Aşk ve evlilik üstüne konuşmak istediğimizde konuyu tarihsel ve toplumsal bağlamı içinde kavramamıza yardımcı olan Engels’in Ailenin Devletin ve Özel Mülkiyetin Kökeni adlı kapsamlı çalışmasına bakmak iyi bir referanstır. Devlet-mülkiyet-sınıflı toplum-evlilik ve aşk sözcüklerinin nasıl yan yana gelebileceğini kavramanın en iyi yolu budur. Kuşkusuz teorik temeller doğru konulduğunda pratik bakımından doğru çıkarsamalar yapabilmek de mümkün olacaktır.
İnsanlık başlangıçta kuralsız cinsel ilişki içinde yaşamıştır. Bu
başlangıcı grup evliliği izlemiştir. Bachofen bu durumu, Engels’in ifadesine
göre, yanlış biçimde heterizm diye adlandırmıştır: Yani hafif meşreplik. Böyle
bir ilişkide soy anneden gelir. Analık hukuku geçerlidir. Antik çağlardaki
bütün halklarda durum budur. Kuşkusuz erkeğin ve kadının karşılıklı toplumsal
konumundaki tarihsel değişiklikler yaşam koşullarındaki gelişime bağlıdır.
Ortaklaşa mülkiyetten özel mülkiyete; heterizmden monogamiye; analık hukukundan
babalık hukukuna evrimsel bir gelişimdir bu.
“Heterizm” Engels’in söylediği gibi, doğrudan doğruya grup evliliğinden,
kadınların bu surette iffet hakkını satın almak için kendilerini kurban gibi
vermelerinden türer. Çünkü monogamiye geçiş çok eski bir dinsel buyruğun
çiğnenmesidir. Para için kendini vermek önce dinsel bir edimdir. Aşk
tanrıçasının tapınağında yapılır ve para tapınağın hazinesine gider. Kendini
verme, kadınların grup evliliğinden bireysel evliliğe geçişi sağlamak için
ödedikleri dinsel bir bedeldir. Başlangıçta her kadının görevi olan bu kendini
verme, sonraları tüm diğerlerini temsilen yalnızca bu tapınaklarda uygulanır.
Bazı halklarda kızlara evlilikten önce tanınan cinsel özgürlük hep grup
evliliğin kalıntılarıdır.
Grup evliliğinden bireysel evliliğe geçiş monogami (tek eşlilik) biçimini alır.
Engels monogaminin tarihsel bir ilerleme olduğunu söyler. Çünkü kadınlar için
grup evliliği giderek bir aşağılamaya dönüşür. Mülkiyet farklılığının ortaya
çıkmasıyla, yer yer köle kadının kendini zoraki vermesinin yanı sıra özgür
kadınların profesyonel fahişeliği de ortaya çıkar.
“Böylece grup evliliğinin uygarlığa bıraktığı miras iki yanlıdır; aynen uygarlığın yarattığı her şeyin iki yanlı, ikiyüzlü kendi kendiyle çelişen, karşıt olması gibi: burada monogami orada heterizmle birlikte onun en aşırı biçimi fuhuş. Heterizm, aynen herhangi bir başkası kadar toplumsal bir kurumdur; eski cinsel özgürlüğü sürdürür – erkekler yararına.
Gerçekte sadece tolere edilmekle
kalmayıp, aynı zamanda özellikle hakim sınıflar tarafından keyifle uygulanan
heterizm, lafta mahkum edilir. Fakat gerçekte bu mahkum etme bu işe düşkün
erkekleri değil, tersine yalnızca kadınları vurur: Onlar aforoz edilip toplum
dışına sürülür ki, bir kez daha erkeğin kadın cinsi üzerindeki mutlak
egemenliği, toplumun temel yasası olarak ilan edilebilir” der Engels.
Monogami, toplumsal karşıtlıkların en küçük nüvesi ve özel mülkiyetin bir
ürünüdür. Grup evliliğinde kadının cinsel özgürlüğü giderek erkek yararına
bozulur ve monogamiyle tümüyle ortadan kalkar. Monogami (tek eşlilik) bireysel
cinsel aşkın ve kadın ile erkek arasındaki uzlaşmanın ürünü değildir. Tersine
bir cinsiyetin diğerini egemenliği altına alması ve tarih öncesi bilinmeyen bir
anlaşmazlığın dışa vuruş biçimidir. Analık hukukunun devrilmesi Engels’inde
belirttiği gibi dişi cinsiyetin en büyük bozgunu olmuştur. Erkek evde de
idareyi eline almış, kadın alçalmış köleleşmiş, erkeğin zevk unsuru ve basit
bir çoğalma aracı haline gelmiştir. Kadın eski seksüel uygulamayı hatırlayıp
onu yinelemek istediğinde sert bir biçimde cezalandırılmıştır.
