nın nezdinde de örgütün disipline uymada dayatmacı, pazarlıkçı ikili davranış içinde olmaları bu gerçeği göstermektedir. Nitekim KK’nın İBY’ne örgütün disiplinin tanıyıp tanımadıklarını sorduklarında son görüşmede açıktan zaman kazanma ve hesaplı davranış içinde disiplini tanıdıklarını söyleyerek aslında örgütün disiplini tanımadıklarını ve başından itibaren ayrılık yanlısı olduklarını ortaya koymaktadırlar.

Haliyle bu süreçte İBY’nin başını çektiği dogmatik hizip ideolojik-politik ve pratik olarak M-L harekete ve önderliğe karşı objektif olarak bir cephe oluşturduğudur. Aslında dogmatik hizbe karşı mücadele aynı zamanda yılların birikmiş olan hata ve zaaflarımıza karşı mücadele ederek ideolojik köklerini kurutmak için yürüttüğümüz mücadeleyle birleştirmek gerekiyordu.

Dogmatik hizbin ve benzer olumsuzlukları ortaya çıkmasının önlenmesinde, bu tür ihtimallerin asgariye indirilmesi, ancak hizbin yeşerme ve boy atma imkanı bulduğu bu toprağın temizlenmesiyle mümkündü. Bunu başarmadığımızda durumda, dogmatik hizbe karşı kazanılacak en başarılı zafer bile, bir yarım zafer olarak kalacaktı. Yeni olumsuzlukların yeşermesi için elverişli zemin muhafaza edilmiş ve belki de daha önemli olumsuzlukları zemin yaratmaya devam etmiş olacaktır.

Dogmatikler 76 Örgüt İçi Mücadelede Görüşler Disiplini Adı Altında Anarşizmi Savundular

Dogmatik hizbin temel özelliklerinden birisinin, örgütsel anarşizmi savunma olduğunu belirtmiştik. Bu konuya daha yakın eğilerek. M-L örgüt içi mücadele anlayışını ortaya koyalım ve dogmatik hizbin anarşist görüşlerini ve çizdiği pratiği sergileyelim.

Dogmatikler cenah örgüt içi mücadele örgütsel anarşizmi savunuyordu. Bilindiği üzere işçi sınıfı toplum içinde yer alan sınıflardan çitlerle ayrılmış değildir. Dolayısıyla toplum içinde yer alana diğer sınıfların düşünce eylemleri, kültürleri, gelenek ve alışkanlıkları işçi sınıfını etkilemeden, onun üzerinden iz bırakmadan edemez. Farklı fikirlere, ayrıca modern toplumda işçi sınıfının çeşitli katmanlarının mevcudiyetine temel oluşturur. Bu durum işçi sınıfının en yüksek örgütü, sınıf bilinçli müfrezesi olan işçi sınıfı partisi içine yansır. Parti içinde, doğru ile yanlış fikirler arasında sürekli bir mücadele ve M-L fikirler parti dışında olduğu gibi, parti içindeki mücadele ile gelişir, güçlenir ve sağlamlaşırlar. Dahası içinde böyle bir mücadele bulunmayan parti, ölü partidir, canlılığını yitirmiştir. Bu mücadele doğru tarzda ele alınıp yürütüldüğünde, partiyi geliştirip ileriye doğru iter.

Lenin’inde belirtmiş olduğu gibi, partide görüş ayrılıklarının temel ve kaçınılmazdır. Önemli olan bu görüş ayrılıklarına karşı aynı örgüt çatısı altında mücadele halinde bir arada bulunup bulunmayacak nitelikte olduklarının doğru tespiti ve görüş ayrılıklarının mücadelesinin, ne tarzda hangi örgütsel ilkelere bağlı yürütülmesidir. Bu sorunlara açıklık getirmemiz dogmatik hiziple aramızdaki anlayış farkının bir biçimde belirmesine hizmet edecektir.

M-L örgüt saflarında görüş ayrılıklarının bulunmasını tabi ve kaçınılmaz görür. Ancak herşeyden önce görüş ayrılıklarının üzerine giderek yanlış fikirlerin düzletilmesini, doğrunun yanlış üzerinde zafer kazanmasını sağlamaya çalışır. Birlik-eleştir-birlik ilkesine bağlı kalarak ikna yoluyla görüş ayrılıklarını gidermeye çalışır.

Farklı görüşlerin mücadele olmaksızın kendilerini korumalarına fikir ayrılıklarının gelişip kökleşmesine izin vermez. M-L örgütte burjuva ve küçük burjuva düşüncelerin yeşerip boy atmasına, örgütün M-L niteliğinin bozulması tehlikesinin doğmasına yol açmak ve giderek, bu düşüncelerin örgütü burjuva ve küçük burjuva örgüte dönüştürmesinin şartlarını yaratması anlamına gelir. İşte bu nedenle, örgüt içi görüş ayrılıklarının doğru bir tarzda üzerine gidilerek giderilmesi de o derece temel ve M-L için kaçınılmazdır.

Buraya kadar “ görüş ayrıkları ” örgüt içinde bir veya birkaç noktada ortaya çıkan ve yanlış görüşleri onların esasta proleter devrimci olmalarını ortadan kaldırmayan, ancak onların bir bütün olarak alındığında proleter devrimci esasa sahip düşünceleri üzerindeki burjuva ve küçük burjuva etkileri yansıtan görüş farklarını anlattık ve bu kavram üzerinde durduk.

Ancak, bazen görüş ayrılıkları gelişip kökleşerek, iki ayrı sınıfın, burjuvazi ve proletarya’nın ideolojisi ve politikası arasındaki farka tekabül eden çizgiler haline, farklı sınıfları temsil eden çizgileri haline gelebilirler. Hiç şüphesiz, M-L örgüt, görüş ayrılıklarının bu noktaya ulaşmasına izin vermez, var gücüyle bu ayrıklıkları daha önceye gidermeye çalışır. Ama M-L bütün çabasına rağmen, aynı örgüt içinde iki ayrı sınıfa ait çizgi farkı ortaya çıkabilir. M-L çabası böyle bir gelişmeyi önlemede yeterli olmayabilir. İki ayrı sınıfa ait çizgilerin varlığı, M-L’lerin istek ve iradesi dışında bir olgu, objektif bir olgu haline gelmiştir. Bu şartlarda M-L çizgi, oportünist çizgiyi örgütten tasfiyeye yönelir. Bu oportünistlerin iknası yoluyla değil, kadroların iknası temelinde oportünizmin tasfiyesi yoluyla gerçekleşir.

İki çizgi, M-L rağmen ortaya çıktığında, yapılması gereken, örgütü M-L safta toplayarak, oportünizmi tasfiye etmektir. Şayet M-L’ler, örgütte çoğunluğa sahip iseler ve yönetici organları ellerinde tutuyor iseler zaten sorun yoktur.. bu durumda, kadroların M-L etrafında geniş ve en sıkı birliğini bu çoğunluğa dayanarak oportünizmi tasfiye etmek gerekir. Ancak, M-L’ler örgütte azınlıkta iseler ve muhalefet durumunda kalmışlarsa, sorun farklı ele alınmalıdır. Bu takdirde örgüt M-L niteliğini henüz yitirmemişse, doğru fikirleri örgüt çoğunluğuna kavratarak örgütü örgütü kendi saflarına kazanma imkanın tükenmemiş demektir. Bu durumda M-L örgüt disiplinine uyarlar, örgüt içi demokrasiyi işletirler, demokrasinin ihlaline karşı durur ve bunu yaptıklarında oportünistleri teşhir ederler. M-L örgütün normal organlarını işleterek (kongre, konferans gibi.) daha önce örgüt içi demokrasiyi işleterek, taraflarına kazandıkları örgüt, çoğunluğuna dayanarak yönetimi ele geçirir ve oportünizmi tasfiye ederler. Örgüt M-L kaldıkça tutulması gereken doğru yol budur. Ancak örgüt oportünist bir niteliğe bürünmüşse, M-L tüm sağlam unsurları toplayarak örgütten ayrılırlar. Bu durumda esas olan budur. Bu şartlarda örgüt çatısı altında kalmak, geçici olarak taktik nedenlerle mümkün olabilir.

Bizim baştan itibaren -KK döneminden bu yana- savunduğumuz anlayış da tamda buydu.

Ama, 1976 yılında KK’nın önderliğinde başlatılan tartışmaya karşı, aynı hatta duran dogmatik hizipçilerin hemen hepsi de, örgüt içi mücadelede hatalı sol sekter bir çizgide hareket etmişlerdir.

Nitekim dogmatik hizipçiler örgüt yıkıcılıklarını mazur gösterebilmek için oportünizmle uzlaşılıcıktan sekterliğe dek varan çeşitli görüşleri savunmakta, son geldikleri noktada örgütsel anarşizmin teorisini yaptılar. Dogmatiklerin tek amacı örgüt yıkıcılıklarını kitabına uydurmaktı.

Bu dogmatiklerin-Bolşevik Partizanın örgüt içi mücadelede çift standartçı bir konumda duruşunu demagoji ile gizlemeye çalışması ve KK’nın söylemleri ortada olduğu halde, kendi sübjektif niyetini objektif gerçek yerine geçirme savunuculuğuna soyunarak, laf kalabalığıyla tarihi gerçekleri ters yüz etme çabalarının tek bir nedeni vardı, oda örgüt içi mücadele yönteminde tutulan yolun yanlış olmasıydı. Kuşku yok ki dogmatikler 1976 tartışma kampanyasında örgütsel anarşimizi vaaz etmişlerdir. Peki dogmatik hizip ne dedi ne yaptı.

KK Tartışma Kampanyasında Örgüt İçi Yayın Organında Herkese Görüşleriyle Katılma Olanağı Sağladı

Tartışma kampanyasında demokratik merkeziyetçilik temelinde tartışma yayın organı Proleter Birlikte herkesin düşüncelerin özgürce ortaya koyup tartıştığı ve yine farklı düşüncelerin yayınlanmasında herhangi bir kısıtlamanın söz konusu olmadığı platformu, kullanmayarak mızıkçılık yapan dogmatikler, KK’nın önderliğini aslında başından itibaren tanımayarak hatta itiraf ettikleri gibi örgüt disiplinine- biz KK’nın değil, örgütün yani görüşlerin disiplinine bağlıyız- göstermelik uyuyor göründükleri yönlü açıklamaları ve “bizim istemlerimizi kabul etmezseniz biz birlikte yürümeyiz ” diyerek tartışmadan kaçarcasına ayrılığı ilan edip örgüt saflarını terk etmeleri bu dogmatik hizbin kendilerine ve fikirlerine inançsızlık yanında M-L olarak gördüğü kadrolara güven duymadıklarını gösterir.

Dogmatik hizip, “tasfiyeci, oportünist inkarcı ” dedikleri M-L hareket içinde kaldıkları sürece etkilerini yaymalarının zor olduğunu görüyorlar. Haliyle buradan yola çıkarak da onlarla bir arada kalamayacaklarını öne sürdüler.

Nitekim söyledikleri, uzun süre bir arada kalmayı imkansız kılacak çizgi ayrılığının varlığı söz konusu olsa bile tutarsızdır. Çünkü şayet M-L kadroların ezici çoğunluğu karşı safta yer almışsa, hareket içinde ideolojik mücadele yürüterek bu kadroları kazanmak zorunludur. Bunu reddetmek kendine inançsızlık ve oportünizmin ideolojik mücadeleyle alt edilemez yaftasıyla örtülemek demektedir. Bu durumda hala “tasfiyeci oportünizm ve inkarcılığın” bünyeyi sarmasından ciddi ciddi söz edilebiliyorsa, bunun anlamı açıktır. Dogmatiklerin tartışma gemisini erkence terk etmelerinin altında yatan esas neden kendi etraflarında yer alana kadroları kendilerini terk edebileceğini, M-L görüşlerden etkileyeceğini düşünmeleridir. Bu nedenle de hiç yoktan iyidir, bari etkilediğimiz kadroları yitirmeyelim, yaklaşımıyla hareket ediyorlar.

M-L hareketin büyük çoğunluğunun kendi açılarından bırakın hastalığa tutulma ihtimalini,” hastalığın pençesinde kıvrandıkları” şartlarda tutup, hastalığın bünyeyi sarması ihtimalini önlemek için ayrıldıklarını söylemek, kendi etrafında topladıkları kadroyu yıkıcı emellerine alet-edebilmenin teorisini yapmaktır. Örgütsel anarşizm en berbat haliyle savunulmaktadır.

Tasfiyeci oportünizm ve inkarcılığa karşı mücadele Onların çizdiği sınırlar içinde yürütülemez görüşü de, halis örgütsel anarşist bir görüştür. İki çizginin oluştuğu şartlarda, oportünizme karşı mücadelede zafer kazanmak için komünistler, M-L örgütün program ve tüzüğüne bağlı kalarak, tüzüğün emrettiği yöntemleri kullanarak mücadele ederler. M-L’lerin bu şartlarda doğru mücadele yöntemi budur. Bundan başka mücadele yöntemi yoktur. (tabi ki tüzüğe yani demokratik merkeziyetçiliğe bağlı kalındığı sürece) Şayet M-L örgüt ortaya bir platform koyup yöntem belirlemişse-ki program ve tüzük bunları belirler- M-L’ler, oportünistlerin platformunda ve yöntemleriyle mücadele etmezler görüşü iki anlama gelebilir. Birincisi oportünist hareketin platformunu ve yöntemlerini taşımamaktadır. İkincisi sözde M-L’lerin hareketin koyduğu platform ve yöntemleri elverişsizdir. Dogmatik hizip bu ayrımı ortaya koymaktan özenle kaçındılar. Çünkü M-L hareketin platformunda iç mücadele yöntemlerinde ayrı olarak” kendi tayin ettikleri platformda, kendi yöntemleriyle mücadele edeceklerini” açıkça belirtmekten geri durmadılar. Bu alandaki itiraflar dogmatiklerin komünist hareketin örgütsel ilkelerinde ne kadar uzaklaştıklarını ortaya koyuyordu.

KK ise başından itibaren-tartışma kampanyasının başlatılmasında düşülen önemli darbeci hatanın dışında- komünist harekete, onu bağlayan platforma ve yöntemlere sahip çıkmışlar ve çıkmaya devam edeceklerdir.

Kısacası, dogmatik oportünistler M-L hareket içinde iki çizgi oluşur oluşmaz-kadroları kazanma ve harekete doğru çizgiyi hakim kılma yerine-azınlıkta kalındığı şartlarda hemen ayrılmayı getiriyorlar. Mazeretleri de hazır: ” sonra hastalık tüm bünyeyi sarar”, ” bizim ayrı platformumuz ve yöntemlerimiz var ”, İşte kendisine güvenmeyen, kadrolara güvenmeyen tasfiyeci öz burada sırıtıyor. Onlar kendilerini hiçbir örgütsel ilkeye kurala bağlı saymıyorlar. Her zaman ayrılma ve yıkmanın teorisini yapıyorlar. Dahası örgütsel ilkeler ve kurallar yerine,” bana göre iyi ise doğrudur” , ” tasfiyeci anlayış tamda budur. Çünkü onun hareketi kazanmak gibi bir hedefi yoktur ve bunu da yapmayacaklarını biliyoruz. Dogmatikler” M-L hareket oportünistlere ve inkarcılara teslim edilemez” diyorlar. Oysa kendi görüş açılarından bile şimdiki davranışları tutarsızdır. Çünkü onlar, M-L hareketi gerçek sahibi olan tasfiyecilerin düşmanlarına terk etmişlerdir.

Dogmatikler tartışma sürecinde M-L ilkelere teoriye bağlı kalmayı değil, kendi ihtiyaçlarına göre M-L kılıklı anarşist teoriler üretmeyi esas almışlardır. Nitekim işin içinde çıkmada zorlanan dogmatikler anarşist davranışlarını mazur gösterecek teoriye ihtiyaçları olmuştur. Keza biliyoruz ki oportünizmin en çok ilkesizlik ve istikrasızlığa gereksinim duymuştur.

Dogmatiklerin hizipçiliğini şu satırlarda görmek mümkündür. İBY’nin KK’ya verdiği yanıtında şunlar söyleniyor: ” Biz Kaypakkaya yoldaşın ortaya koyduğu görüşleri savunuyor ve bu görüşlerin disiplini tanınıyor, merkezi önderliğin yani KK’nın örgütümüzün görüşlerini reddeden disiplini tanımıyoruz”.

Dogmatiklerin bu görüşleri açıktan, M-L harekette merkezi disiplini reddetmenin aynı zamanda harekette kalmayı reddetmek ve hareketi parçalama amacı taşıdığını kabul etmek anlamına gelir.. Ünlü görüş disiplininin anarşist özünü burada açığa çıkıyor. Bu görüş disiplinin aslında Troçkist bir görüş olduğu, örgüt içinde hizip özgürlüğü anlamına geldiği bilinmez bir durumda değildir. Dogmatiklerin bu anarşist görüşü M-L’ hareketi bölüp-parçalamanın gerekçesi yapıldı. İşin daha da ilginci dogmatiklerin tasfiyeci hizipçi girişimi mutlaka mazur göstermek, yeni ayrılıkçı anlayışı geliştirerek durumu kurtarmak gerekiyordu.

Bu amaçla iki çizgi oluştuğunda hemen ayrılık görüşü öne sürülerek örgütsel anarşizme kılıf geçirilmeye çalışıldı. Haliyle dogmatiklerce örgütsel anarşizm bir şekilde inceltilerek savunuluyordu. Dogmatiklerin örgüt saflarını erkence terk etmeleri onların kendi düşüncelerinin mücadelesi vermekte ve kadrolara güvenmeden ne kadar sorunlu olduklarını gösteriyordu. Haliyle Partizan cenahı aslında örgüt içi mücadelede örgütsel anarşizmi savunuyor. Bundan dolayı bu cenahta ilke ve istikrar yoktur. Bunların en önemli ilkeleri , dün ak dediklerine bugün kara demeleridir.

Şimdide ML’lerin örgüt içi mücadele yöntemleri üzerinde duralım. M-L örgütlerde örgüt içi mücadele tüzük tarafından belirlenmiş esaslara göre, disiplin çerçevesinde yürütülür. Örgüt içinde anarşist davranışlara, disiplinsizliğe yer verilmez. M-L’ler örgütler organlardan oluşur ve örgüt içi mücadelenin yeri organlardır. Organlar ve organların disiplinini tanımamak örgütü tanımamakla aynı şeydir.” Ben örgütün disiplinini tanımıyorum, sadece organların disiplinin tanıyorum” türünden görüşler anarşizmi vaaz eden görüşlerdir, bunu söylemek adlında örgütü tanımadığını söylemektir. Çünkü organlar olmadığında, tanımadığında, örgüt yok demektir

Lenin’in belirttiği gibi örgüt içinde görüşlerini hakim kılmaya çalışan kişiler, önce örgütü inandırmaya çalışırlar.

Fakat bu çoğunluğu inandırma çalışması ilkelere ve kurallara göre yürümek zorundadır. Bu kurallar örgüt üyelerinin ortak rızasıyla mücadelenin sınırlarını belirleyen tüzükte yansır. Zaten tüzük, kongrede kabul edilir ve örgüte her üye olan bu tüzüğe uymayı kabullenerek girer. İşte mücadele bu sınırlar içinde tüzük kurallarına, disipline uygun olarak gerçekleştirilmelidir. M-L’ler örgüt içi mücadelede kurallara ve ilkelere uymayan dogmatikler, aslında görüş disiplini denilen anarşist yaklaşımları kendilerine temel alarak işi yokuşa sürerek erken bir ayrılığı dayattılar.

KK Tartışma Sürecinde Deney Tecrübesizlik ve Örgüt Çizgisine Duyduğu Tereddüt Nedeniyle Bir Çok Hata İşledi

1975 de önce İrfan Çelik ve Hikmet ve ardında Ali T tahliye olur. Amcanın da dışarıda olduğunu dikkate aldığımızda KK üyelerin çoğunluğu böylece dışarıya çıkmış olur.. Dışarıdaki KK üyeleri 1976 başlarında İskenderun da bir toplantı yaparlar. Bu toplantıda Türkiye’nin sosyo ekonomik yapısı başta olmak üzere, parti olup olmadığımız, dışımızdaki akımların niteliği vb. gibi birçok konuda örgütün görüşlerinde farklı düşünülen görüşler sanki tartışma yapılıp kolektif sonuca gidilmiş gibi örgüt düşüncelerini biçiminde karar olarak kadrolara iletilir.

Yani bir yandan tartışma kampanyasıyla örgütün hata ve zaaflarının ortaya konması, yenilginin özeleştirisinin yapılması hedeflenirken, öte yandan KK’nın sonuca ulaştığı görüşler örgüt görüşleri gibi öne sürülerek önce tartışma kampanyasının aslında göstermelik olduğu görüntüsü yaratılır. Herne kadar KK deney tecrübesizlik ve aceleciliğin de etkisiyle tartışma kampanyasında hatalı darbeci bir metot izlenmiş olsa da, bu KK’nın tartışma kampanyası sürecinde kadro ve örgüt kitlesine üstten bakan, bürokratik ve dayatmacı hatalarını ortadan kaldırmıyordu. Tartışma kampanyası sürecinde yazılan gerek 3 sayfalık ( Bunu Hikmet kaleme almış) ve gerekse de beş sayfalık yazı( bu yazıyı da amca-Aziz Vatan- kaleme almış. Her iki yazıda örgütün resmi görüşlerini ortaya koymaktan uzak ve kişisel görüşleri ifade ediyor, aynı zamanda herhangi bir tartışma yapılmadan dışımızdaki örgütleri proleter devrimci yada proleter devrimci olma yolunda ilerleyen örgütler olarak ilan edilmesi, THKO ve THKP-ML ile birlikten bahsedilmesi, parti değil hareket olduğumuz görüşünün açıklanması vb. açıktan inkarcılığın ve örgüt tasfiyeciliğinin ilanı anlamına geliyordu.

Bundan dolayı 76 tartışma kampanyasını KK iyi yönetemedi. 3 ve 5 sayfalık inkarcı ve tasfiyeciliği savunan yazılar, örgüt içinde dogmatik ve tutucu bir konumda duran ve aynı zamanda kariyerist unsurlara yıkıcılık yapmaları için olanak sunmuş oldu. KK’nın kendi düşüncelerini örgüte karar olarak sunmaları, tartışma ortamını zehirleyici bir etki yaptı. KK’nın bu dayatmacı ve ben merkezci tutumuna karşı tüm örgüt tutum aldı ve yapılan hatanın özleştiriş istendi. KK’da kendi hatasını görerek nispeten kapsamlı bir özeleştiri yaptı.

Kendi görüşlerine güvenmeyen dogmatik hizip, daha çok” İbrahim Kaypakkaya yoldaşı ve halk savaşını inkar ediyorlar, partiyi tasfiye ediyorlar” demagojisi arkasına sığınarak, KK üyelerinin sağcı ve inkarcı görüşlerini kendilerine dayanak yaparak, alt kadroları ve sempatizanları etkilemeye ve KK’ya tutum almaya zorladılar. İstanbulda görüş ayrılıklarına dair hiçbir yerde kadro ve ileri sempatizan toplantısı yapılmasına olanak tanınmadı.. Hatta İstanbul Bölge Komitesi-Süleyman-Ahmet-sanırız birde kadın arkadaştan oluşuyordu ve sorumlu denetleyici Aziz Vatandı- KK’nın tartışmaları tabana yayma önerisine ve tartışma toplantıları düzenleme çabası saldırgan bir tutumla engellendi. İdeolojik-politik tartışma yapma ve görüş ayrılıkları üzerine yoğunlaşma yerine,lümpence yaklaşımlarla hakaret ve tehdit , silah çekme, bol yalan yüklü dedikodu yapma- KK’da görev alanlara kastedilerek, kişilerin adları sayılarak bu işkencede çözüldü, bu İbrahim Kaypakkaya yoldaşın silahını sattı, bu mücadeleden kaçtı vb. sokak jargonuyla görüş ayrılıkları üzerine yoğunlaşma yerine, tartışma kişileştirilerek kendi etrafında topladıkları grupları kadro ve sempatizanları kemikleştirmeye çalıştılar- evleri basıp örgüt eşyalarına zoraki el koyma derneklerde de, sendikalar da şiddet kullanarak KK taraftarlarını susturma ve hareket kitlesini tartışmada kaçırarak düşmanlığı körükleme yolu tutuldu. Çünkü dogmatiklerin o dönemde KK kadro ve taraftarlarıyla teorik-politik olarak tartışacak ve hatalı analiz ve değerlendirmeleri mahkum edecek ne birikimleri ve neden cesaretleri vardı . İdeolojik-politik olarak zayıflıkları onları hem tartışmada kaçmaya ve hem de burjuvaziden aşırılmış yalan, demagoji ve şiddet yöntemini devreye sokmaya itiyordu.

Örneğin 1976 yılında Kasım 1976 yılında Kadıköyde faşistler tarafından hunharca katledilen Zülfikar Uralçin yoldaşın cenaze törenine var olan taraftarlarımızla katıldığımız halde Ahmet Cihan ve diğer saldırgan dogmatiklerin ağza alınmayacak küfür ve hakaretleri, tehdit ve engellemeleri nedeniyle yürütülmedik. Cenaze kortejini terk etmeyip yürümeye devam etmiş olsaydık alanda büyük bir kavga çıkacak ve polisin devreye girmesine neden olunacaktı. Dogmatiklerin emekçilerin olumsuzluklardan nasıl etkilenebileceklerini hiçe sayan sorumsuzluğuna ortak olmamak adına, yürüyüşe terk etmek zorunda kalınmıştı.

