A.Öcalan İşkencede Ne Dedi Ne Yaptı:2.Bölüm
ABDULLAH ÖCALAN VE İŞKENCEDE TEK FİSKE YEMEDEN ÖRGÜTÜ VE YOLDAŞLARI HAKKINDA HERŞEYİ ANLATTI..!
PKK’nın kurucu ve aynı zamanda önderi olan Abdullah Öcalan T.C devletinin Suriye devletine savaş ilan edeceği dayatmasının ardında Öcalan Şam’ı terk ederek yönünü Kürdistan’ın dağlarına değil yönünü Avrupa’ya dönerek aslında geleceğini kendisi belirlemiş oldu. Yoldaşlarını dinlemeyen ve herşeyin en iyisini kendisinin bildiğini düşünen ve PKK’yi bireysel olarak yönetip yönlendiren Öcalan Avrupa emperyalist devletlerin istihbarat örgütlerine güvenerek önce Yunanistan’a ardından İtalya’ya, ABD emperyalizmi ve T.C. devletinin dayatmaları nedeniyle hiçbir Avrupa ülkesi Öcalan’ın iltica başvurusunu kabul etmeyerek Öcalan’ın beklentilerini boşa çıkardı. Yönünü Rusya dönen Öcalan’a Rusya’da da iltica hakkı tanınmadı ve aslında Avrupa emperyalistleri ve bazı ülkelerin Kürt dostu görüntüsü vermelerinin çıkarlarıyla bağlantılı olduğu bir kez daha netçe açığa çıktı. Her gittiği ülkede kabul edilmeyen ve adeta kovulan Öcalan Yunanistan istihbaratının yönlendirmesiyle bir yerde çaresizliğin sonucu olarak Kenya’ya gitmek zorunda bırakıldı. Aslında Öcalan’ın Kenya’ya yönlendirilmesi sonun başlangıcı anlamına geliyordu. Kenya’da iktidarı elinde tutan güçler ABD emperyalizminin bir dediğin iki yapmayan işbirlikçi güçlerdi.
Nitekim komplo adım adım uygulamaya sokuldu ve Öcalan’ın Kürt halkına ve dağların güvenme yerine, Avrupa emperyalistlerine ve istihbarat örgütlerine güven nedeniyle, “Bekaya çıktık ordulaştık, Avrupa’ya çıktık devletleşeceğiz” iddialı sözleri havada asılı kaldı ve ABD emperyalizmi, 15 Şubat 1999 tarihinde Konya’da Öcalan’ı derdeste ederek, T.C. devletine teslim etti.
Emperyalist ve gerici Kürt düşmanı dünyayı yeterince tanımayan PKK ve Öcalan böylesi bir komploya pek hazırlıklı olmadıklarından dolayı 16 Şubat 1999 tarihinde yakalanamaz, milyonların temsilcisi PKK’nin önderi Öcalan’ın kısa zaman içinde T.C. devleti tarafından Türkiye’ye getirilmesi önemli bir gelişmeydi.
Şimdi sırada, Kürt ulusunun özgürlük savaşımına önderlik rolünü üstlenmiş ve milyonların ayağa kalmasında önemli rol oynamış olan PKK önderi A.Öcalan’ın işkenceli sorgularda nasıl davranacağı tayin edici bir rol oynayacaktır. Bu yeni durumda Öcalan ya faşist karşı devrimin işkence ve zulmüne kararlı bir direniş bayrağı açarak Kürdistan devrimini ve ulusal özgürlük mücadelesini mi savunacak ser verip sır vermeyecek, yada ölümden korkarak kendisinin mutlak yaşamasının ne kadar önemli ve olmazsa olmaz olduğunu öne sürerek, çeşitli gerekçeler arkasına sığınarak, düşmanın dayatmasına boyun eğerek, davasına, örgütüne ve yoldaşlarına ihanet yolunumu tutacaktı.
A.Öcalan Kürt ulusunun özgürlüğünden çok kendi yaşamını herşeyin merkezinde tutarak hareket ediyor ve dahada önemlisi Türkiye topraklarına ayak basar basmaz işkenceli sorgularda direnme yerine çözülme, konuşma bildiği herşeyi anlatma yolunu seçerek, “devlete hizmet etmeye hazır olduğunu” ilan ediyor, işkencede direnme yerine, bildiği herşey düşmana anlatma, ölümden korkarak o güne kadar söylemiş olduğu herşeyi yok sayma yolunu tutuyordu.
Öcalan’ın, jandarmada nasıl ifade verdiğine geçmeden öncesi Ocak 1981 yolunda PKK imzasıyla “Direnmek Yaşamaktır” başlıklı işkencede devrimci tutum nasıl olması gerektiğine dair yayınlanmış bir broşür var. Bu broşür belkide bugün işkencede direnmeyi gereksiz kahramanlık olarak gören ve herşeyi kendi durumuna göre eğip büken ve çözülmenin teorisini yapan, Öcalan tarafından kaleme alınmıştır.
Yazıyı uzatma pahasına “Direnmek Yaşamaktır” başlıklı işkencede devrimci tutum nasıl olmalıdır PKK imzalı broşürde, işkenceye düşen PKK kadro ve taraftarlarının nasıl davranmaların gerektiğine dair bazı bölümleri aktararak Öcalan’ın ne deyip ne yaptığını pratikte anlamak bakımından gerekli bulduk.
Çünkü, dünden bugüne işkencede devrimci tutum ve T.C. devletinin politikalarında köklü değişiklikler olmamıştır.
Devrimin ve devrimci hareketin gelişip güçlendiği her ülkede, ona karşı birleşik ve örgütlü bir karşı- devrimci hareket başlar ve gelişir. Bu demektir ki, PKK, kitleleri etrafında örgütleyip Türk sömürgecileri ve yerli uşaklarına karşı mücadeleye çektikçe, sömürgeciler ve onun sivil jandarmalarının (aşiretçi-feodal çeteler, ajan- provokatör, ajan ve ajanlaşmış örgütler vb.) saldırı ve cinayetleri de artan bir yoğunluk kazanacaktır. Bu saldırı ve cinayet kampanyasında şehitlerin yanı sıra, düşmana esir düşenlerin de olacağı açıktır. Aynı şekilde, esir düşen kadro ve sempatizanların PKK davasına zarar vermemeye azami dikkat gösterecekleri, yaşamları pahasına da olsa parti sırlarını ve devrimci onuru korumak isteyecekleri bir gerçektir. Bugüne kadarki pratik bunun sayısız örnekleriyle doludur.
Ancak, sorgulama esnasında sırf bilinçsizlikten ve düşmana karşı nasıl bir tavır koymak gerektiğini kavrayamamaktan ötürü, yakalanan kadro ve sempati- zanların partiye zarar verme tehlikesi de olduğundan, bir devrimcinin sorgulamada nasıl bir tavır takınması gerektiğinin önceden bilinmesinde yarar vardır. Bu tavır şöyle özetlenebilir:
1) POLİS DÜŞMANDIR, ONA BOYUN EĞİLMEZ
Diğer pek çok ülkede olduğu gibi, Türkiye’de de sorgulama, genellikle başta MİT olmak üzere çeşitli istihbarat örgütleri ve siyasi polis tarafından ortaklaşa yapılmaktadır. Devletin istihbarat ve kolluk kuvvetleri, onun halk üzerindeki baskı ve zulmünün bir aracı olduğundan. Türkiye devletine karşı savaşan güçlerin, istihbarat örgütleri, polis ve orduyu karşılarında görecekleri açıktır.
Her devrimci, devlet kurumlarının işlev ve görevlerine uygun kadrolarla donatıldıklarını bilir. Eğitim kurumları için profesörler ve öğretmenler; yönetim ve adli kurumlar için vali, kaymakam, savcı ve hakimler neyse; ordu için subaylar, kolluk kuvvetleri için polisler, istihbarat örgütleri için de ofisman ve ajanlar aynı şeydir. Nasıl ki tek tek öğretmenler devletin eğitim politikasını, tek tek yargıçlar hukuksal işleri yürütmekle yükümlülerse, tek tek polisler ve istihbaratçılar da devletin güvenlik ve istihbarat işlerini yürütmekle görevlidirler. Bir bütün olarak Türk devlet kurumları ve onlarda görev alan bürokrat tabakasıyla, Kürdistan halkı ve devrimciler arasındaki çelişki antagonisttir. Ve bürokratlar, sömürgeci devletin halk üzerindeki baskılarının aracı olarak kaldıkça, onlarla halk arasındaki çelişki de antagonist olarak kalacaktır. Kaldı ki, sorguyu yapan polis ve istihbarat mensupları anti-komünist duygularla özel olarak eğitilmişlerdir.