Aşk, toplumsal örgütlenmenin düzeyine ve koşullarına bağlı bir eylemdir. Tek
eşliliğe geçiş ve basit cinsel arzunun ötesinde aşkın ortaya çıkması tarihsel
bir süreç sorunudur. Monogami, özel mülkiyet ve devletin kurumlaşması birlikte
gündeme gelir. Dolayısıyla monogami doğal koşullar üzerine değil ekonomik –
toplumsal koşullar üzerine kurulu ilk aile biçimidir. Ve sonuç olarak ailenin
tarihi kadının köleleşmesinin de tarihidir. Bu aynı zamanda cinsler arasındaki
rol dağılımının yeniden düzenlenmesi demektir.
Bu mevzuda Engels’in bireysel cinsel aşk dediği, bizim kısaca aşk adını
verdiğimiz bilincin yeri yoktur. Engels’in en büyük ahlaki ilerleme saydığı
bireysel cinsel aşkın gelişimi kapitalizmin şafağını bekler. Ancak eşlerin
birbirine duyduğu aşk olarak modern cinsel aşk, yalnızca monogamide
gelişmemiştir. Cinsel aşkı bir tutku olarak, tüm insanlara özgü bir tutku ve
cinsel dürtünün en yüksek biçimi olarak tanımlamak mümkündür. Onun özgül
niteliğini oluşturan budur. Orta çağdan önce bireysel cinsel aşktan söz
edilemez. Ortaya çıkan ilk tarihsel biçimi ise karı-koca ilişkisinin
dışındadır. Modern anlamda aşk ilişkilerine antikçağda olduğu gibi orta çağda
da ancak resmi toplumun, karı-koca ilişkilerinin dışında rastlanır. Kısaca, özü
itibariyle kadının hanesine yazılı ve yasa dışıdır aşk.
Özel mülkiyetin varlığı ve erkeğin kadın üzerindeki egemenlik durumu, iki
insanın kendileri ve kendi bedenleri üzerinde özgürce tasarrufta bulunma
hakkından yoksun olması demektir. Sonuçta bireyler üzerinde özel mülkiyetten
beslenen ideolojik ve toplumsal baskı sürdükçe basit cinsel isteğin ötesinde
sevilenin ve sevenin gönüllü birlikteliğine dayanan aşktan, aşkın özgürlüğünden
söz edilemez. İnsanlık, kapitalist toplum öncesinde bireysel cinsel aşkın
yasaklandığı yüzlerce yıllık bir dönemden geçmiştir. Aşkın evlilik dışı olduğu,
kadının yalnızca doğurganlığı ve erkeğin soyunu sürdürmeyi üstlenen bir ev
kölesi olarak görüldüğü dönemdir bu. Aşk ancak resmi toplumun dışında var
olabilirdi. Orada ise fuhuş ve zina ile kuşatılmak durumundaydı. Din, bedensel
ve duygusal hazları yasaklıyor, mülkiyet ise sakatlıyordu.
Yine de duygunun keşfedildiği ancak bedenin reddedildiği zamanlardır.
Kapitalizmin şafağı böyle söker. Bir insanlık hali olan aşk sıra dışı bir durum
olmaya devam etmektedir. Tolstoy’un, Stendhal’in Flaubert’in, Lawrence’ın
romanlarında kurulu düzenin ahlak anlayışına karşı gelen aşklar ve bu aşkın
trajedisini yaşamak zorunda olan kadınlar anlatılır. Kapitalizmin şafağında
bile “mutlu aşk yoktur”. Ama bu trajedilerin gösterdiği yalnız mutlu aşkın
olanaksızlığı değildir. Aynı zamanda aşkın mülkiyet dünyasının kurallarını
aklını ve ahlakını reddeden bir biçiminin de gelişmekte olduğudur.