KOMÜNİST HAREKET HATALARA KARŞI MÜCADELE, İÇİNDE GELİŞİR İLKESİNİ KENDİSİNE TEMEL ALDI

Dogmatikler ile M-L arasında temel ayrım çizgisi komünist hareketin hata ve zaaflarına yaklaşımda başlıyordu. Bilindiği üzere, diyalektik materyalizm madde ile bilinç arasındaki ilişkide maddeyi ilk veri olarak ele alır. Bilgi, maddenin beyine duyu organları aracılığı ile yansımasıdır. Dolayısıyla bilgi, pratik yoluyla, başlıca sınıf mücadelesi, üretim mücadelesi ve bilimsel deneyler pratiği içinde kazanılır. Pratik yoluyla ulaşılan bilgilerin doğruluğu veya yanlışlığının tek ölçütü sosyal pratiktir. Bunların pratikte sınanmasıdır.

Maddenin hareket biçimleri sonsuzdur. O halde maddenin hareket biçimlerinin beyinde yansıması olan bilgi; insan bilgisi de sonsuza kadar gelişip, derinleşecektir. Bu, bilginin diyalektik gelişim yasasının özünü oluşturur.

Bu yasa, işçi sınıfının bilimi olan Marksizm-Leninizm’in kavranışı için de geçerlidir. Sosyal pratikten doğan işçi sınıfının bilimi bütün bilgileri özet halinde vermemiştir. O toplumun ve tabiatın gelişme yasalarını açıklayarak, doğru bilgiye ulaşmanın yollarını bilimsel bir netlikle ortaya koymuştur.

Marksizm – Leninizm’in kavrayışının teoriyle pratiğin birliği içinde sürekli derinleşeceği, pratik yoluyla ulaşılan bilgilerin daha üst düzeyde pratiğe uygulanacağı, teoriyle pratik arasındaki bu ilişkinin sonsuzluğu, teorinin sürekli zenginleşeceği değişik bir anlatımdır.

Bilginin, diyalektik gelişim yasalarına uygun olarak derinleşmesi; belli bir durumdaki bilginin daha ileri bir durumda aşılacağı, bilginin, dolayısıyla işçi sınıfı biliminin kavranışının göreceli olduğunu kanıtlar. İşçi sınıfının biliminin kavranışının sürekli derinleşmesi, tabiatın ve toplumun gelişme yasalarının ışığında çeşitli olguların tahlilindeki ilerleyiştir. Buradan insan kavrayışının her durumda daha ileri bir duruma göre sınırlılığı, yetersizliği olgusu çıkar…

O halde, proletarya partileri veya tek tek komünistler, olguları doğru kavramalarının klavuzu olan işçi sınıfının bilimine sahip olmalarına rağmen, bunu olgulara uygularken mutlaka şu veya bu düzeyde hatalar yapacaklardır. Kavrayışın sonsuz gelişimi, belli bir durumdaki göreceli sınırlılığının konumuz açısından anlamı budur. Bir başka ifadeyle, kavrayışın bir durumda, daha ileri bir gelişme seviyesine göre sınırlılığı, olguların çok yönlü tahlilindeki sınırlılıkta zaman zaman yüzeyselliklerde, tek yanlılıkta, mekanizmde, dogmatizmde vb. ifadesini bulacaktır. Marksist bilgi teorisi proletarya hareketinin hatalar yapmaktan kaçınamayacağını, doğru ile yanlışın bir bütünün iki yanı olduğunu bilimsel bir doğrulukla ortaya koyar. Burada, proletarya hareketinin hatalarının esası teşkil etmemesi gerektiği vb. üzerinde durmaya bile gerek yok. Komünist bir hareketi, komünist yapan elbetteki hatalarının değil, doğrularının esası teşkil etmesidir.

Vurgulanması gereken nokta, komünist örgüt ve partilerin, komünistlerin hatalarının var olacağıdır. İşçi sınıfının biliminin kavranışının diyalektik gelişimi içinde komünistlerin yaptığı hatalar, dünyada sınıfların varlığı şartlarında, diğer sınıf ideolojilerinin etkileri şeklinde biçimlenirler. Sınıfların dünya görüşleri arasında uzlaşma olamaz. Ve her düşünce, her eylem bir sınıfın damgasını taşır. Proletaryanın damgasını taşımayan düşünce ve eylemler diğer sınıfların damgasını taşırlar. Sınıfların varlığı, komünistlerin bu sınıfların ideolojilerinden etkilenmelerinin nedenini değil, dış şartını oluşturur.

Komünistlerin diğer sınıf ideolojilerinden etkilenmelerinin nedeni, Marksizm – Leninizm’i kavrayıştaki -hayata uygulayış bunun içindedir- göreceli sınırlılıktır. Buradan çıkarılması gereken, kavrayış sürekli derinleşeceğine göre, diğer sınıf ideolojilerinin etkilerinin komünist hareket üzerinde sınıflar ortadan kalkıncaya kadar görüleceğidir. Komünizmin dünyada zafer kazanmasından sonra ise kavrayıştaki göreceli eksiklik, insanla doğa arasındaki mücadelede, yanlış veya eksik fikirler olarak yansıyacaktır. Tabii ki, sınıflar ortadan kalktığından hatalar şu veya bu sınıftan ideolojik etkilenmeler biçiminde olmayacaktır.

Demek ki, hata yapmak diğer sınıfların varlığına bağlı değildir. Sınıfların, dolayısıyla proletaryaya düşman ideolojilerin varlığı, proletaryanın bunlardan etkilenmesinin dış şartını oluşturur o kadar.

Komünist örgüt ve partiler içinde ideolojik mücadelenin sürekliliği, proletarya partilerinin bu mücadeleler içinde gelişip güçleneceği, hatalı fikirlerin mutlaka var olacağı, bunların düşman ideolojilerin yada deney-tecrübe eksikliği ve M-L kavramadaki sığlıklar vb. proletarya hareketi içindeki etkilerinin sonucu olduğu vb. gibi Marksist teorinin öğretileri görüşlerimizi doğrulamaktadır.

Buradan çıkarılması gereken, günümüzde hataların son tahlilde burjuva ideolojisinin üzerimizdeki etkilerinin ürünleri olduğu, bunların proletaryaya değil, mülk sahibi sınıfların çıkarlarına hizmet ettiğidir.

Komünist örgüt ve partilerin eksik ve hatalarının kaçınılmaz olarak var olacağı ile, her eksik ve hatanın işçi sınıfının sınıf çıkarlarına ters düşmesi, komünistlerin hatalara karşı yaklaşımının esaslarını belirler. Bu çelişkiden hareket etmek; hataların kaçınılmazlığını bilerek, hataları görüp düzeltmeye açık olmak demektir. Hatalardan öğrenmenin vazgeçilmez önemini kavramak, buna uygun davranmaktır. Bu çelişkiden hareket etmek; hataları mazur göstermeye karşı çıkarak, her hatayı zamanında düzeltmeye çalışmayı; hatalara karşı amansız olmayı gerektirir. Çünkü, her hata proletaryanın mücadelesini zayıflatır, onun çıkarlarını temsil etmez. Bu çelişkiden hareket etmek; sadece hataları, onların ideolojik kaynaklarını tespitle yetinmemek, düzeltme konusunda somut adımlar belirlemek, bu doğrultuda kararlılıkla mücadele etmektir. Hatalara karşı uzlaşmazlığın son tahlilde düşmana karşı amansız olmaktan koparılamaz.

«Partinin tarihi, bize ayrıca, başarılardan başı dönen, kendini beğenen, çalışmasında ki eksiklikleri göremez hale gelen ve hatalarını kabul ederek bunları içtenlikle ve dürüstlükle zamanında düzeltmekten korkan bir partinin işçi sınıfına önderi olarak rolünü yerine getiremeyeceğini öğretiyor.”, “ Eleştiri ve özeleştiriden korkmayan, çalışmasındaki eksiklikleri ve hataları örtbas etmeyen, parti çalışmasındaki hatalardan dersler çıkararak kadrolarını öğreten, eğiten ve hatalarını tam zamanında düzeltmeyi bilen bir parti yenilmez olur” (SBKP (B) Tarihi, s. 448).

Görüldüğü gibi bu pasajlarda, partinin hiç hata yapmaması söz konusu bile edilmiyor. Üzerinde durulan; hata yapmamak değil, hataları görmek, onları ortaya koymaktan korkmadan, kadro ve kitleleri eğitmenin güçlü bir aracı haline getirmektir. Rus komünistlerinin başarısında en önemli unsurlardan biri, eksik ve hatalarının mutlaka var olduğu ve olacağı bilinciyle hareket ederek, bunları görüp gidermede titiz ve cesur olmaları, hatalardan hareketle de eğitmesini bilmeleridir. 1905 devriminin proletaryaya büyük kayıplar verdiren acı deneyinden dersler çıkarma sağlardı. Aksi halde, 1917 Ekiminde Bolşeviklerin başarıya ulaşması mümkün olmazdı.

Çünkü öğrenmenin, Marksizm – Leninizm’i daha derinden kavramanın başlıca iki yolu: olumlu ve olumsuz deneylerde öğrenmektir. Bunları proletaryanın mücadelesinin geliştirilmesinin aracı haline getirmektir.

Bir siyasi hareketin, hatalarına karşı takındığı tavrın, onun ciddiyetinin en önemli ölçütlerinden biri olması da, hatalardan öğrenmenin, hataları gidermede cesur davranmanın önemini vurgulamaktadır. Bu konuda Lenin:

” Bir politik partinin hataları karşısındaki tavrı, bu partinin ciddiyet derecesi, sınıfı ve ezilen yığınlar karşısındaki yükümlülüklerini pratikte nasıl yerine getirdiği konusunda yargıya varmanın en önemli ve en güvenilir yönlerinden biridir. Bir hatayı içtenlikle kabul etmek, onun nedenlerini araştırmak, ona yol açan koşulları çözümlemek ve onu gidermenin yollarını dikkatle incelemek – ciddi bir partinin özellikleri budur, yolu budur.” (Aynı yerde) demektedir.

Komünistlerin hatalar sorununa yaklaşımı iki noktada düğümlenir. Hataların kaçınılmazlığı ve bunlara karşı mücadelede amansız olmak… Bu yaklaşım hataları ele alış ve giderme konusuna da ışık tutmaktadır. Ama hareketimizin saflarında Mart 76 başlayan hata ve zaaflarımıza karşı mücadele tartışmasında dogmatikler önemli hatalar işlemediğimiz ve hataları dışarıda arayan bir yaklaşım içinde oldular. Hatalarımızı açığa çıkarıp bunları aşma yerine, hatalara sıkıca sarılarak daha da geriye gittiler.

Aslında komünistler hatalar yapabilecekleri, oluşturdukları fikir, plan ve programların sosyal pratikte sınanacağı bilinciyle hareket ederler. Dolayısıyla pratiği gözden geçirmede, hassas davranır, oluşturup hayata uyguladıkları düşünceleri pratiğin şaşmaz terazisinde ölçerler. Sosyal pratikte doğrulanmayan her düşünce ve eylemin diğer sınıfların ideolojilerinden etkilenmenin ürünü olduğu gerçeği ise, hataların ideolojik köklerine yönelmek, bunları tespit etmek gerektiğini öğretir.

Pratikte görülen hatalardan hareketle, onların kaynaklarını tespit ederek, bu kaynakları kurutma, aynı ideolojik kaynaklı, fakat değişik biçimlerde yansıyan hataların önüne geçmenin yoludur. Hataların kaynağını kurutma yöntemi, hataları tek tek ele alarak, diğer sorunlarla bağını kurmadan ele alışla bağdaşmaz. İkincisi bu proletaryanın yöntemi değildir.

Hataları, genel olarak tahlil edip, kaynaklarını tahlil etmek yeterli olamaz. Her hatanın özgül yanları irdelenmeli, titizlikle tahlil edilmelidir. Bu, hataların düzeltilebilmesi için somut çözümlerle bağıntılıdır. Özgül yanlar incelenmeden somut çözüm yolları tespit edilemez. Genel tespitlerle yetinmek ise, özeleştiriyi yozlaştırır. Ayrıca benzer hataların yapılmasını da önleyemez. Böyle bir anlayışla yapılan özeleştiriler günah çıkarmanın ötesine geçemez.

Yine hataların zamanında tespit ederek, çözüm yollarını mücadelenin diğer sorunlarından koparmadan ele almak gerekir. M-L ilkelere bağlı kalınmadan, doğru bir çalışma tarzına sahip olmadan hatalara karşı kararlı ve başarılı bir mücadele yürütemez. İşlendiği koşulların incelenmesi, hataların hangi uygun dış koşullarda giderileceği, bütün içindeki yeri vb. konularda sağlıklı bir kavrayışa ulaşmanın en güvenilir yoludur. Öte yandan hatalar objektiftir. Varılan kavrayışın ışığında objektif bir tarzda ele alınmalıdır. Niyetler, istekler ve dış koşullar buna karıştırılmamalıdır,

Komünist örgütlerde hatalara karşı mücadele örgütün irade ve eylem birliğini zedelemeden, demokratik merkeziyetçiliğe titizlikle uyarak, eleştiri özeleştiri, eğitim ve ikna yöntemleriyle sürdürülür. Yine bu mücadele organ içinde yürütülür. Keyfiliğe, disiplinsizliğe vb. yer yoktur, olamaz.

Bakış açısı sorununda özellikle öne çıkarılması gereken noktalara değindikten sonra, konumuz açısından özellikle öne çıkarılması, üzerinde durulması gereken, siyasi mücadele ve önderlik anlayışı ile çalışma tarzına geçebiliriz.

BAŞARININ YOLU MARKSİST – LENİNİST SİYASİ MÜCADELE ANLAYIŞINI DOĞRU KAVRAMAKTAN GEÇER

Modern toplumda proletarya en devrimci sınıftır. Hiçbir üretim aracına sahip olmayan, mülkiyetle bütün bağlarını koparmış olan, gittikçe daha büyük kitleler halinde bir araya gelen, bu sınıfın kurtuluşu ancak en ileri dönüşümlerle mümkündür. İşçi sınıfı kurtuluşunu gerçekleştirebilmek için ezilen sınıfların tümünü kurtarmak durumunda olan yegane sınıftır.

Hiçbir üretim aracına sahip olmaması, saflarını sürekli genişletmesi, bilimsel bir teoriye sahip olması, üretimden gelen disiplin ve kararlılığı, bu sınıfa ezilen sınıfların mücadelesinde özel bir yer sağlar. İşçi sınıfı, tüm ezilenleri peşinden sürükleyebilecek olan, biricik bilimsel teori ye sahip bulunan öncü sınıftır. Modern toplumda işçi sınıfı olmaksızın hiçbir devrim köklü başarılar sağlayamaz, sonuna kadar ilerleyemez. Bu nedenle işçi sınıfının devrimde önderliği başarının zorunlu şartıdır.

«Partiyi işçi sınıfının öteki müfrezelerinden ayırt eden ayrım, herşeyden önce, partinin basit bir müfreze değil, işçi sınıfının, sosyal yaşamın bilgisiyle dopdolu bulunan, sosyal yaşamın gelişme yasalarını bilen, sınıf savaşımının gelişme yasalarını kavramış, dolayısıyla işçi sınıfına öncülük yapabilecek, işçi sınıfının savaşımını yönetecek yetenekte olan ileri bir müfrezesi, bilinçli bir müfrezesi, Marksist bir müfrezesi oluşundandır.» (SBKP (B) Tarihi, s. 62).

İşçi sınıfının böyle bir müfrezesi yoksa, devrime önderlik görevini yerine getiremez, kendi kurtuluşunu ve tüm emekçilerin kurtuluşunu gerçekleştiremez. Lenin’in belirttiği gibi, “proletaryanın, egemenliği ele geçirme savaşımında örgütten başka silahı yoktur».

Değişik bir anlatımla, işçi sınıfı partisi tarihi görevlerini yerine getirebilmek için herşeyden önce bilimsel sosyalizme; işçi sınıfının dünya görüşüne sıkı sıkıya sarılmalıdır. Dünyayı doğru açıklayabilmenin şartı budur. Öte yandan bununla yetinmemeli, dünya görüşünü somut durumlara uygulayarak, toplumu, dünyayı değiştirebilmek için, güçlerini, engelleri doğru tespit ederek, çeşitli yol ve yöntemler geliştirmeli, bunlardan en uygun şekilde yararlanmalıdır.

Bunun anlamı da, bilimsel sosyalizmin ışığında doğru bir siyasi mücadele sürdürmektir. İdeolojinin ışığında dünyayı değiştirebilmenin, sınıf mücadelesini ilerletebilmenin zorunlu koşulu, siyasi mücadeleyi başarıyla yürütmektir.

İşçi sınıfının dünyayı değiştirme mücadelesi; siyasi mücadele, herşeyden önce doğru bir anlayışla ele alınıp yürütülmelidir. Doğru bir siyasi mücadele ve önderlik anlayışına sahip olmadan, siyasi mücadele hedefe ulaşma yönünde başarıyla ilerletilemez. Kör-döğüşü haline getirilir.

Ancak işçi sınıfı devrimde önderliğini, onun bilinç, azim ve iradesini temsil eden, en ileri, en fedakâr, en bilinçli unsurlarını birleştiren partisi aracılığıyla gerçekleştirir. SBKP (B) Tarihi’nin belirttiği gibi;

İşçi sınıfı partisinin toplumsal devrimi gerçekleştirebilmek için mülk sahibi sınıfların devletinin yıkılması, proletaryanın siyasi iktidarının kurulması ilk adımı oluşturur. Bu amaçla Marksizm-Leninizm ışığında yürütülen mücadele, sistemli bir siyasal mücadele olmalıdır. İşçi sınıfı partisinin muhtevasını onun yürüttüğü siyasal mücadele belirler.

Doğru siyasal mücadele anlayışı, devrimin, devrimci öncü tarafından yönetilen kitlelerin eseri olacağı gerçeği, sık sık tekrarlanan, doğruluğu tartışma götürmeyen bu gerçek üzerinde yükselir. Ancak özünü kavramadan, bu gerçeğin sürekli tekrarlanması, siyasal mücadelenin doğru kavrandığını göstermez. Devrimin kitlelerin eseri olması, proletarya partisinin önüne, kitleleri devrim için eğitip seferber etme görevini koyar. Doğru siyasi mücadele anlayışı, bu görevin nasıl yerine getirileceğinin özlü bir anlatımıdır.

İşçi sınıfını ve emekçi kitleleri eğitmek, ha yatın her alanındaki, her somut gelişmeden hareketle, geniş ve sürekliliği olan siyasi gerçekleri teşhir kampanyasının örgütlendirilmesini zorunlu kılar. Lenin’in belirttiği gibi

«Siyasi ajitasyonun gerekli sayılması için, temel şartlardan biri, bütün alanlarda siyasi gerçekleri açıklama kampanyasının örgütlendirilmesidir. Ancak böyle bir kampanya, yığınların siyasi bilincine ulaşma sini sağlayabilir ve yığınların devrimci eylemini hızlandırabilir. İşte bunun içindir ki, bu eylem, bütün uluslararası Sosyal – Demokrasinin en önemli fonksiyonlarından biridir, çünkü siyasi özgürlük bile bu kampanyayı gereksiz kılmaz, ancak onun doğrultusunu değiştirebilir.» (Ne yapmalı, s. 90)

«…parti örgütümüzün eyleminin başlıca muhtevası, bu eylemin temerküz noktası, en kuvvetli patlama döneminde olduğu gibi en sakin dönemde de mümkün ve mutlaka gerekli çalışma olmalıdır, yani Rusya için de bir uçtan bir uca birbirine bağlantısı Olan, hayatın bütün yönlerini aydınlatan, ve yığınların mümkün olduğu kadar geniş katları arasında yürütülen siyasi ajitasyon çalışması olmalıdır.» (a.g.e, s. 221).

Bütün uzunluğuna rağmen aktardığımız bu pasajlar, proletaryanın siyasi iktidar hedefine ulaşması, komünizme doğru bilinçle ilerleyebilmesi için kitleleri eğitmesi gerektiğini, bunun da her somut durumdan yararlanarak geniş ve sürekli yürütülecek siyasi gerçekleri açıklama kampanyasıyla gerçekleşeceğini açıklıkla belirtiyor: Kampanya hayatın her alanını kapsamalıdır. İşte proletaryanın uzun vadeli hedefleri doğrultusunda, her somut durumdan hareketle kitlelerin eğitimi amacıyla örgütlediği böyle bir kampanya, önemli silahlarından biridir. Proletaryanın siyasi mücadele anlayışının en temel unsuru, siyasi devrim hedefi için yürüttüğü mücadeleyi, sınıfı somut durumuna kadar indirgemek, soyut propaganda yerine, mücadeleyi hayatın gerçekleriyle birleştirmek, kitleleri mücadele içinde eğitmenin anlamı budur.

Doğru siyasi mücadele anlayışına sahip olmak, siyasi gerçekleri açıklamanın vazgeçilmez önemini kavramaktan, değişen koşulları proletaryanın uzun vadeli çıkarlarının ışığında özenle tahlil ederek, gerektiğinde 24 saatte taktik değiştirebilme, uygun mücadele biçim ve araçlarını tespit etmenin önemini kavramayı şart sayar. Bir başka anlatımla, doğru bir siyasal mücadele, proletaryanın stratejik hedeflerine varabilmek için, her somut gelişme karşısında, Marksizm -Leninizm’in bilimi ışığında doğru taktikler, plan ve programlar oluşturarak, buradan hareketle emekçi kitleleri eğitmeyi kavramaktan geçer. Teoriyi somut gelişmelerle birleştirmek, doğru taktikler belirlemek bu mücadelenin en önemli unsurlarındandır.

«… İşçi, bunları, [siyasi gerçekleri] ancak canlı açıklamalarda, belirli bir anda çevremizde olup bitenlerin, herkesin üzerinde konuştuğu ya da birbirine fısıldadığı ya da bu olayda, rakamlarda, mahkeme kararlarında vb. belirenin sıcağı sıcağına açığa vurulmasında bulabilir. Bütün alanları kucaklayan bu siyasi gerçekleri açıklama eylemi yığınları devrimci eylem bakımından eğitebilmek için zorunlu ve temel bir şarttır.» (Ne Yapmalı, Aynı yerde).

Kitleleri eğitmek için, sadece siyasi gerçekleri teşhir yeterli olamaz. Bu eylemin, kitlelerin geniş kesimlerini proletaryanın saflarına kazanılıp, mücadelesinin örgütlendirilmesiyle birleştirilmesi, emekçi yığınların mücadele içinde eğitilmesi gerekir. Yığınlar, mücadelenin ateşi içinde eğitilecektir.

Kitle çizgisi, siyasal mücadelenin bir başka önemli unsurudur. Doğru bir kitle çizgisine sahip olmadan, kitlelerin eğitilmesi ve seferber edilmesi mümkün olamaz. Kısacası, proletaryanın siyasal mücadele anlayışı, kitle çizgisi sorununda doğru bir kavrayışı içerir. Çünkü kitleler, ancak içinde bulundukları durumdan hareketle eğitilebilirler. Marksizm kitleleri olduğu gibi kabul edip, onların bulunduğu seviyeden hareketle eğitilebileceklerini öğretir. Dolayısıyla siyasi gerçeklerin teşhiri kitlelerin seviyesine uygun tarzda yapılmadığında, kitlelerden kopulur, sonuçta emekçi yığınlar eğitilemez.

Kitleler, çeşitli mücadele biçimlerinin gerekliliğini kendi özdeneyleri ile görerek kavrayabilirler. Lenin’in belirttiği gibi:

“ bütün sınıfın, sermayenin ezdiği geniş emekçi yığınların, gerçekten böyle bir tutumu benimseyebilmeleri için yalnızca propaganda, yalnızca ajitasyon yetmez. Bunun için, bu yığınların kendi öz siyasal deneyimleri gereklidir. Bütün büyük devrimlerin temel yasası böyledir, o yasa ki, şimdi yalnızca Rusya tarafından değil, Almanya tarafından da kuvvetle ve büyük açıklıkla doğrulanmaktadır.” (Sol Komünizm Bir Çocukluk Hastalığı, s. 102).

Kitlelerin kendi öz siyasal deneyimlerinin gerekliliği, sabırlı ve sürekli bir çalışmayı gerektirir. “Kitlelerin durumunu onların eyleminin seviyesinden hareketle ölçmeli, istekler gerçeğin yerine geçirilmemelidir.

Siyasi mücadelenin vazgeçilmez unsurlarından biri de, görevler arasındaki bağı iyi kavramak, mücadeleyi çeşitli sorunların karşılıklı ilişkilerini göz önüne alarak yürütmektir. Kitlelerin aynı hedefe doğru yönlendirilmesi böyle gerçekleşebilir. Perspektifsiz bir mücadele, güçleri toparlayamaz, düşmana kalıcı darbeyi indiremez. Bu konuda da Lenin’e kulak verelim.

«Bütün politika sanatı, elimizden koparılıp alınması en güç olan halkayı, elinde tutana bütün zincire sahip olmayı en çok garanti eden halkayı gücümüz yettiği kadar sıkı tutmaktan başka birşey değildir.» (Ne Yap malı, s. 206).

Lenin’in de belirttiği gibi, kavranması gereken halkayı, merkezi görevi sıkı tutup, diğer görevleri bu halkanın daha sıkı tutulmasını güçlendirmeye hizmet edecek tarzda yürütülmelidir. Aksi halde, güçler dağıtılır. Yürütülen mücadele he defe doğru yöneltilemez.

Sonuç olarak, kitlelerin seviyesinden hareket etmek, siyasi ajitasyonu onların seviyesine uygun tarzda yürütmek, kitlelerin doğruları kendi deneyleri içinde göreceklerini kavramak, siyasi mücadele anlayışının diğer vazgeçilmez unsurlarıdır.

Doğru siyasi mücadele anlayışına bağlı olarak doğru bir önderlik, siyasi gelişmeleri zamanında görmeyi, bunlara uygun siyasetler oluşturmayı, bu siyasetleri hayata geçirebilmek için mümkün olan tüm güçleri en iyi şekilde seferber edebilmeyi, tüm güçlerden hakkıyla yararlanabil meyi sıkı bir denetim gerektirir. Bu görevleri gerçekleştirebilmek, bu görevleri yerine getirebilecek bir örgütlenme yaratabilmekle mümkündür.