Bu nedenle, Türk sömürgeciliğine ve onun çeşitli kurumlarına karşı mücadele eden devrimciler, bu kurumlarda görev alanlardan -ve hele hele polis ve jstihbaratçılardan- insani duygular beklemek gibi bir tavır içine giremezler. Sorguyu yapanlar kazanılması gereken dostlar değil, kendilerine karşı savaştığımız sömürgeci devletin bize ve halkımıza karşı eğittiği kadrolarıdırlar. Sorgusu yapılan bir devrimci için onların insafına sığınmak kurtuluş olmadığı gibi, yanılgının da en büyüğüdür. Bir devrimci, sorguyu yapanların düşman olduğunu, hiçbir koşul altında düşmana boyun eğmemek gerektiğini temel bir ilke olarak benimsemek ve bunu asla akıldan çıkarmamak zorundadır.
Türk devletinin ve onun çeşitli kademelerdeki görevlilerinin savaşılması ve asla boyun eğilmemesi gereken düşmanlar olduğunu bilmeyen cahil halk için, belki polise yaranma bir ölçüye kadar maruz görülebilir. Fakat, Türk sömürgeciliğinin halkımızın can düşmanı olduğunu bilen ve ona karşı savaşmayı insanlık ve yurtseverlik görevi olarak kabul eden bir devrimcinin, bir tek saniye dahi olsa, polisin düşman olduğunu akıldan çıkarması affedilmez bir suçtur. Zalim düşmana karşı direnmek ve mücadele etmek yerine, ona boyun eğmek şerefsizliğinin ta kendisidir ve hiçbir zaman hoş görülemez.
Düşmanla uzlaşma ya da ona karşı savaşma isteği sorgulamadaki tavrın mihenk taşıdır. Uzlaşıcı ve teslimiyetçi bir tavır içinde olanlar, eninde sonunda düşmana boyun eğerken; düşmana boyun eğmektense ölümü yeğ tutanlar, bugüne kadar hep şanlı direnişler göstermişlerdir. Tarih bu konudaki olumlu ve olumsuz örneklerle doludur. Halklar uzun süren mücadele tarihleri boyunca her iki tavırla da karşılaşmışlar; boyun eğmeyi alçaklığın, direnişi kahramanlığın bir belgesi olarak hafızalarında canlı tutmuşlardır. Halkımızın ulusal ve sınıfsal zulme karşı tarih boyunca yürüttüğü uzun mücadele geleneği ile kıyaslandığında, çok kısa bir tarihi dönemi kapsamakla birlikte, PKK önderliğindeki Kürdistan Kurtuluş Mücadelesinin tarihinde de alçakça düşmana boyun eğen Şahin Dönmez’ler olduğu gibi, birer kahramanlık abideleri olan SALİH KANDAL’lar, CUMA TAK’lar ve SAİT ŞİMŞEK’ler gibi sayısız örnekler de vardır.
2) PARTİYE BAĞLILIĞINI KORU
İnsanlığın tanıdığı en devrimci sınıf olan proletarya, sınıfların ve sınıf çatışmalarının yol açtığı her türlü ulusal ve sınıfsal zulmün en amansız düşmanıdır. Tarih, ona bir sınıf olarak kurtuluşunu sağlamak için, kendisiyle birlikte tüm insanlığı kurtarmak gibi zor ve şerefli bir görev yüklemiştir. Proletarya üzerine düşen insanın insan tarafından sömürülmesini ortadan kaldırmak gibi yüce bir görevi gerçekleştirebilmek için, öncelikle kendisini örgütlemek ve örgütlü gücü etrafında ezilen ve sömürülen tüm kitleleri toparlayıp seferber etmek zorundadır. Bu ise siyasal bir partinin varlığını gerektirir. Çünkü; her gerçek devrimde temel sorun siyasal iktidar sorunudur. Ve siyasal iktidar ise bir parti etrafında örgütlenerek siyasal mücadeleye atılmakla elde edilebilir.
Dünya proletaryasının Kürdistan kolu da tarihin kendisine yüklediği ulvi görevleri gerçekleştirmek için, gericiliğin bir kolu olan Türkiye Cumhuriyeti ve Kürdistan’daki uşakları da, PKK ve önderliği altındaki halka karşı cinayet ve saldırılarını günden güne arttırarak sürdürmektedirler.
Sorguya düşen her devrimci, şartlar ne kadar zor olursa olsun, PKK davasına ve çalışma arkadaşlarına bağlılığın, komünizm ve halkın davasına bağlılık olduğunu hatırdan çıkarmamalıdır. Partiye, parti davasına ve yoldaşlarına sağlam bir inançla bağlı olmayan, inançsız ve kararsız bir kişinin işkencehanede direnmesi, parti sırlarını ve devrimci onuru koruması olanaksızdır. Bu nedenle işkenceciler, sorgunun başından sonuna kadar sorgusunu yaptıkları kişiyi, partiye ve parti davasına, yoldaşlarına ve kişi olarak kendi benliğine ihanete zorlamak için ne lazımsa yaparlar.
Buna karşılık koşullar, kişisel yabancılaşma ve ihanet için ne kadar elverişli görünürse görünsün, partiye ve parti davasına bağlı olan bir kişi asla partiye, komünizme, Kürdistan ve Kürtlüğe, komünist önderlere küfretmemeli; “İstiklal Marşı”, “Kelime-i Şahadet”, vb. gibi gerici ve karşı-devrimci şeyleri söylememelidir. Tam tersine kendisini yoğuran kutsal değerleri düşman karşısında yüceltmeli ve savunmalı, polislerin telkinlerine aldırış etmeyerek, emperyalist-sömürgeci çirkeflikleri reddetmelidirler.
Unutulmamalıdır ki, ister Partiyle ilişkilerini inkâr eden, isterse bir devrimci olduğunu kabul eden kişi, Partiye, komünizme, komünist önderlere vb. küfreder,
islamın şartları, imanın şartları vb. şeyleri söyler ve idealist bir kimliğe bürünürse, kaçınılmaz olarak Partiye ve yoldaşlarına ihanet etme yoluna girer ve sonuçta düşmanın piyonu haline gelir. Bazı insanlar Partiyle ilişkilerini saklamak, işkenceden kurtulmak, kendilerini polise acındırarak kişisel kurtuluşlarını sağlamak vb. için Partiye, önder kadrolara, devrim şehitlerine, Kürdistan’a vb. küfür etmeyi çıkar bir yol olarak görüyorlar. Oysa bu, gerçekte Partiye, Parti davasına ihanet ederek yabancılaşmanın kendisinden başka bir şey değildir; hangi “haklı” gerekçeyle olursa olsun, Partiyi ve aynı zamanda kendi kişiliğini meydana getiren değerlere ihaneti, karşı-devrimci değerlere sahip çıkmayı kabullen- memeli, Partiyi ve yoldaşlarını korumayı aklından çıkarmamalıdır. Bir anlık bir gevşeklik ve kararsızlığın onu teslimiyet ve ihanete götürebileceğini hatırında tut- malıdır. Zira, Partiye bağlılığını yitiren kişi, direnme yerine düşmana yaranma yolunu seçmiş demektir. Düşmana yaranma çabasının da kişiyi ihanete sürükleyeceği açıktır.
3) PARTİ VE YOLDAŞLARINA OLAN GÜVENİ YİTİRME
Emperyalizm ve uşakları, kaçınılmaz sonlarını geciktirmek için başvurdukları her türlü çareye karşın kaçınılmaz olarak yok olacaklarını biliyorlar. Bu bilinç, onları korku, telaş ve karamsarlığa itiyor. Oysa köhnemiş emperyalist-sömürgeci güçlerle onların çanak yalayıcılarının aksine, proletarya geleceği parlak olan bir sınıftır. Yükselen ve geleceği aydınlık olan bir sınıf olarak proletarya, geleceğe güvenle bakmaktadır. Onun dünyasında korkuya, paniğe ve umutsuzluğa yer yoktur.
Proletarya partisi saflarında yer alan her kişi emperyalizm ve sömürgeciliğin kaçınılmaz olarak çöküşe gideceğini, yarınların temsilcilerinin devrimci proletarya ve önderliğindeki halk kitlelerinin olduğunu bilir. Hangi koşul altında olursa olsun, şartlar zafer için ne kadar olumsuz görünürse görünsün, tarihin akışının komünizme doğru olduğunu ve bu akışın asla durdurulamayacağını bilen bir kişinin telaş ve korkuya kapılmasına gerek yoktur. Fakat proleterleşmemiş, kendisini burjuva dünyasının kararsızlık ve umutsuzluğundan kurtaramamış bir kişi, zorlukları görünce davaya inançsızlık beslemeye başlar. Bu ise, sorguyu yapanların gerçekleştirmek istedikleri temel bir hedeftir.
Hızla çöküşe giden kokuşmuş düzenlerini ayakta tutmak için gerici sınıflar adeta kendilerini ve hizmetlilerini düzenlerinin yıkılmazlığına inandırmaya çalışırlar. Çünkü, bu olmadıkça köhne düzenlerini, baskı ve sömürü altında tuttukları kitleler nezdinde ölümsüz ve evrensel olarak lanse etmeleri, onların yeni bir düzen uğrundaki mücadeleleri bastırmaları olanaksızdır. Aslında işkencecilerin sorgulama boyunca devrimcilere “devlet güçlüdür”, “her ülke komünist olur ama Türkiye olamaz”, “bağımsız Kürdistan hayaldir”, “PKK dağılıyor”, “halk sizden nefret ediyor” şeklinde sözler söylemeleri, bir bakıma yalnızca bazı inançsız insanların Partiye ve Parti davasına olan bağlılıklarını ve yoldaşlarına duydukları güveni sarsmak için olmayıp, aynı zamanda düzenlerinin yıkılmaz olduğu kuruntusuna kendileri gibi, sorgudaki kişiyi de inandırmak içindir.
