Türk ulusal kurtuluş mücadelesinin önderliğini yapması ve 29 Ekim 1923 yılında kuruluşu ilan edilen yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin nasıl bir cumhuriyet olması gerektiğine karar veren 1924 anayasasının bizzat kaleme alıp mecliste onaylanmasını sağlayarak, TC devletini sınıfsal ve politik yönünü çizen M-Kemaldir. M.Kemal ideolojik ve politik olarak yeni cumhuriyetin yönünü ve geleceğini çizmesi ve hemen her konuda TC devletinin temel politikalarını inşa etmesi, bunu sürekli ve sistemli olarak derinleştirmiş olması nedeniyle TC devletinin kuruluş ideolojisi olan kurtuluş mücadelesi ve sonrasında ortaya konan ideolojik-teorik çözümler cumhuriyeti M-Kemalle özdeşleştirmiş ve onu dokunulmaz tabu haline getirmiştir. M-Kemal, her ne kadar 1919-25 yılları arasında, farklı zamanlarda farklı tutumlar, söylemler içinde olmuş olsa da, bu aslında M-Kemalin Müslüman Türk Ticaretin burjuvazi ve toprak ağalarının temsilcisi olduğunu ortadan kaldırmaz-pragmatik bir burjuva önderi olarak M-Kemal zorda kaldığında halkın dini duygularını öne sürerek, ulusal kurtuluş mücadelesini “bir Hıristiyan-Müslüman savaşı “ olarak göstermiş, emperyalistler köşeye sıkıştırdığında Sovyetler Birliğine sempatiyle baktığını söylemekten geri kalmamıştır.
Buradan hareket ettiğimizde, M-Kemalin işçi ve emekçilerin hatta sosyalistlerin dostu bir devrimci önder olduğunu, cumhuriyeti halka hizmet eden bir halk cumhuriyeti olduğunu iddia edenlerin, aslında Kemalist hareketin gerçekliği hiçte doğru bir şekilde anlayamadıklarını gösterir. Şeriatçı Saray iktidarını öne sürerek halkın istem ve taleplerinin yok sayıldığı, emperyalizme ve sermaye sınıfının çıkarlarını merkezde tutan, Türk ulusu dışındaki Kürtlere, Ermenilere, Araplara, Alevilere yani değişik ulus ve ulusal azınlıklara, farklı inançlara inkarcı ve imhacı bir çizgide yaklaşan, emekçilerin her türlü demokratik örgütlenmesini yasaklayan, 1924 Anayasasıyla Tekçi ulus devlet hattında yürüyen M.Kemal’in önderliğinde kurulan Cumhuriyet emekçi halkların söz yetki ve karar sahibi olduğu devrimci halkçı bir cumhuriyet değildir. Buradan olarak bazı Sol sosyalist geçinen-Sol Parti, EMEP, TİP vb- çevrelerin Erdoğan-Bahçeli kliğinin Türk İslamcı faşist dinci çizgisini öne sürerek, halkın yok sayıldığı T.C devletinin kuruluşuna güzelleme yapmaları, emekçi halklarımızın bilinci bulandırarak ya Burjuva cumhuriyeti ya şeriat dayatmasında bulunmaları , emekçilerin denenmiş ve sınanmış Sovyetler Birliğinde iktidara taşınmış devrimci ve sosyalist iktidar gerçeği ortada dururken, devrimci ve sosyalistlerin sömürü ve zulmün devamını sağlayan burjuvazi ve toprak ağalarının iktidarını savunmalarını kabul edilecek bir durum olamaz. Hatırlanacağı üzere, M-Kemalin başında bulunduğu hareket batılı emperyalistlerle anlaşana ve onların güvenini kazanana dek, Sovyetler Birliğine yakın duran bir görüntü içinde olmuş. Bir yerde aslında batılı emperyalistlere, “istediğimi yapmazsanız, 1917 Ekiminde Rusyada emekçileri iktidara taşıyan dümeni kırarım” havası vererek, batı emperyalizmine ve kapitalizme karşı olmadığını her fırsatta dile getirmiştir. Nitekim M-Kemalin derdinin emekçilerden yana ve batıyla bütün köprüleri atan anti-emperyalist demokratik bir devrim ve bunun akabinden devrimci halkçı bir iktidarın işbaşına getirmek olmadığını, çeşitli zamanlarda emperyalist devlet yetkileriyle yapılan görüşmelerde anlaşılmıştır. Bunun sonucu olarak İtalyan emperyalistleri işgal ettikleri yerlerden kurşun atmadan çekildikleri gibi, birçok yerde örgütlenmiş olan direniş komiteleri kendilerinin korunması için İtalyanlara boş verme kararları aldıkları ve yine değişik alanlarda İtalyanların Kemalist harekete destek-yardım ettiği bilinen bir olgudur. Özellikle M-Suphi ve yoldaşlarının Karadeniz de katledilmesi ve Çerkez Ethem’in ordusunun dağıtılması Kemalist hareketinin yönünün halkçılıktan yana değil, batı emperyalist kapitalist sistemden yana olduğunu somutlamış ve bunun ardından birçok belgeyi elinde tutan İngilizlerle işbirliği içinde olmak ve Osmanlının Borçlarını üstlenmek karşılığında anlaşma yapılmış.Zaten halkın kendiliğinden direnişinin dışında Kemalist hareket Fransız, İngiliz ve İtalyan işgalci emperyalistlerle ciddiye alınabilecek herhangi bir savaşa girişmeside söz konusu olmamıştır. İngilizler bir yandan el altında Kemalist hareketle uzlaşırken öte yandan son bir hamle olarak Yunanlıları İzmir’in işgali üzerinden Anadolu’nun işgaline sürmüştür. Yunanlılar İngilizlerinde desteğiyle Eskişehir’e