Faşizmini Sarstı Halk
düşmanı şeflik sisteminin başı Erdoğan CHP’ye yönelik operasyonun ardında
gürlüyor ve daha bu ne ki “turpun büyüğü heybede” diyerek haykırıyordu.
Erdoğan, Saray’ında dört dönüyordu, muhalefete puslu ve tekinsiz yolların
taşlarını döşerken. Erdoğan ağzında salyalar k akıtarak, tehditler savuruyordu.
Çünkü Erdoğan yalancı, kumpasçı ve hilebazdı. Yani Erdoğan muhaliflerini devre
dışı bırakmak için , entrikaları bitmiyordu.
Erdoğan , 23. yıllık iktidarın verdiği rahatlıkla ışıltılı dünyasında güç
sarhoşluğu içindeydi. Yirmi üç yıllık iktidarında, iktidar erkinin zehri bütün
vücuduna sirayet etmişti. Reis ve etrafındakiler, iktidarın dolambaçlı
yollarında ilerlerken, kendi iktidar ağlarını ördüler. Artık, cemaat ve
tarikatların altın çağına girilmişti. Millî görüş gömleğini çıkarıp “ılımlı
İslam” gömleği giyerek geldikleri iktidara, demokrasi söylemleriyle
gelmişlerdi.
Neki, İslam’ın ılımlısı hiç ılımlı değildi, bunu zaman içinde insanlar acı
tecrübelerle öğrenecekti. “ Yetmez ama evetçiler ” ise siyasal İslamdan
bekledikleri demokrasiyi bulamayınca pek bir hayal kırıklığına uğradılar.
Saray iktidarı, siyasi ve ekonomik güç, başta Fetullah Gülen cemaati olmak
üzere diğer cemaatlerle birlikte, fiili bir koalisyon oluşturularak
paylaşılmıştı. Fakat gün geldi, kendi aralarında iktidar mücadelesi başladı.
Sonrasında, ABD’nin kanatları altında oturan Gülen ve taifesine sitem edecekti
Erdoğan, “ne istediniz de vermedik » diye. Öyle ya, yasama, yürütme ve
yargıdaki güç dağılımı, kadrolaşma, aralarındaki ortak mutabakatlarla
belirlenmişti. Bundan ötesinde ise devlet mekanizmalarını ele geçirme planı
yürürlükteydi. Yirmi üç sene içerisinde, yeterince vakitleri oldu bu planı
uygulamak için. Özellikle, yürütme ve yargıda, büyük bir güce eriştiler.
Tüm bu güce rağmen bir şeyler eksikti… Erdoğan, o eksiği tespit ederek, “biz
bir türlü kültürel alanda başarılı olamıyoruz” dedi ve içerlendi bu duruma.
Saray takımı ise veryansın ediyordu, bu sanat ve kültür işleri “hep
solcuların” hegemonyasında diye. O vakit, şu solcuların ümüğünü sıkalım
biraz dediler. Sanat camiasına çeşitli baskılar uygulayarak, yıldırma
politikasına başvurdular. Kişisel hedef gösterme ve itibar suikastlarının yanı
sıra operasyon bile çekildi. Silivri soğuktu ve turpun büyüğü heybedeydi.
Turpun büyüğü heybedeydi ama bir de halkın heybesi vardı. Halkın heybesinde ne
turplar vardı kim bilir… Eee yüce Saray ahalisine göre, halk kimdi ki heybesi
olsun. Kaldı ki heybesi olsa ne yazardı koca Saray karşısında. Aman hey! Şu
çapulcularda kendilerinde bir maharet olduğunu sanır. Sonra ayaklar baş olursa
ne eder ne eyleriz? Bu son cümle pek olmadı, zira Erdoğan’ın parmağındaki bir
altın yüzükten başka mal varlığı yoktu. Bundan mütevellit, Saraylar inşa
etmesine rağmen halkın içinden gelen Kasımpaşa çocuğuydu Erdoğan. Oysa Erdoğan
çoktan yükünü tutumu, dünyanın en zengin devlet başkanları arasına katılmıştır.
. Yani, atı alan Üsküdar’ı çoktan geçmişti.
Buna rağmen halk hala inanıyor muydu bu söylemlere? Yoksa burjuva
politikacıların basiretsizliği yüzünden korku duvarlarının arasında mı
kalmıştı? Malum seçimler sürecinde iç savaşla bile tehdit edildiği oldu emekçi
halkın. IŞİD tarafından patlatılan bombalarda, insanlar miting alanlarında can
verdiler. Miting alanlarında katledilen insanlara bir ambulansı bile çok
gördüler. İnsanlığın utanca boğulduğu günlerdi. Peş peşe gelen DAİŞ’in bombalı
saldırılarında katledilenlerin adları, kara puntolarla yazıldı gazetelerde. Bu
travmalar toplumun hafızasına kazındı. Toplum, hafızasına kazınan travmaları
unutmaz. Kitleler günlük yaşamlarına devam ederler, geri çekilirler ama
toplumsal hafızanın ne zaman su yüzüne çıkıp, ne zaman hesap soracağı hiç belli
olmaz. Bunu kendileri de bilmez aslında. An gelir, vakit dolar ve kendi
heybesinde birikenleri saçar ortalığa.