Siyasi mücadele ve önderlik sorunlarında doğru bir kavrayışa ulaşılmadığı sürece, sağ veya «sol» hatalar işlenmesi kaçınılmaz olacaktır. Bunların aşılması konusunda ileri adımlar atılmadığı sürece gelişme olsa bile çok cılız kalacaktır. Doğru bir kavrayışa sahip olmayan bir hareketin uzun süre ayakta kalması da mümkün değildir. Böyle bir örgüt yozlaşma ve çürümeden kurtulamaz. Çünkü, kitlelerle birleşemez.

Siyasi mücadele ve önderlik sorunlarında doğru bir kavrayışa ulaşılmadığı sürece, sağ veya «sol» hatalar işlenmesi kaçınılmaz olacaktır. Bunların aşılması konusunda ileri adımlar atılmadığı sürece gelişme olsa bile çok cılız kalacaktır. Doğru bir kavrayışa sahip olmayan bir hareketin uzun süre ayakta kalması da mümkün değildir. Böyle bir örgüt yozlaşma ve çürümeden kurtulamaz. Çünkü, kitlelerle birleşemez.

Kitlelerin seferber edilmesi için siyasi gerçeklerin açıklanması ve kendi özdeneyimleriyle M-L siyasetin doğruluğuna inandırmalarının önemini kavramayan “sol”cular: kitlelerin bilincini ve mücadelesini geliştirmek gerektiğini anlayamazlar. Bunun yerine kendi sübjektif isteklerini geçirirler, kitleleri eğitip seferber edecek, sınıf mücadelesinin karmaşık koşullarını başarıyla tahlil edip yolunu çizebilecek bir mücadele gerçekleştirilemez, buna uygun bir örgüt yapısı oluşturulamaz.

Çünkü “ Her hangi bir örgütün karakterini doğal ve kaçınılmaz olarak tayin eden şey, o örgütün eyleminin muhtevasıdır” (Lenin).

Her siyasi mücadele anlayışı, kendine uygun bir örgütsel yapıyı şekillendirir. Bunlar arasında uzun süreli bir uyumsuzluk olamaz, kitlelerin aktif mücadelesi yerine öncü unsurların mücadelesini geçiren bir anlayışla, kitlelerle birleşilemez, olsa olsa kitlelerin canlı mücadelelerinin dışında bir örgütlenme gerçekleştirilir. M-L çalışma tarzının böyle bir örgütlenmeyle hayata geçirilemeyeceği kuşkusuzdur.

Doğru siyasal mücadele ve önderlik anlayışının ihlal edilmesi bazen öncünün rolünü abartan sübjektif iradecilik, “sol”culuk bazen de, kitlelerin kendiliğinden gelme mücadelelerinin abartılarak önderliğin ve bilincin rolünün küçümsenmesi hatasına yol açar. Kaba materyalizmden kaynaklanan bilincin rolünün küçümsenmesi, kitlelerin gerisinde kalmaya, dolayısıyla kitleleri eğitip mücadelelerine bilinçli yön verme ve devrim doğrultusunda ilerletmeye engel olur. Bilinçli önderliğin ; partinin rolünün küçümsenmesi, partiyi cansız pasif bir yapıya büründürür. Partinin rolünü kitlelerin kuyruğunda uslu uslu gitmeye indirger. Son tahlilde partinin öncü rolünü inkar eder.

Her iki hatalı eğilim de doğru siyasi mücadele ve önderlik anlayışının kavranmaması ile sıkı ilişki içindedir. Ve yine bunların ortak yanı, değişik biçimler altında olmalarına rağmen kitlelerin mücadelesinin gerisinde kalmak, kendiliğindenciliğe boyun eğmektir. Örgütsel alanda ise, kitlelerin eğitilmesine, örgütlendirilmesine uygun demir disiplinli, yaratıcı bir örgütlenmeyi başaramazlar. Kitlelerden, onların mücadelesinden kopuk örgütlenmelerin devrimi başarıya ulaştırması bir yana, kitlelerin kazanımlarını koruması bile imkansızdır.

Doğru siyasi mücadele ve önderlik anlayışı lafta kabul edilse bile gerçekte buna uygun davranılmıyorsa, özünde anlayış kazanılmamış demektir. Her olay karşısında, bu olayı değerlendirip fikir oluşturan, bunun kendisine yüklediği görevleri tespitle bu görevleri hayata geçirmek için gerekli örgütlenmeyi yaratıp, örgütü harekete geçirebilen bir siyasi mücadele ve önderlik anlayışı doğru sayılabilir.

«Rus devrimci atılımı, eylemsizliğe, yerleşmiş verimsiz alışkanlıklara, tutuculuğa, zihin durgunluğuna, eski geleneklere kölece bağlılığa karşı panzehirdir. Rus devrimci atılımı öyle canlandırıcı bir güçtür ki, zihni açar, ileriye doğru iter, eskiyi parçalar, perspektifler açar.» (Leninizm’in Sorunları, S. 99).

« Bizim başlıca ve temel görevimiz, işçi sınıfının politik örgütlenmesi ve politik gelişimini kolaylaştırmaktır. Bu görevi arka plana itenler, mücadelenin her türlü özel metodlarını ve diğer bütün görevlerini buna tabi kılmayı reddedenler yanlış bir yol izlemekte ve harekete ciddi zararlar vermektedirler.» (Lenin, Kitle İçinde Parti Çalışması, s. 12)

Bolşevik Çalışma Tarzını Özümleyemedik

Bilindiği üzere devrimci faaliyette çalışma tarzı siyasi mücadele ve önderlik anlayışıyla sıkı sıkıya bağlıdır. Çalışma tarzı, doğru anlayışları hayata geçirebilmek, buna uygun örgütlenme yaratabilmek için uygulanması gereken temel yöntemleri kapsar. Dolayısıyla, Marksist siyasi mücadele anlayışı, pratikte Leninist çalışma tarzıyla birleşebildiği ölçüde başarı sağlayacaktır.

Siyasi mücadele anlayışı doğru kavranmadığı sürece doğru bir çalışma tarzının varlığı düşünülemez. Bu bakımdan 1972-76 döneminde Bolşevik çalışma tarzı örgüte egemen kılınamadı. Hatta KK’yı oluşturan kadrolar bu alanda sağlıklı bir bilgiye ve deneyime de sahip değillerdi.

Herşeyden önce Leninist çalışma tarzının kavranabilmesi, pratiğe uygulanabilmesi, canlı kitle mücadeleleri, geniş siyasi gerçekleri açıklama kampanyası içinde gerçekleştirilebilir. Aksi halde, çalışma tarzının düzeltilmesi veya eksiklerinin giderilmesi için pratikte hiçbir zorlayıcılık olmaz, bunun için ihtiyaç bile duyulmaz. Bu konu üzerinde söylenen sözler de boş gevezelik olmaktan öte anlam taşımazlar. O halde birinci koşul olarak, doğru çalışma tarzı, doğru siyasi mücadele anlayışı olmadan gerçekleştirilemez.

Kitleleri eğitip seferber edebilmek, kendi öz deneyleri ile daha ileri mücadele biçimlerinin gerekliliğini kavratabilmek için çalışma tarzımızın başlıca unsurları neler olmalıdır sorusuna Stalin yoldaş; «Rus devrimci atılımı» ve «Amerikan pratiği anlayışıdır» cevabını vermektedir.

” Rus devrimci atılımı, eylemsizliğe, verimsiz alışkanlıklara, tutuculuğa, zihin durgunluğuna, eski geleneklere kölece bağlılığa karşı panzehirdir. Rus devrimci öyle canlandırıcı bir güçtür ki ,zihni açar, ileriye doğru iter, eskiyi parçalara, perspektifler açar”(Leninizm’in Sorunları.,s.99)

«Amerikan pratiği anlayışı, engelleri tanımayan, her cins ve her türlü engeli verimli çalışmayla deviren, önemsiz olsa da başladığı işi muhakkak bitiren ve ciddi bir kuruluş çalışmasında mutlaka edinilmesi zorunlu olan yılmaz bir güçtür.» (Aynı yerde).

Doğru çalışma tarzı bu iki temel unsuru birleştirmeyi zorunlu kılar. Amerikan pratiği duyu su ile birleşmeyen Rus devrimci atılımı boş bir gevezeliğe dönüşür. Tersine Rus devrimci atılımı ile birleşmeyen Amerikan pratiği duyusu da, perspektifsiz işgüzarlığa, giderek yozlaşmaya götürür. Bu iki özelliğin kavranması, Bolşevik bir örgütün yaratılması için büyük öneme sahiptir. Çünkü, siyasi gerçekleri teşhir; somut durumda mücadele biçim ve araçlarını doğru kavrayıp, doğru fikirler oluşturmak, yaratıcı plan ve perspektifler geliştirmek, bunun için kadroları doğru seçip uygun görevlere seferber edebilmek, sonuçta iyi bir denetim gerçekleştirmek vb. Rus devrimci atılımına sahip olmayı gerektirir. Düşünce planında durgunlukla, tutuculukla, uzlaşmayla vb. bağdaşmaz. Marksizm – Leninizm’i kavrayışın derinleştirilmesi, olgularının özünün kavranarak gerektiğinde 24 saatte taktik değiştirme bir tek yolla, çalışma tarzında Rus devrimci atılımını uygulamak la gerçekleşebilir. Rus devrimci atılımı olmadan sorunların özü, aralarındaki bağ derinliğine kavranamaz. Proletaryanın stratejik hedeflerini, somut durumla sıkı bir biçimde birleştirebilmek için

Rus devrimci atılımına sahip olmak şarttır.

Kitlelerin kendi öz deneyimleri ile öğrenebilmeleri için sabırlı, zorluklara karşı çetin bir mücadele, ilkelerden taviz vermeden hareket edebilmek, pratik sorunları kararlılıkla çözmek vb. ise, Amerikan pratiği duyusuna; sabır ve yaratıcılığa sahip olmakla mümkündür. Amerikan pratiği duyusuna sahip olmadan, kitlelerin sabırla ve yaratıcı tarzda örgütlendirilmesi, örgütsel faaliyetler de ilkelere bağlılıkla inisiyatifin uygun biçimlerde birleştirilmesi gerçekleşemez. Sorunlar karşısında uzlaşmacılık, bürokratizm, cansızlık ve bunların kaçınılmaz sonucu olan çürüme bünyeyi kemirir.

Rus devrimci atılımı ve Amerikan pratik duyusuna sahip bir örgüt, ancak böyle bir örgüt enginleri fethetme ruhuyla hareket edebilir, ancak böyle bir örgüt eksik ve hatalarını atarak sınıfına ve ezilen yığınlara önderlik edebilir.

Siyasi mücadele ve önderlik anlayışları, doğru bir çalışma tarzı içinde derinleştirilebilir. Leninist çalışma tarzı kavranmadığında, siyasi mücadele geliştirilemez, kitlelerin bilinci maddi bir güç haline dönüştürülemez. Siyasi mücadele ise kaçınılmaz olarak ya boş gevezeliğe ya da kör pratikçiliğe dönüşerek yozlaşır.

Leninist çalışma tarzının diğer unsurları, gerek örgüt gerekse de halk kitlelerinin sesine kulak vermek, kitlelerden kitlelere ilkesini uygulamak, kolektivizmi, eleştiri özeleştiriyi, disiplini, gizliliği, denetimi örgütsel çalışmanın her alanın da hayata geçirmek, bunlara sıkıca bağlı kalmaktır.

Örgütün niteliğini belirleyen şeyin, onun eyleminin muhtevası olduğunu daha önce belirtmiş tik. Proletaryanın siyasi deneyimi gerçekleştirme de temel aracı olan proletarya partisini şekillendirecek olan siyasi mücadele anlayışıdır. Proletaryanın örgütü::”siyasi mücadeleyi her durumda ve her koşul altında yürütebilecek güçlü bir örgüt olmalıdır.” (Lenin N. Y., S. 45).

“Bu örgüt, her protesto hareketini ve her patlayışı her zaman desteklemeye hazır ve bunu, belirleyici mücadele için uygun savaş kuvvetlerinin inşasında ve sağlamlaştırılmasında kullanılacak bir ‘örgüt olmalıdır.” (Aynı Yerde).

Buraya kadar söylenenlerden çıkan; komünist bir örgütün başlıca vasıfları, doğru siyasi mücadele ve önderlik anlayışına sahip olması, doğru bir çalışma tarzı uygulamasıdır. Devrimi başarıya ulaştırmak için, demokrasi ve merkeziyetçiliğin birliğini kavramak, çelik disipline sahip olmak, kolektivizmi, eleştiri özeleştiriyi uygulayabilmek, gizliliği sağlayıp, denetimi gerçekleştirebilmek öncelikle bu vasıflara sahip olmayı gerektirir. Komünist bir örgütte, örgütsel çalışmanın temel öğelerinin kavranabilmesi de kitlelerin eğitilmesinde, seferber edilmesinde doğ ru anlayışları gerektirir, doğru bir siyasi mücadele ve çalışma tarzına sahip olmayı gerektirir. Bolşevik örgütlenme ancak bu temel üzerinde gerçekleşebilir.

Doğru bir siyasi mücadele ve önderlik anlayışına sahip olmadan, doğru bir çalışma tarzını hayata geçirmeden siyasi mücadelenin görevleri arasındaki bağ kavranamaz. Bu mücadeleyi yürütme konusunda sağlam bir perspektif oluşturulamaz, oluşturulan plan ve perspektifler ise haya ta geçirilemez. Bu durumda, kitlelere bilinçli önderlik yerine, çalışma tarzında ve siyasi mücadele de kendiliğindencilik hakim olur. Bütün görevler merkezi göreve bağlı, onu güçlendirici tarzda yürütülemediği gibi, örgütsel faaliyette bürokratizm, ilkesizlikler, yüzeysellikler vb. hatalara düşülür. Uzlaşmacılık veya boş keskinliklerin yapılması eğilimleri gelişir. Bu, tutulan yolun, diğer anlatımla, belirsizliğin, kavrayıştaki hata ve eksiklerin götüreceği yer, her alanda bir dizi hatanın ortaya çıkmasıdır. Çünkü, proletaryanın mücadelesine somutta yön veren anlayış yeterince kavranmamıştır, onun pratiğe uygulanmasında tutulacak yol özümlenememiştir.

HATALARIMIZIN TARİHİ KÖKLERİNİ DOĞRU KAVRAYALIM

Hareketimizin Kaypakkaya yoldaşın önderliğinde PDA-Aydınlık hareketinde koparak 24 Nisan 1972 yılında 3 kişiyle kuruldu. Önderlik görevleri esas olarak Kaypakkaya yoldaşın omuzlarında olması ve çizgiyi kavramış kadroların neredeyse yok denecek durumda olması, 12 Mart faşist darbesinin görülmemiş düzeyde faşist baskı ve saldırıları izlenen sol çizgi Hareketimizi erken bir yenilgiyle yüz yüze ıraktı. Nisan 1972 yılında kurulan TKP-ML Hareketi 11 aylık bir zorlu mücadele sürecinin ardında 1973 baharında merkez olarak çökertildi ve politik faaliyet yürütemez duruma düştü. Kuşku yok ki düşmanın pervasızlığı ve sınır tanımaz zulmü bir yana 1973 yenilgisinin esas nedeni Hareketimizin işlemiş olduğu hata ve yetmezlikleriydi.

Her ne kadar TKP-ML Partizan cenahı Kaypakkaya yoldaşın önderliğinde kurulan TKP-ML Hareketini bir öncü bir parti olarak nitelese de adı dışında TKP-ML hareketi bir öncü partinin gelişkin özelliklerini taşımıyordu.

Elbette süreç için yapılan hazırlıklar ve yerine getirmekle yükümlü olunan görevlerin ardında TKP-ML gerçek bir sınıf partisi haline gelecekti. Nitekim o dönemde KK’da görevli olanların anılarından Ali T, Kaypakkaya yoldaşın partinin kuruluşu için belli bir zaman koyduğunu program, tüzük, ve Konferansın toplanmasıyla bu işin noktalanacağını savunduğunu ifade ederken yine Aslan mahkemeye vermiş olduğu savunmasında örgütün parti olmadığın ve partiyi kurmak için hazırlık yaptığını belirtiyor. Haliyle programsız, tüzüksüz, örgütsel organları doğru düzgün oluşmamış ve görüşleri örgüt iradesinin en ileri hali olan Konferans tarafından onaylanmamış ve önderliği Konferans delegeleri tarafından seçilmemiş bir örgüttü parti olarak ilan etmek, düpedüz Leninist parti öğretisini iğdiş etmek anlamına gelecektir.

Haliyle hareketimiz genç ve tecrübesiz, M-L teoriye hakimiyeti sığdı ve iç politik koşulların oldukça olumsuz olduğu koşullarda doğdu. Haliyle doğduğu koşulların olumlu yada olumsuzluklarını bünyesinde taşıyordu.

Bundan dolayı hareketimiz genç ve tecrübesizliği , M-L kavrayıştaki yüzeysellikler nedeniyle bir çok hatalı tespitler ve tahliller yaptı. Bunların her birini sayıp dökmek, üzerinde durulması, düzeltilmesiyle diğer hataların da aşılmasında tayin edici öneme sahip olanları gölgeleyecek, dikkatleri dağıtacak, kısacası yeterince öğretici olmayacaktır. Biz bunlardan başlıcalarını siyasi ve örgütsel olmak üzere iki eksen etrafında ele alacak, çeşitli dönemlerdeki evrimine, bugün gelinen noktada etkilerine vb. değineceğiz. Ayrıca kadro politikası ve askeri alandaki hatalı eğilimlerin de önemleri dolayısıyla üzerinde durmaya çalışacağız.

Ülkemizde oportünizmin – revizyonizmin – reformizmin devrimci çevreler üzerindeki 50 yıllık hakimiyetinden sonra, bu hakimiyeti kırma mücadelesini başarıyla yürüterek 1972’de bağımsız bir komünist örgüt olarak doğan TKP/M-L Hareketi, geçmişin kendisine ulaşan sınırlı deneylerinden öte, çok sınırlı bir mücadele tecrübesine sahipti, Marksizm – Leninizm’i kavrayışı önemli ölçüde yüzeysellik taşıyordu. Zaten ilk doğan komünist harekette başka türlüsü de olamazdı. Çünkü, Marksizm – Leninizm pratik içinde kavranır, yine pratik içinde derinleştirilebilirdi. Sınırlı bir mücadele tecrübesi elbette kavrayışta ciddi eksiklikleri beraberinde getirecekti. Teori ile pratiğin diyalektik bütünlüğünü, Marksizm – Leninizm’in kavranışının diyalektik gelişimini özümlediğimizde, hareketimizin PDA oportünizmine ve onun şahsında 50 yıllık oportünist etkinliğe karşı mücadele içinde şekillendiğini, kavrayışındaki ciddi yetersizlikleri küçük – burjuva ideolojisinin etkilerinin varlığını ve bunların mücadele içinde aşılabileceği gerçeğini de kavrarız. TKP/ M-L Hareketi’nin yürütmüş olduğu mücadelesinin doğruladığı bu gelişim seyri, elbette hataları mazur göstermenin gerekçesi yapılamaz. Hatalar objektiftir. İşlendiği koşulların, çeşitli etkenlerin dikkate alınması, bunların mücadelenin bütünü için.de yerli yerine oturtulması için gereklidir. Diyalektik gelişim yasasının olgulara uygulanmasının anlamı tamda bu olsa gerek . Bu yasanın özünün kavranarak olgularla birleştirilmemesi, idealist bir yaklaşımı ifade eder.

AEP kurulduğunda Enver Hoca Parti programı hakkında şunları söylüyor:

” Program eksiksiz olmaktan uzaktı ve görevler bütün ayrıntılarıyla tespit edilememişti. Çünkü bu, partinin ve kitlelerin devrimci çalışmasından ve mücadelesinden kazanılacak çok daha engin bir tecrübeyi gerektiriyordu. Bununla birlikte program, M-L bilimsel temele dayanıyordu.” (AEP Tarihi, Cilt 1, s. 59).

Kaypakkaya yoldaş ve TKP-ML Hareketinin hatalarını incelerken iki noktaya; hataların objektifliği ile, işlendiği şartları içinde değerlendirmeye özen gösterilmelidir. Bir yanda objektif bir gözle, hatalar ve kaynakları, mücadeleye verdiği zararlar vb. ortaya konurken, öte yandan bunların o günün koşulları içinde nasıl değerlendirilmesi gerektiği doğru kavranmalıdır. Aksi halde inkarcılığa yada dogmatizme düşmek kaçınılmaz olur. Bu kısa noktaları belirttikten sonra siyasi hatalarımızı ele almaya geçebiliriz.

Bu başlık altında Komünist Hareketin temel tezlerini, bunların Hareketimizin bugüne kadarki mücadelesi içindeki evrimini ele alıp genişçe incelemeyeceğiz. Sorunun bu yanı üzerinde başka bir yazıda duracağız. Bu yüzden temel tezlerle ilgili görüşlere yeri geldiğince atıflarda bulunmakla yetineceğiz. Burada, örgütümüzün mücadele tarihinde oldukça önemli bir yer tutan ve Partizan cenahınca farklı bir profil çizilen, olduğundan farklı gösterilip abartılan siyasi mücadele ve önderlik kavrayışındaki hataları, süreç içinde gelişimini genel çizgimizdeki ve siyasi çizgimizdeki benzer yöndeki hatalarla eğer aşılmamış olsaydı hareketimiz sol oportünizme savrulacaktı

Herşeyden önce TKP-ML Hareketi, oportünizmin, modern revizyonizmin ve reformizmin ülkemizde devrimciler üzerinde etkinliğinin güçlü olduğu bir dönemde şekillendi. O şartlarda, devrim adına sınıf uzlaşmacılığı savunulmakta, devrimcilik adına modern revizyonist, her türden oportünist tezler ortalıkta kol gezmekteydi. Kitlelerin kendiliğinden gelme hareketlerinin yükselişi olgusuyla, genel olarak bütün dünyada özelde de ülkemizde sol oportünist eğilimlerin gelişip güçlendiği, kitlelerde sol oportünist akımlara karşı sempatinin doğduğu da akılda tutulması gereken önemli dış koşullardandı.

Şanlı 15-16 Haziran büyük işçi direnişi sonrasında, PDA oportünizmi içinde bağlayan Marksist muhalefet, TİİKP – Aydınlık oportünizmine karşı mücadele içinde çizgisini derinleştirdi. 1972 yılının başlarında ise, önderliğini İ.Kaypakkaya yoldaşın yaptığı Marksist muhalefet, oportünizmle örgütsel bağlarını da kopararak TKP-M-L Hareketi’ni örgütledi.

Belirttiğimiz koşullar içinde, sınırlı bir tecrübe üzerinde doğan M-L Hareket, sübjektif ideolojinin etkilerini taşımaktaydı. Dış koşullar; oportünizmin uzlaşıcılığı, kuyrukçuluğu; modern revizyonizmin teslimiyet vaaz eden karşı – devrimci tezlerine karşı tepki ve kitlelerin sol oportünist bir hat izleyen akımlara duyduğu sempati, Hareketimiz üzerindeki sübjektif etkilenmelerin iradecilik olarak biçimlenişini etkilemiştir. Hareketimiz, insan iradesinin maddi koşullarla sınırlı bir alanda çok şey yapabileceği doğrusunu olduğundan fazla abartmış, haliyle bilincin ve iradenin rolüne olduğundan fazla rol biçmiştir. Ayrıca, çeşitli konularda M-L teorinin dogmatik tarzda ele alınışı, özellikle Çin Devrimi’nin deneylerinin mekanik kavranışı, yüzeysellik, tek yanlı eklektizm küçümsenmeyecek orandaydı.

TKP/M-L Hareketi’nin örgütlenişinden sonra daha açık ortaya çıkan hatalı eğilimleri, Marksist muhalefetin TİİKP – Aydınlık oportünizmine karşı yürüttüğü mücadele içinde belirginleşmeye başlamıştır. Hataların oluşumunu, tarihi köklerini kavrayabilmek açısından muhalefet dönemi üzerinde durulması zorunludur.

15-16 Haziran (1970) büyük işçi direnişi muhalefetin oluşumunda büyük itilim sağlamış, işçi direnişinin hemen ardından Aydınlık safların da ortaya çıkan muhalefet, işçi direnişini bazı noktalarda yanlış değerlendiriyordu. Bunlar içinde konumuz açısından önemli olan, kendiliğinden gelme. Bu işçi direnişinin “Aybar-Aren oportünizmine ve bütün pasifist, parlamentarist görüşlere ağır bir darbe indirmiş, D. Avcıoğlu ve H.Kıvılcımlı’nın cuntacı hayallerinin ve anti M L devlet ve ordu tahlillerinin saçmalığını ortaya çıkardı …Ve bir avuç seçkin aydın grubuna dayanarak devrim yapmayı hayal eden bireyci küçük burjuva akımlarına ağır bir darbe indirdiği (B.Y., sy. 219) değerlendirmeleridir.

Büyük işçi direnişi gerçekten de objektif olarak tüm oportünist görüş ve hayallere darbe indirmişti. Bunun objektif olarak böyle oluşu, kitlelere tüm bu gerçekleri kavrattığı veya kitlelerin bu eylemin, oportünist anlayışlara darbe vurduğunu kavradığı anlamına gelmez. Nitekim 15 16 Haziran direnişinden sonra ülkemizde küçük burjuva akımlar güçlenmeye devam etmiş, modern revizyonistlerin sendikaların tepesine çöreklenmelerinin önüne geçilememiştir.

Gözden kaçırılan, kavranmayan, işçi sınıfına siyasi bilincin dışardan verileceği, sınıfın sabırlı ve kararlı bir siyasi mücadele ile eğitilebileceğidir. Bu yüzden 15-16 Haziran direnişinin işçi sınıfını eğitmedeki rolü abartılmıştır. Bu hatalı tespitlere yol açan anlayış, kitlelerin kısa sürede eğitilebileceği anlayışıdır. Ve komünistlerin örgütlü bir çalışmayla geniş kitleleri daha kısa sürede eğitebilecekleri anlayışı dolaylı bir şekilde bu değerlendirmelerde yansımaktadır.