Parti davasının zaferine, proletarya gibi yükselen bir sınıfın öncü siyasal birliği olarak partinin yenilmezliğine, komünizm ve halkın davasına bağlılığı kendileri için yaşam ilkesi olarak benimseyen komünistlerin, kararlılık, fedakârlık ve mücadele azmine olan güvenini yitiren bir kişi, ya yaşamaktan vazgeçecek ya da yaşamını sürdürmek için başka güvenceler arayacaktır. Her iki sonuç da olumsuz olup, kişiyi teslimiyet ve ihanete götürür. Bu nedenle, yoldaşlara olan güveni korumak ve daima canlı tutmak zorunludur.
Bazı inançsız ve zayıf karakterli kişiler, kendileri yakalanınca her şeyin bittiğini, düşmanın yenilmez olduğunu sanır; komünizm ve bağımsız Kürdistan’ın gerçekleşmez bir şey olduğu kanısına kapılırlar. Denebilir ki, bu tür insanların hemen tümü sorguya düşmeden önce de inançsız, ikiyüzlü ve kararsız bir tavır içinde olduklarından ya da düşmanın gücünü taktiksel olarak küçümseyip, kendilerini zorluklara manen hazırlamadıklarından dolayı böyle bir duruma düşerler. İster komünizm davasına ve Partiye önceden sağlam bir inançtan yoksun olmak olsun, isterse düşmanı küçümsemek ve sorgulamada korkuya kapılmak sonucunda ortaya çıksın, Örgüte, örgüt davasının zaferine ve arkadaşlarına karşı güvensizliğe düşen bir kişi, düşmana teslim olur ve ihanet eder.
Sınıf bilinçli bir proleter, şartlar ne kadar zor olursa olsun, komünizme, örgütüne ve yoldaşlarına olan güvenini yitirmez. Birkaç kişinin öldürülmesi, yakalanması ya da örgüti saflarına sızan üç-beş küçük-burjuvanın inançsız ve kararsız tavrının Partiye ve diğer yoldaşlara mal edilemeyeceğini, emperyalizmin ve sömürgeciliğin taktiksel güçlerine rağmen, stratejik olarak zayıf olduklarını ve mutlaka PKK’nin doğru devrimci önderliği altındaki kitleler tarafından yenilgiye uğratılarak ülkeden atılacaklarını iyi bilir. O, partisi ve yoldaşları hakkında anlık da olsa güvensizlik beslemenin, kendisini onlara ihanete götüreceğinin tüm inancıyla hareket eder. Bu nedenle sorgulama boyunca polisin, kendisini partisi ve yoldaşlarından koparma oyunlarına gelmemek için azami dikkati gösterir.
CAN TELAŞINA DÜŞME
Can kaygısına düşmek, her türlü kişisel endişe gibi, parti ve parti davasına inançsızlıktan, kolektif güce duyulan güvensizlikten ve miskin bir bencillikten kaynaklanır. Kendi varlık ve yaşamını her şeyin üstünde tutan ve yalnızca bunun için uğraşıp didinen kişilerin bu bencil ve idealist fikirleri kendisi ve düzeni yok olunca dünyanın ve insanlığın da sonunun geleceğine inanan burjuvazinin çirkef dünyasından kaynaklanır. Bu aynı zamanda çıkarcılık ve kollektif güce güvensizliğin bir sonucudur.
Ben bitersem her şey biter, dünyanın sonu gelir şeklindeki bir düşüncede olanlar, gerektiğinde sınıfı ve sınıfsal menfaatleri için diğer şeylerini olduğu gibi, yaşamını feda etmekten çekinmez. Zaten can telaşı, kollektif güce inanç ve güvenin kaybolduğu, her kişinin gemisini kurtarmaya çalıştığı bir ortamda, ya da böyle bir ortamın izlerini üzerinde taşıyan insanlarda ortaya çıkar. Bu ise, bencil çıkarlar nedeniyle insanların birbirlerini yediği, ya da yaşamak için herkesin herkesi yemesi gerektiği
burjuva dünyasında veya böyle bir dünyanın etkisinden kendisini kurtaramamış, küçük-burjuva ruh halinde olanlarda can telaşının olabileceğini gösterir. Bu insanları tümüyle kişiliksizleştiren öyle korkunç bir bencilliktir ki, bu hale düşen kişiler, yalnız sınıflarına ve yoldaşlarına değil, kişi olarak kendilerine karşı da her- türlü ihaneti yapabilir.
Polis can kaygısı taşıyan kişilerin, sorguda bu tür zaaflarının olup olmadığını tespit etmeye ve böyle bir şey varsa sonuna kadar kullanmaya çalışır. Kişileri öldürmeyle tehdit ederler, birkaç kattan aşağı atma numarası yaparlar, ayaklarına kurşun sıkarlar, tabanca dayarlar vb. Ayrıca bu tür tehditlerde bulundukları kişilerin can kaygısına düşüp düşmediklerini ölçmek için, onlara tuvalet yalatmaktan tutun, kendi kendilerine, eşlerine, bacılarına küfrettirmeye kadar çeşitli yollara başvururlar. Can kaygısına düşen bir kişinin yapamayacağı rezillik ve alçaklık olamayacağı gibi, ondan her- hangi bir insanca davranış beklemeye imkan yoktur. Komünizm, ülke ve halkın davası için feragatle çalışan ve yalnızca mücadele var oldukça, yaşamını kendisi için bir amaç olarak benimseyen bir kişi kollektif güç ve iradeye daima bağlıdır. Ve asla Marks-Lenin-Stalin gibi komünistlerin taşıdığı yüce bayrağı yere düşürmek ve lekelemek istemeyen; Fuçik’lere, Troi’lere, Haki’lere, Cuma Tak’lara, Salih Kandal’lara, Zeki Akıllara ve diğer yoldaşlara layık olmaya çalışan bir devrimci, polis karşısında aman dileyerek küçük düşmemek, partiye ve yoldaşlarına ihanet etmemek için bazı kişisel endişeleri olsa bile, onlardan kaçınmaya çalışmalı ve asla can kaygısına düşmeyerek, işkencede Che GUEVARA gibi şöyle haykırmalıdır: “Ölüm nereden ve nasıl gelirse gelsin, savaş sloganlarımız kulaktan kulağa yayılacaksa, silahlarımız elden ele geçecekse ve başkaları mitralyöz sesleriyle ve de savaş naralarıyla cenazelerimize ağıt yakacaklarsa, ölüm hoş geldi, sefa geldi!…”( Direnmek Yaşamaktır Broşüründen)
Maalesef Öcalan kendi örgütünün işkencede devrimci tutum nasıl olması gerektiğine dair yayınlamış olduğu “Direnmek Yaşamaktır” broşüründeki görüşlerin hiç birisine uymamış, kendi bildiğini okumuş ve işkencede direnerek Kürt ulusunun özgürlük ve eşitlik direnişini dahada güçlendirerek ileriye taşıma yerine, faşist Kürt düşmanı TC devleti karşısında süklüm büklüm olarak bildiği herşeyi sorguculara anlatarak, Kürt ulusunun eşitliği ve özgürlüğü için ölüme hazır olmadığını, “devlete hizmete hazırım, benim anamda Türk’tü, Türkiye Cumhuriyeti Devleti Hepimizin devletidir, PKK’nin programı zaten hayaldi vb.” görüşleriyle, yakalanmadan önce aslan gibi kükreyen ve Kürtlerin devletleşme aşamasına geldiğini söyleyen ve bunun için mücadele ettiklerini dillendiren PKK’nin kurucu önderi Öcalan, 16 Şubat 99 tarihinde yakalanıp T.C. devletine teslim edildiğinde, devrimci kamuoyunun beklentisi, katliamlara uğramış, inkar ve imha politikalarıyla yok sayılmış, milyonlarca Kürdün sorumluluğunu omuzlarında taşıyan, bir önderin ölümü hiçe sayan işkencede ser verip sır vermeyen direnişçi tutumla işkencecileri beklentilerini boşa çıkarmaktı.