Öte yandan sınıflar ve cinsler arası bölünmüşlük devam ettiği sürece aşkın da
bölünmüş ve parçalanmış bir erk ilişkisi gibi göründüğünü biliriz. Çünkü bir
kadın ve bir erkek söz konusu olduğunda aşkın taraflarından biri tahakküm
altındadır. O çok kutsal “aile” sözcüğü Latince “familia”dan gelmektedir.
Başlangıçta Romalılarda salt köleler için kullanılmıştır. Famulus ev kölesi
demektir. Bir adamın kölelerinin tümüne familia denirdi. Kadın da eş olarak bu
kölelik sisteminin bir parçası idi. Aşka da bu kölelik biçiminin gölgesi
düşmüştü.
Eğer taraflardan biri din, bilim, felsefe ve ideoloji tarafından ikinci sınıf
ve bağımlı ilan edilmişse ortada daha baştan sakatlanmış bir olgu vardır. Çünkü
taraflardan diğeri de sistem gereği zulmeden rolü oynamaktadır. Her birey,
verili olarak bu koşulların bir parçasıdır. Bu durumda en olgun ilişki bile
kendi içinde bu eşitsizlikten doğan çelişkileri barındırmaktadır. Dolayısıyla
tarih boyunca kadın ve erkek ilişkileri mevcut toplumsal sistemden, içinde
devindikleri toplumsal çatışmalardan, sınıf mücadelesinden beslenip, egemen
ideoloji tarafından belirlenmiştir. Yani aşk da tıpkı diğer insanlık halleri
gibi kendini kuşatan koşullardan bağımsız değildir.
Engels’e dayanarak söylersek; bizim anladığımız anlamda cinsel aşk, eskilerin
basit cinsel isteğinden, eros’undan özünde ayrıdır. İlk olarak, sevilenin de
sevmesini şart koşar. Kadın bu ölçüde erkeğe eşittir. İkinci olarak cinsel
aşkın iki tarafa, birbirine sahip olamamayı yıkımların en büyüğü değilse, büyük
bir yıkım olarak gösteren bir yeğinlik ve kalıcılık derecesi vardır.
Birbirlerine sahip olmak için her şeyi yaparlar, hatta yaşamlarını bile riske
atarlar. Son olarak cinsel ilişkinin değerlendirilmesinde yeni bir ahlak ölçütü
ortaya çıkar. Evlilik içi mi, evlilik dışı mı sorusu geçersizleşir. Onun yerini
‘aşka ve karşı aşka dayanıyor mu?’, alır. Ama egemenler söz konusu olduğunda bu
yeni ölçüt görmezden gelinir, teoride ve kağıt üstünde kalır.
Kuşkusuz burjuvazinin yükseliş yıllarında evlilik yine sınıf evliliği olarak
kalmakla birlikte, eşler arasındaki aşka geçiş bir burjuva biçim gibi görünür.
Kendi bedeni, ruhu, serveti, mutluluğu ve mutsuzluğu üstünde tasarrufta
bulunmayı hak olarak görür burjuvazi. Kapitalizmin şafağı, toplumun bütün
geleneksel kavramlarını sarsan, bütün eski bağları gevşeten bir çağdır.
Burjuvazinin yükseliş dönemindeki romantizm ve aşk rüyaları burjuva temelde ve
burjuva amaçlarla sınırlıdır. Yine de aşk evliliği bir insan hakkı olarak ilan
edilir. En önemlisi bir kadın hakkı da. Ama işte sorun bu “tasarruf hakkı”
deyiminde düğümlenir.
Özel mülkiyet insanı o kadar dar kafalılaştırmıştır ve aptal kılmıştır ki bir
eşya ancak onu elimizde bulundurduğumuzda ve tükettiğimizde bizimdir. “İşte
bunun için, fizikî ve ruhî bütün hislerin yeri bütün bu hislerin kaybolmasıyla
sahip olma (elde bulundurma) hissiyle bir tutuldu. İnsan özünün, iç
zenginliğini doğurmak için bu katı yokluğa düşmesi gerekliydi” der Marx. Sahip
olma duygusu egemenliğindeki burjuva açısından kadına bakış eşyaya bakıştan
farklı değildir. Özel mülkiyet, doğasına uygun olarak, ancak meta aşklar
yaratabilir. Pratikte burjuvazi için sınırlı olan ve ezilen sınıf için dumura
uğraması gereken bu insan hakkı, tarihin cilvesine bakın ki ekonomik koşulların
etkisi altında kalan egemen sınıf için istisnai olurken, mülkiyet hakkından
yoksun proletarya için geçerli olur.