Felsefi alanda sübjektif idealizmden kaynaklanan, bilincin ve iradenin rolünü abartma eğilimi daha muhalefet sırasında oluşmaya başlamış, giderek daha da belirginleşmiş, çeşitli alanlarda, özellikle de siyasi propaganda ve ajitasyon faaliyetinin öneminin kavranamayışında, kitlelerin komünistler tarafından kolayca eğitileceği anlayışında somutlaşmıştır.

Hareketimizin diğer hataları –ki bunlar «sol» hatalardı muhalefet döneminde şekillenmeye

başlamıştı. Aydınlık’ın sınıf uzlaşmacı çizgisine tepki ile birleşen sübjektivist etkiler, bilincin rolünü abartmaya özde uygun olan başka hataları ortaya çıkarıyordu. 1971 Nisan’ında yapılan toplantıda doğru görüşler savunan Marksist muhalefet, «ülkemizde silahlı mücadele şartları vardır» tespitini yapıyordu. 1972 Şubat’ında yazılan DABK kararında «sol» anlayış ve tespitler daha açık seçik yer alıyordu. Kararda, çağın durumu yanlış tespit ediliyor, kitlelerin büyük çoğunluğunun silahlı mücadeleye hazır olduğu belirtiliyor ve acil görev olarak hemen gerilla birimlerinin örgütlendirilmesi gerektiği vurgulanıyordu. Bu karar, daha sonra oluşturulacak olan hareketimizin platformunda yansıyan «sol» hataları özlü bir biçimde içermektedir. Kendi içinde nispeten sistemliliği olan «sol» anlayışları ve tespitleri de barındırıyordu.

DABK Kararındaki «Eğer gerekliyse çok kısa bir propaganda ve ajitasyon faaliyetinden sonra derhal gerilla eylemlerine girişilmelidir» sözleri, siyasi mücadele ve onun temel unsuru olan kitle çizgisi konusundaki hatalı anlayışı özlü bir biçimde yansıtmaktadır. Bir an için gerilla savaşının gündemde olduğunu kabul etsek bile bu, siyasi gerçekleri en geniş şekilde teşhir etmeyle çelişmez. Tersine geniş kitleleri gündemdeki esas mücadele biçimine katmanın en temel görevlerinden birini oluştururdu.

Siyasi mücadele ve kitle çizgisi konusundaki bu hatalı anlayış, daha sonra izlenen siyasi çizgiye damgasını vurmuştur. Çağın hatalı değerlendirilmesinin de bunda belli bir etkisi olmuştur.

Marksist muhalefet TİİKP – Aydınlık oportünizmi ile 1972 yılının başlarında örgütsel bağlarını kesti. Bağımsız bir örgütlenmeye girişti. Muhalefet sürecinde esaslarını oluşturduğu genel çizgisini derinleştirdi. TKP /M-L Hareketi doğduğunda M-L genel çizgiye sahipti. Hareketimizin platformu daha o zaman bir parti programına tekabül ediyordu, yani içinden bir parti programı çıkarılacak düzeydeydi. Platform, proletaryanın nihai hedefine bağlı olarak, içinde bulunduğumuz devrim aşamasını doğru bir kavrayışla ortaya koyuyor’, ülkemiz devriminin bir dizi temel sorununa doğru çözümler getiriyordu. Öte yandan bazı temel sorunların ele alınışında, bazı tespitler ciddi ölçüde “sol” hatalar barındırıyordu. Bazılarında ise esasta yanlış tezler savunuluyor veya belirsiz bırakılıyordu.

Platform, işçi sınıfının bilimini kılavuz alıyor, M-L teoriyi her alanda tavizsizce savunuyordu.

Devlet, devrim, proletarya diktatörlüğü, parti öğretisi, proleter enternasyonalizmi vb. bunun örnekleridir. Teorik alanda kavrayış yetersizlikleri bulunması bu gerçeği gölgelemez. Sadece teoriyi savunmakla kalmıyor, ülke devriminin sorunlarıyla. birleştiriyordu.

TKP/M-L Hareketi’nin platformu; sosyo-ekonomik yapı anlayışı, devrimin karakteri, özü, devrimde sınıfların mevzilenmesi, devrimin yolu, emperyalizm anlayışı, enternasyonalizm, modern revizyonizme karşı mücadele, ittifaklar ve faşizm anlayışlarında doğruları savunuyordu. Ayrıca, örgütlenme, parti sorunu, ülkemizde devrimci hareketin geçmişinin değerlendirilmesi, mücadele araç ve biçimleri konularında da doğru anlayışları benimsiyordu. Savunduğumuz platformu dolayısıyla hareketimizi M-L kılan, bu anlayışlarla, onları sınıf mücadelesi pratiğine geçirmedeki kararlı tutumuydu.

Çelişkiler anlayışı, çağın değerlendirilmesi, siyasi mücadele anlayışı ve kitle çizgisi, konuları ise esası bakımından hatalı kavranıyordu. Bu konularda önemli ölçüde doğru görüşlerin varlığının yanında, esası bakımından doğru konan sorunların kavranışında da ciddi eksiklik ve hatalar vardı. Hepsi de sübjektivizmden kaynaklanan hatalarımızın ortak özelliği, «sol» hatalar olarak biçimlenişiydi.

Genel çizgimizdeki «sol» oportünist hatalar, bu çizginin, içinde bulunan siyasi çizgide belirleyici oldu. Siyasi çizgimizin üzerinde yükseldiği taktikler, çağın değerlendirilmesi, kitlelerin durumu ile ilgili hatalı tespitlerle, temel mücadele biçimi ve hatalı siyasi mücadele kavrayışına bağlı olarak doğru tespit edilemedi, «Sol» oportünist bir siyasi çizgi izlendi.

Bu çizginin ışığında Hareketimizin ağır kayıplar verdiği 1973 yılına kadar yürütülen mücadele sürecini değerlendirirken, özellikle önemli olan, siyasi mücadele anlayışı ve bunun yol açtığı olumsuz sonuçlar üzerinde durulmalıdır.

TKP/M-L Hareketi, devrimin kitlelerin eseri olacağı tezini tavizsizce savunurken, bunun özünü kavramada önemli ölçüde yüzeysellik vardı . Çünkü, kitleleri eğitebilmenin genel çizginin ışığında, merkezi göreve bağlı olarak her somut durumda onlara yol göstermekle, hayatın her alanını kapsayan siyasi gerçekleri teshir kampanyasının örgütlenmesiyle olacağının bilincinde değildi. Bu yüzden, genel tarzda yürütülecek bir propaganda çalışmasıyla yetinmiş, böyle bir çalışmanın yeterli olacağı anlayışını taşımıştır. Pratiğinde gerçekleştirdiği de budur.

Siyasi devrim anlayışını genel bir çerçevede, teorik alanda savunmayı, kitleleri siyasi iktidarı yıkarak partinin öncülüğünde kendi iktidarını kurmaya hazırlamayla birleştirememeyi, genel anlayışla mücadelenin somut görevleri arasındaki bağı kuramamayı ifade eden siyasi çalışmamız, siyasi mücadeleyi genelden özele indirgemede düzgün bir anlayışımızın olmadığının kanıtıdır.

Kitlelerin daha üst mücadele biçimlerinin gereğini kendi deneyimleri içinde kavrayabilecekleri doğrusunun özümlenemeyişi hatalı anlayışımızla sıkı sıkıya bağıntılıdır. Kitlelerin gerçek durumundan hareket etmek yerine, bir kesiminin silahlı mücadeleye sempati duymasını ölçü almamızın temelinde de bu alandaki hatalı kavrayış yatmaktadır.

Kısaca belirttiğimiz kavrayışın ışığında yürütülen siyasi çalışma biçimde kitlelerin oldukça ilerisinde, özünde ise, kitlelerin mevcut mücadelelerinin de gerisinde, genel bir propagandaya dayanan kendiliğindenci bir faaliyetti. Siyasi gelişmelere ilgi gösterilmiyor, bu temelde kadrolar eğitilmiyordu. Siyasi çalışma dendiğinde ise, temel meselelerin kavranıp kitlelere bu doğrultuda propaganda yapılmasıyla, çıkış yolu olarak gerilla savaşının başlatılmasının propagandası anlaşılıyordu. İzlediğimiz «sol» oportünist çizgi kitlelerle birleşemememize, taktik bakımdan güçlü olan düşmanın darbeleri karşısında önemli kayıplara neden oldu.

Aynı dönemde Hareketimizde, kolektif çalışmayı uygulayan, siyasi bakımdan canlı bir önderlik oluşturulamadı. Komünist hareketin önderliğinin, siyasi mücadele anlayışına göre şekilleneceği bilinen bir gerçektir. Hareketimizin bu konudaki kavrayışı, kolektif çalışan güçlü bir önderliği ihtiyaç haline getirmiyordu.

Nitekim, Marksist-Leninist muhalefetin ileri unsurlarının içinde yer aldığı KK, hareketimizin kuruluşundan yenilgiye kadar olan süre içinde bir kez bile bir araya gelmemiştir. Sıkıyönetimin ağır baskıları buna gerekçe olamazdı. Gerçek neden ise, yürütülen siyasi faaliyetin bunu zorunlu kılmamasıydı. O şartlarda hareketimizin belirlediği çerçeve içinde genel bir propaganda çalışması, çeşitli bölgelerde gerilla faaliyeti açısından henüz çok cılız olan pratik çalışmalar kolektif bir önderlik olmadan da pekala yürütülebilirdi, yürütüldü de. Burada, kolektif çalışma ve kolektif önderlik konularında genelde doğru görüşlerin hareketimizce savunulduğunu belirtmeliyiz. Ancak konunun teorik kavranışının yeterli olmadığını, doğru bir siyasi mücadele anlayışı ile birleşmediğinde pratiğe geçirilemeyeceğini veya sadece biçimde kolektivizm uygulanabileceğini kavramak gerekir.

Hareketimizde, kolektif bir önderlik değil, pratikte İbrahim yoldaşın kişisel önderliği hakimdi. İbrahim yoldaşla diğer önder kadrolar arasındaki seviye farkı ise bunda tali bir etkendi. Daha önce de belirttiğimiz gibi sorunun esası, siyasi mücadele anlayışındaki hatalara bağlı olarak, önderlik konusunun doğru kavranamayışıdır. Bir komünist örgütün başarısının vazgeçilemez şartlarından biri de, sınıfına bağlı, denenmiş, bilinçli ve yetenekli, sağlam komünistlerden oluşan bir önderler heyetidir. Bu heyetin kolektif bir çalışma ile örgüte öncülük etmesi, onu yönlendirmesidir.

Hareketimizin siyasi çizgisinde cisimleşen «sol» oportünist hataları, 1973 yılının başlarında, uğranılan yenilginin nedenidir. Özetlersek 73’e kadar olan dönemdeki siyasi çalışmamıza, siyasi çizgi alanında “sol” oportünist çizgi, siyasi mücadelelere ise “sol” kendiliğindencilik damgasını vurmuştur.

HATALARI ÜZERİNE CİDDİYETLE EĞİLEMEYEN HAREKETİMİZ, YENİLGİDEN ZAMANINDA DERSLER ÇIKARAMADI

1973 yenilgisinden 76 yılının ilk aylarına kadar ki geçen dönemi, yeniden toparlanma dönemi olarak ele aldığımızda; Hareketimizin toparlanma çalışmasına olumsuz koşullarda başladığını başta teslim etmeliyiz. 1974 yılında zindanlarda bir araya gelen önder kadrolar faşizm tarafından dağıtılan TKP-ML önderliğini yeniden oluşturmak amacıyla kadroların durumlarını değerlendiren ve fikirlerini alıp yeni bir önderlik oluşturmak için polis tutumları olumlu olan 3 kişiden oluşan bir komite oluşturulur. Bu komitede İrfan Çelik‘in önderliğinde Güner ve Hikmet yer alır. Bu komite kadrolarla görüşür ve bir rapor hazırlayarak ilgili kadrolara sunar. Bu raporun ışında beş kişilik bir yeni Koordinasyon Komitesi (KK) oluşturulur. Zindanda oluşturulan yeni KK‘da Aslan, Muzaffer, İrfan Çelik, Hikmet ve Ali görev alır. Böylece Kaypakkaya yoldaş önderliğinde oluşturulan 7 kişilik KK’da, örgütün kurucu önderi Kaypakkaya yoldaş 18 Mayıs 1973 yılında Diyarbakır’da işkencede katledilir ve doldurulması mümkün olmayan büyük bir boşluk doğar. Cem poliste olumsuz davranması nedeniyle örgütlü mücadelenin dışına düşer. Almanyalı kadir ve A.M dışardalar ama örgütü toparlamak için herhangi bir çalışma içine yönelmezler. Böylece 7 kişilik KK‘da, Aslan, Muzaffer ve Ali T olmak üzere zindanda 3 kişi kalır. Kaypakkaya yoldaş katledilir ve diğer 3 kişi de Cem kendisi polis tutumu olumsuz olması nedeniyle mücadeleden kopar, Almanyalı Kadir ve A.M ise önderlik görevlerinin gereklerini yerine getirmeyerek geriye savrulurlar.

1974 yılında yeniden oluşturulan KK’nın çoğunluğunu bir önceki dönemde KK görev alan kadrolar oluşturur. Aslında o dönemde poliste olumlu sınav vermelerine ve zindanda direnişçi bir çizgi izlemlerine karşın teorik-politik olarak geri oldukları gerekçesiyle bazı kadrolar KK’ya alınmaz. Muzaffer ve Ali T. polis tutumları işkencede olumlu olmadığı halde, sırf eski KK üyeleri olmaları ve teorik-politik olarak daha gelişkinlikleri gerekçesiyle yeniden oluşturulan KK’ya alınırlar. Bu açıktan işkencede zaaflı davranan önder kadrolara yönelik ilkesiz, liberal uzlaşmacı tutumu gösterir ve hatalı bir yaklaşımdır.

Örgüt kadroların ortalama işkence tezgahlarında olumlu bir sınav vermeleri, zindanlarda ve mahkemelerdeki kararlı, mücadeleci tutumları -kuşkusuz bunlar Hareketimizin M-L niteliğiyle ilgiliydi- kol gezen döneklik, yılgınlık şartlarında, saflarımızda var olan sübjektif eğilimler daha da gelişti. KK‘da yer alan kadrolar örgüt çizgisini özümlememiş, yenilginin gerçek nedenini kavrayamamış, çizgimizi mutlaklaştıran dogmatik eğilimler gelişmişti. Çizgimiz diyalektik gelişim yasasının üzerine çıkarılıyor, derinleştirilmesi, hatalarından arındırılması sorunu, ciddi tarzda ele alınamıyordu.

Aslında saflarımızda halinden hoşnut olmayı yansıtan kuru bir kibirlilik eğilimi de gelişmişti. Sözünü ettiğimiz dogmatik eğilimler, hatalara ciddi ve tutarlı bir yönelimi, yenilgiyi olumsuz bir öğretmen olarak ele almayı önledi. Bütün taleplere, hatalara karşı amansız olmak gerektiği konusunda sık sık tekrarlanan sözlere rağmen, hareketimizin o dönemde yenilgi öncesinin hatalarını ele almayışı, bu konuda -yeterli veya yetersiz, bir özeleştiri hazırlayamayışı, hatalarımıza karşı uyanık olmadığımızı, hatalardan öğrenmenin vazgeçilmez önemini kavramadığımızı kanıtlar.

Özellikle siyasi mücadele ve kitle çizgisi sorunlarındaki hatalarımıza yönelemeyişimiz, ilmiğin ucunu kavrayamayışımız olarak değerlendirilmelidir. Bu konulara yönelmemiz hatalarımızı kavramada ileri bir adım olacaktı. Bunu gerçekleştiremediğimiz içindir ki, bazı tali hataları görmekten öteye gidemedik. Yeniden toparlanma çalışmalarına işte böyle bir durumda başlandı.

Görüldüğü gibi bu dönemde de, çalışmalar, yenilgi öncesi dönemdeki anlayışlar ve siyasi çizgi temelinde yürütülmekteydi. Özde aynı hataları taşıdığından, bu dönemdeki hatalar üzerinde durmayacak, sadece bir-iki önemli noktaya değineceğiz.

Önderlik açısından durumda bir değişik yoktu. Geçmiş önderliğin devamı niteliğindeki K.K, siyasi gelişmeler karşısında suskun kalıyor, temel tezlerimizi derinleştirmede de hiçbir şey yapmıyor, pratik sorunların en ince ayrıntılarıyla uğraşırken, siyasi görevlerini kendiliğindencil bırakıyordu. Yapılan siyasi çalışma, halk savaşını aşamaları, gerilla savaşı konularında Mao Zedung’tan özetlemelerle, Patron-Ağa Devleti isimli broşür, Aydınlık’a Verilen Cevaplar, Seçimlerde takınılması gereken tavır konusunda birbiriyle çelişen iki yazıdan ibaretti. Siyasi Yönergeler yazısı ise kısa sürede toplatıldı. Bu dönemde de siyasi çalışma olarak genel tarzda silahlı mücadele ile gerilla savaşı propagandası yapılıyor, propaganda malzemesi olarak da kadroların sorgu ve savunmalarıyla, hareketimizin temel belgeleri kitlelerin ileri unsurlarına veriliyordu.

Faaliyetimize yol gösteren «sol» siyasi çizgi kitlelerin kendiliğinden mücadelelerinde önemli bir gelişmenin olduğu, siyasi mücadele ortamının canlandığı koşullarda hareketimizin, kitlelerin oldukça gerisinde kalmasına yol açtı. Siyasi gelişmeler karşısındaki tavırsızlık, kaba bir gerilla savaşına hazırlık propagandasını esas almak, kitle örgütlerine yönelmemek, buna uygun mücadele araç ve biçimlerinden yararlanmamak, izlediğimiz siyasi çizginin pratikte yetmezliğini kısa sürede ortaya çıkardı. Ayrıca, örgütümüzün siyasi cereyanlardan etkilenmesi ve ademi merkeziyetçiliğin gelişmesi açısından uygun bir ortam doğdu. Siyasi bakımdan «sol» kendiliğindenciliğin damgasını vurduğu kör-pratikçi, perspektiften yoksun çalışma 1975. ortalarında tıkanmaya başlamıştı. Kadro ve örgütler yön tayin edemiyor, pratikte iflas eden siyasi taktikler karşısında ne yapılması gerektiğini kestiremiyorlardı.

İşte böyle bir ortamda, «sol» ve dogmatik eğilimlere karşı tepkiler oluşmaya, bu eğilimler zıddına dönüşmeye başladı. Bu temelde, dışımızda estirilen 3 Dünyacı cereyanlardan etkilenmeler gözle görülür hale geldi. 1975’in sonlarına gelindiğinde, geçmişe duyulan dogmatik güven, güvensizliğe, “sol” eğilimler, sağ etkilenmelere yerini terk etmişti. Sağlıklı bir muhasebenin yapılamadığı koşullar da, bir hatalı eğilimin pratik içinde zıddı yönde hatalara dönüşmesi kaçınılmazdı.

Bu dönemin sonlarına doğru “sol” hatalarımızın zıddına dönüşmesi hareketimizin hataları açısından önemli bir dönüm noktasıdır, 1975 yılının sonlarından itibaren, o zamana dek, hatalarımız içinde «Sol» hatalar ağırlıktayken, bu tarihten sonra, sağcı kendiliğindencilik ağır basmış ve çalışmalarımızın bütününde yansımıştır. Burada hatalar bilinçlice kavranıp düzeltilmeye çalışmadığında, giderek zıddına dönüşeceği gerçeği vurgulanmalıdır.

76 başından günümüze kadar olan dönemi de ayrıca değerlendirmeliyiz.

76 TARTIŞMA KAMPANYASI HAREKETİMİZİN İRADE VE EYLEM BİRLIĞININ GÜÇLENMESİNE HİZMET ETTİ

Kampanya öncesinde K.K’ne karşı kadrolar da önemli ölçüde güvensizlik oluşmuş, değişik alanlarda farklı farklı görüşler savunulmaya başlanmıştı. Vurdumduymazlığa kadar varan siyasi kendiliğindencilik, dağınıklığı, güvensizliği ileri noktalara kadar vardırmıştı.

Hareketimiz bir dönemeç noktasına gelmişti. Ya hatalarına karşı samimiyetle yönelerek, bu olumsuz durumu düzelterek bir atılım yapacaktı, ya da dağılıp gidecekti.

K.K. ilk yolu, hataları kavrayarak düzeltme yolunu tuttu. Ancak bu, samimi bir arzunun ötesine geçmemişti. Hataları kavramak amacıyla atılacak adımlarda, yöntem konularında yeterli fikir oluşturulamamıştı. Bu şartlarda açılan Mart 1976 yılında açılan Tartışma Kampanyası’nın başlangıçta sağlıklı bir zemin üzerine oturduğu elbette düşünülemez. Hareketimizin geleceğini belirlemede tayin edici önem taşıyan böyle bir adım atılırken asgari bir kavrayışın oluşturulamaması, siyasi çalışmada, fikir oluşturmada kendiliğindenciliğin ulaştığı boyutları göstermesi bakımından ilginçtir. Siyasi çalışmada ve mücadeledeki kendiliğindenciliğin, zaman zaman tepeden inmecilik, acelecilik, sekterlik vb. eğilimlere dönüşmesi tabii sayılmalıdır. Tartışma Kampanyası’nda bu tür hataların yanında çeşitli ilkesizliklerde oldu. Ancak burada bunların tek tek belirtilmesi yerine, kendiliğindenciliğin kaçınılmaz sonuçları olarak değerlendirmek, sorunun özünü kavramak için yeterlidir.

Hareketimizin tarihinde önemli bir dönüm noktasını simgeleyen Mart 76 Tartışma Kampanyası başlıca iki bakımdan değerlendirilmelidir. Kampanya içinde, dogmatizme ve “sol» oportünist hatalara karşı mücadele edilmiş, bu alanda başarı sağlanarak dogmatik eğilimler asılmıştır. Siyası çizgimizin «sol» oportünist niteliği kavranıp düzeltilmiştir. Ayrıca siyasi mücadele ve kitle çizgisi konularında teorik alanda doğru bir kavrayış ana hatlarıyla oluşturulmuş, temel siyasi tezlerimiz derinleştirilmiştir. Sosyo-ekonomik yapı tahlili, çelişkiler anlayışı, faşizm anlayışı ve ulusal meselede kavrayışın derinleştirilmesi bunun örnekleridir,

Yine bu kampanyanın sonunda, hareketimizin irade ve eylem birliği sağlamlaşmış, disiplini eskiye oranla güçlenmiştir.

Tartışma Kampanyası’nın başlıca bu olumlu yanlarına değindikten sonra, olumsuz yanlarına geçebiliriz.

Daha önce şartları içinde gelişimine kısaca değindiğimiz KK içinde hareketimizin geçmişini inkar etme eğilimi, ileri noktasına ulaşmış, resmen hareketimizin platformunu yok sayma noktasına kadar varmıştır. Mükemmeliyetçi eğilimlerle birleşen inkarcılık, siyasi planda sağ hatalarla iç içe gelişti.

Geçmişin değerlendirilmesi ve parti sorunun da, dışımızdaki akımların değerlendirilmesindeki sağ oportünist görüşlerin yanında, “3 Dünya Teorisi” de bu dönemde kendiliğindenci bir tarzda savunulmaya başlandı.

Kitle çizgisinin bazı sorunlarında sağ oportünist görüşlerin savunulması da bunlara eklendi. Yine, siyasi mücadele ve önderlik sorunuyla kitle çizgisinde derinliğine bir kavrayış oluşturulamadığından, siyasi mücadeledeki kendiliğindencilik köklü tarzda aşılamadı. Siyasi mücadelenin yürütülüşündeki perspektifsizlik, görevler arasındaki ilişkilerin doğru kavranamayışı vb. devam ediyordu. Geçmişin “sol” kendiliğindenciliği aşılmış, ancak sağcı kendiliğindenci eğilimler ciddi boyutlara ulaşmıştı. İdeolojik mücadelenin önemi ise oldukça sığ kavranıyordu.

Bir başka olumsuzluk da, inkarcılığın hareketimiz içinde bir hizbin doğması ve örgütümüze önemli kayıplar verdirmesi için uygun bir zemin yaratmış olmasıydı.

Olumlu ve olumsuz yanlarıyla ele alıp değerlendirdiğimizde, 76 Tartışma Kampanyasının olumlu yanlarının esas olduğu sonucuna varırız. Öte yandan bu Kampanya içinde ciddi zaafların da geliştiği vurgulanmalı, siyasi planda gelişen sağ oportünist eğilimler küçümsenmemelidir.

K.K. başlangıçta darbecilik ve disiplinsizlik hataları işlemiştir. Kampanyanın gelişimine olumlu ve olumsuz yanlarıyla aktif bir önderlik eden K.K., Kampanya sürecinde ciddi eksik ve hatalarına rağmen esasta olumlu bir sınav vermiştir.

Tartışma Kampanyası’nın başlatılmasından günümüze kadarki mücadele sürecinde, çalışmalarınızda önemli bir yeri olan ve başlıca iki önemli noktada somutlanan sağ hatalar üzerinde kısaca durmak gerekir.