kadar gelmelerine rağmen, daha sonrasından işgalin pabucunun pahalıya patlayacak olması ve Kemalist hareketin sosyalist Sovyetler Birliğine yakınlaşabileceği kaygıları Yunanlılara yapılan yardım ve desteğin adım adım geri çekilmesini koşullamıştır.Kemalist hareketin emperyalistlere kurtuluş savaşı içinde el altında anlaşması, Yunanlılara yönelik savaşın daha kolayca kazanılmasının, önünü aralamıştır. Bütün güçlerini Yunanlıların işgaline seferber eden Kemalist hareket Yunanlıları Anadolu’da ve ardından İzmir’den de püskürterek işgale son vermiş ve 29 Ekim 1923 yıllarında güneş batmayan Osmanlı imparatorluğundan geriye Trakya ve Anadolu toprakları kalmıştır. Bu topraklar üzerinde Türk ticaret burjuvazi ve toprak ağalarının önderliğinde T.C. devleti kuruldu-TC devleti başından itibaren bir işçi ve emekçi halk devrimine ve emekçilerin devrimci halk iktidarına karşıydı. Kemalist hareketin programında ne işçilere, ne yoksul emekçi köylülere ve nede Türk ulusu dışındaki Kürt ulusuna ve diğer ulusal azınlıklara demokrasi ve özgürlük vardı.Kemalist hareketin hedefinde, burjuvazi ve toprak ağalarının egemenliğini pekiştirerek farklılıklardan arındırılmış bir Müslüman Türk devleti kurarak, topluma her bakımdan Türk Müslüman Sünni İslam devletine yani, tek millet, tek dil, tek bayrak ve tek vatan hedefine varmaktı. Bunun için Kemalist hareket, aslında İttihat ve Terakki Perver Partisinin yarım bıraktıkları Türk İslam sentezine uygun bir Türk devletini yaratmayı amaçlıyordu. Nitekim Türk kurtuluş savaşı niteliğinde gelişen ve önderliğini burjuvazi, toprak ağaları ve ülemanın yaptığı yani ulusal reformist Kemalistlerin önderlik ettiği güdük bir anti-emperyalist nitelik taşıyan Kurtuluş mücadelesi öncesi ve sürecinde Ermeni ve Rumların defterleri dürülmüştü. Geriye sorun çıkaracak tek Müslüman Kürtler kalmıştı.Onlarda inkar ve imha politikalarıyla yok sayıldığında, Kürtler kırım ve zulümden geçirilip, zoraki Türkleştirme politikası tereddütsüzce her alanda pratiğe geçirilirse, Türk devletinin karşısına sorun olarak çıkma potansiyeli taşıyan Kürtlerin defteri dürülecek, böylece Türk İslam devleti hedefine ulaşılmış olacaktı.Nitekim ittihatçıların Türk İslam hedefine uygun hareket eden Kemalist hareket savaş sürecinden Müslümanlık vurgusunu öne çıkarırken savaşın hemen ardından Türkçülük vurgusunu öne çıkarmıştır. Yunanistan’la tutuşulan savaşta milyonlarca Rum yer değişimi adına, Yunanistan’da Müslüman Türklerle değişime gidilerek, Rum nüfusu sorunu da halledilmiş oluyordu. Böylece geriye Müslüman Kürtler kalıyordu.Kürtlerinde baskı, imha ve inkar politikalarıyla, zoraki asimilasyon uygulamalarıyla Türkleştirme ve böylece sorunlardan kurtulma yolu temel alındı.Kemalist hareket iktidarı ikna edip sağlamlaştırana kadar Kürtlere mavi boncuk dağıtıp Kürdistan özerklikten bahsederken-Ama ne zamanki Kemalist hareket emperyalistlerinde teveccühü ile iktidarı eline alıp durumunu, sağlamlaştırdı, işte o zaman gerçek yüzünü ortaya koydu-1924 Anayasası ile Kemalistlerin işçi, emekçi ve Kürt yığınlarının düşmanı olduğunu, demokrasi yerine halka baskı ve zulüm uygulamayı reva gördü-ulusal kurtuluş mücadelesinin başarıya ulaşmasını kanı -canını veren emekçiler, yeni cumhuriyetin kuruluşundan uzak tutuldu. Bu bakımdan Kemalist cumhuriyet halkın demokrasi, özgürlük ve adaletli bir yaşam talebine, düşman olmuş, burjuvazinin, toprak ağalarının ve emperyalistlerin çıkar istemlerini merkezde tutarak, devletinde desteği ile her mahallede bir kaç Türk zenginin yaratılması amaç edinilmiştir. Kemalist hareket daha kurtuluş savaşı içinde işçi sınıfı ve yoksul köylülerin devrimci dinamiklerini tasfiye ederek, hem emperyalistlerin güvenlerini kazanmış ve hem de nasıl ve kimler için bir iktidar hedeflediğini ortaya koymuştur. İşçi sınıfı ve emekçi köylülerin devrimci önderlerinin katledilmesinin ardından sıra Kürtlere gelmiştir. M-Kemalin takipçilerinden Bitlis mebusu olan Yusuf Ziya Bey Kürt isyanı örgütlemek suçuyla kurşuna dizilerek Kemalistlerin Kürt hareketine karşı hiçte hayır hah bir konumda olmayacaklarını ortaya koymuştur.Yine 1921’lerde başlayan Koçgiri isyanın kan ve zulümle bastırılmasında da Kemalist hareketin Kürtlerin ulusal ve demokratik taleplerine karşı hiçte hoşgörü ve demokratik bir çizgide bakmadığı görülmektedir. Keza 1919-1925 yıları arasında Türk ticaret burjuvazi ve toprak ağalarının emperyalist işgalden kurtuluş savaşının ona gövdesini oluşturan yoksul köylülerin ve işçilerin devrimci önderliğini ezerek, Kürt ulusunun