Canımızı bu kadar değersizleştirmenin adı: Toplum Yararına Çalışma Programı..!

Ankara’da Esenboğa Havalimanına giden protokol yolu yakınlarında çekilen bu fotoğrafta üst üste istiflenerek traktör kasasında taşınan kadınlar, Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin rekreasyon işinde İŞKUR’un yürüttüğü Toplum Yararına Programlar (TYP) kapsamında çalışıyor. Tutacak yer dahi bulamayan kadınların iş cinayetine kurban gitmesi ise an meselesi…

Canımızı bu kadar değersizleştirmenin adı Toplum Yararına Çalışma Programı neyin nesi peki?

31 Aralık 2008’de yürürlüğe giren Türkiye İş Kurumu İşgücü Uyum Hizmetleri Yönetmeliği ile “yasal” bir çerçeveye kavuşturulan Toplum Yararına Çalışma Programı, “işsizlikle ve yoksullukla mücadelede etkili bir mücadele aracı” olarak sunulmuştu. Programın adını hükümetin “kadın istihdamının artırılması” açıklamalarında da hep “dev adım” olarak duyduk.

Toplum Yararına Çalışma Programı adıyla yaptırılan işlerin büyük kısmı “geleneksel kadın işi” olarak görülen güvencesiz, geleceksiz işler, üstelik bu işlerde büyük oranda sosyal yardımlardan faydalanmak için sıraya girmek zorunda bırakılan yoksul kadınlar çalışıyor. Bu program kapsamında çalışan kadınların bile içeriğini bilmeden, “Okulda temizlik işçisi olarak çalışıyorum, belediyede park bahçe işlerine bakıyorum, kara yollarında ekici olarak çalışıyorum” diye kendilerini tanımlasalar da onlar aslında birer “kursiyer”. En fazla 9 ay, güvencesiz ve korkunç koşullarda çalışan kadınlara hükümetin toplum yararına çalışmayı bir “müjde” olarak sunmasının arkasında ise sadece kadınlar için de tüm emekçiler için etkisi kısa zamanda kendisini gösterecek bir sermaye planı var. Bir yandan sosyal yardımları istihdamla ilişkilendirerek “yoksul çalışsın, yardımı hak etsin” mantığı yaratılıyor, diğer yandan ise bugün güvenceli ve geleceği olan bir iş imkanı tümden ortadan kaldırılıyor. Ve yine kadınların iş ve ekmek talebi bu sermaye hayali için kullanılmaya çalışılıyor. Nasıl mı?

İşte çeşitli yönleriyle Toplum Yararına Çalışma Programı…

KADINA DA TOPLUMA DA ZARAR

Toplum Yararına Çalışma Programı kapsamında çalışanların çok büyük bir kısmını kadınlar oluşturuyor. Çünkü program kapsamındaki iş alanları ağırlıklı olarak “geleneksel kadın işi” olarak görülen işler. Zaten kurum ve kuruluşlar da yapılacak işin niteliğini gerekçe göstererek İş Kur’dan özellikle kadın eleman gönderilmesini talep ediyorlar. Peki bu türden bir çalışma kadınlara bir fayda sağlayabilir mi? Hayır. Bu çalışma biçimi kadınların aileye ve çevreye bağımlılık ilişkilerini katmerlendirirken bir yandan da kadınların güvenceli çalışmasının alternatifi olarak sunuluyor. Fakat bu alternatif kadınlar açısından bir tehdit haline geliyor.

Bu çalışma biçiminde profesyonel bir iş anlaşması yapmıyorsunuz, doğal olarak haklarınızı soramıyorsunuz. Bir sorunla karşılaştığınızda, burs alan çocukları, bir sonraki sefere işe alınıp alınmayacağınızı, ailenizin itibarını, size iş ‘bahşetmiş’ olanların yardımını düşünmek zorunda bırakılıyorsunuz.

İktidar da burada bir pazarlığa girişiyor. ‘Dışarıda koşullar kötü, sen evinde otur, hastaya bak, yaşlıya bak’ diyerek yükü kadınların üzerine yıkarken bir yandan da sosyal yardımları bir sosyal sorumluluk projesi haline getirebiliyor.

Güvencesizleştirme süreçleri böyle devam ettiği sürece kadınlar açısından esnek çalışma ve güvencesizlik çok daha ağır şekillerde yaşanmaya devam edecek. Güvencesizliğin yazgımızı çizmesine izin vermeden, bütün yeni istihdam formlarına hayır diyerek, dayanışmayı öreceğimiz bir mücadele hatta çizmek zorundayız kadınlar olarak. Aksi takdirde hem çalışma yaşamındaki hem de gündelik yaşamdaki şiddetle baş etmek giderek daha da zorlaşacak.

ADI ‘KURS’ AMA…

Toplum Yararına Çalışma Programı, hukuki açıdan “kurs” olarak tanımlanıyor. Bu “kurs” süresince asgari ücret üzerinden ödenecek ücretler, sigorta primleri, vergiler ve diğer yasal kesintiler de İşsizlik Sigortası Fonu’ndan karşılanıyor. Yasal olarak İşsizlik Sigortası Fonu’nda biriken paralar işsizlerin eğitimi için ve istihdam edilebilirliklerini artırabilmek amacıyla kullanılabilir. TYÇP’nin “kurs” olarak adlandırılma gerekçesi de tam da bu. İktidar, sermayenin ihtiyaçlarını karşılayabilmek için bu programda çalıştırılan işçilere yine işçilerin ücretlerinden kesintilerle oluşturulan İşsizlik Fonu’ndan para veriyor.