Saflarımızda inkarcılığın hakim olmasıyla birlikte, Parti sorununda sağcı, mükemmeliyetçi görüşler hakim olmuş, küçük burjuva THKO ve THKP-C-M-L hareketleri M-L yada M-L olma yolunda olarak değerlendirilmişti. Hareketimizin platformunun, dolayısıyla niteliğinin inkar edilmesi temelinde gelişen sağcı mükemmeliyetçilik, kendi gücümüze güvensizliği geliştirdi. Hareketimiz partinin yeniden kurulması görevini faaliyetlerinin odağına koymaya yönelmedi bile. Mücadelenin geliştirilmesi için sıkıca tutulması gereken halkayı kavrayamadığından, Parti görevlerini yerine getirmede ciddi adımlar atamadı. İdeolojik mücadele görevlerini sığ kavradı. Kavradığı ölçüde bile hayata geçiremedi. Hareketimizin gelişmesinin önündeki kösteklerden birini oluşturan Parti sorunundaki oportünist hatalar uzunca bir süre aşılamadı. Kendiliğindenci bir gelişim içinde giderek zayıflayan inkarcılık, mükemmeliyetçilik ve kendi gücüne güvensizlik eğilimleri, 1977 sonlarında «Parti Sorunu ve Geçmişin Değerlendirilmesi üzerine açılan tartışma içinde esas olmaktan çıktı, tali duruma düştü.

Üzerinde durulması gereken konulardan ikincisi de “3 Dünya Teorisi”ni resmen kabul etmemizdi. Kampanya öncesinde de «savunulan bu teoriyi kabul etmemiz, herşeyden önce o koşullar da bizde bu teoriyi kabule uygun bir zemin olduğunu gösterir. Teorinin ÇKP kaynaklı olması da bir etkendi. ÇKP’nin savunduğu görüşleri dogmatik tarzda kabul etme eğilimlerini taşıyorduk. Fakat bu, bir dış etkendi. Ve ancak bizdeki sağ eğilimlerin varlığı şartlarında etkili olabilirdi.

Hareketimizin “3 Dünya Teorisi”ni kabul etmesi ile, savaş, savaşın kaynağı, emperyalizm, ittifaklar, dünya durumuyla ilgili bazı tespitlerimiz ve bazı sloganlarımızda bu teorinin etkileri yansıdı. Buna karşılık, teorinin esasını savunmadık. Marksist – Leninist teoriyi savunduk, Esas. ta M-L’i savunurken, öte yandan “3-Dünya Teorisi”ni kabul etmemizin sonucu olan eklektik görünüm, revizyonist “3 Dünya Teorisi”nin esasta kavranıp savunulmadığını gösterir. Teorik alandaki etkilenmelerin siyasi taktiklerdeki yansımaları da, siyasi tespitlerimiz içinde, siyasi çizgimizde tali bir yer tutuyordu. Hareketimiz, dün. yada devrimin esas akım olduğunu savunmuş, dünya halklarının devrim mücadelelerini desteklemiş, sınıf işbirliğini reddederek, sınıf mücadelesini savunmuştur. «Uluslararası Yeni İktisadi Düzen» tezini benimsememiştir.

Tartışma Kampanyası sonrasında yani bu dönemin ikinci alt döneminde, siyasi bakımdan nispeten daha aktif bir çalışma sürdürüldü. Çeşitli gelişmeler karşısında daha çok tavır belirlendi. Daha da önemlisi, doğru bir siyasi çizgi oluşturulmuştu. Bu gelişmelere rağmen, siyasi mücadele ve önderlik kavrayışımız yerli yerine oturmamış. perspektifsizlik aşılamamış, somutta Partinin yeniden kurulması görevi kavranamamıştı. Kitleleri eğitebilmek için, genel taktiklerimizi günlük pratiğe kadar indirgemenin vazgeçilmez önemini ve bunun yollarını henüz yeterince kavrayamadığımızdan, siyasi çalışmanın somut gelişmelerle bağını kurmada başarısız kaldık. Bu yüzden kendiliğindenciliğe karşı bayrak açarak, bunu aşmanın gereklerini yerine getiremedik. Siyasi ve örgütsel çalışmamızda uygun değişiklikleri gerçekleştirmeye ciddi bir yönelimimiz olmadı.

İşte hatalarımızın esasını oluşturan; siyasi önderlik görevlerini somut mücadeleye kadar indirmedeki zayıflıktı. Hâlâ kendiliğindenciliği köklü olarak aşamamaktı. Bu noktada Kampanya içinde gelişen sağ eğilimlerin yarattığı hantallığın, pasifliğin, şartlarla uzlaşmacılığı belirtilmesi gerekir. Ayrıca, K.K.’nin hatalarına karşı tutucu eğilimleri, bireyci-liberal tutumları da bu dönemde belirgin olarak görülen olumsuzluklar Bu içinde sayılmalıdır.

Bu dönemin sonlarına doğru giderek azalan : sağ eğilimlerin tespiti ve aşılması için bilinçli bir çaba yürütülmedi. Sağ eğilimlerin süreç içinde azalması kendiliğindenci bir tarzda gerçekleşti. Siyasi çalışmanın bu alanında da hayatın karşımıza getirip dayattığı sorunların çözümüne yönelik, siyasi uzak görüşlülük alanında başarılı bir sınav verilmedi.

Elbette ki bu ele alış tarzı içinde, yalpalamalar, ilkesizlikler, tepeden inmecilikler, acelecilikler kaçınılmaz olacaktır.

76 Tartışma Kampanyası’nın başlarından itibaren K.K. kolektif çalışma yönünde önemli bir adım attı. Bu tarihten sonra kararlar kolektif tarzda alınıyordu. Fikir oluşturma alanında ise durum farklıydı. K.K. içinde kişiler açısından bir ayrıcalık yoktu. Fakat teorik ve siyasi çalışma K.K. içinde sınırlı sayıdaki kadro tarafından yürütüldüğünden, organ içindeki diğer kadrolar aktif olarak fikir oluşturmaya katılamıyorlardı. 76′ dan günümüze kadar olan dönemin tümünü değerlendirdiğimizde K.K. siyasi alanda esas olarak başarılı olmuştur sonucuna varılmalıdır. K.K., bu dönemde temel siyasetlerimizin derinleştirilmesine, çeşitli gelişmeler karşısında küçümsenmeyecek oranda tavırlar alınmasına önderlik etmiştir.

Öte yandan, siyasi mücadele kavrayışımızın yeterince derinleştirilemeyişinin, siyasi bakımdan düşülen sağ hataların birinci dereceden sorumlusu kuşkusuz K.K’dir. Hataların aşılmasındaki gecikmede de K.K.’nin hatalarına karşı liberal tavır takınmasının belirleyici rolü de vurgulanmalıdır.

Özet olarak; 76 sonrasını da bütün içinde değerlendirdiğimizde, hatalarımızın felsefi alanda kaba materyalizmden kaynaklandığını, siyasi alanda ise siyasi mücadele ve önderlik kavrayışındaki yetersizliklerde düğümlendiğini, buradan itibaren çeşitli alanlara doğru yayıldığını görürüz. Bu dönemde geçmişten farklı olarak hatalarımızı sağ hatalar olarak biçimlenmiştir.

72’de bağımsız bir siyasi hareket olarak örgütlenişinden sonrasının ortak özelliklerini değerlendirdiğimizde, hatalı yanlar içinde siyasi mücadeleyi ele alıştaki kendiliğindencilik ilk bakışta görülmektedir. Hatalarımızın işte bu eksen etrafında şekillendiğini bugün daha açık kavrıyoruz. İdeolojik alanda uzunca bir dönem sübjektif iradeciliğin, 76’dan sonra ise kaba materyalizmin kaynaklık ettiği hatalar, siyasi mücadele ve önderlik sorununun kavranışından itibaren giderile bilir. Bu nedenle siyasi mücadeledeki zaaflarımız üzerine tüm dikkatlerimizi toplamalıyız.

DOĞRU SİYASİ MÜCADELE ANLAYIŞI OLMADAN, BOLŞEVİK ÖRGÜTLENME YARATILAMAZ

Siyasi önderlik konusundaki hatalarımızın özetlenmesi örgütsel alandaki hatalarımıza da ışık tutucu niteliktedir. Proletaryanın örgütü, onun siyasetlerinin hayata geçirilmesinin temel aracıdır. Bu, örgütlenmenin siyasi mücadele anlayışına göre şekilleneceğini de açıklar. Örgütsel hatalara yaklaşımımız bu bakış açısının ışığında olmalıdır.

Hareketimizin yenilgi dönemi öncesinde, yaptığı tespitlerin ve mücadeleye yöneliminin ışığın da, bunların bir aracı olarak geliştirdiği, örgütlenme, kitlelerin içinde bulunduğu durumdan hareketle onları eğitmenin aracı olmadı. Kitlelerle birleşerek, onları seferber etmeye, örgütlemeye gerçek anlamda yönelemedi. Esas yönüyle kitlelerin içinde bulunduğu duruma uygun olmayan bir örgütlenme, ciddi zaafları taşıyacaktı, taşıyordu. İşte örgütlenmedeki kitlelerden kopukluk olarak beliren temel zaaf, gerek çalışma tarzındaki hataları gerekse de kadroların eğitimi, örgütün en temel özelliklerinden biri olan kitlelerin ileri unsurlarını bağrında toplaması vb. konulardaki hatalarımızın çıkış noktasını oluşturuyordu. Kitlelerle birleşemeyen örgütlenme bürokratizmi taşıyacaktır, mücadele araçlarının yaratılarak geliştirilmesini benliğinde hissedemeyecektir, değişik mücadele araçlarının yaratıcı tarzda kullanılması için uygun olmayacaktır.

Yine böyle bir örgütlenme ile, demokratik merkeziyetçilik hayata doğru bir şekilde geçirilemez, eleştiri-özeleştiri, kolektif çalışma, disiplin, gizlilik, denetim gibi Leninist çalışma tarzının vazgeçilmez unsurları ile ilgili kavrayışlar esasta teoride kalıp, bunların gereği pratik içinde kavranamayacaktı. Hareketimiz, yenilgi dönemi öncesinde örgütsel alanda sözünü ettiğimiz zaafların hepsini tam yordu. Örgütlenmemiz esasta bürokratikti. Ve genel olarak yaptığımız kaba bir propagandayı kitlelere ulaştırmanın ve ileri unsurların giriştikleri bireysel nitelikteki bazı şiddet eylemlerinin bir aracı olarak şekillenmişti. Örgütün o zaman esas özelliklerini veren bu ve benzer nitelikteki mücadele anlayışıydı.

Örgütsel çalışmanın öğelerinin uygulanmasındaki hatalarımız da «sol» yöndeydi. Demokratik merkeziyetçilik ilişkisi mekanik kavranıyor, katı bir merkeziyetçilik uygulaması, ayrıntılarla uğraşmayla birleşiyordu. Disiplin uygulaması da körü körüne itaat unsurunu önemli ölçüde içeriyordu. Eleştiri özeleştiride, gizlilik ve denetimde ise esası sekter olan hatalarımız kendi içinde ciddi boyutlarda liberal eğilimler taşıyordu.

Şüphesiz ki, hareketimizin örgütlenme kavrayışı ve yönelimi genelde M-L’ti. Ancak bunları o günün şartları içinde yoğurarak şekil verme konusunda esasta hatalı davranıldı. Bu ikisi arasındaki ayrım, şartları içinde ele alındığında örgütsel temellerin esasta M-L olması ile pratikte günün şartlarıyla birleştirilememesine tekabül eder Bu ayrım doğru kavranmalı, ancak bu geçmiş bu günkü kavrayışımız üzerinden eleştirmeye ergel teşkil etmemelidir.

Kitlelerden kopuk örgütlenme, kadroların eğitilmesi, seçimi, görevlendirilmesi ve denetimi sorunlarına da damgasını vurdu. Kadro politika hemen her isteyeni profesyonel çalışmaya çekme ve onların siyasi, ideolojik ve örgütsel eğitimine gereken önemi vermemek olarak özetlenebilir.

Yürütülen çalışma için kadroların ideolojik, siyasi ve örgütsel olarak sistemli bir eğitime tabi tutulmasına ciddi ihtiyaç yoktu. Asgari devrimci fikirlere sahip olanlar da o gün yapılan propagandayı yapabilirdi. Esas olarak, askeri ve bazı teknik konularla, kitlelerin ileri unsurlarını gerilla savaşına uygun olarak örgütleme için eğitilmeleri yeterli oluyordu. Bu eğitim bile yeterli yapılmadı.

Yenilgi dönemi sonrası yeniden toparlanma sürecinde de örgütsel çalışmamızın muhtevası ve hatalarımız esasta değişmemişti. Aynı özellikleri gösteriyordu. Bir farkla ki, kitlelerin gelişen mücadelesi bizi kitle örgütlerine yönelmeye zorluyordu. Örgütümüz bu dış etken karşısında sınırlı da olsa legal mücadele biçimlerinden yararlanmaya, kitle örgütlerinde çalışmaya yöneldiyse de başarısız kaldı. Başarılı bir çalışma için, o hatalı kavrayışlarımızın düzeltilmesi, tecrübesizlikten doğan yabancılığın bu temelde giderilmesi gerekiyordu.

76 Tartışma Kampanyası içinde örgütsel alan da da bazı ilerlemeler kaydedildi. Daha sonraları tüzük taslağının oluşturulması, örgütün sınırlarının belirlenmesi olumlu adımlardı.

Bu dönemde de, örgütümüz geçmişten gelen kitlelerle birleşme konusundaki temel zaafını aşamadı. Örgütlerimiz esasta kitle mücadelesinin ateşi içinde bu mücadelede öne çıkan unsurları bağrında toplayan, gelişmeler karşısında kararlılıkla esnekliği birleştirerek, geniş kitlelere yön veren, onları çeşitli araçlardan yararlanarak eğitip seferber etmeye uygun bir yapıya sahip değildi. Bu açıdan esasta bürokratik özellikler taşıyor, bir çok örgütümüz sorunların ayrıntılarıyla boğulup dar çerçeveyle sınırlı kalıyordu. Bütünde de aynı özellikler hakimdi. Kadro ve sempatizanların özel sorunlarıyla ayrıntılı şekilde uğraşmak, örgütsel çalışmayı dar çerçevelerle sınırlı görmek ve pratikte bunu uygulamak, ayrım yapma dan herkesle aynı düzeyle ilgilenmek vb. örgütlenmemizdeki sığ anlayışın örnekleridir. Ve siyasi devrime ve önderliğe ilişkin düz ve sığ bir kavrayışı yansıtırlar.

Siyasi mücadele ve kitle çizgisinde önemli bir ilerleme kaydedilmesine rağmen, örgütlenmedeki gelişmemiz siyasi gelişmemizden de geri kalmıştır. Bu, gerçekten önemli bir noktadır. Ve bu noktada, 76 sonrasındaki sağ eğilimlerimizin, tespitlerimizi hayata geçirmede yetersiz kalışımızın; siyasi gelişmemizle örgütsel gelişmemiz arasındaki farkın başlıca sebebidir. Doğru taktiklerimiz hayata geçirilirken onlar sulandırılmış, gevşetilmiştir. Çünkü, sağ eğilimler, hareketimizde ki militan ruhu, zaaflar taşımasına rağmen mili tan disiplin anlayışını, fedakârlık ruhunu kemirmiş, yerine şevksiz, pasif bir ruh hali geliştirmiştir. Halen devam eden bu eğilimler kesinlikle yaşatılmamalıdır. Bu eğilimler yıkılmadığında alınan doğru kararların uygulanması, yaratıcılık, hamlecilik mümkün olamaz.

Siyasi çalışmamızın perspektifsizliği, diğer ifadeyle siyasi mücadele kavrayışımızın yüzey selliği, örgütsel pratiğimizde, çalışma tarzımızda kendiliğindencilik olarak yansıdı. Örgütsel pratiğimize damgasını vuran kendiliğindencilik, işçi sınıfı içindeki çalışmaya ağırlık vermemizi önle yen başlıca etkendi. Örgütlenme alanında bazen derinliğine, çoğu zaman da genişlemesine yürütülen çalışma, kadroların sık sık yer değiştirmesi vb. hepsi de kendiliğindenciliğin ürünü olan bu tür hatalar sağlam, derinliğine örgütlenme yapmayı imkânsız hale getirdi. Ayrıca çeşitli sınıf ve tabakalar arasındaki çalışmaya ilişkin özgül politikalarımız derinleştirilmediğinden, bu sınıfların mücadele içindeki önemine uygun örgütlemeler yapılamadı. Dolayısıyla perspektifsiz, birbirinden kopuk, önemli ölçüde rastgele bir örgütlenme faaliyeti sürdürüldü.

Çalışma tarzı ise, kitlelerden kitlelere ilkesi ne bağlı olmaktan, enginleri fethetme ruhuyla hareket etmekten uzaktı. Rus devrimci atılımı yerine, çoğu zaman zihni tembellik, siyasi sorunların çözümünü üst organdan bekleme tavrı öne geçti. Amerikan pratiği duyusu örgütümüze en fazla ihtiyaç duyulan, eksikliği hergün yaşanan bir sorundur. Başta K.K. gelmek üzere örgütler de ve kadrolarda, engellerle uzlaşmacılık, boyun eğme, inisiyatifsizlik önemli orandaydı. Hâlâ da bu hatalı yan etkisini sürdürmektedir. Çalışma tarzının diğer alanlarında ise durum pek farklı değil.

Örgütsel çalışmanın ögelerindeki sağ yöndeki hatalarımıza da işaret etmeliyiz. Gözle görülür ölçüde legalizm eğilimleri gelişmiş gizlilik konusunda başta K.K. olmak üzere ciddi hatalar işlenmiş, işlenmektedir.

Eleştiri – özeleştirinin yozlaştırılması eğilimi ise dikkate alınmalıdır. Kolektivizm, kitlelerin canlı mücadelesinden kopuk olduğumuz şartlarda biçimde kalmaya mahkumdur. Militan disiplin anlayışı ve fedakârlık ruhundaki yozlaşma eğilimi de hatalarımızın yönünden ayrı düşünülemez.

Bu dönemde, denetimdeki kendiliğindencilik ise bir başka özelliktir. Düzenli bir rapor sistemi yerleştirilememiş, tecrübelerin örgüte aktarılması, hatalar ve olumlu yanlar temelindeki eğitim sınırlı kalmıştır.

MÖ, örgütü, kitlelerin mücadelesiyle birleşmeye yönlendirmede şartlarla uzlaşmacılığından ötürü pasif davranmış, çeşitli kampanyalar örgütlemeye girişememiştir. Hareketimizin mali ve silahlanma gereksinimlerini gidermede pasif kalmış, sonra da bu eksikliklerin kendi önüne çit olarak dikilmesine meydan vermiştir. 76 sonrasında ortaya çıkan iki hizip karşısın da da yeterli uyanıklığın gösterilmeyişinde ve mücadeledeki zayıflıkta önderliğin hataları esas olmuştur. Ayrıca bir çok konuda faydacı davranılması, cereyanların göğüslenememesi ve çeşitli ilkesizlik hataları başta MÖ olmak üzere çeşitli örgütler tarafından işlenmiştir.

Örgütlenmede bu dönemdeki hatalarımız, siyasi alandaki sağcı kendiliğindenciliğin yansımalarıdır. Bununla birleşen pasif ve uzlaşmacı eğilimler, örgütsel alandaki zaaflarımızı aşmamız önündeki başlıca engelleri oluşturmuştur.

Örgütümüz, geçmişten beri gelen temel zaafı olan kitlelerin mücadelesini örgütleme ve önderlik etme yerine önemli ölçüde bunun dışında olmayı köklü tarzda aşamamıştır. Örgütsel Düzeltme Kampanyası siyasi önderlik kavrayışımızdan ve ideolojideki kendiliğindencilikten koparıldığı için başarısız kalmış, ileri bir atılım için zemin teşkil etmemiştir.

Kitlelerin mücadelesiyle birleşmeyen bir örgütlenme içinde, çeşitli ilkesizliklere düşmesi kaçınılmaz olmuş, ilkesizliklerimiz örgütsel alan bu temel zaaf üzerinde yükselmiştir. Örgütsel alandaki gelişmemizin daha zayıf olması ise oportünist eğilimlerle izah edilmelidir. Bu dönem de, bu alanda da izlenen çizgi esasta doğruydu. Çünkü. döneme ilişkin siyasi taktiklerimiz doğru örgütsel politikamız da bunu hayata geçirmeye yönelikti. Fakat çalışma tarzındaki kendiliğindencilik örgütsel politikamızı hem kitlelerin örgütlendirilmesine hem de öncü örgüt olan hareketimizin geliştirilmesinde uygulamada engel oldu. Bu konudaki başarısızlığın sebebi çalışma tarzıdır, yoksa örgütsel politikanın yanlışlığı değildir.

Komünist bir örgütün kadroları, tespit edilen siyasetleri hayata geçirmede tayin edicidir. Örgütün siyasetlerini kavrayıp, derinleştirilmesinde katkıda bulunmayan, kitlelerin mücadelesine aktif olarak seferber edilemeyen, çeşitli araçlarla eğitilmesine titizlik gösterilmeyen, yeteneklerine uygun görevler verilerek, sıkı bir denetim içinde olumlu ve olumsuz yanları kavratılamayan kadrolar elbette gelişemezler. Kadrolar sorununu böyle kavramamak, yani kendiliğindenciliğe bırakmak uzun vadede bir örgütü mutlaka yıkıma götürecektir.

Hareketimiz geçmiştede,76 sonrasında da net bir kadro politikası belirleyememiştir. Bu durum süreç içinde aşıldı. Ama bu sorunda, başlıca şu noktalara değinebiliriz.

Kadroların önemi kavranarak, herşeyden önce bu konuya yönelinmeli. Kadroların hangi somut görevler etrafında eğitileceği, içinde bulunulan görevlerin özellikleri ve hareketimizin ihtiyaçları, bu alandaki eksik ve hatalarıyla bağı kurularak belirlenmelidir. Kadroları eğitmenin araç ve yöntemleri belirlenerek, sistemli bir eğitim gerçekleştirilmelidir. Örneğin bir yayın organı ile tecrübelerin aktarılması, bazı teorik ve siyasi konularda kavrayışlarının derinleşmesine yardımcı olunması, yine kadrolar fikir oluşturmaya nasıl seferber edilecek, kadroların seçimi ve görevlendirilmelerinde nelere dikkat edilmeli? Bu soruları daha da çoğaltabiliriz. Sorulara verilecek cevaplar kadro politikamızı somutlaştıracaktır.

Kadroların fikir oluşturmaya seferber edilememesi, düzenli bir eğitim ve denetiminin sağlanamaması yanında örgütümüzde bu alanda oldukça sakat olan mükemmeliyetçi eğilime değinmekte fayda var. Genç, dinamik kadroları öne çıkarmada tutucu davranılıyor, mükemmel kadro arama anlayışıyla hareket ediliyor. Bu yüzden birçok alanda örgütlenmeye bile gidilemiyor. Bu alanda varlığını hâlâ sürdüren tutuculuk atılmadığı sürece hareketimizin taze kan alması giderek imkânsız hale gelecektir.

Bugün hatalarımızın kavranması açısından K.K’nin 76 sonrasındaki örgütsel alandaki hatalarına kısaca değinmek gereklidir. K.K. sorunlara kuş bakışıyla bakamamış, öncelikle kendi için de sağlıklı bir görev bölüşümü ve ihtisaslaşma ile, bünyesini mücadelenin ihtiyaçlarına uygun olarak geliştirememiştir. Gereksiz bir dizi ayrıntıyla da meşgul oluşu, zaten hakkıyla yerine getiremediği görevlerin giderek boyunu aşması sonucunu doğurmuş, bir dizi sorunu yetersiz de olsa kavradığı halde somutta adımlar atamamıştır. Örgütümüzde kendiliğindenciliğin daha da gelişmesini etkileyen bu durum, uzunca süre devam etmiştir.

Ayrıca K.K. örgütsel çalışmanın öğelerini bir çok kere ihlal etmiş, tepeden inmeci kararlar almış, aceleci kampanyalar örgütlemiş, biri Tartışma Kampanyası’nı açarken diğeri de Parti sonunda çoğunluk görüşlerini yansıtırken olmak üzere önemli iki disiplinsizlik hatası işlemiştir. Bazen cereyanlara yeterince göğüs gerememiş, zaman zaman sekter davranışlara düşmüştür. Hareketimizin çeşitli imkânlarını geliştirmede önderlik edememiş, askeri alanda ise sağcı hatalar işlenmesinin birinci dereceden sorumluluğunu taşımaktadır. K.K.’nin örgütsel çalışmalarını tümüyle değerlendirdiğimizde, esası itibariyle başarısız olduğu sonucuna varmalıyız. Sosyal pratik bunu doğrulamaktadır.

1972-1976 süreçte örgütsel alanda da, siyasi alandaki kendiliğindencilik hatası esas olmuş, «sol» ve sağ biçimlere bürünmesine rağmen kendiliğindenci öz değişmemiştir. Bu gerçek üzerin de örgütsel alanda da çeşitli hatalar işlenmiştir. Bu hatalar sonuçtur. Önemli olan, sebepleri üzerinde dikkatleri yoğunlaştırılarak ,düzeltmeye başlanmasıdır.

Biliyoruz ki komünist hareket hata ve zaaflarıyla mücadele içinde gelişip güçlenir ve çelikleşir. 1976 Mart tartışmasında Hareketimiz duygusallığa kapılmadan hatalarımızın Partizan cenahının iddiasının tersine arizi olmadığını kayranmış ve bunları giderme de tutulması gereken halkayı esasta doğru anlamıştı. Hareketimizin doğup geliştiği tarihi dikkate alındığında, böyle bir gelişme aşamasından, çocukluk devresinden geçmesi gerekliliği de kavranır, sorunlarımız bu perspektif içinde değerlendirilir. İşte bu, bilimsel bir inanç ve kararlılığın temeli olmalıdır. Şüphesiz ki bu alanda gecikilmiştir. Bunu etkileyen özellikle K.K’deki özel yetersizliktir. Bunlar da değerlendirip giderilmeye çalışılmalıdır. Tabii ki bu eksikler, bütün içinde talidir. Hatalarımızın, kişiler ve bazı organların yetersizliklerine bağlanması kolaycı bir yöntemdir. Dogmatik Partizancılar herşey KK‘ya bağlama tutumu içinde olmuşlar ve geçmişe bilimsel bakmak yerine duygusal yaklaşarak dogmatik ve sübjektif düşünce tarzını derinleştirerek , Hareketimizin hata ve zaaflarını kendilerine temel alarak Kaypakkaya ve onun önderliğinde kurulan TKP-ML hareketinin çizgisinde bütünüyle koparak küçük burjuva köylü devrimci bir çizgiye savrulmuşlardır. Çünkü bu arkadaşlar 73 yenilgisi ve nedenlerini düşmanın güçlüğünden aramışlar, hareketimizin doğuş koşulları , dahası bütünde ve tarihi kökleri olan zaaflarımızın üzeri kapatılarak dogmatizm ve sübjektivizm yolunda hızla yürümüşlerdir.