temsilcilerini ortadan hançerleyerek hegemonyasını inşa ettiğini görüyoruz. Bu dönem, aynı zaman ulusal kurtuluş mücadelesine halkçı ve demokratik nitelik kazandıran unsurlar tasfiye edildikçe demokratik ve halkçı muhtevasının yerini giderek koyu bir anti-demokratizme ve gericiliğe bıraktığına görüp tanıklık ediyoruz. Böylelikle sendikalaşma, örgütlenme ve basın hürriyetinde her türlü demokratik hak ve hürriyetin faşist, Takriri Sükun(1925) yasasıyla lağvedildiği faşist diktatörlüğün ilan edildiği döneme gelindi, Kürt ulusuyla ulusal hakların saygı temelinde ” Öz Kardeşlik” birliğinden,” saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette tek hakları vardır ’hizmetçi olma hakkı, kala alma hakkı”na (adalet Bakanı M- Esat Bozkurt-Milliyet 19 Eylül 190) gelindi. ”Bu anlayış sadece Türk olmayanların değil, Türk milli-köle yapılmasıAmacını ifade ediyordu aynı zamana. sınıfların reddi sınıfız kaynaşmış kitle yalanı onların bağımsız kendi öz demokratik-sendikal ve politik, örgütler kurarak sınıf çıkarları için mücadele etmelerini engellemek ve yığınları T.C. devletine kayıtsız koşulsuz bağlamak için ” sınıfsız kaynaşmış bir kitle ” tarifi yaparak, Türkiye de farklı sınıfların oluşmadığı ve herkesin aynı geminin yolcuları olduğu yalanını pompalıyordu.Halkın söz ve karar sahibi olmadığı, burjuvazi ve toprak ağalarını iktidara taşıyan ve emperyalizmin teveccühüyle kurulan, sömürgeciliğin yerini yarı-sömürgeciliğin aldığı ve o günden bu yana demokrasi ve özgürlüğün yok edildiği, bir avuç işbirlikçi burjuvazi , büyük toprak ağaları ve asker, sivil bürokrasinin faşist gerici iktidarıyla ile emekçilerin ensesinde boza pişirilen halka düşman cumhuriyet halkçın değil sermayenin temsilcisi cumhuriyet olmuştur. Emekçilerin söz karar ve yetki sahibi olduğu, eşitlik ve özgürlüğün tesis edildiği devrimci halk cumhuriyeti, Türk ve Kürt Ulusları ve ulusal azınlıklardan halklarımızın birleşik devrimci savaşımıyla kurulacaktır. Burjuvazinin sermaye iktidarını pekiştiren halk düşmanı faşist gerici cumhuriyet değil, halkın iktidarda olduğu, sömür ve her türden ayrımcılığın yere çalındığı, emekçi halklarımızın devrimci ve sosyalist cumhuriyet şiarını yükseltmeliyiz. Bence bizim milletimiz, yok diğerinde çok farklı (faydalar )takip edecek ve bu itibarla yok değeriyle mücadele, halinde buluna gelen muhtelif sınıfa sunuda malik değildir. Mevcut sınıflar yok diğerinin lazım ve manzume mahiyetin değildir.”( M-Kemal İzmir gazetecilerle konuşma 3 Ocak 1923-Aktaran zafer Toprak, halkçılık ideolojisinin oluşumu-İTİA mezunlar derneği içinde sf-20-ikinci baskı, Eylül1977) diyordu. M-Kemal, 1923’te İzmir iktisat kongresinin açılış konuşmasında da ”Bilakis mevcudiyetleri ve muhassala-i mesaisi (çalışmaların elde edilen sonuçları itibarıyla)yek diğerine bizim olan sınıflardan ibarettir. Çiftçiler, sanatkarlar, tüccarlar, ameleler, bunların hangisi yek diğerinin muarız atı olabilir.”( Gündüz Ökçün, Türkiye iktisat kongresi,sf,255 ilk baskı Ankara-(9971) diyerek benzeri fikirlerini ifade ediyordu. Aynı kongrede ikinci konuşmayı yapan ekonomi bakanı Mahmut Esat Beyak ”dün olduğu gibi bugünde bizde iktisadi manasıyla belirgin bir sınıf mevcut değildir. Bizde tüccarda, çiftçide, sanayi erbabı da, amelede hülasa(özetle) bütün iktisat amillerimiz doğrudan doğruya yabancı sermayenin esiri ve hizmetkarıdır. Bütün bu iktisat amillerimiz doğrudan doğruya yabancı sermayenin esiri ve hizmetkarlarıdırlar. Bütün bu iktisat zümrelerinin birleşmesi, diyordu. Türkiye de sınıfların bir birbirleriyle çelişki içinde olmadığı, aksine birbiri için gerekli olduğu ve bu nedenle bir orada örgütlenmeleri gerektiğine işaret eden kooperatif görüşler daha 1920’li yıların başında egemen sınıfların sınıf ideolojisi olarak yükseltiliyordu.Halk partisi programının (1923) 2-maddesin de’Halk Fırkası nazarında halk mefhumu, her hangi bir sınıfa münhasır (Sınırlanmış) değildir”( Mete Tuncay-Türkiye cumhuriyeti halkını ayrı ayrı sınıflardan mürekkep(olmuş) doğal ve fakat ferdi ve içtimai hayat için işbölümü itibarıyla muhtelif mesai erbabına ayrılmış bir camia telek ki etmek ( soymak, kabul etmek )esas prensiplerimizdendir.”( Zafer Toprak, age.sf.23)diyordu. Bu görüş 1935 CHP kongresinde ” Temel ilkelerimizden oluşan bir topluluk olarak değil, Türk halkının bireysel ve toplumsal hayatı için gerekli olan işbölümü uyarınca çeşitli mesleklereAyrılmış bir topluluk olarak, kabul etmektir. Hedefleri sınıf çalışması yerine toplumsal düzeni ve dayanışmayı gerçekleştirmek menfa atlar arasında uyum sağlamaktır.”