Aslında Öcalan TC devletinin işkencecelerini eline teslim edildiğinde kendini ne türden işkence ve zulmün beklediğini biliyordu. Çünkü Öcalan artık faşist düşmanlarının elindeydi. Kuşku yokki, devrimci savaşım içinde olan ve önderlik iddiasında bulunan bir devrimci düşmanla teke tek yüz yüze kaldığında yani işkencede ne yapacağı sorusu daima heybesinde taşıdığı bir soru olmuştur. Öcalan’da onyıllardır zorlu bir savaşımın öndeliğine soyunmuş olduğuna göre, gerektiğinde işkence ile yüz yüze kaldığında kahramanlık eylemini yani işkencede ser verip sır vermeme tutumunu alacağını sıklıkla konuşma ve yazılarında dile getirmişti. Aslında devrim ve ulusal özgürlük mücadelesinde öncülük rolüne soyunmuş birisinde beklenmesi gereken direngen tutum buydu, işçi ve emekçilerin devrimci temsilcileri tarih boyunca hep böyle davranmışlardı ve dolayısıyla işkencede davasını ve örgütünü savunmak ve halkına bağlılığı ileriye taşımak direnme kararında bir olağanüstülük yok, tartışmasız olması gereken her koşulda düşman karşısında dik durmak ve devrimci kararlılığı düşmanla teke tek kalınan işkencehanelerde ifade vermeyerek ortaya koymak, faşizmin teslimiyet dayatmasını yere çalmak ilkesel bir tutumdur ve işkencede direniş koşullara, fiziksel yapıya, vb. farklılık göstermez. İşkencede 2 yol vardır ya işkencede düşmanın hiçbir dayatmasına boyun eğmeden parçalamanızda konuşmayacağım diyerek sır vermeyecek yada düşmanın işkenceleri karşısında ölümden ve zulümden korkarak konuşarak örgütü ve yoldaşları hakkında düşmanın dayatmasına boyun eğecek
Öcalan işkencede devrimci tutumun parçalarınızda konuşmayacağım olduğunu biliyordu ve PKK kadrolarına defalarca bu görüşün propagandasını yapmıştı.
Dışarıda olduğu süreçte Öcalan işkence de tarihsel direnme çizgisinin ser verip sır vermemek olduğunu biliyordu ve olası bir yakalanma halinde bu direnme hattında yürüyeceğini dillendirmişti. Neki 16 Şubat 1999 tarihinde yakalandığında öncede doğru gördüğü işkencede her koşullarda direnme çizgisinden vaz geçerek işkencede ser verip sır vermeme çizgisini tehlikeli buluyor ve gerisini çözülmesine teorik kılıf hazırlıyor ve şöyle diyordu: “Önce hiç konuşmamayı ve açlığa yatmayı düşündüm. Ama baktım iyi olmayacak. Konuştum.” “Hala da konuşmaya devam ediyorum.”
Peki, milyonlarca Kürdün, onbinlerce gerillanın iradesini omuzlarında taşıyan PKK’nin önderi olarak ortalarda dolaşan Öcalan, jandarmada-poliste ne konuşacaktı? Hani Kürt ulusunun özgürlüğü için Öcalan her türlü fedakârlığa hazırdı? Gerillaların parçalanmış ve çıplak hale getirilmiş cenazelerini sokaklarda dolaştıran, en iyi Kürt ölü Kürt diyerek Kürtleri katletmekten zevk alan TC devletinin işkencecileri karşısında Öcalan ne konuşuyordu, yoldaşları ve örgütü hakkında düşmana ne anlatıyordu? Kimse de bunu Öcalan’a sormuyor yada sormaya, yargılamaya cesaret edemiyordu. Sorgucularına, kurulan Soruşturma Komisyonuna Öcalan sayfalarca ifade çalışıyordu. Küt özgürlük direnişinde devrimci olan ne varsa hepsini tasfiye ederek devlete kendisini kabul ettirmeye çalışıyordu..
Elbette Öcalan faşist diktatörlüğün özel harp işkencecilerine örgütü ve yoldaşları hakkında fiske yemeden sayfaları bulan bilgiler vermiş, örgütün örgütsel iskelesini faşizme teslim etmiş ve kafa kafaya vererek, PKK’nin direnişçi özünü boşaltmak için çaba göstermiştir. Dahası Öcalan bir dönemler mutlak yıkılmasını gerekli gördüğü faşist TC devleti karşısında, direniş yerine yaşamak adına işkencede çözülme yolunu seçmiş ve bunu Kürt halkının çıkarı için yaptığını söylemektende geri durmamıştır.
Çünkü Öcalan direniş yolunu değil, düşmana herşeyi anlatma yani çözülme yolunu seçmişti. Nitekim fiske yemeden örgütü ve yoldaşları hakkında herşeyi anlatma konuşmayı yeğlemiştir!
Direnmeyi, tarihsel direniş çizgisinin bir savaşçısı gibi savaşmayı, her türlü özveriyi göze alarak işkencede, zindanda dağ başlarında ve sokak ortalarında direndikleri için katledilen devrimcilerin yolunu “çok tehlikeli”, “basit ve kolay yol” olarak değerlendiriyordu. Öcalan, daha sonra yaptığı bir değerlendirmede içine girdiği durumu şöyle anlatıyordu: “Benim buraya alınmam tahlil edilemedi. Buraya alınmam, uluslararası sistemin oluşturduğu bir plandır. Sadece imha mıdır? Hayır! Mantığı şu: Eğer bu adam eski kafasıyla israr ediyorsa, hep isyan, hep savaş diyorsa sonuç zaten tasfiyedir. Öyle de olurdu. Çünkü biz güçlüyüz diyorlardı. Anlayışsızsa, kafası çalışmıyorsa imha ederiz. Biz ne yaptık? Kafamız çalışıyordu, bir de bilimsel olarak da 1993’ten beri arayış içindeyiz. Demokratik çözüm arayışı önemlidir. Israr ettik.” (Özgür Halk, Nisan 2000)
Öcalan, “akıllı” davranıyor, faşist karşı devrimin istediği doğrultuya giriyor, bunu imha olmamanın biricik yolu olarak görüyor.
Öcalan işkencede direnmeyi, “akılsızlık”, “imha”, “komploya düşme” ile özdeş görüyor, “basit ve kolay yol” olarak değerlendiriyor. Kendine göre daha zor olanı, ” düşmanla uzlaşma, Onlara istediği bilgileri verme, kısacası, boyun eğme” yolunu seçiyor. Neyin uzlaşması, neyin boyun eğmesi ne verildi, ne alındı ki yapılana uzlaşmacılık denilsin, hangi zemin üzerinde yapılan bir uzlaşmadır bu? Temel ilkeler, ölçüler ve doğrular Öcalan söz konusu olduğunda anlamsızlaşıyorlar mı, geçerliliklerini yitiriyorlar mı? Neden? Yanıtı da hazır:
“Ben başkayım, her şeyin üstünde, tek ve biriciğim! Tarihsel ve toplumsal hareket yasaları ben söz konusu olduğunda anlamını yitirir, geçerliliğini kaybeder! Önemli ve esas olan benim, tek ve mutlak bağlanması gereken biricik yasa budur! Bütün yaklaşımlar ve davranışlar bu yasaya göre belirlenmeli ve düzenlemeli, yoksa, hep mahvolur, imha olup gider. Önemli olan ve her şeyin üstünde olan BEN yaşamalıyım! Şimdi bunu Barış ve demokratikleşme için yaşamalıyım’ biçiminde formüle ediyorum. Artık herkesin yaşam ve mücadele parolası, varoluş gerekçesi bu olmalıdır! Daha önce “Her gün öl ve öldür “diyordum, şimdi bunun yerine, Kendin yaşa ve yaşat ilkesini koyuyorum! Bu bana daha doğru geldi. Siz bakmayın bu kadar savaş teorisi yaptığıma, savaş yönettiğime, bana ”karınca incitmez” derlerdi. Bunu herkes biliyor, en iyisini de arkadaşlarım biliyor! Bizim ARGK Komutanlığı da bildiri yayınlamadı mı, Başkanımızın “askeri eylemlerden dolayı hiçbir sorumluluğu yoktur “diye? Ben artık bir barış savaşçısıyım! Barış savaşçısı olmak, savaş savaşçısı olmaktan daha zordur! Ben zoru seçiyorum! Gerçi 9 Ekim komplosuyla ilgili yaptığım ilk açıklamada başka şeyler söylemiştim, ama olsundu, önemli olan ben ve bugündür!”
Öcalan, işkencede direnme yerine çözülerek Kürt özgürlük savaşımına nasıl bir yol açılmıştır? İşkence teslimiyet üzerinde “barış ve demokratikleşme “ savunusuyla, PKK’nin ve gerillanın tasfiyesi hedefleniyor, tüm devrimci değerler altın tepsisinde faşist TC devletine sunularak Kürt direnişi tasfiye ediliyordu
Karşısındaki yüzü kar maskeli özel savaş elemanın “Memleketine hoş geldin” sözlerini yerleşik kurallara göre yanıtladıktan sonra,” fırsat verilirse hizmet etmeye hazırım” diyen Öcalan işkencede herşeyi anlatma yolunu seçerek, Kürt direnişini gözden düşürmeye çalışıyordu.
Öcalan İmralı’ya alındı, burada mutlak tecrit uygulamasına tabi tutuldu. Şimdi gerçek anlamda tek başına idi. Tarihi bir sınavdan geçiyordu. Bütün gözler ondaydı, herkes nefesini tutmuş İmralı’dan gelecek haberleri bekliyordu. Televizyonlarda gösterilen ilk görüntüler hiç de iç açıcı değildi, kimi kaygılar, kimi soru işaretleri belirmiş olsa da, bunlar, özel savaş kurmaylığının psikolojik savaş oyunları, karalamaları olarak değerlendiriliyordu. İmralı dışındaki hava sabırsız bir beklenti, kaygı, soru işaretleri ile bulutlanmıştı. Ama önemli olan İmralı’nın içindeki gelişmelerdi. Öcalan ne yapacaktı? Nasıl bir sorgu stratejisi izleyecekti, bundaki amaç ve hedefi ne olacaktı?