Hataların Üzerine Bolşevik Kararlılıkla Gitmek

Buraya kadar hatalarımızı tarihsel gelişin içerisinde ortaya koyduk. Kolayca görüleceği gibi hatalarımız, gelip geçici olmaktan öte bir nitelik taşımaktadır. Bu hatalar, örgütümüzün tüm yaşantısı ve mücadelesi dikkate alındığında yerleşiklik göstermektedir. Bu bir silkinme ve kendini aşma sorunudur.

Hatalarımızı aşmakla ilgili istek göstermemiz ve bunun ihtiyacını hissetmemiz, düzeltme hare keti için zorunludur; ancak, kesinlikle yeterli değildir. Bu sadece bir başlangıçtır, bundan önemlisi, hatalarımızın nerede yattığını ve somutlaştığını tespit etmek, ideolojik köklerini bulmak ve bunlara karşı mücadele etmektir. Hatalarımıza karşı mücadele, eğitim ve soyut çağrılardan ibaret kaldığında sonuçsuz kalır. Bunları alt etmek için örgütsel tedbirler, düzenlemeler gereklidir ve bunlar somutlaştırılmalıdır. Yapılan bu olmadığında, söylenen sözler, alınan kararlar, yapılan tespitler başarıya duyulan özlemi belirtmenin ötesinde anlam taşımazlar.

Hatalarımızın çıkış noktası mart 1976 Tartışma Kampanyası’na kadarki dönemlerde, doğru siyasi mücadele ve önderlik anlayışına sahip olmamaktı. Bu tarihten sonra da, bu alandaki kavrayışımızın yüzeyselliğidir. Öyleyse, hatalarımızı gidermede doğru anlayışı kazanıp yerleştirmede, yanlış anlayışın ideolojik köklerine saldırıp kurutmaya özel önem vermeliyiz.

Siyasal mücadele ve önderlik konusunda doğru anlayışı yerleştirme, genel olarak kendiliğindenciliğe, özel olarak da saflarımızda taşıdığımız sağcı kendiliğindenciliğe karşı mücadeleyle birleştirilmelidir.

Tüm örgütümüz, siyasal olaylar karşısında duyarlı olmalı, siyasal gelişmelerin bize ne tür görevler yüklediğini tespit etmeli ve görevlerin gerçekleştirilmesini örgütlemeye girişmelidir. Bu ihtiyacı benliğinde duyanlar, elbette bunu gerçekleştirmeyi önleyen kendiliğindenciliğe öldürücü darbeyi indirme gücünü kendilerinde bulacaklar, gerekli örgütsel düzeltmeleri yerine getirici bir çaba içerisine gireceklerdir. Her şeyi kitlelerin devrime seferber edilmesi, eğitilmesi, örgütlenmesi açısından, koşulları içinde düşünebildiğimiz ve bunun bize yüklediği görevleri tespit edip canlı bir biçimde gerçekleştirmeye yönelebildiğimiz de, günlük faaliyetimizin bütün içindeki yeri ve önemi gözümüzde somutlaşacak, zaaflarımız da ha açık belirecek ve bizi bunları giderme çabasına itecektir. Sözgelimi bir basın dağıtım şebekesinin oluşturulmasının önemini kavrayabilmek, bunun eksikliğini duyabilmek, sahip olunan siyasi mücadele ve önderlik anlayışıyla yakından ilgilidir.

Siyasal mücadele ve önderlik konusunda doğru anlayışı yerleştirme, genel olarak kendiliğindenciliğe, özel olarak da bağrımızda taşıdığımız sağcı kendiliğindenciliğe karşı mücadeleyle birleştirilmelidir.

Tüm örgütümüz, siyasal olaylar karşısında duyarlı olmalı, siyasal gelişmelerin bize ne tür görevler yüklediğini tespit etmeli ve görevlerin gerçekleştirilmesini örgütlemeye girişmelidir. Bu ihtiyacı benliğinde duyanlar, elbette bunu gerçekleştirmeyi önleyen kendiliğindenciliğe öldürücü darbeyi indirme gücünü kendilerinde bulacaklar, gerekli örgütsel düzeltmeleri yerine getirici bir çaba içerisine gireceklerdir. Her şeyi kitlelerin devrime seferber edilmesi, eğitilmesi, örgütlenmesi açısından, koşulları içinde düşünebildiğimiz ve bunun bize yüklediği görevleri tespit edip canlı bir biçimde gerçekleştirmeye yönelebildiğimiz de günlük faaliyetimizin bütün içindeki yeri ve önemi gözümüzde somutlayacak, zaaflarımız daha açık belirecek ve bizi bunları giderme çabasına itecektir. Sözgelimi bir basın dağıtım şebekesinin oluşturulmasının önemini kavrayabilmek, bunun eksikliğini duyabilmek, sahip olunan siyasi mücadele ve önderlik anlayışıyla yakından ilgilidir.

Siyasi mücadele ve önderlik konusunda doğru anlayışın kazanılması, kendiliğindenci ideolojiye karşı başarı kazanmakla mümkündür. Bizi geri ye çeken ilerlememizi önleyen geçmişte sol şimdi sağcı kendiliğindenciliği alt etmeden ileriye yürümemiz mümkün değildir. Kendiliğindenciliğin yozlaştırıcı, çürütücü etkisinin kırılması ancak atılımcı bir ruhla, bu berbat hastalığın ve onun belirtilerinin iyi tanınıp giderilmesiyle mümkündür. Kendiliğindencilik, bizdedir. Falanca pratiğimizde, falanca organ toplantısında, fiilen siyasi olay karşısındaki tavırsızlığımızdadır. Dolayısıyla, kendiliğindenciliğe karşı ideolojik mücadele, soyut düşünce planın da ele alınmamalıdır. Kendi çalışmamızda, önderliğin faaliyetinde, örgütümüzün faaliyetlerinde nelerin kendiliğindenciliği gösterdiğini tespit etmeli, somutlaştırmalıyız. Sonraki faaliyetlerimizde, ayni hataları tekrarlamama anlayışını hayata geçirmemiz, bu somutlaştırmayla sıkı sıkıya bağlı olacaktır. Siyasette pratiksizliği, kuyrukçuluğu, kayıtsızlığı vb. örgütsel çalışmada gevşekliği, hantallığı, pasifizmi vb. yok etmemiz, hep doğru siyasi mücadele ve önderlik anlayışını kazanma ve hatalarımızın ideolojik köklerini kurutma çabasıyla birleştirilmeli, bu anlayışla ele alınmalıdır. Düzeltme hareketinin tayin edici noktalarının başında bu gelmelidir.

Siyasi mücadele ve önderlik anlayışımızdaki hatalar, sendikalar, kadın sorunu vb. gibi özgül siyasetlerimizin tespit edilmeyişi sonucuna da varmaktadır. Bu eksiklerin giderilmesi, bu ihtiyacın hissedilmesi ile pratik faaliyetlerimizin karşımıza çıkardığı sorunların çözülmesinin sonuçlarının çözülmesiyle ilgilidir. Bunu görmeyen ve hissedemeyenler elbette giderilmesinin önemini kavrayıp, bu yolda adım atamazlar. Bunun gibi, çeşitli siyasetlerimizin pratiğe uygulanacak, hareketimize günlük faaliyetimizde yön verecek düzeyde geliştirilmesi ve somutlaştırılması da doğru siyasi mücadele ve önderlik anlayışının sonucu olabilir.

Mücadele çeşitli ihtiyaçları doğurur. Bunların giderilmesi ve yeni oluşan ihtiyaçlara göre özel örgütlenmeler yaratılması önemlidir. Bu ise kadroların tanınmasını ve görevlendirilmesini gerektirir.

Çeşitli maddi olanakların ve düzenli gelirin zayıflığı, çeşitli görevlerin yerine getirilmesinde büyük aksaklıklar ortaya çıkarmaktadır. Bu durum maddi olanakların artırılması göreviyle, örgütümüzü karşı karşıya bırakmıştır. Merkezi ve mahalli ihtiyaçlarımızın karşılanabilmesi için, gerek hakim sınıflardan sağlama, gerekse de kitlelerden maddi destek sağlama işine daha sıkı sarılmamızı gerektirmektedir. Bu da kadroların görevlendirilip, seferber edilmesini çeşitli işlerin ve yardım kampanyalarının örgütlenmesini gerektirmektedir. Düzenli maddi gelir için aidatların sürekli toplanması yanında düzenli gelir getiren bazı faaliyetlere girişilmesi gereklidir. Olanaklar ölçüsünde bu görev gerçekleştirilmeli, uygun görevlendirmeler yapılmalıdır.

Uygun görevlendirmeler konusunda rapor sisteminin rolü de bilinmelidir. Kadrolar ve organların başarı ve başarısızlıklarının değerlendirilmesinin süreklilik kazanması böyle bir sistemle gerçekleşir. Bu bakımdan da rapor sisteminin yerleştirilmesi büyük önem taşımaktadır.

Uygun görevlendirmeler üstlenilen ve gerçekleştirilen görevin niteliği ile de ilgilidir. Bu bakımdan bölgesel organların ve alt örgütlerin inisiyatiflerinin geliştirilmesi konumuzla ilgilidir. Örgütümüzde, merkezi önderlik ve üst organlar alt organların görevlerinin bir bölümünü üstlenmişlerdir. Bu durum, hem önemli görevlerin yerine getirilmesinde olumsuzluk yaratmakta, hem de alt organların inisiyatiflerinin gelişmesini önlemekte ve faaliyet alanlarını sınırlamaktadır. Uygulamayla ilgili genel bir bakış açısı sunulduktan ve yol gösterildikten sonra, alt organlara uygulamada mümkün olduğunca geniş inisiyatif tanımak, bu anlamda adem-i merkeziyetçi davranmak gereklidir, böyle bir davranış kadroları geliştirir, onların yaratıcılığını harekete geçirir, tecrübelerini artırır. Bu bakımdan ve örgütün görevlerini daha iyi gerçekleştirilmesi, daha sağlıklı işleyebilmesi açısından alt organların inisiyatiflerini geliştirmeleri, önder nitelik kazanmaları için gereklidir.

Önderlik sorununun bir diğer yanı sağlam bir denetim örgütlenmesi ve uygulanmasıdır. Örgütümüz bu bakımdan da zayıflıklar taşımaktadır. Denetimin alttan ve üstten olmak üzere iki biçimde gerçekleştirilemediğini belirtelim.

Denetim sorununda, üstten denetimin en önemli aracı olan rapor sistemi sistemleştirilmeli ve geliştirilmelidir. Raporlar düzenli aralıklarla hazırlanmalı, örgütün faaliyetleri durumu, düşünceleri hakkında fikir vermelidir. Raporların bir’ formalitenin gerçekleştirilmesinden çok öte anlam taşıdığı örgütsel faaliyetin önemli bir unsuru olduğu kavranıldığında, nitelik olarak da geliştirilmesi kaçınılmazdır. Raporlar ciddi bir değerlendirilmeye tabi tutulmalı ve raporlarla ilgili düşünce ve eleştiriler, alt organlara mutlaka iletilmelidir. Böylece eksiklerin giderilmesi

Ve denetimin rayına oturması mümkün olur. Ancak, üstten denetimde sadece raporlarla yetinmek doğru değildir. Doğrudan bilgi alınması ve gerçek durumla raporlardaki bilgilerin karşılaştırılıp objektif sonuçlara varılabilmesi amacıyla üst organlar zaman zaman alt organları bizzat ve alt organlarına, kitlelere danışarak denetlenmeli faaliyetlerini doğrudan gözlemlemelidirler. Bu tür bir denetim algısal bilgiye dayanır, bürokratizmi önler.

Alttan denetimle ilgili olarak ise, rapor sisteminin taşıdığı önemi belirtmek gerekir. Alt örgütler raporlarda eleştirilerini belirtecekler ve üstten cevap isteyeceklerdir. Bu da alttan denetimin önemli bir öğesidir. Bunun yanında üst organları eleştiri anlayışı da teşvik edilmelidir. Bundan başka, alt kademelere fikir danışmanın geliştirilmesi ve örgüt içinde demokrasinin işletilmesi alttan denetimi geliştirecektir. Alttan de netim kitlelerin örgütü denetlemesiyle ilgili olarak da geçerlidir. Kitlelerin eleştirilerinin ve düşüncelerinin teşvik edilmesi ve toplanması, kitlelerin nabzını elde tutmada ve hatalarımızı görmede önemli bir etkendir.

Denetim disiplinle el ele gitmelidir. Hatalara olumlu ve düzeltici bir yaklaşımda bulunulmalı ancak disiplinin ihlaline izin verilmemeli gerektiğinde disiplin kuralları işletilerek cezalandırılmalar yapılmalıdır. Proletarya partisinin ayırıcı özelliklerinden birisi olan disiplinden vazgeçmek devrimden vazgeçmeye eşittir. Örgütümüz içinde disiplin geliştirilmeli ve sağlamlaştırılmalıdır. Bu önümüzdeki dönemde daha büyük önem taşımaktadır.

Demokrasi de sağlıklı bir denetim için zorunļu şarttır. Bu alanda örgütümüzün disiplinde olduğu kadar demokrasi alanında da ciddi hatalar mevcuttur. Demokrasinin işlerlik kazanması, örgütümüzün gelişmesi ve önderlik görevlerini yerine getirmesi bakımından hayati önemdedir

Komünist Hareket Hata ve Zaaflarını Aşarak Gelişip Güçlenir

Hatalarımızı aşma mücadelesini yürütürken içinde bulunduğumuz iç ve uluslararası koşulların elverişsiz olduğunu belirtmiştik. Bu durum, hatalarımızı aşma mücadelemizin ve bu elverişsizlikler ortamında gerçekleşeceğini göstermekteydi. Bu gerçek, mücadelemizde kararlı ve disiplinli olmayı daha da zorunlu kılmaktadır. Mevcut hatalarımız, uzun vadede oluşmuş ve yerleşmiştir, dolayısıyla giderilmesi de öyle kolay olmayacak, nispeten uzun bir süreyi kapsayacaktır.

Hatalarımızın varlığını belirtmekten öteye birşey yapmamak, yakınma ile yetinmek hatalarımızın korunmasına hizmet etmekten başka ise yaramaz. Bu yüzden zamanında bilince çıkardığımız ölçüde hatalarımızı kabul etmeli fakat onları giderebileceğimize inanç besleyerek bu doğrultuda hareket etmeliyiz. Hatalarımızı sihirli değneğin temasıyla giderilemeyeceğinin bilinciyle hareket etmeli, gelişme yönünü dikkat almalı korunan hataların azimle üzerine gitmeliyiz. Bu konuda umutsuzluğa örgüte güvensizliğe yer yoktur.

Genç ve tecrübesiz hareketlerin hataya düşmeleri kaçınılmazdır. N Nitekim 1972 Kaypakkaya yoldaşın önderliğinde kurulan TKP-ML Hareketi de genç ve tecrübesizliği nedeniyle doğuş koşullarında önemli hatalar işlemiş. Tüm bunlar herşeyden önce Marksist bilgi teorisinin gelişimine uygundur. Hiçbir hareket mükemmel bir biçimde doğmaz mükemmel hale gelinceye dek bir dizi yanlışa düşmesi ve bunları düzeltmesi kaçınılmazdır. Haliyle Hareketimizin doğuşu ve gelişimide bu aynı yolu izlemiştir. M-L kavrayışının sığlığı, deney ve tecrübe eksikli, doğduğu koşulların olumsuz etkisi önemli hatalar işlemesine neden olmuştur. Fakat bünyesinde bütün bu olumsuzlukları giderici potansiyeli taşıyordu. Önemli olan bu hata ve yetmezliklere karşı müdahale ederek bu olumsuzlukları hızla bünyemizde temizlemekti. Hareketimiz bugüne dek önemli bir bilgi ve deneyim birikimi yaratmıştır. Bu çok önemli bir unsurdur. Hareketimizin komünist niteliğini dinamiklerinin varlığını da dikkate aldığımızda hatalarımızı atmamız için iç etkenlerin yeterli olduğu sonucuna varılır. Hareketimiz 76’da başlatmış olduğu tartışma kampanyasıyla, çektiği sancıyı aşmak istiyordu. Bu sancı sağlığa kavuşmanın işaret ve özlemini içinde taşımaktaydı. Bünyemiz sancıdan acı duymaktaydı ama hastalığımız yok edip sağlığa kavuşacağımız kesindi. Buna inancımız ve güvenimiz tamdı.

Daha önce belirttiğimiz gibi, temel hastalığımız, örgütümüzün belirli parçalarına özgü değildir. Tüm bünyeye özgüdür. Dolayısıyla düzeltmenin tüm örgütte gerçekleştirilmesi gereklidir. Ancak bu düzeltmenin önderlik organından itibaren başlaması ve alt organlara kadar uzaması zorunludur. Önderlik organın tayin edici rolü ve bu düzeltmeye de yol gösterme, önderlik etme yükümlülüğünde olması bunu daha da zorunlu kılmaktadır. Bugün hareketimizin önder organı, sınıf mücadelesinin üzerine yüklediği görevlerin bir çoğunu maddi gücü bakımından yerine getiremez durumdadır. Gücünü biryana teksif ettiğinde, diğer önderlik görevleri açıkta kalmakta, yerine getirememekte, en azından aksamaktadır. Bu durum önderlik konusundaki yanlış anlayışın, kendiliğindenci çalışma tarzının sonucudur. Bundan dolayı önderlik gerek iş bölümü açısından, gerekse sayı bakımından yetersiz düzeydedir. Bu yükleriyle ve çalışma tarzıyla, atılım yapması bir yana, alışılmış görevlerini dahi yerine getirecek durumda değildir.

Önderliğin düzeltilmesinde, çıkış noktası doğru anlayışın yerleştirilip kendiliğindenciliğin yıkılmasıdır. Ancak bu çalışma tarzının düzeltilmesi ve buna uygun örgütsel tedbirlerle birleştirilmediğinde sonuçsuz kalır. Bu konuda örgütümüzün çalışma tarzının düzeltilmesi için gerekli genel tedbirlere ek olarak şu özel tedbirler alınmalıdır.

Önderlik genişletilmeli ve üye sayısı sınıf mücadelesinin görevlerini yerine getirmek için yeterli, fakat gizlilik koşullarında hantal olmayacak bir miktara çıkartılmalıdır. Önderlik içinde, siyasal görevler ve örgütsel görevler arasında bir ihtisaslaşma sağlanmalıdır. Kısacası politik büro ve örgüt bürosu oluşturulmalıdır. Bu bürolar kendi içlerinde düzenli faaliyet sürdürürken, belli aralıklarla bir araya gelerek siyasi ve örgütsel konuları ortaklaşa görüşmelidirler. Önderlik, üzerindeki gereksiz yükleri atmalı, bazı ayrıntılı işleri alt organlara veya özel görev birimlerine bırakmalıdır. Yine önderlik kendi ideolojik – siyasi görevlerine yardımcı olabilecek kadroları seferber ederek onların enerjisinden yararlanabilmeli. Bu, çeşitli görevlendirmeler şeklinde olabileceği gibi, ek görevler biçiminde de olabilir.

Örgütümüz bütününde önderliğin başlıca üç unsuru olan fikir oluşturma, uygun görevlendirmeler ve denetim konusunda köklü hatalar, yetersizlik mevcuttur. Fikir oluşturma konusunda, var olan anlayışlar yüzeysellik, savsaklama, sorunu görmezde gelme gibi tutumlarda kendisini göstermektedir. Bunların terkedilmesi sorunların derinliğine ve yeterli biçimde ele alınması zorunludur. Bu anlayışın yerleşmesi, ancak çalışma tarzında buna uygun değişikliklerle ve eğitimle mümkündür. Eğitim için, kadrolara hitap eden, çeşitli konularda. onlara yol gösteren, örgüt içindeki tecrübeler özetleyip, genelleştiren, tecrübe alışverişini sağlayan bir yayın organı önemli bir araçtır. Bunu örgütlenmesi gereklidir. Bunun yanında, organlar kendi eğitimleri için yeterli zaman ayrılmalıdır.

Fikir oluşturma konusunda organ toplantıları büyük yer tutmaktadır. Toplantılara genellikle hazırlıksız gelinmekte gündem önceden tespit edilmemekte ve toplantı süresi kısa tutulmaktadır. Tabii bu durumda fikir oluşturmanın koşulları olumsuz yönde etkilenmemektedir. Toplantılarda sorunların ayrıntılarının öne çıkarılması çokça görülmektedir. Toplantıların gündeminin önce den saptanması, toplantılara hazırlanılması ve sürecin yeterli uzunlukta olması gereklidir. Eğitimin, düzenli aralıklarla eleştiri – özeleştirini yerleştirilmesi de büyük öneme sahiptir.

Fikir oluşturma konusunda, siyasi gelişmelerin ve çeşitli sınıfların görüşlerini yansıtan yayınların sürekli izlenmesi önder unsurlar için büyük öneme sahiptir. Bunun yanında az sonra daha fazla değineceğimiz, raporlar da, titiz bir gözlemci ve eleştirici olmayı gerekli kılan bölümlerin is bir biçimde ele alınması büyük önem taşımaktadır. Fikir oluşturmada kolektif çalışma, alt kadrolara ve kitlelere fikir danışma, eleştirinin geliştirilmesi araştırma inceleme çok büyük yer tu maktadır. Burada özellikle, kitlelerin ve kadroların fikirlerinin toplanması ve inceleme araştırmayı belirtmeliyiz, “kitlelerden kitlelere” ilkesi burada somutlaşır, “araştırma yapmayanın söz yoktur” gerçeği buradan gelir.

Fikir oluşturma, görevlerin doğru tespitini, planlar, programlar hazırlanmasını da içerir. Bu konuda önemli sorunlarla, tali sorunlar arasında ayrım yapılmalı, dikkat, önemli sorunlar üzerinde yoğunlaştırılmalıdır. Bunun dışında belli bir sorunda veya anda merkezi görev tespit edilmeli, diğer görevlerle bu görev arasındaki ilişki ortaya konmalı, tüm faaliyet merkezi görevin gerçekleştirilmesi bakış açısıyla yönlendirilmelidir. Yoksa, ayrıntılar denizinde boğulmak, tali sorunları öne çıkarmak ve yorgun fakat başarısız bir savaşçı durumuna düşmek kaçınılmazdır. Örgüt önderleri sorunlara kuşbakışı bakabilmeli ve onlara hakim olabilmelidirler.

Örgütsel çalışma genişliğine veya yaygın çalışma ve derinliğine çalışma olarak iki biçimde ele alınmalıdır. Genişliğine çalışma gereklidir, Bu olmadan geniş kitlelerin mücadelesini kucaklamak mümkün değildir. Ancak genişliğine çalışma derinlemesine gelişmeyi önder unsurların yetişmesini önlüyor, sınırlı güçlerimizi dağıtıyorsa, düzenli ve planlı bir genişleme yolu tutulmalıdır. Sınıf mücadelesi bakımından daha büyük önemi olan alanla ve toplum katları içinde çalışma yoğunlaştırılmalıdır. Buralarda -ki mücadelenin genellikle canlı olduğu alanlar buralardır~ yürütülecek derinliğine faaliyet atılacak sağlam temel, çok sayıda kadro ortaya çıkaracak ve diğer alan ara ve toplum katlarına eğilmeyi mümkün kılacaktır. Yoksa, verimsiz bir çalışmada güç yitirmek, enerjimizi tüketip az ürün ortaya çıkarmak kaçınılmazdır. İşte, fikir oluşturma bu noktada Ha kendisini gösterir. Tüm mücadele alanını görüp, doğru değerlendirebilen bir bakış açısıyla öncelik verilecek alanlar ve görevler tespit edilip, güçler buralarda yoğunlaştırılmalıdır. Yoksa kör pratiğin ardından sürüklenmek kaçınılmazdır.

Önderlik siyasal olaylar karşısında zamanın tavır almayı ve halk kitlelerini somut olaylar ve hedeflerden yola çıkarak seferber etmeyi gerektirir. Örgütün geniş çapta seferber edildiği merkezi kampanyalar, bunun etkili bir aracıdır. Merkezi kampanyalar örgütün hata ve zaaflarını aksayan yönlerini ortaya koyar. Bu bakımdan merkezi kampanyalar örgütün pratik yeteneklerinin ve yaratıcılığının harekete ve sınandığı, çok yönlü eylemleri kapsayan faaliyet türüdür. Önderlik olarak bugüne dek merkezi kampanyalar düzenleyip, pratik alanda bu tür eylemleri geliştirmede yetersiz kalındı. Bu eksikliğimizi önümüzdeki dönemde gider

Uygun görevlendirmeler yapmak, iyi bir örgüt oluşturmak demektir. Bu ancak doğru bir fikir oluşturmaya dayanabilir. Kişiler hakkın da objektif değerlendirmeler, görevlerin, Olanakların. ve gücün doğru tespiti, gereklidir. Güç ve olanaklar sürekli geliştirici bir tarzda ele alınmalıdır. Bu konuda kadroların iyi tanınması ve tepen tırnağa yeniden gözden geçirilmesi zorunludur. Olumlu, olumsuz yanları, başarı ve başarısızlıkla objektif bir değerlendirilmeye gidilmeli, niteliğe ve gelişene önem verilmeli, yeni ve gelişen unsurlara güvenilmeli fakat ihtiyat elden bira mamalıdır. Kimin neye elverişli olduğunun tespit edilmesi, kişinin eksiklerinin ve üstünlüklerinin bilinmesi kadar, görevin hangi özellikleri gerektirdiği de bilinmelidir. Bunun yanında örgütün devamlılığı esastır. Şu ya da bu şekilde görev dışında kalan bir unsurun yeri olabildiğince doldurulabilmelidir. Bu da uygun yedeklerin tespiti ve görevlendirilmesini, eğitilmesini gerektirir

Örgüt, tüm görevleri yerine getirmesi gereken bir mekanizmadır. Fakat herkesin her görevi yerine getirmesi ne mümkündür, ne de doğrudur. Herkes bilincine, tecrübesine, yeteneklerine uygun görevlere getirilmelidir. Bütün görevler bu anlayışla dağıtılır. Ve makinanın parça arasında uyum yaratılırsa, ortaya iyi bir çalı çıkar, tüm örgüt makinası verimli çalışır.