( Feroz Ahmet. Kemalizm’in ekonomi Addettiği, ittihatçılıktan.” Kemalizm’e. SF-178-188-kaynak yayınları-3-baskı)biçiminde ifade ediliyor.1938, CHP olağanüstü kurultayında ise, M-Esat Bozkurt ” siyasal, sosyal ve ekonomik görünümlerinden ayrı ayrı bir sınıf ve zümre kabul etmiyoruz….Belki başka yerlerde bu sınıf ve zümre farkı, daha açık bir deyimle bir insan farkı bahse mevzu olabilir.Fakat Türk ulusundan asla”( Zafer Toprak.Age.sf.28 ) diyor ve “ülke birliği içinde sınıfsız zümresiz Türk ulusundan ( G-Ökçin-Age-sf-389)diye bahsediyordu.İzmir iktisat kongresinde kabul edilen Misak-i İktisadi esaslarının 11-maddesinde” Türkler hangi sınıf ve meslekte olursa olsunlar, candan sevişirler.”Age-sf-169-170-171) deniyordu.Kemalizm tarihi aynı zamanda bir yönüyle bu” candan sevişme” sahtekarlığına dayalı bir sınıf ideolojisinin her türlü yöntem ve araçla inşa edilmesinin de tarihiydi.Tasarımda sınıf ayrışması derinleşmişti Her ne kadar M-Kemal ve arkadaşları Türkiye desınıf ayrışmasından bahsetmeyerek, sınıfsız ve zümresiz bir Türk ulusundan bahsetmiş olsa da, gerçek durum hiçte öyle değildi. Bu gerçeği İzmir iktisat kongresinde işçi sınıfı adına sunulan “önce sınıfının teklif ettiği esaslar da ” o günkü köylülük şöyle tarif ediliyordu’” Bazı taraflarda, bütün bir ülkeye, bir sancak dahilinde arazinin heyet-i mecmuasına tesahup eden(sahip çıkan ) beyler olduğu gibi, binlerce köylülerde arazide mahrum bir esir hayatı geçirmektedir. Ekseriye semtine bile uğramayan şehirli akar sahiplerine ait büyük çiftlikler vardır. Köylülerimizin en büyük kısmı ihtiyacın altında araziye sahiptir ve çok defa bunuİşletecek vesaitten mahrumdur. Ve bunların çoğu da borç içindedirler.Fakir köylülerin istismarına neden olan muhalif ortaklık ve yaratıcılık usulleri tatbik edilmektedir.( Age-169-170-171) 1920’lerin başında’ canda sevmek toprak ağaları, tefeci tüccarlarla, küçük ve orta köylülerin, topraksızların manzarası böyleydi.Tastamam kırda sınıf ayrışması yakıcı olarak orta yerde duruyordu. O yıllarda tarım sektöründe çalışan nüfusun yüzde 80’ini köylü oluşturuyordu. M-Kemal ( 7 Şubat 1923’tekiBalıkesir Nutkunda toprak-köylü sorununa yaklaşımını şöyle izah ediyordu. ”Biliyorsunuz ki memleketimiz çiftçi memleketidir, o halde milletimizin azami ekseriyeti de çiftçidir.Bu böyle olunca buna karşı büyük arazi sahipleri akla gelir.Bizde araziye kaç kişi muhtaçtır?,Bu arazinin miktarı ne kadardır? Tahkik edilirse görülür ki, memleketimizin vesayetine (genişliğine ) nazaran hiç kimse büyük araziye sahip değildir. Binaenaleh bu arazi sahipleri de himaye edilecek insanlardır.” ( Zafer Toprak,age-sf-20 ) Aslında bu konuşmasıyla M-Kemal toprak ağaları sınıfının çıkarlarının kararlı savunucusu olduğunu ortaya koyuyordu.Oysa o dönemde köylünün ezici çoğunluğunu Osmanlı döneminden beri ilkel araç ve yöntemleriyle toprağı işler, önemli bölümü topraktan aç, açıktan, bir nevi esir hayatı yaşarken, nüfusun çok küçük bölümü muazzam, büyüklükteki toprakları elinde bulunduruyordu.” 1920’lerde Türkiye’nin tarım kısmında bir kaç bin büyük arazi sahibi ile 1 Milyonu aşkın köylü ailesi bulunmaktaydı. Büyük arazi sahiplerinin bir kısmı topraklarını kapitalist, bir kısmı feodal benzeri üretimin ilişkileriyle işlemekteydi. Bir kısmı da kentlerde yaşayan “”ubsentee” toprak ağalarıydı. Köylülerin önemli bir bölümü, tarihsel süreç içinde mülksüzleştirilmişlerdi, yada mülk sahibi olmamışlardı”(Yahya-s-sertel-cumhuriyet dönemi iktisadi sf-370- Tarih vakfı yurt yayınları-5-Baskı) çoğunlukla feodal sömürü temelinde işletilen büyük toprak sahipliğine yoksul ve topraksız köylülerin sefil yaşam tarzına son vermenin koşulları doğmuştur..Emekçi yığınların toplumsal talebi bu yöndendi. Eski Osmanlı, resmi yıkılmıştı, şimdi söylem de” egemenlik kayıtsız şartsız milletindi” ve” köylü milletin efendisiydi.Ne var ki, tefeci-tüccar burjuvazi ( hatta komprador Türk burjuvazide buna eklendiler )Ve toprak ağaları ittifakına dayanan yeni egemen sınıfın bu yönde hareket etmesi ve köylülerin toprak istemine yanıt vermesi beklenemezdi. Bu ittifakların lideri M-Kemal, dinin bir yoksulluk, koyu bir cehalet ve ilkel koşullarda yaşamaya mahkum eden toplumsal koşulları korumayı kendine bir vazife edinmişti. Tamda Balıkesir konuşmasında izah ettiği gibi, padişah mülkleri dışında kalan eski mülkiyet biçimlerini medeniyet kanunu ve ” cumhuriyet devrimleri” örtüsü altında himaye etti. Keza 1924 Anayasasın da ” değer pahası peşin verilmedikçe hiç bir kimsenin malı istimal ve mülkü istimlak olunamaz” (24 anayasası madde-74 ) F.Alpkaya, Türkiye cumhuriyetinin kuruluşu, sf-414-iletişim yayınları ) Denilerek daha başta 24’anayasasıyla toprak ağaları koruma altına alınıyordu. 