Erdoğan, “turpun büyüğü heybede” diyordu. Saray’ın tekinsizliğinde, hince
bakıyordu rakibine. Erdoğan’ın Saray’ının tekinsizliğinde, nice siyasetçi
etkisiz hale getirildi. Basiretlerini, ferasetlerini yitirdiler. Ayrıca,
Saray’ın trol ordusu vardı. Bu trol ordusu toplumun bütün direngen damarlarına
saldırıyordu. Adeta yemin vermişlerdi, tek bir direngen insan bırakmamaya. Özel
yöntemlerle çalışıyorlardı. Teknolojinin gelişkinliğinden yararlanan bu trol
ordusu, insanları tek tek yıldırma politikası uyguluyordu. Bir toplum, esaret
altına alınmak isteniyordu. Koşulsuz bir esaretti istenen. Ülke faşist baskı ve
zulümle ile kıskaca alınmıştı! Ekonomik krizle halk günden güne
yoksullaşıyordu. Çeteleşmelerin boyutu İstanbul’da devrimci mücadelenin sembolü
olan mahallelere bile yayılmıştı. Uyuşturucu, fuhuş çeteleri, mafya örgütleri
özellikle gençleri hedef alıyor ve kendi ağına sürüklüyordu. Ülkenin direngen
damarları olan devrimciler ise ya hapishanedeydi ya da yurtdışında sürgün
yaşamlarda…
Gençler ise bu ahval altında geleceklerini göremedikleri gibi belirsizliğin
çemberinde umut törpülüyorlardı. Gelecek, bir mülteci botunda, dalgalı
denizlerin kucağındaydı. Mülteci bir yaşamın, tekinsiz geleceğine
hapsedilmişlerdi adeta. Yine de direniyorlardı, kendilerine dayatılan kadere ve
geleceksizliğe karşı. Silivri soğuktu ve turpun büyüğü heybedeydi.
19 Mart’ta, bir şafak operasyonuyla, İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu ve onlarca kişi
darbeyle gözaltına alındı. İstanbul Büyükşehir Belediye’sine kayyum atayacaktı
Saray. Karar verilmiş ve kalemler kırılmıştı. Tutuklamalar başlayacaktı.
İşte İstanbul Saraçhane direnişi bunun üzerine başladı. 19 Mart darbesi
püskürtülmezse, ülke koyu bir karanlığa teslim olacaktı. Ekrem İmamoğlu’nun
diplomasının iptali ise işin tuzu biberi olmuştu. Artık, kimse güvence altında
değildi. Bundan gayrısı yoktu! İstanbul Üniversitesi ve ODTU öğrencileri, polis
bariyerlerini yıkıp artık “yetti diyerek” polis kuşatmasını yarıp
geçtiler. Direniş vaktiydi. Gençler, kendi çağlarında, kendilerince
direniyorlardı. Kendilerine özgü olan direnişi yaratıyorlardı.
AKP iktidarı, “cadı avı” ile kitlesel tutuklamalara başladı. Ama korku
duvarları birkez yıkılmıştı. Cesaretin o görkemli ve asil duruşu sarıyordu
havayı. Silivri artık soğuk değildi. Gençler, direnişleriyle ve umutlarıyla
ısıtıyordu hapishane duvarlarını.
Erdoğan durmuyordu, “heybede daha başka turplar var” diyordu. Heybedeki turplar
şöyle bir kenarda dursun, halk hareketi Saray’ı şaşkınlığa sürükleyip
ürkütmüştü. Saray, Şişli Belediye’sine kayyum atarken, İBB’ye kayyum atayamaz
duruma gelmişti. 19 Mart darbesi kitlelerin direnişiyle püskürtülüyordu.
Unutmamak gerekir ki, Erdoğanın Saray’ı, entrika yuvasıdır, tekinsizdir.
Nasılsa bu kitle hareketi geri çekilir ve ardından “Kayyum politikası”na devam
ederiz diye düşünüyorlardı.
Direniş ikinci ayını doldurmuştu ve kitlelerin coşkusu, direnme azmi devam
ediyordu. 19 Nisan CHP’nin Yozgat mitinginde başka bir tarih yazılıyordu adeta.
Faşist sağın kalesi olan Yozgat’ta çiftçiler, kazan kaldırıp, baskı ve
teslimiyeti reddediyorlardı.
Sonra bir çiftçi çıktı sahneye, yumruğunu kaldırdı. Celali bir öfke vardı
sıkılı yumruğunda. Heybesinden çıkardı sözcüklerini… Heybesinde yıllanmış o
sözcüklerin tesirinin kendi bile farkında değildi. Çıkardı heybesinde birikeni
: “Turpunan Şalgamınan devlet idare edilmez. Devlet adalet ile hukuk ile
yönetilir.” Söz, tüm gücünü kuşanıp gelmişti. Yozgat’taki çiftçinin sesi tüm
memleketin üzerine damar damar yayılmıştı. Direnişin tılsımıydı, Yozgat’lı
çiftçinin haykırışı.
Biliyoruz ki, bazen kelimelerin gücü, tüm otoriteleri ezer geçer. Hele de halkın heybesinde birikmiş ise o sözcükler… Ve değişimin vakti geldiyse eğer hiçbir güç engelleyemez onu. Saraylar, saltanatlar olsa ne gam… Bir çiftçinin sıkılı yumruğu ve heybesindeki sözün tesiri karşısında, bu irade karşısında, Saray’ın heybesi de turpu da yerle yeksan olur!
Halkın Birliği Devrimci Halkın Birliği