Kısaca aşk ve evlilik özgürlüğü kapitalist üretim ve onun tarafından yaratılan
mülkiyete ilişkin koşullar ortadan kaldırılmadan gerçekleşemez. Mülkiyetten
kaynaklanan maddi ve ruhsal koşullar değiştiğinde geriye sevgiden başka bir şey
kalmaz. Cinsel aşk doğası gereği diğerlerini dışlayıcıdır. Ve Engels’e göre;
kapitalizm koşullarında tamamen yalnızca kadında gerçekleşir. Grup evliliğinden
bireysel evliliğe geçiş kadınların eseri olmuştur. Bu güne kadarki deneyimler
göz önüne alınırsa gelecekte koşullar değiştiğinde kadının çok eşliliğinden çok
erkeklerin tek eşliliği yönünde güçlü bir itki beklenebilir.
Genelde kadın bakımından geçerli olan monogamide kesinlikle yitirilecek şey ona
mülkiyet ilişkilerinden doğmuş olmanın damgasını vurduğu şeylerdir. Örneğin
erkeğin üstünlüğü gibi. Özel mülkiyetten arınmış bir dünyada aşkın ya da
evliliğin gelişimi ise o günün özgür kadın ve erkeklerinin eseri olacaktır.
Engels’in deyişiyle onlar bugün yapmaları gerektiğine inanılan şeylere hiç
kulak asmayacaklardır; kendi pratiklerini ve herkesin pratiğini yargılayacak
kamuoyunu kendileri yaratacaklardır.
Aşk; insanın toplum ve doğayla mücadele içinde geliştirdiği, içgüdünün yerini
alan bir bilinçtir. İnsanın doğal davranışının ne derece insanlaştığının bir
göstergesidir. Bu yüzden insani bir kazanımdır. İnsanın insanlaşma sürecinde
yarattığı değerlerin somut bir ürünüdür. Ama günümüzde her şey gibi meta
karakterine bürünmüştür. İnsan benliğinin gelişmesi demek olan bu bilinç,
bireysel ve toplumsal olarak tehdit altındadır. Ancak toplumun insanileşmesi
için sürdürülen devrimci mücadele süreci aşkı çoğaltacaktır. Bu mücadele
başarıya ulaşamazsa aşkla çoğalmak değil aşk yapmak kalacaktır geriye. Ve aşk
da tümüyle metalaşarak yok olacaktır. Çünkü yoldaşlık tekeller düzeninde
“şeyleşmeyi” ve bencilliği önlemenin en önemli yollarından biridir. Meta
düzenine karşı olmadıkça meta aşklarından kurtulmak mümkün değildir.
Üstelik Yeni Dünya Düzeni denilen insana yönelik en kapsamlı ideolojik saldırı
döneminde, çözülen insanlık değerlerinden aşk da payını almış görünmektedir.
İnsani bir edim olan, insanın insanlaşma sürecinde oluşturduğu değerlerden
beslenen aşk tümüyle maddileşmiştir. Bu, insanın duygusal bakımdan kurumasıdır.
Aşk artık bütünlüğünü yitirmiş gelip geçicileşmiş, parçalı ve dönemsel yaşanır
olmuştur.
Marx bir mektubunda “sevgiliye özellikle sana duyulan aşk, insanı yeniden insan
yapıyor” diyor karısı Jenny’e. Aşk insanlaştırmakta, kapitalizm ise insanı
insanlıktan çıkarmaktadır. İnsanın yeniden insanlaşması için yeni koşullar
gerekmektedir. Sonuçta artık kaçınılmaz olarak insanın geleceğini belirleyecek
olanlar aşkın geleceğini de belirleyeceklerdir. Ve kuşkusuz aşkın geçmişini
anlatıyorsak geleceğinden de söz edebilme şansımız vardır. Devlet, aile, özel
mülkiyet gelip geçici ise aşk da yeniden biçimlenecektir. Aşkın niteliği ve
nasıl yaşanacağı mülk edinme eylemiyle zedelenmeden belirlenecek, insan ancak
sınıfsal ve cinsel baskı sona erdiğinde insanlaşacaksa aşk da öyle olacaktır.
Böylece zorunluluk ufkundan özgürlük ufkuna ulaşılacaktır. Kısaca devrim aşkla,
aşk devrimle kazanılacaktır.
Halkın Birliği Devrimci Halkın Birliği