Faşist diktatörlük, işkencede ve idam edilmekten korkarak İmralı’da tamamıyla yeni reformist ve liberal bir çizgiye savrulan Öcalan’ı mutlak teslim almayı ve onun üzerinden PKK’yi başta denetim altına almayı ve süreç içinde tasfiye etmeyi, tüm devrim değerlerini topyekün olarak silip süpürmeyi planlıyorlardı. Öcalan şimdi ellerindeydi ve “hizmet etmeye hazır olduğunu” belirtiyordu. Bu noktada klasik bir itirafçılık kendilerinin işine yaramayacaktı. Bu, deşifre olmuş bir yöntemdi, topyekün tasfiye, PKK ve devrim değerlerini tümden kontrol altına alarak bitirme hedefine uygun değildi. Haliyle PKK ve Kürt direnişinin içini boşaltmak için, deşifre olmuş yöntem ve biçimler yerine başka yöntemlerin devreye sokulması gerekiyordu. Bu anlamda mutlak teslimiyet ve tasfiye hareketine daha iyi kabul edilebilir bir ad verilmeli, ideolojik ve politik bir kimlik kazandırılmalıydı. Böyle bir yaklaşım bilinç ve ruhsal alandaki tasfiyeye, bellek katliamını gerçekleştirmeye de çok daha iyi bir biçimde hizmet edecekti. Teslimiyet ve tasfiyeci harekete ad bulmak zor değildi, siyasal bir biçim vermek de öyle… Öcalan, bundan sonra “barış ve demokrasi savaşçısı” olacaktı, kendisini “kutsal barış ve demokratikleşme davasına” adayacaktı, yaşayacaksa da artık “barış ve demokrasi için yaşayacaktı”.
Tasfiye planına ad bulunmuş, siyasal biçimi belirlenmiştir. Bundan sonrası bu ad altında PKK’yi her açıdan silahsızlandırma ve teslim alma, bütün devrim değerlerini tasfiye etme operasyonu Öcalan’ın eliyle yürütülecekti, komplocu güçler ise daha çok perde arkasında kalacaklardı. Teslimiyet ve tasfiye planı, ideolojik, programatik, stratejik, örgütsel, taktik ve ruhsal, kısacası her cephede bütün olanaklar ve fırsatlar kullanılarak uygulanacaktı. Öcalan ilk sınavını sorguda, kurulan Soruşturma Komisyonu önünde vermek durumundaydı.
Sorgucular sorar, Öcalan bildiklerini tüm ayrıntılarıyla anlatır, kendi deyişiyle “konuşur”, hemde sonuna kadar.
Daha sonra bu konuda avukatlar sorular sorduğunda, “Önemli değil, o ifadelerin bir önemi yok, ben Soruşturma Komisyonuyla sohbet ettim” diye geçiştirmeye, bütün PKK’yi teslimiyet çizgisine çektikten ve tam denetimi sağladıktan sonra ise bu tutumunu “siyasi çıkış, yeni paradigma” olarak değerlendirecektir. Öcalan, bütün kavramaların özünü boşaltıyor, en sıradan bilim ve mantık kuralarını bile alt üst ediyor, örgütün ve halkın en temiz bağlılık ve güven duygularını hoyratça kullanıyordu, kendi teslimiyetçi ve tasfiyeci tutumunu gizlemek, başka türlü göstermek, “örgütün ve halkın yararına” olduğunu anlatarak her şeye rağmen üstte kalmak istiyordu.
Şimdi, Öcalan’ın sorguda verdiği ifade ve sergilediği tavır üzerinde kısaca durmak gerekiyor. Öcalan işkenceli sorguda bildiği her şeyi anlatıyor, geride bıraktığı bir şey yok, onun değinmeleriyle söyleyecek olursak “iliklerine kadar çözülüyor.” Öcalan ekleri dışında Soruşturma Komisyonuna 50 sayfalık ifade veriyor. İfadeyi alan kurum olarak, Jandarma Genel Komutanlığı gösteriliyor. Bu ifade tutanağına göre örgütün ideolojik ve politik çizgisi, amaç ve hedefleri, stratejisi ve taktiği ile ilgili sorular sorulmuyor, bundan sonraki tutumu hakkında da soru sorulmuyor. Örgüt yapısı, kadroları, örgütsel ilişkiler konusunda bütün ayrıntıları anlatıyor, sorgucular, tutanağa parantez içinde, “Bu konuyla ilgili ayırtılı bir kaset ve şemamız mevcuttur” biçiminde not düşmeyi ihmal etmiyorlar.
Sorgucular, PKK’nin dış ilişkilerini, hangi devlet ve örgütlerle ilişkilerinin olduğunu, kimlerden destek aldığını, legal alandaki faaliyetleri ve ilişkileri, para ve silah kaynağını, uyuşturucu vb. konularda sorular soruyor, ama eylemler hakkında birkaç tanesinin dışında yanıtları ifade tutanağına geçirmiyorlar. Öcalan aklına gelen ve bildiği her şeyi anlatıyor, habire “konuşuyor.” Hatta çok ciddi bir sorgulama yapma gereğini duymuyor ya da bu doğrultudaki tam hatırlamadıklarını hatırladığında söyleyeceğini belirtmeyi de ihmal etmiyor.
Peki Öcalana Sorguda neden ideolojik ve siyasal konularla ilgili, stratejik ve taktik konularla ilgili sorular sorulmuyor? Bundan sonrası için de sorulan bir soru yok. Neden? Daha sonraki adımlarını zora sokmamak için mi? Örgütsel çözülmeyi daha kapsamlı bir ideolojik ve politik çözülmeyle tamamlamak, PKK’yi daha kolay kontrol altına almak için mi böyle davranılıyor? Sorgucular, başka bir ifadeyle özel savaş kurmaylığı, teslimiyeti ve çözülmeyi salt bilgi almayla sınırlı görmek istemiyor, bunu adım adım kapsamlı bir teslimiyet ve tasfiye hareketine dönüştürme kararındadır. Sorgu ifadesi, soruları ve yanıtları bu planın önemli bir basamağı olarak düşünülüyor ve değerlendiriliyor.
Öcalan, bildiği her şeyi tereddüt duymadan anlatıyor, bu konuda sorgucularına hiçbir “zorluk” çıkarmıyor. Öcalan’ın işkencede çözüldüğünü ve haliyle halkı için ölümü göze almayan birisinin nasıl olup da hala, bir halk ve bir örgüt önderi olarak kabul edilebilir.? Devrimci ve sosyalist harekette işkencede çözülen öncü kadroların tasfiye edildiği, tecrit edilerek saflarda atıldığı gerçekliği ortada dururken, İmralı’da bildiği herşeyi anlatan ve canını kurtarmak için bir ulusunun direnişini aşağılayan Öcalan’ın devrimci hareket nezdinde “sayın Öcalan” saygınlığıyla karşılanması ve teslimiyet ve işkencede çözülmeye ses çıkarılmaması, devrimci ilkeler ve değerlerden nasıl geriye düşüldüğünü ve güç karşısında boyun eğici davranıldığını gösteriyor. Öcalan’ın PKK ve Kürt emekçilerini kolay yoldan etkileyip, kendi tasfiyeci çizgisine bağlamasında devrimci hareketin pragmatik ve ezik davranmasının önemli etkisi olmuştur.
Hem Kürt emekçilerinin ve hem de devrimci ve komünistlerin gerçekleri daha açık ve yalın bilebilmesi için Öcalan’ın sorgu ifadesi çok uzun olması nedeniyle burada aktarmak olanaksız, ancak bu sorgu ifadeyi çok kısaca özetlemek ve üzerinde durmakta yarar var.
Öcalan Sorgudan Tüm Bildiklerini İşkenceciler Anlatıyor
Soruşturma Komisyonu, ilk soruda, 9 Ekim ve 16 Şubat tarihleri arasında Öcalan’ın başından geçenleri anlatmasını istiyor. Öcalan, bu soruya karşılık 9 Ekimden sonra başlayan Avrupa serüvenini, Moskova, Atina ve Roma’da dost ilişkilerin tümünü; Roma’da görüştüğü tüm heyetlerin ve kişilerin adlarını; yine bu alandayken 6. Kongre ile ilgili yaptığı görüşmeleri, bu süreçte kabul edilmesi için baş vurduğu ülkelerin adlarını, 16 Ocakta İtalya’dan ayrılarak Moskova’ya gidişini, buradaki gelişmeleri, Kenya’ya kadar uzanan Yunanistan serüvenin bütün ayrıntılarını açıklıyor. Burada ilginç olan Öcalan’ın ilişkiler ve kişiler hakkındaki bütün bilgileri ayrıntılarıyla vermesidir.