Uygun görevlendirmeler, esnekliği olan, hareketli sınıf mücadelesinin ihtiyaçlarına uygun bir tarzda kendini geliştirip, yenileyebilen, koşullara uygun davranabilen bir örgütlenmeyi yaratabilmenin şartıdır. Hiç kuşkusuz bu doğru bir örgüt anlayışından yola çıkılarak gerçekleştirilir. Önemli olan bu anlayıştan hareketle, böyle bir örgüt oluşturabilmek için doğru seçim ve görevlendirmeleri yapabilmektedir. Hantal ve durağan bir örgüt yapısı yanlış anlayışların yanında uygun görevlendirmeler yapılmayışıyla da bağlantılıdır.

Komünist örgütün hata ve zaaflarıyla hesaplaşarak gelişip-güçleneceği perspektifine bağlı olarak 1972-76 döneminde politik mücadeleye yaklaşım ve bunun kopmaz bağı içinde önderliğin durumuna ve hatalarımız ve yetmezliklerimiz üzerinde durduk ve hareketimizin ideolojik-politik sıçrama yapmasında hata ve zaaflarıyla hesaplaşma içine girmesinin tayin edici olduğunu ortaya koyarak Kaypakkaya yoldaşın ortaya koymuş olduğu platformu hata ve zarflarında arındırarak derinleştirdik ve Kaypakkaya yoldaşın ve TKP-ML Hareketin gerçek savunucusu ve temsilci olduğunu ortaya koyduk.

Hareketimiz bununla da yetinmedi ve işkencede Kaypakkaya yoldaşın açtığı; ser ver sır verme direniş geleneğinin sürdürücüsü oldu. Sözde değil özde Kaypakkaya yoldaşı anlayan ve onu dahada ileriye taşıyan TKP-ML Hareketi, 12 eylül faşist darbesi ve ardından yaşanan süreçte merkezi olarak örgütsel yapısı açığa çıkmayan Türkiye Kuzey Kürdistan’da tek örgüt olduğunu tanıtlayarak, İbrahim Kaypakaya‘nın asıl savunucu ve Onun ilke ve değerlerinin bayraktarı olduğunu ortaya koydu. Kaypakkaya‘ya sahip çıkma adına bol gürültü koparan ve TKP-ML Hareketini ve önderliğini „revizyonist, pasifist, tasfiyeci vb.“ sıfatlarla karalayan,, hareketi kastederek “ bunlar İbrahim’e sahip çıkıyor görüngüsü üzerinde parsa toplamak, amaçlı sahip çıktığını söyleyip” ardından , ” aslında bunlar İbrahim’i ve kurduğu örgütü inkar ediyorlar “ diyen TKP-ML Partizan cenahı İbrahim Kaypakkaya yoldaşın ayan beyan ortada durun işkencede kızıl direnme çizgisini ne ölçüde pratiğe uyguladı ve Kaypakkaya yoldaşın direktiflerini en azından bu alanda ne ölçüde bayraklaştırdı.

Herşeyden önce sözde Kaypakkaya sanucusu olunmuyor. Bunun için sözle ile eylemin yani teori ile pratik arasında uyuma bakmak yerinde olacaktır. Dahası 12 eylül faşist darbesi birçok sorunu pratik olarak çözdüğü gibi işkencedeki kimin nerde durmasıyla da yani Kaypakkaya yoldaşın direnişçi çizgisini savunduğu ve pratiğe uyguladığı sorununu da çözmüş oldu. Kuşku yok ki, sınıfı geçen Kaypakkaya yoldaşın direniş geleneğini merkezi olarak yukarı kaldıran TKP-ML Hareketi olurken, TKP-ML Partizan cenahı işkencede Kaypakkaya yoldaşı utandıran pratiğiyle sınıfta kalmış ve özde değil sözde Kaypakkayacı olduğu tescil edilmişti.

Keskin Kaypakkayacı Geçinen TKP-ML Partizan Cenahı İşkenceye Düşen Her Devrimciye Yol Gösteren Kaypakkaya Yoldaşın ” Ser Verip Sır Vermeme “Direniş Geleneğini Yaşatamadı..!

Bir komünist örgüt ve o örgütün önderleri ideolojik-politik ve örgütsel alanlarda olduğu gibi işkence tezgahlarında örnek komünist tutum takınmakla yükümlüdür. Dahası komünist bir örgütü ve bu örgütün önderleri, düşman karşısında eğilip bükülmez iradesiyle de komünist olduklarını poliste göstermelidir. Komünist bir örgüt ve Onun önderliği düşman karşısında görülmemiş bir cesaret ve dayanma azmine sahip olduğunu iş başa düştüğünde pratikte tanıtlamalıdır.

Tıpkı komünist önderimiz Kaypakkaya yoldaşın şu sözleriyle sorgucuları nasıl top ateşine tuttuğu ve komünist bir önder olarak işkence tezgahlarında devrimci proletaryanın gücünü ve yenilmezliğini ispatladığı gibi: “Esasen biz komünist devrimciler, prensip olarak siyasi kanaatlerimizi ve görüşlerimizi hiç bir yerde gizlemeyiz. Ancak örgütsel faaliyetlerimizi, örgüt içinde bizimle çalışan arkadaşlarımız ve örgüt içerisinde olmayıp da bize yardımcı olan şahıs ve grupları açıklamayız. Kişisel sorumluluğum açısından gerekeni zaten söylemiş bulunuyorum. Ben buraya kadar anlattıklarımı samimiyetle inandığım Marksist-Leninist düşünce uğruna yaptım. Ve sonuçtan asla pişman değilim. Ben bu uğurda her türlü neticeyi göze alarak ve can bedeli bir mücadeleyi öngörerek çalıştım. Neticede yakalandım. Asla pişman değilim. Bir gün sizin elinizden kurtulursam gene aynı şekilde çalışacağım.” ( İbrahim Kaypakkaya’nın Sorgusundan)

Şüphesiz ki sınıf mücadelesinin en zor geçitlerinden olan işkencede, proletaryaya, örgüte, halka devrime ve sosyalizme bağlı kalmak, komünist devrimci bir çizgide direniş bayrağını yükseltmek tüm komünist devrimcilerin görevidir. Ama en başta da komünist önderlerin görevidir. Bir komünist önder, işkencede de örnek olmakla yükümlüdür. Bu önder olmanın gereğidir. Eğer bir komünist önder, komünist militanların ortalama tutumundan daha ileri ve örnek tutum takınmıyorsa, bu önderlik açısından bir zaaf demektir.

Aslında komple önderlik özelliklerini kendisinde toplamış ve örnek alacağımız komünist önder tipi, Kaypakkkaya yoldaştır. Bu perspektif ışığında Kaypakkayacı geçinen ve her 18 Mayısta üzerine methiyeler düzen TKP-ML Partizan geleneğinin işkencede Kaypakayacı”ser verip sır vermeme“ geleneğine ne kadar bağlı kaldığını değerlendireceğiz

KİM KAYPAKKAYA YOLDAŞI SÖZDE DEĞİL ÖZDE SAVUNARAK İŞKENCEDE DİRENİŞ GELENEĞİNİ BAYRAKLAŞTIRDI..!

Bir örgütün komünist olup olmamasının tek kıstası elbette işkencede direnmek değildir. Ama biliyoruz ki he komünist örgüt her komünist örgüt işkence de direnmekle yükümlüdür. Buradan hareket ettiğimizde bir dönemler İbrahim Kaypakkaya’nın mirasçısı olduğunu iddia eden Partizan cenahı işkencede Kaypakkaya yoldaşın direnişi geleneği neden yaşatamadı.

Elbette İbrahim Kaypakkaya yoldaşı anmak- anlamak, aşmak, savunmak sözde görüşlerini papağan gibi yinelemekte değil Onun M-L perspektifini kavrayıp, bunun gereklerine uygun hareket etmek etmekten geçiyor. Kaypakkaya yoldaşın işkencede direnişi davaya kendisini adamasının yanında, savunmuş olduğu komünist görüşlere derinliğinden inancı, davaya sınırsız adanmışlığı, kısacası komünist düşüncelerin düşmanla teke tek savaşta da milyonlarca işçi ve emekçinin temsilcisi olarak meşale olmaktı.

İşkencede eğilip bükülmez bir iradeye ortaya koyan komünist önder Kaypakkaya yoldaşın işkencede 3.5 ay süren Ser verip sır vermeme direniş çizgisini, Partizan cenahı neden yaşatamadı. Hemen her sorunda KK’ye ve Hareketimize yalan-yanlış, haksız ve aymazlıkta sınır tanımaz gözü kapalı saldırı ve kara çalma içinde olan Partizan cenahı, kendi olumsuzlukları ve hatalarıyla hesaplaşma yerine her olumsuzluğu hareketimizin üzerine yıkmaya çalıştı. Hareketimizin sol oportünist hata ve yetmezliklerinin kefareti olan Partizan Kaypakkaya yoldaşın görüşlerinin takipçisi olduğu görüntüsü vermeye çalıştı. Ama Partizan cenahının Kaypakkaya yoldaşa sahip çıkması bilimsel değil duygusaldı.

Haliyle geçmişi değerlendirme de bilimsellikten uzak duygusal yaklaşımlar, Kaypakkaya yoldaşın Marksist-Leninist sistematiğini anlamama, faşizme ve burjuvaziye karşı sınıf kinini her cephede savaş baltası olarak kullanamama, kendini herşeyden önemli gören bencil ve bireyciliğe teslim olma hali işkencede kişilerin iç hesaplaşmasında kendini feda etmekten ırak tutum içine girerek, düşmanın dayatması karşısında direnememe yada ifade vererek boyun eğme yolunu seçtiklerini biliyoruz . Türkiye devrimci hareketi açısından işkencede örgütü ve yoldaşları hakkında tek söz etmeden yanı ifade vermeden direniş tohumunu 29 Ocak 1973 yılında yakalanıp Diyarbakır işkencehanelerin de tam 3.5 ay “ parçalasanız da konuşmayacağım“ diyerek kendisinden sonrakilere direnme yolunu gösteren ve 18 Mayıs 1973 yılında katledilen İbrahim Kaypakkaya yoldaş olmuştur.

Haliyle Kaypakkaya yoldaşın mirasçı olarak ortaya çıkan örgüt yada örgütler açısından önsel olarak düşmanla işkencede teke tek tutuşulan iki sınıfın burjuvazi ve proletaryanın temsilcilerinin sıcak mücadele alanında çıplakça yürüyen mücadelede yanıtlanması gereken önemli bir sorunlardan birisi de Partizan cenahının işkencede neden, sır verip sır vermeme direnişini sağlam bir zeminde öremediği ve neden Kaypakkaya yoldaşın ser ver sır verme geleneğini sürdüremediğinin yanıtlanmasıdır .

İŞKENCEDE DİRENMEK İLKESEL BİR TUTUMDUR

Faşizm her dönem devrimin gelişimini önlemek ve halk hareketinin önünü kesmek için devletin bekçiliğini yapan siyasi polis saldırılarını artırarak, gözaltına alınan devrimcilere yoğun işkenceler yaparak öncü devrimcileri etkisiz kılma ve örgütlü savaşımın devrimci bir zeminde gelişiminin yolu kapatmak için yoğun çaba gösterir. Kuşku yok ki bunların başında zorun açık ifadesi olan işkence gelir. O halde yılların deneyim ve tecrübesi ışığında işkencede düşmanın taktikleri ve metotlarını, buna karşı işkencede direnişçinin yerine getirmesi gereken devrimci görevlerin neler olduğuna dair hem teorik çözümler ve hem de pratik duruş bakımından birçok olumlu örnekler yaşanmıştır.

Hem dünya komünist hareketinin, hem TKP-ML Hareketinin ve hem de devrimci hareketin deney ve tecrübeleri ışığında işkencede burjuvazinin kullandığı yöntemler ve buna karşı devrimci ve komünistlerin nasıl davranmaları gerektiği üzerine yaşanmışlıkların imbiğinde süzülüp gelmiş olan yüzlerce işkencede direniş ve ilkesel tutum üzerine örnekler yaşanmıştır.

Burjuvazi ve onun ‘işkenceci’ maşaları, emperyalizm çağında bilimin de alet edildiği özel bir ‘uzmanlık’ alanı haline getirdikleri akıl almaz işkence yöntemlere başvurarak muhataplarını fiziken ve ruhsal olarak çökertmeyi hedefler. İşkencecilerin öncelikli amacı, olabildiğince hızlı bir biçimde olabildiğince çok sayıda “rejim düşmanını” ele geçirerek sisteme muhalif

örgütlenmeleri çözmek ve çökertmektir. Fakat bu ‘öncelikli amacın’ gerisinde de, burjuvazinin gücü ve iktidarının karşısında durulamayacağı düşüncesini yerleştirme stratejik amacı yatar.

Emeğin ve insanlığın kurtuluşu uğruna yürüttükleri kavga nedeniyle o işkence tezgahına düşen komünistler ve devrimcilerin görevi ise, bu irade savaşında diz çökmemektir. Temsil ettikleri proleter sınıfa, onun kolektif değerleri ve tarihsel misyonuna leke düşürmeyen bir duruş sergilemektir. Bir komünistin ya da devrimcinin işkence karşısındaki duruşu, aslında öncesinde şekillenir. Onun bir devrimci ve komünist olarak hayatla, devrim ve sosyalizm davasının görev ve sorumluluklarıyla kurduğu ilişkinin kapsam ve derinliği, en önemlisi de içtenliği, çatışmanın bu anı ve alanında nasıl bir duruş sahibi olacağının ipuçlarını da içinde taşır. Dışarıda, inandıklarının hakkını vererek buna uygun yaşayan birisi, işkenceciler karşısında da o idealleri ölümüne korur. O nedenle işkencede direniş ya da çözülme, gerçekte dışarda başlar, işkence odalarında açığa çıkıp somutlanır.

İşkencede direnemeyen bir devrimcilik eksiktir, kusurludur; çözülmenin boyutları, verdiği zararların büyüklüğü ölçüsünde devrimcilik iddiasının dışına düşmüştür. Hiçbir “insani” yaklaşım, “anlayış” ya da “mazeret” teorisi bu gerçeği değiştiremez.

Haliyle burjuvazinin işkencelerine direniş sorunu, sınıf mücadelesinin en ön saflarında yer alan başta komünistler olmak üzere, anti-faşist, devrimcilerin ve ulusal kurtuluşçuların sıcak gündeminde sürekli yer alan ve yer alması gereken hayati bir sorundur. Kavganın yakıcı sıcaklığında yer alan militan unsurlar her an karşı karşıya oldukları bu

duruma kendilerini hazırlamalı ve yüzlerce olguyu içinde barındıran sorgu sürecini başarıyla tamamlamak için gerekli bilinçle donatılmalıdır.

Demek ki her komünist ve devrimci İşkencede ifade vermeyerek, direnmek zorundadır. Kendisine komünistim diyen ve proletarya ve emekçi yığınları örgütleyip devrime seferber etmeyi amaç edinen bir örgüt düşmanla mücadele alanlarının başında gelen işkencede direnişte ser verip sır vermeme çizgisine uygun hareket etmekle yükümlüdür.

İşkence tezgahlarında örnek komünist tutum söz konusu olduğunda, ilk akla gelen kişidir İbrahim Kaypakkaya’dır. O, düşman karşısında eğilip bükülmez iradesiyle de komünist bir önder olduğunu gösterdi. O, proleter kahramanlık örneğiyle, ülkemizde komünist devrimci direnişin çığırını açtı. İbrahim Kaypakkaya, bugün de, gıpta ettiğimiz eğilmez komünist devrimci iradesiyle özellikle işkence tezgahlarındaki tutumuyla devleşen bir önder tipidir. O, komünist bir önder olarak düşman karşısında görülmemiş bir cesaret ve dayanma azmine sahip olduğunu gösterdi. Stalin’in “dağ kartalı” benzetmesi, İbrahim’i de en iyi anlatan sözcüktür. Bu “Dağ Kartalı”, şu sözleriyle sorgucularını top ateşine tutuyor, bir komünist önder olarak işkence tezgahlarında da devrimci proletaryanın gücünü ve yenilmezliğini ispatlıyordu:

” Esasen biz komünist devrimciler, prensip olarak siyasi kanaatlerimizi ve görüşlerimizi hiç bir yerde gizlemeyiz. Ancak örgütsel faaliyetlerimizi, örgüt içinde bizimle çalışan arkadaşlarımız ve örgüt içerisinde olmayıp da bize yardımcı olan şahıs ve grupları açıklamayız. Kişisel sorumluluğum açısından gerekeni zaten söylemiş bulunuyorum. Ben buraya kadar anlattıklarımı samimiyetle inandığım Marksist-Leninist düşünce uğruna yaptım. Ve sonuçtan asla pişman değilim. Ben bu uğurda her türlü neticeyi göze alarak ve can bedeli bir mücadeleyi öngörerek çalıştım. Neticede yakalandım. Asla pişman değilim. Bir gün sizin elinizden kurtulursam gene aynı şekilde çalışacağım.” ( İbrahim Kaypakkaya’nın Sorgusundan )

İK, 12 Mart faşizminin işkenceci cellatlarına karşı yürüttüğü boyun eğmez mücadeleyle, devrimcilere ve komünistlere silinmez bir proleter yiğitlik mirası devretti. Bu gelenek, o günden beri elde güçlü bir silah olarak korunarak, sınıf mücadelesi içinde devam ettirildi, devam ettirilecektir. Ama O’nun, bize emanet ettiği miras bu kadarla sınırlı değildir. O’nun sadece bu yönünü yüceltmek, onu sadece bu çerçeve içinde kabul etmek, Kaypakkaya’nın mirasının niteliğini anlamamaktır.

Kaypakkaya’nın işkencedeki proleter kahramanlık örneği tutumu, bir sınıf tavrının ifadesidir ve birbirini tamamlayan militan bir direnişçilikle, Marksist-Leninist çizgiyle bağlıdır. İK’nın işkencedeki soylu tavrı, ancak sınıf mücadelesinin çeşitli yönleri ve aşamalarında ortaya koyduğu diğer tavırlarla bütünlükle bir şekilde ele alındığında gerçek anlamını bulur. Ve O’nu komünist önder olarak asıl yücelten de budur. Şüphesiz sınıf mücadelesinin en zor geçitlerinden olan işkencede, proletaryaya, örgüte, halka devrime ve sosyalizme bağlı kalmak, komünist devrimci bir çizgide direniş bayrağını yükseltmek tüm komünist devrimcilerin görevidir. Ama en başta da komünist önderlerin görevidir. Bir komünist önder, işkencede de örnek olmak zorundadır. Bu önder olmanın gereğidir. Eğer bir komünist önder, komünist militanların ortalama tutumundan daha ileri ve örnek tutum takınmıyorsa, bu önderlik açısından bir zaaftır.

Türkiye devrimci ve komünist hareketi önder ve militan kadroları, işkencede İK’nın kızıl direniş çizgisini kendilerine düstur almışlardır. Ve binlerce devrimci ve komünist militanın direnişinde İK yoldaş hep örnek olmuştur. Köksüz ağacın kuruduğu gibi, İK’yı reddederek ağacı köksüz bırakanlar yad Kaypakkaya yoldaşın M-L çizgisini özümsemeyip ona donmuş dogmatikçe bilimsellikten uzak duygusallıkla bakanların başlarına neler geleceğini bilerek hareket etmelidirler. Dün olduğu gibi, bugün de İK işkencede direnişte örnek önder tipi olmaya devam ediyor.

KESKİN KAYPAKKAYACI GEÇİNEN PARTİZAN ÖNDERLİĞİ NEDEN İŞKENCEDE SER VERİP SIR VERMEME DİRENİŞİNİ BAYRAKLAŞTIRAMADI ?

Her 18 Mayısta Partizan geleneği Kaypakkaya yoldaşın çizgisine ne kadar bağlı oldukları ve ne kadar onun devamcısı olduklarını yineleyip duruyorlar. Bolşevik Partizandan MKP’ye, Özgür Gelecekten Yeni Demokrasiye kadar uzanan Partizan cenahı- Bolşevik partizanı diğer akımlardan farklı tutmak gerekiyor- Kaypakkaya yoldaşın işkencede “ ser verip sır vermeme ” geleneğini ne kadar sahip çıkıp yaşattıklarına dair pek bir değerlendirme yapmayarak, konunun üzerinde atlanıyor yada yumuşak karınları olması nedeniyle bu sorun görmezden geliniyor. Bu cenahta bazı kesimler “işkencede direnmek komünist olmanın tek kıstası olamaz “ diyerek işkencedeki olumsuzluk bir yerde kutlanmaya çalışılarak, her komünist örgüt ve kişinin işkencede direnmekle yükümlü olduğu-olacağı unutturulmaya çalışılıyor.

Kaypakkaya yoldaşın işkencede ölümü hiçe sayan direnişi, onun komünist düşüncelerinin toplamının doruğu olarak ele alınmalıdır. Kaypakkaya yoldaşın işkencede direnişini düşmanla tutuşmuş olduğu kıran kırana süren iki sınıfın savaşımı olarak görme yerine başkalarında işkence direndi diyerek komünist direnişin karşısına dikmek, aslında kendi olumsuzluğunu hafifletme amacı taşıdığını söylemek hiçte yanlış olmayacaktır.

TKP-ML/Partizan örgütü işkencede tutum söz konusu olduğunda, diğer devrimci akımlardan farklı bir yere koyup değerlendirmek gerekiyor. Çünkü diğer devrimci örgütlerin 12 Mart ve ardından yaşanan süreçte Kaypakkaya yoldaşın önderliğinde kurulan TKP-ML Hareketinin işkencedeki tutumu diğer devrimci akımlardan farklıydı. Buradan olarak Kaypakkaya yoldaşın Diyarbakır işkencehanelerin de ölümü hiçe sayarak kaldırdığı kızıl direniş bayrağı, yani “ser ver sır verme” tutumu devrimci ve komünistler için güçlü bir mirastı. 1973’en sonra coğrafyamızda işkenceye düşen her devrimciye yol gösteren Kaypakkaya yoldaşın “ser ver sır verme” tutumu olmuştur. Kaypakkaya yoldaşın işkencede direnerek katledilmesi artık Türkiye ve Kuzey Kürdistan da devrimci ve komünistlerin işkencede nasıl davranmaları gerekli olduğunu, tartışılmaz netlik içinde ortaya koydu. İşkencede ilke ser verip sır vermemektir.

Nitekim Kaypakkaya yoldaşın pratiği bu gerçeği sağa-sola çekilerek sulandırılmayacak netlikte ortaya koymuştu. İşkencede direniş çıtası belirlenmişti; düşmanı işkence yaptıkları inlerinde yenmek ve devrim ve sosyalizm ideallerini bayraklaştırmak. Bunun dışında başka bir tutum asla kabul edilemezdi. Zaten TKP-ML Hareketini işkencede diğer akımlar da ayıran ana noktalardan biriside işkencede ser verip sır vermeyerek ölümü yere çalan proleter devrimci tutumdu.

İşte İbrahim Kaypakkaya yoldaş 21 Nisan 1973 tarihli işkenceli sorgu tutanağında faşizmin işkencehanelerin de devrimci ve komünistlerin nasıl davranmaları gerektiğini, çok derin ve anlaşılması zor olmayan herkesin anladığı bir pratikle ortaya koyuyordu:

“ Esasen biz komünist devrimciler, prensip olarak siyasi kanaatlerimizi ve görüşlerimizi hiç bir yerde gizlemeyiz. Ancak örgütsel faaliyetlerimizi, örgüt içinde bizimle birlikte çalışan arkadaşlarımızı ve örgüt içerisinde olmayıp da bize yardımcı olan şahıs ve grupları açıklamayız,,. Ben bu uğurda her türlü neticeyi göze alarak ve can bedeli bir mücadeleyi öngörerek çalıştım ve neticede yakalandım. Asla pişman değilim. Birgün sizin elinizden kurtulursam gene aynı şekilde çalışacağım,” sözleriyle Türkiye devrimci tarihine “Ser verip sır vermeyen bir komünist önder ” olarak geçiyordu.

Komünist önder Kaypakkaya yoldaşın faşist diktatörlükçe 3.5 ay süren ağır işkencelerin ardında örgütü ve yoldaşları hakkında konuşmadığı için, vücudunun parça parça kesilerek 18 Mayıs 1973 yılında hunharca katledildiğini biliyoruz. Yine 1973 döneminde TKP-ML Hareketi davasında gözaltına alınan ağır işkencelere maruz kalmasına karşın işkencede direnen yoldaşlar olmuştur.

Dahası 1974-1976 yeniden toparlanma sürecinde, Kaypakkaya yoldaşın hayatı ve devrimci mücadelesi özelliklede işkencede düşmana açıktan cephe alan tutumunun propagandası Nihat Behram’ın kaleme almış olduğu, “ İşkencede Ser Verip Sır Vermeyen Bir Yiğit İbrahim Kaypakkaya “ adlı biyografi romanında genişçe anlatılmış ve tüm devrimci ve emekçilere, faşizmin işkencehanelerin de nasıl “ser verip sır vermeme” direnişinin sergileneceği ortaya konmuştur. Haliyle Nihat Behram’ın kitabı faşizme karşı işkencede direnişin elkitabı olmuş ve hemen tüm devrimci ve komünistler bu kitabı eğitim kitabı olarak kullanmışlardır.