1924 kadastro kanunu, arazi konusunda özel mülkiyet resmini pekiştiren 1924 medeni kanunu ile geniş tarım alanları üzerinde fiili denetim kurmuş olan güçlü ailelerin bunları kolayca ve rüşvetle tapuyu kaydetme olanağı doğmuştu.1929’da ise,” tımar, iltizam gibi kurumlarla ilgili olarak Osmanlı hükümetinin geçmiş yüzyıllar içinde çeşitli ailelere vermiş olduğu geniş tarımsal alanlarda tasarruf hakkı tanıyan belgeleri, bu olanlara 1926 medeni kanun çerçevesinde özel mülk olarak tapuya kaydettirmesi için yeterli”(y-s-Tezel,sf—age,sf-371 )sayın bir kanun kabul edildi.Eski sahiplik biçimlerinin kanunen koruma altına alınması bir yana, kadastrosu bulunmayan bir ülkede, Osmanlı tasarruf belgelerinden belirtilen sınırlar muğlakken, nüfuslu toprak beylerinin fiilen sahip olduklarından çok daha büyük bir toprak parçasını hukuka mülkiyet altına alacağı açıktı. Aynı zamanda bu kanun Ermeni ve Rumlardan kalan milyonlarca dolarlık arazinin büyük toprak sahiplerince mülk edinmesinin yolunu açmıştır.O döneme ilişkin yapılan araştırma sonuçlarına göre Anadolu’da Rumlardan kalan arazi o bölgedeki ekilebilir arazinin yüzde 15’ini oluşturuyordu (Aktaran m-Tuncay, Age,sf-194) yalnızca bu Kemalist cumhuriyetin ilanının ardından büyük toprak sahiplerine nasıl kol kanat gerildiğini Gösteriyor, başka bir şeyi değil. Kemalist cumhuriyeti halkçı ve hatta devrimci gösterenlerin, tarihi doğru okumak gibi politik körlük içinde onda olmayan halkçı devrimciliği ona mal ederek, Kemalist cumhuriyetin kuruluşundan itibaren halk düşmanı yüzünü gizlemeye çalışıyorlar. Feodalizme karşı olduğu ve onu tasfiye etmek amacıyla işbaşına geldiği iddia edilen Kemalist hareket, iktidarı eline alana kadar her sokakta bir Türk vurmuş ve iktidarı eline aldıktan sonrası ve emperyalizme, ne kapitalizme, nede feodal toprak ağalarına karşı bir mücadele içinde olmadığını ortaya koymuştur.Nitekim 24’anayasasında ve sonraki süreçte büyük toprak sahipleri sınıfının çıkarlarını militanca savunmaları sonucu küçük ve yoksul topraksız köylünün ilkel –sefil-yoksul yaşam tarzı biraz olsun iyileşmek yerine daha da kötüleşmiş, büyük toprak sahiplerinin elindeki toprak giderek daha çok atmıştır. Rehavete göre ”Birinci dünya savaşı başlangıcına doğru büyük toprak sahibi ağalar ( köy nüfusunun yüzde 1’e )tüm işlenen toprakların yüzde 39-3’ünü küçük toprak ağaları ve zengin köylüler (yüzde 4 )toprakların yüzde 6.2’in elinde tutuyorlar, köylü ailelerinin (köy nüfusunun yüzde 95’i )payına ise işlenen toprakların yüzde34-5’i kalıyordu. Kemalist devrimden sonra, toprağın büyük toprak sahipleri elinde yoğunlaşması önemli oranda hızlanmıştır.”(Y-N-Rozaliyev, Türkiye kapitalizmin gelişme özellikleri sf-23- )Aynı yazar’1930’ların başlarında Türkiye’de işlenen ekonominin yüzde 40-50’sinin büyük toprak ağalarının elinde olduğunu belirtiyor. Bir başka Sovyet araştırmasına göre,1920’li yılların sonunda Türkiye de kırsal aileleri yüzde 5’i tarımsal arazileri yüzde 65’ine sahipti-keza bir Türk yazarın 32’de yazdığına göre 33 bin büyük erin sahibinin 8 milyar hektar arazisi vardı ve bu aileler ekili alanların yüzde 35’ini denetmekteydiler. (y-s- Tz, Ag,sf-59) s-Tezel’in yapığı araştırmaya göre ise 940’larda kısal ailelerin yüzde 1’dn az tarımsal olanların yüzde 20’sin elinde bulundurmaktaydı.( Y.S-Tezel-Age-sf-361 ) Nereden bakılırsa bakılsın, arazi küçük bir azınlığın elinde yoğunlaşmıştı. Ve bu hiçte anımsanmayacak düzeyde değildi. Yoksul emekçi köylüler aleyhine gelişmeyi başka örneklerle de göstermek mümkündür. İşlenen tarla alanı 1926!da 11 milyon hektardan 1950’de16 milyon hektara çıkmıştı. Tarıma açılan ve kullanılan toprak önemli bir artış olmasına rağmen, olmayan ailelerin sayısının düşmesi bir yana artmıştır.1927’de yüzde 17’de,1950’de yüzde 20’ye çıkmıştır. (YS-s-Tezel Age,sf-365 )1950 tarım sayımı sonuçlarına göre 314 bini daimi olmak üzere 1 milyona aşkın tarım işçisi vardı.Kırsal ailelerin yüzde 62’si tamamen ait arazilerde çalışıyordu. Ama bunların ezici çoğunluğu 6 Hektardan az toprak işliyordu. Ve bu kendi başına sefil bir yaşamı tek düze, sürdürmektenÖte bir anlam taşımıyordu. Kırsal kesimde yüzde 18’ide kısmen kendi toprağında, kısmen de başkasının arazisini çeşitli ortaklık ve yarıcılık yöntemleriyle işlemekteydi. 