İkinci soruda, Ulusal Kongre ile bilgi isteniyor. Öcalan bu soru hakkında da ayrıntılı bilgi vermekten kaçınmıyor. Kongrenin amacı, bileşimi, olası etkileri, Newroz’da toplanabileceği yönünde bilgiler verdikten sonra, Hollanda’nın bu konuda esnek davrandığını belirtiyor. Öcalan, Ulusal Kongreyi çok işlevli ve stratejik bir oluşum olarak değerlendirmediğini, FKÖ ve ANC gibi olamayacağını anlatıyor, bu konuda sorgucuları rahatlatan bir hava sergiliyor…
Üçüncü soruda, PKK’nin son yapılanması ve mevcut durumu soruluyor. Öcalan bu soruya ayrıntılı açıklamalarla karşılık veriyor. Hangi alanda kaç gerillanın olduğunu ve kimlerin komutasında bulunduğunu, gücün bundan sonra Güney’de yoğunlaşacağını belirtiyor. Belli ki bu konuda anlatılanların tümü tutanağa geçirilmiyor. Bu, parantez içinde “Bu konuyla ilgili ayrıntılı bir kaset ve şemamıza mevcuttur” ibaresiyle tespit ediliyor.
Dördüncü soruda, uyuşturucu ve silah kaçakçılığı ile PKK ilişkisi soruluyor. Öcalan, başından beri uyuşturucuya karşı olduğunu, ama denetim dışı kalan unsurların Zagros’ta bu işe bulaştıklarını öğrendiğini, kardeşi Osman Öcalan’ın da Zagros’ta bulunurken uyuşturucu işine bulaştığını ve bu nedenle kendisini tüm görevlerinden el çektirdiğini, bu alana giden tüm unsurların bu işe bulaştığını anlatan Öcalan, esas olarak uyuşturucuya karşı olmakla birlikte uyuşturucu kaçakçılarından vergi adına para alındığını belirtiyor. Silah kaçaklığını ise daha farklı değerlendiriyor, silahın kendileri için önemli olduğunu ifade ediyor.
Beşinci soruda, partinin hangi siyasi partiyi, gazeteyi ve dergiyi desteklediği soruluyor. Öcalan, 18 Nisan Şubat seçimlerinde HADEP’in CHP ve DTP ile ittifak yapmasını istediğini, Suriye’de iken Erbakan’a mektup yazdığını, DEP’lilere Kürt kimliğini öne çıkarmaları yönünde talimat verdiğini, Eşref Bitlis ve T. Özal’ın o dönemdeki yaklaşımlarının PKK’ninkiyle aynı olduğunu, Cindoruk ve İsmet Sezgin’in Kürt sorununa yakın olduklarını ve bunları Diyarbakır ve Batman’da aday olarak göstermek eğiliminde olduklarını, Melik Fırat’ı da aday olarak gösterilmesini önerdiğini, CHP ve DTP’nin yanı sıra FP ve ANAP ile de ittifak yapılabileceğini, 1991 seçimlerinde DEP’e oy vermeyenleri tavuğuna kadar öldürme talimatını verdiğini, ama bunun hata olduğunu, bir katliama dönüşebileceğini göremediğini, DEP Milletvekillerine 1921’de M. Kemal zamanında Türk-Kürt ilişkileri konusunda yapılanların aynısını yapmalarını önerdiğini, birey olarak kendisinin 1990’lardan itibaren siyasallaşma çabası içinde olduğunu, ancak legal kurumlardaki kişilerin aynı doğrultuda üzerlerine düşen rollerini oynamadıklarını belirten Öcalan, MED-TV ile ilgili kişilerin eşkâlini verecek düzeyde ayrıntılar anlatıyor, nasıl çalıştığını, parasal kaynaklarını en ince noktasına kadar veriyor.
Yedinci soruda, 6. Kongre ile ilgili ayrıntılı bilgi isteniyor. Kongrenin nerede yapılacağı, gündem maddeleri, alınacak kararları, yeniden yapılacak örgütsel düzenlemeyi gerekçeleriyle ve bütün ayrıntılarıyla anlatıyor. Çaktırmadan bütün partinin en önemli kadrolarını kongreye çağırttığını, kongreye katılanların sayısını, kaç gerilla tarafından korunduğunu, kongre yerini neredeyse bütün koordinatlarıyla anlatan Öcalan, kendisinin çözüm arayışı içinde olduğunu, buna köylü anlayışlarının engel olduğunu, devletin hatalarının yüzde beş, parti kadrolarının hatalarının ise yüzde doksan beş olduğunu belirtiyor. Yokluğunda yeni bir liderin çıkmayacağını, kolektif bir yönetimin oluşacağını, Osman’ın aktif plana geçebileceğini, soyadının kendisine avantaj kazandıracağını belirten Öcalan, YAJK hakkında da bilgiler veriyor. Ayrıca köy korucularına yönelik daha önce uygulanan aşırı sertlik politikasının yerine, daha ilimli politikanın izlenmeye başlanacağını belirten Öcalan, metropollerde eylemlerin artık yapılmayacağını, eylemlerin gerilla tarafından yapılacağını anlatıyor.
Sekizinci soruda, partinin uluslararası ilişkileri hakkında bilgi isteniyor. Suriye’de El Muhaberattın dolaylı ve dolaysız desteğinin olduğunu, anılan istihbarat örgütünün denetiminde PKK’ye alternatif Al Tacelmah Al Vatan adında bir örgütün kurulduğunu, PKK gibi bir örgütü beslemenin Suriye’nin de işine geldiğini, Suriye’nin çıkarı gereği PKK ile Türkiye karşıtı bir ilişki geliştirdiğini belirten Öcalan, bunu, “Suriye’nin yaklaşımlarında politik değil, istahbari yaklaşımlar vardır” biçiminde özetliyor. El Vatan Partisinin kuruluşunun kendisi ve PKK açısından bir tehlike olduğunu, bunun da Suriye’den ayrılmasının bir nedeni olduğunu belirtiyor. Lübnan ile ilişkilerini yurtdışına çıkış süreciyle birlikte ele alan Öcalan, bu alanda ilişkide olduğu eski Kürt aşiretlerinden PKK dostlarının da El Muhaberatla ilişkili kimseler olduklarını, ASALA ile ilişkilerinin ciddi boyutlarda olmadığını, eylem tarzını beğenmediğini, halkın Ertuş kampına göçünün örgütün onayı temelinde gerçekleştiğini anlatıyor. Saddam’dan siyasi yardım değil, kamp yardımı gördüklerini belirten Öcalan, T.C. devletine, ‘Musul ve Kerkük denetim altına alınabilirse, Türkmenler bir çıkar yol bulabilir. Türkiye’nin en çok ihmal ettiği kesim Türkmenlerdir” biçiminde akıl veriyor, onların geleneksel yayılmacı dürtülerini okşamaya çalışıyor. İran istihbarat servisi ile karşılıklı çakara dayanan anlaşma imzaladıklarını anlatan Öcalan, İran-KDP ve Hizbullah ile PKK arasındaki ilişki ve çelişkiler hakkında bilgi veriyor, İran’ın Hizbullah’ı PKK’ye karşı geliştirdiğini, bunu önlemek için çalıştıklarını da ekliyor. İran’ın Osman Öcalan’ı kendisine karşı bir veliaht olarak hazırladığını, Talabani’nin ise Cemil Bayık’a kucak açarak PKK üzerinde hesap yaptığını anlatan Öcalan, ayrıca İran’ın Güney Kürdistan’daki oluşumdan rahatsız olduğu nu, bu alan bakımından PKK’yi bir ihtiyat kuvvet olarak değerlendirmek istediğini, Pastarların YNK ile, gizli servisin ise PKK ile ilişki içinde olduğunu, İran’ın PKK ile ilgili tavrının kendisinin yakalanmasıyla değişebileceğini belirtiyor. İran ile ilişkiler hakkında bilgi verdikten ve değerlendirme yaptıktan sonra Öcalan, bu kez sözü Ermenistan ve Kafkasya alanındaki faaliyetlere ve ilişkilere getiriyor. Petrosyan’ın ABD’nin isteği ile A.Türkeş’le iki kez görüştüğünü, bu görüşmenin PKK karşıtı içeriğe sahip olduğunu, bu nedenle Ermenistan’ın kendilerine sıcak bakmadığını, yadım taleplerini her defasında geri çevirdiklerini belirten Öcalan, Ermenistan’da bazı Kürt yayınları dışında ciddi bir çalışmanın olmadığını anlatıyor. Rusya ile ilişkiler konusunda da geniş açıklamalarda bulunuyor. Duma’da PKK’yi destekleyenlerin belli bir yoğunluk oluşturduklarını, ama hükümet düzeyinde bir destek alamadıklarını, Mahir’in siyasal çalışmadan çok ticari faaliyetlerde bulunduğunu
Rusya tarafından denetlendiğini anlatıyor. Öcalan, Yunanistan ile ilişkileri de ayrıntılarıyla açıklıyor: Yunan yetkileriyle Türkiye metropollerinde eylem yapma karşılığında ilişki geliştirdiğini, kamp ve eğitim, kiliselerin para yardımı yapmaları konusunda kendilerine kolaylık sağlandığını, Yunanistan’da PKK’ye karşı bir oluşumun tasarlandığını belirten Öcalan, Yunanistan ile ilişkiler konusunda TC’nin resmi tezlerini doğrulayan ilişkilerin gelişme eğiliminde olduğunu belirten Öcalan, Sırbistan’dan füze vb. bir ifade veriyor. Bulgaristan ve Romanya’da dernek çalışmalarının olduğunu, Balkanlarda- silahlar ve bunların eğitimini aldıklarını anlatıyor. Almanya ile iki kez gizli servis elemanları aracılığı ile ilişkisinin olduğunu, Almanya’daki şiddet eylemlerinin durdurulmasının kendisinden istendiğini, buna karşı kendisinin de uygulanan PKK yasağının kaldırılmasını istediğini, Almanya’nın kendisine yakın gördüğü grup ve kişileri yanına alma politikasını izlediğini, Kanı Yılmaz’ın sığınma talebinin de bu temelde kabul edildiğini, ama buna karşılık kendisinin tutuklamayla tehdit edildiğini belirten Öcalan, Almanya’nın Sakine Cansız’ı da kendisine yakın gördüğünü eklemeyi unutmuyor. Ortadoğu politikasında İngiltere’nin planlayıcı bir rol oynadığını belirten Öcalan, Fransa’nın Vejin’i desteklediğini söylüyor.