Kuşku yok ki o süreçte Kaypakkaya yoldaşı anmak ve komünist fikirlerini kitlelere taşımak amaçlı makalelerde ve yazılarda sıklıkla işkencede direnişinin temelinin ideolojik-politik zemin olduğu ortaya konarak, Kaypakkaya yoldaşın, işkencede ölümü göze alan direnişinin özünün komünizmi özümleme, örgütüne güven ve emekçi halkların kurtuluşuna olan güçlü inançtan kopuk ele alınamayacağıydı.

Aynı keza gerek 1976 yılında Hareketimiz saflarında yaşanan dogmatik TKP/ML-Partizan ayrışmasında Kaypakkaya yoldaşın ortaya koymuş olduğu görüşlerin donmuş ve değişmez olarak görülemeyeceği komünist perspektifine bağlı olarak, TKP-ML Hareketi Kaypakkaya yoldaşın ortaya koymuş olduğu M-L görüşler üzerindeki hata ve yetmezlikleri temizleyerek derinleştirilmesi çalışması, aynı zamanda Kaypakkaya yoldaşın M-L görüşlerini derinlemesine kavrayıp, özümleme çalışmasıydı.

Hareketimiz Kaypakkaya yoldaşın işkencedeki direniş çizgisini kendisine yol gösterici olarak almıştır. Kaypakkaya yoldaşı anmak ve anlamak, Onun çizdiği M-L hattının özünü yakalayıp, onun görüşlerini hata ve zaaflardan arındırarak, dogmatizmi ve sübjektif düşünce tarzını aşarak ilerleyeceğini gerçekliğine bağlı kalarak, olayları ve olguları kendi zemininde koparmadan ele alıp değerlendirmekle bir anlam ifade ettiği, edeceği gerçeğine bağlı kalmaktan geçtiğini ortaya koydu ve buradan yürümeye çalıştı.

İşkencede Direniş Teori İle Pratiğin Uyumu, ve Kaypakkaya Yoldaşın Düşüncelerinin Gerçek Savunucusu ve Geliştiricisi TKP-ML Hareketi Oldu

İbrahim Kaypakkaya yoldaş dogmatikçe sahip çıktığını ortaya koyan ve sıklıkla hareketimize yalan-yanlış değerlendirmelerle, yada temelsiz savlarla saldırıp, karalayan TKP-ML/Partizan cenahı hem ideolojik- teorik-politik ve örgütsel ilkeler temelinde hem de ayan beyan işkencede direniş konusunda da Kaypakkaya yoldaşın “işkencede ilke ser ver sır verme” tutumuna tam tersi, işkencede direnişi bayraklaştırma yerine esasta çözülme pratiği içinde oldu.

Belki de Türkiye devrimci hareketi içinde devrimcileri hayal kırıklığına uğratan örgütlerin başında TKP-ML-Partizan örgütü geliyordu. Çok keskin İbocu geçinen ve İbrahim’in tek savunucusu ve temsilcilerinin kendilerini olduğunu sıklıkla iddia eden TKP-ML-Partizan örgütü sözde İbocu ama özde İbonun görüşlerini özümlemekten uzak olduğunu, 12 eylül faşist darbesinin ardında yaşanan zorlu süreçte açığa serdi.

TKP-ML-Partizan örgütü işkencede bir devrimci ve komünistin nasıl davranması gerektiğini 1979 Ocak ayında yayınlanan “İKİ LİDER İKİ ÖRNEK / İbrahim Kaypakkaya ve Doğu Perinçek’in Polis ifadeleri LE-YA YAYINEVİ “ tarafından yayınlanan kitapta ortaya koymuştu. Bu kitapta okuyoruz:

“ İşkence, hakim sınıfların iktidarlarını sürdürmek için yüzyıllar boyu halka karşı başvurdukları bir yöntemdir. İşkencenin «çağdışı» olması boş bir palavradır. Bazılarının iddia ettiği gibi işkence «çağdışı» değildir. Bugün, bütün adilik ve acizliğiyle; emperyalistlerin ’en yeni teknik gelişmeleriyle bir uzmanlık kolu haline getirdikleri işkence halâ yürürlüktedir. Hakim sınıflar işbaşında kaldıkları sürece onlar adi, insanlık dışı yöntemlere başvurmaktan çekinmeyeceklerdir…

İşkencelere karşı böyle bir tavır takınan devrimciler, işkencehaneler de de işkencecilere karşı aynı kararlı tavrı takınırlar. İşkencehaneler de- devrimcileri ayakta tutan güç halka ve proletarya davasına bağlılık, devrime inançtır. İşkencehaneler kararsız unsurların döküldüğü; bir kısmının ise sınıf kinlerinin iyice bilendiği bir sınav yeridir. Tarihte binlerce Marksist-Leninist bu sınavlardan’ başarıyla geçmiş, “Ser ver, Sır verme” Marksist-Leninist ilkesini uygulamışlardır. Hitler’ci faşistlere karşı Dimitrov; Çekoslavakya’lı komünist Julius Fuçik, Arnavutluk’ lu, Çin’li, Vietnamlı… binlerce Marksist-Leninist bu sınavdan başarıyla çıkmış, onların-‘işkence karşısında takındıkları örnek tavır tüm dünya Marksist-Leninist’ lerine direnç ve ilham kaynağı olmuştur. Ülkemizde de devrimciler yıllardan beri faşizmin işkencehanelerin de direniyor, mücadele ediyorlar. Bir kısmı teslim oluyor, bir kısmı katledilerek ölümsüzleşiyor; ser verip sır vermiyorlar.

Ülkemizde işkenceler şimdi de bütün hızıyla sürmesine rağmen, işkencehanelerin, Kontr-gerilla ve MİT’çilerin aralıksız çalıştığı 12 Mart dönemi ayrı bir öneme sahiptir.

Bir devrimcinin ve özellikle de komünist bir devrimcinin, en önemli devrim sınavlarından birisi de polisteki tutumudur. Çünkü polis, devrimcinin yıkmayı amaçladığı diktatörlüğün yoğunlaşmış somut bir ifadesi olarak karşımızdadır. Üstelik her türlü taktik avantaja da sahiptir. Polisteki sınıf mücadelesinde devrimcinin elindeki tek silah ideolojik sağlamlıktır; yani devrime olan bağlılık ve inançtır. Devrimcinin elinde bundan başka silah yoktur. Fakat bu silah, karşı-devrimin falakasının, elektrik şoklarının, psikolojik işkencelerinin üstesinden gelecek derecede güçlü ve yegane silahtır. Yeter ki kullanılsın. Bu silahın güçlülüğü, Uluslararası proletaryanın emperyalizme ve onun uşaklarına karşı verdiği sınıf mücadelesinde binlerce defa sınanmış ve ispatlanmıştır. Bu silaha sahip olmayan birinin devrimciliği, rahatına düşkün, inançsız kişilerin salon gevezelikleriyle ve mevki hırslarıyla sınırlanmış bir «devrimciliktir. Ve hele bu kişi Marksist-Leninist olduğunu ileri süren bir kişiyse, poliste halktan sıradan sempatizan kişilerin adlarını sayıp dökmeye kadar varan bir çözülme, devrime ihanetten başka bir anlam taşımaz.

Ülkemiz de bütün Marksist-Leninistlerin, devrimcilerin, yurtseverlerin poliste ve işkence tezgahlarında örnek olarak benimsediği İbrahim Kaypakkaya’nın polisteki tutumunu yansıtmaktadır. Bu belge başında Fehmi Altınbilek, Yaşar Değerli gibi azılı faşistlerin bulunduğu işkenceci timlere karşı aylarca işkence altında tutularak katledilen emekçi halkımızın Marksist-Leninist önderi İbrahim Kaypakkaya’ya aittir. Bugün onun ser verip sır vermeyişi, halkımızın yaktığı ağıtlar da; bütün devrimcilerin dillerinde ve yüreğindedir. Onun «esasen biz komünistler» diye başlayan işkencecilerin yüzüne haykırılmış olan sözleri bugün bütün devrimcilerin işkencehaneler de, İşkencecilere karşı mücadelede dillerinde dolaşan, bilinçlere kazınmış komünist bir şiar haline gelmiştir. Bugün ülkemizde komünist kararlılığın biricik sembolü olan İbrahim Kaypakkaya bütün Marksist-Leninistlerin ve halkımızın önderi olarak yaşamaktadır.

“(İKİ LİDER İKİ ÖRNEK / İbrahim Kaypakkaya ve Doğu Perinçek’in Polis ifadeleri LE-YA YAYINEVİ “

Uzun olsa da Yukarıda aktarmış olduğumuz alıntılar Partizancılar tarafında yayınlanan kitapta alınmış ve işkencede devrimci tutumun nasıl olması gerektiğini doğru olarak ortaya koymaktadır. Haliyle beklenti İboya bağlılıkta sıklıkla dem vuran ve KK ve TKP-ML Hareketini kolay yoldan “ İbrahim Kaypakkaya yoldaşın düşüncelerini savunmuyorlar, tasfiyeci, inkarcı, hainler vb.” diyerek suçlayıp hedef tahtasına oturtan TKP-ML, 1 ve 2 önderlikleri işkencede Kaypakkaya yoldaşın ölümü göze alarak düşmana meydan okuyan devrimci tutumuna uygun bir pratik sergileyemediklerini görüyoruz.

Bizim işkencehaneler de ve zindanlarda tanık olduklarımız bir yana, TKP-ML/Partizan örgütünün 1987 yılına kadar birlikte hareket eden MKP’nin 1-Kongre belgelerinde, TKP-ML-Partizan örgütünün işkencede nasıl bir sınav verdiğine dair aktarımlar, TKP-ML’nin Kaypakkaya yoldaşın işkencede “ser ver sır verme” ilkesine bağlı kalmadığı ve poliste başta MK düzeyinde olmak üzere orta ve alt dezeydeki kadroların önemli bölümünün çözüldüğü ortaya konuyor.

TKP-ML-Partizanın önderliğinin polis tavrına dair MKP-1.kongre ve belgeleri şunları aktarıyor:

“ MK düzeyinde Süleyman Cihan yoldaş hariç herkesin şu veya bu şekilde çözüldüğünü belirtmiştik. 1.Konferansta parti genel sekreterliğine seçilen yoldaş (Sefa kaçmaz) ile bir başka yoldaş ( Hüseyin balkır) çözüldükleri halde MK’ya seçilmişlerdi.

Partide ilk olarak merkezi düzeyde çözülme -1.Yenilgi dönemindeki çözülmeleri saymazsak- cuntanın ön günlerin de Dersim’de düşmanın eline geçen 1. MK üyesi bir yoldaş ( İbrahim) ile başlamıştı. Bu yoldaş iki ay poliste direndikten sonra çözüldü. Daha sonra ise 2.konferans hazırlıkları yapıldığı dönemde bir başka MK üyesi Erzincan’da yakalanarak( Ali Yavuz Çengeloğlu ) poliste çözüldü. Her ikisi de örgütsel bilgileri deşifre etti ve örgütün yukarıdan aşağıya doğru örgütlenme şemasını ve bu örgütlenme içerisinde kimlerin yer aldığını ( bir çoğunu isim ve kod adlarıyla) polise bilgi olarak verdiler. TKP-ML-Partizan örgütünün 1.MK’si 7 kişiden oluşuyor. Polisçe yakalanan 5 MK üyesinden yalnızca Süleyman Cihan işkencede direnirken diğer dört kişi çözülüyor. Dışarıda kalan 2.MK üyesi (İsa Güzel ve Sefa Kaçmaz) 1981 yılında yaşanan ayrışmada Bolşevik Partizan saflarında kalıyor.

TKP-ML 2.Konferansta 3. Kişi Fahri Üye(FÜ) ler ( Aslan ,Muzaffer ve Süleyman Y ) ve yedeklerle üzere toplam 15 kişi MK’ya seçilir. Bunlardan FÜ’ler hapishanede olduklarından dolayı fiili olarak MK’da görev yapamıyor ve alınan kararlarda oy hakları bulunmuyor. Pratik örgütsel çalışma içinde toplam 12 üyeden 7‘si yaklaşık 4 aylık polis operasyonu ve operasyonda ele geçen kadroların çözülmeleri sonucu düşmanın eline geçer . Bunlardan Süleyman Cihan Partini genel sekreteri ( l. MK içerisinde yer almakta idi ) başta olmak üzere 3 SB üyesi polisin eline geçer. Süleyman Cihan konuşmadığı için işkencede katledilir.

Burada bir noktaya dikkatleri çekmek istiyoruz: Bazı belgelerde veya bazı yoldaşların kişisel değerlendirmelerinde bu dönemde, 2.MK üyelerinden Süleyman yoldaşla birlikte toplam 4 (dört) yoldaşın “çözülmediği“ noktasında vurgular yapılmaktadır. Bu değerlendirme ve vurgular doğru değildir. Bu yaklaşım tarzı yanıltıcıdır ve geçmişin hatalarına karşı ciddi ve samimi bir yaklaşım olarak değerlendirilemez. Kimi yoldaşların örgütsel bilgi verirken veya bilinen örgütsel bilgileri kabul ederken bu bilgileri sınırlı tuttukları doğrudur. Ancak çözülme sadece deşifre olmayan örgütsel bilgileri polise deşifre etmek veya kişileri yakalatmak olarak anlaşılırsa, bu büyük bir yanılgı ve yanlış saptama olur. Bu bakış açısı komünist bir bakış açışı değildir. “ Polis nasıl olsa biliyor, o halde bunları kabullenmek veya onaylamak çözülme olarak değerlendirilemez” anlayışı komünist direnme perspektifi ve ruhuna denk düşmez. Bunu teorileştirmek ideolojik zayıflığı teorileştirmektir. Bir başkasının verdiği bilgileri kabullenmek ve onaylamak aynı zamanda gerek yakalanmış gerekse yakalanmamış kişiler üzerinde hem işkencenin daha bir ağırlaştırılmasına sebep olacak hem de hukuki durumlarını daha da zora sokacaktır.

Şu konuda kafamız açık ve net olmalıdır: İşkencede komünistlerin iradesiyle burjuvazinin iradesi çarpışmaktadır. Komünistlerin işkence tezgahlarında iradesinden başka bir silahı yoktur. Burada görev ölümüne direnişe kilitlenmek, komünist bilinç, irade, kararlılık, fedakarlık ve cesaretle düşmanın iradesini ve zulüm araçlarını yenilgiye uğratmaktır.

Güçlendirme sonrası MK düzeyinde ilk yakalanma 1983 Martı’nda oldu. Polis operasyonu sonucu ele geçen 3(üç) MK üyesinden daha yeni hapishaneden çıkmış olan biri hariç diğer ikisi çözülmüştü. Bunlardan biri daha önceki bölümlerde de değindiğimiz gibi l. MK üyesi, 2. Konferansta Parti genel Sekreter yardımcılığına seçilmiş, Süleyman CİHAN yoldaş düşmanın eline geçtikten sonra ve güçlendirme sonrasından MK 4.toplantısına kadar Parti genel sekreteri olarak görevini sürdürmekte. Yakalandığı zaman ise parti genel sekreter yardımcısı konumundaydı. Bu kişi ( Ali Haydar Akgün ) ilk iki gün direndi daha sonra çözülmeye başladı, süreç içerisinde ise poliste ihanete kadar işi götürerek yazılı ve görsel basın aracılığı ile Partiye kendisini feshetmesi ve gerillaların gelip düşmana teslim olması çağrısını yaptı. Bu tavrını Savcılıkta ve tutuklanıp hapishaneye konuluncaya dek sürdürdü. Hapishanede bir süre itirafçıların koğuşunda kaldıktan sonra burada ihanetinden vazgeçerek bağımsızlar koğuşuna geçti. Daha sonra ise, yani gerek hapishanede gerekse dışarıda parti çevresinde kalmaya çalışan demokrat bir kişi olarak yaşamını sürdürmektedir. Bu kişi hakkında önce ölüm kararı çıktığını daha sonra ise Partinin bu ölüm kararının kaldırdığını da belirtmek isteriz.

Diğer MK üyesi ise, güçlendirmede MK’ya alınan ama daha sonra olumsuz tavır ve davranışlarından dolayı MK tarafından MK üyeliği düşürülen kişidir. Bu kişi yakalandığı zaman MK üyesi değildir. Çözülmesi oldukça detaylıdır. İstanbul’da iki MK üyesi ve bir kısım kadro ve aktivistin yakalanmasında rol oynamıştır.

Bu tarihten sonra MK üyesi olma sıfatıyla yakalanıp çözülen iki kişi daha vardır. Biri güçlendirmeden yaklaşık bir yıl sonrasında MK’ya tercihen seçilenlerdendir. Daha önce hapishanede yaklaşık 3 yıl yatmış ve firar etmiştir. Bu yakalanmasında (cunta öncesi) polisteki tavrı komünisttir, konumu ise kadroydu. Aynı süreçte Adana’da yakalanan bir başka MK üyesi de çözülmüştür. Bu yakalanmalardan sonra üç MK üyesi faaliyet içerisinde kaldı. Bu üç kişiden biri 1984 yılında safları terk ederek yurtdışına yerleşti. Böylelikle 2.Konferansta FÜ’lerle birlikte MK’ya seçilen 15 kişiden 12‘si yakalanmış durumdaydı. Güçlendirme sonrası MK’ya seçilen tüm üyeler çözülmüştür ve bu kişilerden hiçbirisi hapishaneden çıktıktan sonra, aktif mücadeleye katılmamıştır.

Genel bir değerlendirme yaptığımızda cunta ile 2.Konferansa kadar olan dönem içerisinde direnme oranı 2.Konferans sonrası döneme göre oldukça yüksektir. Orta ve alt kademe kadro ve üyelerin çözülme oranı 2.Konferans ve devam eden yıllarda oldukça fazladır. Abartısız diyebiliriz ki, güçlendirme sonrasından 1987‘ye kadar olan kesitte ne MK düzeyinde ne de diğer alt düzeylerde örgütlü olan kadro ve üyelerden (bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar insan hariç) hemen hemen hepsi çözülmüştür.

Partinin bu dönem içerisinde işkencehaneler de komünist bir sınav vermediği çok açık ve net bir şekilde ortadadır. Bu bir sonuçtur. Herkes bu rakamlara bakarak Partimizin cunta sonrası işkence hanelerde komünist bir çizgi tutturamadığını görebilir. Bir partinin Merkez Komitesi (MK sekreteri hariç) tümden çözülüyorsa, o kademedeki kadro ve üyelerin direniş tavrını abartarak o partinin bu dönem boyunca işkencehaneler de komünist tutum geliştirdiğini söylemek, o dönem boyunca gösterilen ideolojik zaafı teorileştirmekten başka bir anlama gelmez. Önderlik ve çizgisi bir direniş sergilemiyorsa sorgulanması gereken bunun nedenleridir.”( MKP’nin 1-Kongre belgelerinden, Sayfa-178-179-182))

Her adımda TKP-ML Hareketini “ İbrahim yoldaşın toplum üzerindeki haklı prestijini sömürmek amaçlı sahip çıktığı, aslında Kaypakkaya yoldaşın görüşleriyle bir ilişki ve bağı olmadığı”nı iddia eden TKP-ML-Partizan cenahı, en somutta TKP-ML Hareketini önderliği ve yönetici kadroların ezici çoğunlukla işkencede direnirken, TKP-ML-Partizan’ın keskin İbocu geçinen önderliği ve yönetici kadroların ezici çoğunluğunun işkencede çözülmesi kimin Kaypakkaya yoldaşın takipçisi olup olmadığını tartışmaya mahal vermeyecek şekilde netleştirmiştir. Sözde değil özde İbocu olmak en başta işkencede “ser verip sır vermeme” geleneğini yaşatmak ve bunu ileriye taşımaktan geçtiğini unutmayalım.

Yalnız işkencede olumsuz sınav veren kişilere karşı kazanıcı, en azından devrimci demokrat bir çizgide tutmak ve işkencede olumsuz tavır içinde olanları yeniden kazanmak, yeniden kazanılmasa bile düşmana karşı direngen bir hatta tutulmasını sağlamak büyük önem taşır.

Neki TKP-ML/Partizan örgütü işkencede olumsuz davrananlara karşı bir yandan ilkeli bir duruş sergilemeyerek liberal davranırken -örneğin Sefa Kaçmaz ve Hüseyin Balkır 1977 yılında yakalandıklarında işkencede çözülmelerine karşın, 1978 yılında yapılan TKP-ML/Partizan örgütünün 1.Konferansına delege olarak seçildikleri gibi aynı zamanda Sefa Kaçmaz MK’ya seçilmiş ve bununla da yetinilmemiş işkencede çözülen ama ondan sonrası bu zaafını aştığına dair somut bir deneyim olmadan TKP-ML Genel Sekreterliğe Sefa Kaçmaz’ın uygun bulunması, TKP-ML-Partizan örgütünün ilkeleri nasıl ayaklar altına aldığını ve uzlaşmacı davrandığını gösterir başka birşeyi değil.

77-78’li yıllarda işkencede çözülenlere karşı uzlaşmacı davranan TKP-ML/Partizan örgütü 1980 12 eylülden sonrası işkencede olumsuz sınav verenler karşısında sol sekter kazanıcı olmaktan uzak bir pratik içinde olduğunu ve bu “Sol sekter” tutum sonucu bir çok kişinin TKP-ML/ Partizan örgütünden koptuğunu belirtmeliyiz. Başka devrimci akımların işkencede çözülenlere karşı liberal ve uzlaşmacı bir tutum takınırken, Partizan örgütünün tam tersi bir konumda durarak, işkencede çözülenleri kazanmak ve yeniden kalıba dökmek bir yana tecrit ve izole ederek kazanımcı olmaktan ırak bir tutum içinde olmaları, zor süreçlerde bir çok kişinin yalnız başına kalması ve devrimci safların dışına düşmesine neden olmuştur.

MK ve bölge düzeyinde ileri kadroların işkencedeki sınavda olumsuz bir konumda yer alanlarına karşı takınılacak tutum ile daha alt kadro, deneyi ve tecrübe sahibi olmayan kadroların polisteki sınavda göstermiş olduğu olumsuzluklar karşısında takınılacak tutum bir ve aynı olmaz. Yönetici kadroların poliste takındıkları olumsuz tutuma karşı daha katı tavır cezai müeyyideler uygulanması gerekirken, deney ve tecrübesi eksik olan yeni kadroların işkencedeki olumsuzluklarına karşı takınılan tutum daha hoş görülü kazanıcı olmalıdır.

  Tüm bu veriler ve yaşanmış olan gerçekler TKP-ML Partizan örgütünün Kaypakkaya yoldaşın M-L bakış açısını özümleme ve bunun gerekleri doğrultusunda hareket etmediğini yani Partizan cenahının özde değil sözde İbocu geçinmeye çalıştığını gösteriyor. İşkencede ser verip sır vermeyerek direnmek komünistler açısından ilkesel bir tutumdur. Örgütün ideolojik-politik ve örgütsel alanda önderlik yapan ve sınıf savaşımına öncülük rolünü üstlenen bir yerde örgütün lokomotifi olan bir savaşçı örgütün önderliği her bakımdan direngen olmakla yükümlüdür.

Teori ile pratiğin ve söz ile eylemin uyumsuzluğuna en çarpıcı örnek TKP-ML/Partizan örgütünün işkencedeki direnmeyerek çözülen tutumudur. Bu alanda kendi hata ve zaaflarıyla hesaplaşıp gerçekleri ortaya koymaktan çekinmeyen, MKP ve B.Partizan olmuştur. Onlarda işkencede Kaypakkaya’ca davranılmamasının nedenlerini ideolojik-politik çizginin yanlışlığından arama yerine, ikincil-üçüncül sorunlarda aranması kendi hatları ve zaafları ile hesaplaşmaktan kaçınıldığını ve durumu kurtarma tutumundan vaz geçilmediğini gösteriyor. 12 Eylül faşist darbesi ve ardında yaşananlar kimin sözde kimin özde Kaypakaka’yacı olduğunu söz götürmez de açığa sermiştir. Bu gerçeklik orta yerde durduğu hala bazı TKP/Partizan geleneğinden gelenlerin Kaypakkaya tartışmasında kuyruğu dik tutmaya çalışmaları beyhude bir çabadır. İşkencede Kaypakkaya yoldaşın direniş geleneğini örgüt olarak güçlendirerek ileriye taşıyan TKP-ML Hareketi olurken, çok keskin İbocu olarak geçinmeye çalışan TKP-ML/Partizan cenahı işkencede olumsuz sınav vererek, geleneği sürdürememiştir. İşte işkencede iki farklı tutum birisi TKP-ML Hareketinin Kaypakkaya yoldaşın komünist tutumu iken diğeri ise TKP-ML/Partizanın olumsuz tutumu olmuştur. Gerçekten de kimin Kaypakkaya’nın mirasçısı olduğunu yaşanan pratik yakıcı olarak ortaya koyuyor.

Demek ki Kaypakkaya yoldaşı anmak, Onun söylemlerini koşullardan kopararak 49. yıldır tekrarlamakla, dogmatizm ve sübjektivizmden ısrara etmekte değil, hata ve zaaflarla hesaplaşarak Onun ortaya koymuş olduğu, M-L hattı derinleştirmek ve teori ile pratiğin arasındaki uyumu yakalamaktan geçtiğini unutmayalım. İşkencede katledilmesinin 49. yılında komünist önder Kaypakkaya yoldaşı daha derinden anlayıp, Onun çizgisini ileriye taşımda inat ve ısrarla yürüyeceğimizi bir kez daha yineliyoruz.

  Komünist Önder Kaypakkaya Yoldaş Ölümsüzdür.!

16.Mayıs-2022

Halkın Birliği