1920’lerde toprak dağılımında dengesizlik ne ise 1940’ların sonunda biraz daha bozularak devam etmiştir.Tarım teknikleri bakımında Kemalistlerin dönemin köylülerin ezici çoğunluğu bakımındanHerhangi bir iyileştirmeden söz edilemez.1920’lerin başında Türkiye’nin bir çok bölgesinde üretim hala tarih öncesinden kalma teknikler, araç ve gereçlerle yapılmaktaydı.İç bölgelerde kullanılan saban, ne antik çağdaki gibi, ucuna çakmak taşı cinsinden sert bir sivri taş takılmış konca biçimli bir adım hasattı.Yapay gübre bilinmiyordu. Tohum ekme işi ve hasat elle yapılıyordu. Altı taşlı ilkel bir döven kullanılıyor. Tanenin sapından ayrılması için, binlerce yıl öncesinden olduğu gibi rüzgardan yararlanılıyordu. Aslında Osmanlılar dönemindeki köylerdeki üretimden 1920’lerin başındaki Türkiye’den farkı yoktu. Var olan 1000 traktörde Ege, Marmara ve Akdeniz de ki büyük toprak sahiplerinin eliyleydi. Demir pulluk sayısı bile yalnızca 211 bindi. Buna karşın 1 milyon yüz 87 bin karasaban vardı.1950 yılına gelindiğinde. Osmanlı düzenindeki buğday üretim biçimi yerli yerinde duruyordu. Traktör sayısı 1944’de 956’ya kadar düşmüştür, ABD yardımlarının arttığı 1948 yılında bile 1930’dakinin (2000 binin altında 1756’idi) kalmışta. Demir pulluk sayısı 1944’de 430 bine çıkmıştı ama karasabanın sayısı da neredeyse iki milyona (1 milyon 803 bine )dayanışmıştı. Bu ilkel üretim koşullarının sonucudur ki, 1946-50’deki 3 milyon 20058 bin ton olan buğday hasadı 1914’deki üretim düzeyini (3-400-000 ) hala yakalayamıyordu. Tabi ekiminin tarla alanlarının ürün gruplarına oranı hiç değişmediği de (1928’de 188,1948’de-188)düşünülürse” (Age-sf-102-354-355- ) Orta, küçük ve az topraklı yada topraksız köylülerin bütün bir dönem boyunca nasıl feci yoksulluğa, cehalete, perişanlığa, ilkelliğe mahkum edildiği daha iyi anlaşılır .1943 yılında tarım bakanı, Hatipoğlunun mecliste yaptığı konuşma Kemalizm yılları boyunca can ciğer kuzu sarması olmanın neme nem birşey olduğunun itirafıydı, aynı zamanda.” Bu geniş yurt içinde yer yer toprağı kendisine yetmeyen ve topraksız insanlarda vardır. Bunların sebebi toprağın benimsenmesinden de ki elverişsizlik vardır toprağın kullanılışında elverişsizlik vardır. Mevcut olan arazinin rasyonel bir surette istismarı henüz ele alınmamıştır. Yurdumda büyük mülkiyet sahipleri vardır, şehirde otururlar.Mülklerinin semtine uğramazlar, arazileri bomboştur. Öte yandan emeğini toprağa dökmek isteyenler durmaktadır. Sonra memlekette büyük toprak sahipleri vardır. Bunlar topraklarını işletmezler, bu işe sermaye koymazlar, toprağın başına geçmezler, fakat köylü ile ortakçılık yaparak, hususi menfaatlerini temin ederler. Topraklar baş ve atıl sermayesiz ve tekniksiz… sadece ortakçı, köylü emeği ile işlenmektedir.” (Age-sf-366 ) 1923 İzmir iktisat kongresinde işçi temsilcilerinin tarımsal alana dair yaptığı tarifle 1943’te tarım bakanının yaptığı arasında çarpıcı benzerlik Kemalistlerin 20 senede tarımsal alandaki derin eşitsizlik, ilkel üretim araçları kullanımında ve feodal,yarı-feodal üretim ilişkilerinde dişe dokunur hiç bir iyileşme yaratmadığını dahası Kemalistlerin toprak ağaları sınıfı ile halk düşmanlığı temelindeki işbirliği öyle bir düzeydedir ki,sınıf toprak ağalarının çıkarları zedelenmesin diye genel ekonomik durumun iyileştirilmesi bakımından atılması gerekenZorunlu en basit adımlar bile atılmamıştır. Hükümet-toprak ağaları-köylülük arasındaki ilişkinin içeriğine dair şükrü kayalının mecliste yaptığı konuşma çok dikkat çekicidir ” Devlet metruk arazi diye muhacire veriyor. Onlarda imar ediyorlar sonra herhangi bir sahibi çıkıyor ve muhaciri sokağa atıyor. Böyle kaç tane arazi sahibi çıkmıştır. Gedikolat körfezinde yerli halk bataklığı kuruttu. Burada sıtma vardı. Bunlar her türlü bataklığı kuruttular ve yerleştiler.Ektiler, biçtiler, çalıştılar, kanallar açtılar. Bir zat geldi bu toprakların kendine ait olduğunu söyleyerek bunları buradan çıkarttı. Halk yine topraksız kaldı. Dağlara sığındılar .