İlerleyen bölümlerde Türkiye’de PKK’yi destekleyen işadamları, sanatçılar, yazarlar, dernek ve kuruluşlar, sol ile ilişkiler ve daha bir dizi konuda sorular soruluyor. Öcalan ise bu sorulara bütün ayrıntılarıyla yanıt veriyor, geriye en küçük bir kırıntı bırakmamaya özen gösteriyor. En önemlisi, PKK’nin üst düzey yöneticileriyle ilgili verdiği bilgi ve yaptığı değerlendirmedir. Cemil Bayık, Duran Kalkan, A. Haydar Kaytan, Şemdin Sakık, Halil Ataç, Murat Karayılan, Nizamettin Taş, Osman Öcalan, Faruk Bozkurt, Mustafa Karasu, Rıza Altun, Numan Uçar, Mehmet Özaydın, İsa, Topal Şahin, Amed Cephe sorumlusu Kemal ve Kani Yılmaz ile ilgili bilgi veriyor, kişilik özelliklerini, güçlü ve zayıf yanlarını anlatıyor. Ayrıca Cevat Soysal’ın Türkiye sorumlusu olduğunu, Moldova-Romanya hattında bulunduğunu da ifadesinin başka yerinde anlatıyor ki, Öcalan’ın vermiş olduğu bilgiler sonucu Cevat Sosyal yakalanıp TC devletine teslim edilmiş ve ağır işkencelere maruz kalarak tutuklanıp, ağır hapis cezasına çarptırılmış.
“Örgütün yaptığı infazlar” ile ilgili sorulan soruda ise Öcalan, 1992 Güney savaşında 18 yaralı kadronun Cemil Bayık’ın talimatı, grup sorumlusu Cemal’in ses çıkarmaması sonucu Adnan tarafından ele geçmelerini engellemek üzere öldürüldüğünü, yani Cemil Bayık’ın karargahta disiplin sağlamak için 13 kadroyu öldürttüğünü belirtiyor.
Burada ilginç ve düşündürücü olan, salt, Öcalan’ın PKK’nin yönetici kadroları hakkında ayrıntılı bilgi vermesi ve onların kişiliği ile ilgili çözümleme” yapması değil. Bunlar hiç kuşkusuz çok önemli, düşman için bu bilgiler ve değerlendirmeler paha biçilmez değerdedir. Ama esas ilginç ve düşündürücü olanı, Öcalan’ın PKK yöneticilerinden bazılarını başka devletlerin adamı olabileceği yönündeki açıklamalarıdır. Kardeşi Osman’ı İran’ın adamı olmakla, Cemil Bayık’ı YNK’nin adamı olmakla, Kani Yılmaz’ı (Faysal Dumlayıcı) İngiliz gizli servisinin denetiminde olmakla, Sakine Cansız’ı Almanya’ya yakın olmakla niteliyor!
Peki bu bilgilerin doğruluk payı ne kadardır? Eğer doğruysa neden bunlar en üst düzeyde görevli tutuldu? Eğer doğru değilse buradan açıklanacağı bilinen bu bilgi ve değerlendirmeler neden ileri sürüldü? Öcalan’ı tanıyanlar bilirler ki, kendisinin kurduğu “sistem”, olası alternatifleri ortadan kaldırma, kişileri hiçleştirme ve her şeyi, her olumlu gelişmeyi kendisiyle açıklama ve kendisine bağlama mekanizmalarına dayanır. Öcalan, burada yine partide yönetici konumunda bulunan kişileri onun bunun “adamı” olarak göstererek peşinen onları bir kez daha gözden düşürüyor, yargısız infaz” ediyor, olası karşı hareketleri karşısında kendince “tedbirini almış oluyor. Bu Öcalan’ın tarzıdır, nesnel gerçeklere sadık kalarak değerlendirmelerde ve yargıda bulunmak yerine, gerçekleri kafasındaki kurgu ve ” Yargıya” uydurmak, başka bir ifadeyle “komplo teorilerine” göre davranmak, onun temel yaklaşımlarından biridir. Bu, bu örnekte de yalın biçimde karşımıza çıkıyor.
Öcalan, sorgu ifadesinde cezaevinde sorumlu olan PKK’lilerle yaptığı telefon konuşması dahil hiçbir ayrıntıyı kaçırmıyor, ama bununla yetinmiyor, bundan sonra TC’nin ne yapması gerektiği konusunda da sorguculara ve yetkililere “akıl” veriyor. Sorgucuların, “Yakalamamızın sonucunda örgüt içerisinde dağılmaya neden olup olmayacağı konusunu açıklayınız” biçimindeki sorularına Öcalan, “dağılma olacağını sanmıyorum. Dağılmayı beklemeden ziyade ‘siyasi çözüm ile “dönüştürme” politikaları izlenebilir. Siyasi çözüm olarak kültür, Kürtçe eğitim yapan okulların kurulması, Kürt kimliğinin tanınması önemlidir” karşılığını veriyor. Bundan sonra PKK’yi ‘Dönüştürme” stratejisinin ayrıntıları üzerinde yoğunlaşılıyor ve adım adım uygulanıyor.
22 Şubat 1999 günü Öcalan DGM Savcılığının karşısına çıkarılıyor. Burada sorguda verdiği ifadeyi tamamlayan ve doğrulayan, kesinleştiren 36 sayfalık ek ifade veriyor. Savcılık ifadesi sorgu ifadesini tamamlayan nitelikte unsurlar içeriyor. Öcalan, sorulan bir soruya verdiği karşılıkta, başlangıçta Kürdistan devleti kurmak gibi bir kavramlarının olduğunu, ancak gelişen süreç içerisinde müstakil bir Kürdistan kurmak değil, Kürtlerin de Cumhuriyetin kuruluşunda rol almış bir halk olarak özgür olduğu bir ortamda birleştirilmesi sonucuna vardığını ifade ediyor. Böylece ideolojik politik tasfiyenin temellerini Savcılık ifadesine geçiriyor. Bu ifadenin tümü sorgu ifadesini ve politikasını tamamlayan ve tekrarlayarak doğrulayan bir nitelikte olduğu için uzun uzadıya üzerin de durma gereğini duymuyoruz.
Hakimliğe 7 sayfalık bir ifade veriyor. Burada daha önce sorguda ve savcılıkta verdiği- Öcalan, Yedek Hakimliğe ise 23 Şubat 1999 tarihinde çıkarılıyor. Yedek Hakimlikte ifadelerin genel bir özetini tekrarlıyor ve bunları doğruluyor.
Hukuki olarak Öcalan tutuklanmış, sorgulama süreci bitmiştir. Ama gerçeklik öyle değildir. Yalnız başına İmralı’da mutlak tecride alınan Öcalan, sürekli bir sorgulama sürecine tabi tutulmaktadır. Bu uygulama, PKK ve önderlik ettiği devrimin tasfiyesi, bütün değerlerin kökten yok edilmesi için gerekli görülmektedir. Öcalan, salt fiziki olarak değil, ideolojik, politik ve ruhsal olarak da TC devletinin denetimindedir. Bu denetim üzerinden PKK ve Kürt halkının da denetim altına alınıp,- İmralı’dan yönetilmesi gerekir, bunun için gerekli mekanizmalar kurulur. PKK ve Kürt halkının denetim altına alınmasında avukatlar önemli bir rol üstlenirler, onlar aracılığı ile Öcalan ile PKK yönetimi arasında düzenli bir ilişki kurulur, Öcalan’a geliştirilen “Barış mesajları” bombardımanıyla doğrudan halka seslenme olanağı da yaratılır. Bütün bunlar mutlak tecrit statüsünde olan ve her açıdan denetlenen Öcalan tarafından gerçekleştirilir. Öcalan ile parti yönetimi arasında neden düzenli bir ilişki olanağı tanındı, neden Öcalan’ın “barış” demeçlerinin dışarıya çıkarılmasına izin verildi? Avukatlara yüklenilen rol neydi? Bütün bu soruların yanıtlarına geleceğiz. Ama önce Öcalan’ın 3 Nisan 1999 tarihinde dilekçeyle çağırdığı DGM savcılarına verdiği ifade üzerinde durmak istiyoruz. Bu ifade çok önemli, Öcalan’ın tam ve mutlak teslimiyetinin ve dayattığı tarihsel tasfiyeciliğin belgesi, bu noktada devlete verilen güvencenin ibret belgesidir! Bu belge aynı zamanda bundan sonra izlenen tasfiye stratejisinin temel çerçevesi niteliğindedir; bu nedenle üzerinde derinlemesine durmak, bütün boyutlarıyla incelemek gerekmektedir.