TYÇP kapsamındaki “kurs” listeleri incelendiğinde meslek edindirme faaliyetiyle ilgili herhangi bir ize rastlanmıyor, insanlar “Beden işçisi” statüsünde istihdam ediliyor ama adları “kursiyer” oluyor.

NEDEN 9 AY?

Çalışma süresinin dokuz ayla sınırlandırılmış olması, TYÇP’ye bağlı çalışmayı “güvencesiz işler” kategorisine sokuyor. Her ne kadar bir kişi dokuz ayın bitiminden sonra üç aylık bekleme süresinin ardından tekrar işe girebilse de, kişinin tekrar işe alınabilmesinin tek “güvencesi”, çalışılan kurumun veya kuruluşun “olumlu görüşü” ve “İşKur il müdürlüğünün onayı”. Yani bu düzenleme, taşeron uygulamalarından hatırladığımız “bilindik iki hileye” zemin hazırlıyor. Bunlardan ilki, kıdem tazminatından yoksun bırakma; ikincisi ise sendikasızlaştırma.

Yasal olarak kıdem tazminatından yararlanmak için en az 1 yıl çalışma koşulu var. Toplum Yararına Çalışma Programı kapsamında çalışıp da kıdem tazminatından yararlanmak mümkün değil.

Tekrar çalışma olanağı kurum veya kuruluşun olumlu görüşü ile İşKur il müdürlüğünün onayına bağlı olduğu için, ayrıca bu programa bağlı olarak çalışanların büyük çoğunluğu uzun süre işsiz kalmış ve herhangi bir sosyal güvenliğe tabi olmayanlardan seçildiği için yeniden çalışmak isteyenler açısından “sendika” bir tehlike unsuru olarak algılanabiliyor.

PEKİ ŞİMDİ NEREYE?

Toplum Yararına Çalışma Rejimi, kamuoyuna yansıtıldığı gibi ne işsizlikle ne de yoksullukla mücadelede etkili bir politika değil.

Kısacası, işsizlikle mücadele söylemiyle gündeme getirilen bu yeni emek rejimi, önümüzdeki dönemde taşeron çalışma rejimini dahi aratacak bir biçimde, güvenceli işleri hatta taşeronu bile tehdit eder hale geldi. Ve yine kadınların emeği, ihtiyaçları, sosyal destek talepleri ve iş istekleri kullanılarak…

1800’LERDEN BERİ AYNI MANTIK: ‘YOKSUL ÇALIŞSIN, YARDIMI HAK ETSİN’

Toplum Yararına Çalışma Programının temel mantığı dört asır öncesinde uygulanan İngiliz Yoksul Yasaları’na kadar geriye gidiyor.

İngiltere’deki yoksullar da “Aldıkları yardımları hak etsinler” mantığına bağlı olarak “toplum yararına” çalıştırılıyorlardı. Bir bakıma, yoksulların aldıkları yardımlar toplum yararına yaptıkları işlere bağlanmıştı. İngiltere’de sokak, yol, cadde ve kanalizasyon temizleme karşılığında verilen yoksul yardımları, bugün Türkiye’de de benzer işler yaptırılarak veriliyor.

* İngiliz Yoksul Yasaları ile Toplum Yararına Çalışma Programı’nın her ikisi de yoksullara yapılacak yardımları çalışma koşuluna bağlıyor, yani her iki uygulama da, son tahlilde “Çalışmayana ekmek yok” anlayışına yaslanıyor.

* İki uygulamanın diğer bir ortak özelliği yoksulları, yoksul oldukları için suçlayan bir anlayışla işe koşması. Her iki uygulama da, düzensiz, güvencesiz ve düşük gelirli birtakım işlerin toplum yararına yapıldığını, bir bakıma normal bir çalıştırma olmadığını ima ediyor.

* İngiliz Yoksul Yasaları’nda çalışma karşılığında yardım adıyla yapılan ödemeler vergi gelirlerinden finanse ediliyorken; Toplum Yararına Çalışma Programı’na bağlı olarak istihdam edilenlerin ücretleri İşsizlik Sigortası Fonu’ndan karşılanıyor. Yani, her iki uygulamada da ücretler çalıştıran kurum tarafından ödenmiyor. Yoksulların hangi işlerde çalışacağı ve alacakları “yardımların” dağıtılması gibi işlemler İngiliz Yoksul Yasaları’nda kilise tarafından yürütülürken; Toplum Yararına Çalışma Programı’nda bu görevi İşKur yürütüyor.

Sonuçta, her iki uygulama da “yoksulluk döngüsüne” hizmet ediyor, yoksullara mesleki beceri kazandırmadığı, onları vasıfsız işlerde ve nihayet düşük ücretlerle çalıştırdığı için yoksulluğu dindirme şansını da ellerinden alıyor.