Çalı, çırpı, toplayarak geçinmeye başladılar.” (Age-sf-376 ) CHP’nin en yetkili ağızlarında birisi söylüyordu bunu İnönü iki yıl sonra manzarada bir değişiklik olmadığını şu sözlerle ifade edecektir ” yurdumuzda topraksız çiftinin sayısı, her tasavvurun üstündedir.En ziyade toprağı taksim edilmiş yerlerimizde bile köylünün yarısına yakın bir miktarı topraksızdır. Başkalarına ait topraklar üstünde, çok fena şartlar içinde ve çok verimsiz olarak çalışmak mecburiyetindeydiler.” (Ümit Doğanay, 1923-1928 döneminde toprak reformu sorunu, Atatürk Dönemi Ekonomik toplumsal sorunları içinde sf-368 )Toprak reformu niçinPratiğe sunulmalı?1928 yılında meclis açılış konuşmasında M-Kemal hükümete,”toprağı olmayan çiftçilere toprak tedarik etmek meselesiyle ehemmiyetli olarak” uğraşmaları çağrısında bulunmuştu. M-Kemal göçebelere dağıtılıp tapuyla özellikle bu durumu” doğu illerin” de söz etmişti. Elbette amaç topraksız ve az topraklı köylülere toprak dağıtmak değil, Kürdistan da ki isyancı aşiretlerin ileri gelenlerinin ekonomik gücünü kırarak onları topraklarından sürgün etmek ve böylece politik gücünü yok etmektir. Bu bir işgal ve ilhakı pekiştirerek bölgeyi politik-askeri olarak egemenlik altına alma politikasıydı ve hiç bir ilerici halkçı içerikte taşımıyordu. M-Kemalin talimatı doğrultusunda 1929 yılında,”şark mıntıkası dahilinde muhtaç çiftçilere ” arazi dağıtılması için kanun çıkartıldı. Kanun gereği isyan bölgelerinde büyük toprak sahiplerine ait araziler topraksız köylülere dağıtılmak üzere kamulaştırılacaktı. Nitekim 1925’de şeyh Sait isyanının ardından başlayan bu tip girişimler 1930 Ağrı isyanından yeni bir boyut kazandı.1934 yılında” iskan kanunu” meclisten geçirildi. Kanunun 10-maddesinde şöyle deniyordu’”Reis bey, ağa ve şeyhlere ait olarak tanınmış ,kayıtlı, kayıtsız bütün gayrı menkuller devleti oldu. Bu gayrimenkuller, muhacirlere,Ve topraksız veya az topraklı yerli çiftçilere dağıtılıp tapuya bağlanır.”(y-s-Tezel-sf-377) Bu içerikli bir madde ancak bir ihtilalin eseri olabilirdi-Reis, ağa bey ait topraklara karşılıksız el konulacağı belirtiliyordu. Fakat ne gariptir ki, bu kanuna oy verenlerin başında büyük toprak ağası emin sözde, Cavit oral, Adnan menderes gibi Türkiye’nin en büyük toprak ağaları geliyordu. O dönem büyük mülklerin toplam olanı yüzde 1,orta Anadolu da yüzde 6 idi.Büyük mülk toprakların asıl yoğunlaştığı yerler Güneydoğu ve Akdenizdi. Güneydoğuda büyük mülk arazilerin işlenen toplam atona oranı yüzde 59, Akdeniz de yüzde 33’tü- Aynı oranMarmara da yüzde 25 ve Egede yüzde 16 idi- kanuna esasen konu edilen bölge Doğuda Anadolu da ise bu ar bunlardan çok daha düşük, yüzde 13 seviyesindeydi”.( Age-sf-338 )Akdeniz de, Egede ve Marmara da büyük mülkler biçiminde toprak yoğunlaşması Doğu Anadolu’nun çok üstündeydi ama kanun Kürtlere özellikle belirli bir bölgeye yönelik olarak çıkarılmıştı. Batıda Osmanlıdan kalma tımar ve iltizam kağıtları bile tapu için yeterli iken Kürtlerin, daha doğrusu isyancı Kürtlerin topraklarına el konuyordu. Görüleceği gibi bu kanun feodal toprak mülkiyetine, büyük toprak sahipliğine, reis, bey, ağa ve şeyhler karşı değil, isyancı Kürt reis, Kürt ağa, Kürt bey, Kürt şeyhlerin topraklarını gasp etmeye dönük gerici, işgali pekiştiren bir girişimdi. Bu kanun çerçevesinde 48 bin yerli topraksız aileye toprak dağıtılması yanında , kolonyalist bir mantıkla 41 bin göçmen aileye toprak verilerek bölgeye yerleştirildi. Sonraki yıllarda Türkiye genelini kapsayan toprak referandum girişimleri zaman zaman gündeme geldi. 1935 yılında kabul edilen CHP programına’”her Türk çiftçisini yeterli toprak sahibi etmek. Topraksız çiftçiye toprak dağıtmak için istimlak kanunları çıkarmak lüzumludur” maddesi eklendi.1937 yılında, anayasanın, kamulaştırma bedelinin peşin ödeneceğine dair 74-maddesi değiştirildi. İçişleri bakanı, Şükrü Kaya, toprak reformunun zaruretini 1937’de mecliste yaptığı konuşmada şöyle dile getiriyordu’” 18 milyon Türkü’ün 15 milyonu çiftçidir. Bu milyonun çoğu toprağından çalışmaz. Muğla Vilayetinin köyceğiz kazası tamamıyla çiftçilik ağalarının elindedir. Hükümet konağı bir çiftlik ağasının türbesi içindedir. Köylünün zerre kadar toprağı yoktur. Muğla’nın yarı, çiftçisi topraksızdır. Çalışmayan ağa oturur, köylü çalışır. Antalya’da böyledir. Şark vilayetlerinde böyledir.” der ve devam eder’”(topraksız çiftçi )kendi topraklarında el emeğine kendi hakim olmazsa bu memlekette daha ne yapmak istiyoruz? Bu inkılabın yeri ve şerefi olur mu? kendi vatandaşını topraksız bırakıp şu veya bu materyal idealler peşinde koşmak kendi kendimizi aldatmak değilmidir? ”(Age-381 ) peki ne oldu?”inkılap yer ve şeref” kazandı mı? VatandaşAldatılmaktan kurtuldu mu? sonuç tam bir hiç oldu. Başka türlüsü de beklenemezdi zaten, Şükrü kaya Muğla milletvekiliydi. Onun meclis gündeminde o yörenin toprak ağalarıydı.Dahası Adana, Mersin, Antalya, İzmir, Manisa, Eskişehir, Balıkesir vb-illerin toprak ağaları bizzat M-Kemalinde isteği ile meclise atanmışlardı. Bazıları buna seçim demiş olsa da, aslında olan M-Kemalin tek seçici olması ve parlamentoya kimin gireceğine karar vermesiydi. 1920-50 aralığında milletvekillerinin yüzde 25’i serbest meslek sahibiydi. Bunların üçte biri ticaretle uğrasan yada büyük arazi sahiplerinin çocuğuydu. Milletvekillerinin yüzde 10’u tüccar ve yüzde 7’si büyük arazi sahibiydi. genç kalan yüzde 47’de yüksek bürokrasiden gelmekteydi” (Age-sf-141 ). Beylerin, paşaların, tüccarların ve devlet bürokratlarının egemen olduğu bir mecliste halkın yararına kanunlar çıkarılması. Elbette beklenemezdi. Peki M-Kemal ?O salt ideolojik-politik olarak değil, sahip olduğu mülk çeşitliliği ile de toprak ağası-tüccar-sanayici-kendinde birleşmişti. En büyük toprak sahiplerinden birisi olan, Emin Sazak’ın 70 bin dönüm, bir başkası olan Adnan menderesi 6 bin önüm toprağı vardı. M-Kemalin sahip olduğu arazi ise300 bin dönümdü. Bunun sonunda bire bir, malt, tuz, soda, gazoz, deri ve ziraat aletleri, demir fabrika veMandıraları, bir çeltik fabrikasında yüzde 60 hissesi vardı.13 bin 100 baş koyun,443 baş sığır,ve 69 at sahiptir.16 Traktör,13 biçer döver ve harman makinesi,5 kamyon ve kamyonet,bir deniz motoru, 2 binek otomobili vb-vb-ona ait mülkiyet arasındaydı.” (Salih Barak, bilinmeyen yönleri ile. Atatürk,1966basımı ) Böyle bir göstermelik meclis ve böyle bir ebedi liderin olduğu bir yerde toprak reformunun hayata geçmeyeceği bir sır değildir.1937-38’de affedilen rafa kaldırılan toprak reformundan sonra 1945’de,”çiftçiye toprak dağıtılması” meclise sunuldu. Sovyet orduları 24 Nisanında Berlin’i kuşatmış,7 mayısta Almanya teslim olmuştuToprak reformu kanunu ise 14 mayıs 1945’te meclise gelmişti. Recep Peker kanunu gerekçelendirirken sarf etmiş olduğu sözler gerçek niyeti kolayca ele veriyor du”çiftçi seller gibi her bir yana akacak ideolojilerin nerede,geldiği belli olmayan etkileri…toplum hayatını kökünden rahatsız eder.”(y-s-Tezel.Age-sf-398 ) Recep Pekerin ifade ettiği Sovyetler Birliğinin 2.dünya savaşından zaferle çıkmasıyla sosyalizmin, ”azgın sel gibi her yana akak” olmasının yarattığı korku Türkiye’nin ABD limanına sığınmasıyla geçiştirilmiştir.194’te kanun muhalife rağmen hükümetin istediği biçimde çıkmıştır. Ama kanunun uygulanması için gerekli olan tüzük ancak iki yıl sonra 1947’de yayınlanır. Kanunu yapan, tüzüğü çıkartan İnönü hükümeti, kanunu hiç bir zaman uygulamadı.1948’ gelindiğinde İnönü,mecliste görüşülürken kanuna en sert muhalefet edenlerden biri olan büyük toprak sahiplerinden Cavit Oralı tarım bakanı yaptı. Yine İnönü hükümeti 1950’den hemen önce topraklandırma kanununu, özel büyük arazileri kamulaştırma olanağı bırakmayacak taarruzda değiştirerek, toprak dağıtımı yönünden kanunu geçersiz kıldı . Arık ABD vardı ve yeterli toprağı sahip olmadığı için” nereden geldiği belli olmayan” ideologların peşine takılma ihtimali olan yoksul köylülere toprak dağıtarak temin etmeye gerek kalmamıştır. Devlet bunun böyle ABD mali sopa kullanacaktı-köylü yine topraksız aç ,sefil ve peşinde aldatılmıştı” köylü milletin efendisiydi” ama onların toprak ağaları(beyleri kısım geriye kalan yoksul köylüler büyük toprak sahipleri ve bütün büyük mülk sahipleri”milleti”nin kalesiydi, hem de en ilkelinden işçi sınıfına sefalet Reva görüldü 1925’te toplanan İzmir iktisat kongresinde sendika, 8 saatlik işgünü, kadınlara doğum öncesi ve sonrası 8 hafta ve her üç gün izin , fazla mesaisinin iki kat ücretlendirilmesi gibi işçilere dönük bir dizi olumlu kararlar alınmışı.TC devleti, 102 yıldır komünistleri, Kürtleri, Alevileri kısacası Kadınları dahası Türk İslam sentezci dışında kalan emekçi halkları kırım ve zulümden geçirip Türk İslam devletini güçlendirerek yoluna devam ederken, faşist inkarcı ve imhacı politikayı dinci faşist Saray iktidarınca pratiğe sürerken burjuva cumhuriyetinin anti-demokratik ve sonrasında İtalyada aşırılmış faşist yasalara ve 1924 yılında dayanmakta devletin resmi dini olarak ilan edilmiş İslam dinine dayanmaktadır. Haliyle 29 Ekim 1923 yılında ilan edilen Türkiye Cumhuriyeti devleti bir avuç sermaye ve toprak ağalarının çıkarlarını savunan, halka sömürü ve zulmü, katliamı, inkar ve imhayı reva gören bir burjuva cumhuriyetidir. Emperyalizme uşaklıkta sınır tanımayan, Kürt ulusu ve ulusal azınlıkların, Alevilerin kısacası emekçi halkların yok sayıldığı, demokrasi adına gericiliğin ve faşizmin uygulandığı, bir avuç sermaye sınıfının çıkarlarının bekçisi olan faşist dinci Cumhuriyet söz yetki ve kararın halktan olduğu devrimci ve sosyalist bir cumhuriyeti kurmak için kavgayı harlamalıyız.
Halkın Birliği Devrimci Halkın Birliği