II. 3 Nisan 1999 Tarihli Savcılık İfadesi
“Konuya hakimler. Planlılar. Onların belirttiklerini esas almak gerekiyor. Bunlar askeri ekip zaten. Bana sonunu kendin belirlersin’ diyorlardı. Ben uçakta deseydim ya sen ya ben’ pek doğru olur muydu?” Öcalan bu sözleri 7 Haziran 1999’da İmralı’da avukatlarıyla yaptığı görüşmede dile getiriyor. Onların belirttiklerini esas alıyor, sonunu kendin belirlersin’ tehdidinin anlamını çok iyi anlıyor, hissediyor, iliklerine kadar. Uçakta gözlerini açar açmaz “onların belirttiklerini esas alıyor”, itirazsız. Bunu, “oynanan oyunu bozma” adına yaptığını iddia ederek teorileştirmeye çalışsa da, çizilen çizgide milim şaşmıyor. Sorguda, savcılıkta, Yedek Hakimlikte denilenleri yapıyor. Ancak bunlar yetmiyor, bun- Özel savaş kurmaylığı, Öcalan’dan bunu istiyor. İdeolojik, politik, örgütsel ve ruhsal
Teslimiyet ve tasfiyeciliğin teorik ve pratik çizgisi belirlenip belgelenmelidir, her şey kesinleştirilmeli ve bütün geriye dönüş yolları kapanmalıdır, kapatılmalıdır!..
O dönemde Öcalan’ın yargılanması, mahkemesinin nasıl gelişeceği konusunda yoğun tartışmalar yapılıyordu. Öne çıkan en temel noktalardan biri, Öcalan’ın mahkemede takınacağı tavırdır. Öcalan’ın mahkemede direnmesi, devrimi ve PKK’yi, Kürt direnişini savunması durumunda ortaya çıkabilecek gelişmeler, bu noktada devletin yapması gerekenler üzerinde duruluyordu.
Bazı yazar çizer takımı, Öcalan mahkemede savunma yaparsa, devrimi ve PKK’yi ve Kürt direnişini savunan, inkar ve inkarcılığı mahkum eden bir tutum içine girerse, gerilla, savaşını derinleştirirse ve son olarak Avrupa ülkeleri, davaya dönük Türkiye’yi rahatsız edecek bir tutum içine girerlerse, Öcalan’ın asılacağını belirtiyor, tersi durumda ise “kurtulabileceği” mesajını çok net ve kesin bir biçimde veriyordu.
Öcalan, daha uçakta iken kararını vermiş, “onların belirttiklerini esas” alacaktı. Başka türlüsü son derece tehlikeli olacaktı.
Denilenleri yapmayı sürdürmeliydi, bu konuda kendi yeteneklerini, deneyimlerini de katarak bunu yapmalıydı, TC devletine “borcunu” ödeyebilmesi için bütün becerilerini konuşturmak durumundaydı. Düşünce ve tavrının en özlü ifadesi bu.
Biliyoruz ki çözülenler hapiste kendilerini sorgularlar, Cumhuriyetin ve Kemalizm’in erdemlerinin sırrına varırlar ve sonunda devlete hizmet etmek için ellerinden geleni yapacaklarına dair söz verirler. Öcalan da benzer bir girişle ifadesine başlıyor. Daha sonra sorgulamalarının sonuçlarını özetlemeye çalışıyor, devlete ve PKK karşısındaki ideolojik, politik, stratejik ye pratik tavrını çok kesin çizgilerle belirliyor, bu konuda kesin bir güvence veriyor. Buna karşılık ise kimi kültürel haklar, ama daha çok da bir af yasası istiyor; bunu da tasfiye planının tam ve kesintisiz başarısı için kaçınılmaz görüyor.
Öcalan, kendi kendisini sorgularken vardığı sonuçları tek tek sıralıyor. Öncelikle kendisinin sağ-sol çatışması içerisinde klasik bir solcu olarak, ya da klasik Kürtçü olarak kabul edilmesinin doğru olmayacağını belirtme gereğini duyuyor, farklılığını vurgulama ihtiyacını duyuyor, bunu, bundan sonraki adımları açısında gerekli görüyor. Bundan sonra Öcalan, Kürt direniş tarihini mahkum etmeye çalışıyor. Bunu da ideolojik tasfiye, ulaşılan tarihsel ve ulusal bilinç katliamı açısından kaçınılmaz görüyor. M. Kemal’in Cumhuriyeti kurduktan sonra Doğuda ve Batıda isyanların olduğunu, bu isyanlar üzerinde uzun süre düşündüğünü, bu isyanları Kürtçü isyanlar olarak düşünmenin yanlış olduğunu, isyanı başlatanların henüz Cumhuriyete alışmadıklarını, yıkılan eski rejimi aradıklarını, bu nedenle Cumhuriyete bir tepki olarak doğduklarını, bu isyanların bastırılmasında aşırıya varan bir şiddete baş vurulmuş olsa da, bu şiddetin “kesinlikle Kürtleri ezmek için şiddet olarak” algılanmaması gerektiğini, alınan tedbirlerin Cumhuriyeti korumaya yönelik olduğunu, isyanların ve onlara karşı alınan önlemlerin kesinlikle böyle algılanması gerektiğini tekrar tekrar vurguluyor, bu anlamda Batıda gelişen isyanlar ile ‘Doğuda” gelişen isyanlar arasında önemli bir farkın olmadığını anlatıyor. Kürt direniş tarihinin bu tarzda Cumhuriyet ideolojisinin ve Kemalizm’in imbiğinden geçirilmesi, ideolojik tasfiye için, tersine dönüş için kaçınılmaz “tarihsel bir temel” olarak görülüyor.
Öcalan, ifadesinin devamında, 1970’li yıllarda Türkiye’de sağ-sol çatışmasının, Marksizm ve Kürtçülük hareketlerinin başladığını, kendisini de, yoksul bir ailenin çocuğu olarak Ankara’da bu hareketlerin ortasında bulduğunu belirtiyor. Burada sanki rastlantı ve koşulların bir sonucu olarak devrimci yurtsever olmak durumunda kalmış izlenimini vermeye çalışıyor, bilinçli ve devrimci bir irade yerine sanki koşulların zorlamasıyla sola ve “Kürtçülüğe” bulaşmış izlenimini vermeye özen gösteriyor…
Devamında daha ciddi şeyler söylüyor, PKK çizgisini mahkûm eden ifadeler veriyor. Bu konuyla ilgili iki alıntıyı burada aktarmakta yarar var. Birincisi şöyle: ‘Bildiğiniz gibi PKK’nin kurucusu benim. PKK’nin kurulurken programını yaptık. O zaman Kürtlerin bağımsız bir Kürdistan kavramı da vardı, Marksist temele dayalı yeni sistem getirecektik. Ancak değişen ve zaman bize bu programın hayali olduğunu gösterdi.” Şimdi de sıra ikincisinde: “Benim programlarımın da başlangıçta hayali olduğunu anladım. PKK programının politik ve siyasi değeri olmadığını kavram olarak Kürdistan ibaresini kullandım. Coğrafi olarak ele aldım. Kürt devleti kurmanın mümkün olamayacağı ilmen de sabittir. Gerekli de değildir. Mevcut TC devleti içerisinde demokratik ortamda her şeyin gerçekleşmesi mümkündür. Ben bu sonuca vardım”.
İşte çözülme ve itirafın, kendini ve onun temelini inkar etmenin en özlü özeti bu sözlerde gizli. “Ancak değişen olaylar ve zaman bize bu programın hayali olduğunu göster-di.” Madem ki öyle, yıllardır verilen mücadele, ödenen ağır bedeller, bunca şehit, çekilen tanımsız acıların anlamı nedir, hepsi boş bir hayal için miydi? Madem ki PKK programının ideolojik ve politik bir anlamı yoktu, hayaliydi; öyleyse kendi ekseninde geliştirdiği kişi kültüne dayalı “sistem” nereden doğdu, o zaman Öcalan’ı Öcalan yapan neydi, bu program ve onun uğruna verilen büyük mücadeleler olmasaydı, Öcalan denen bir vakadan söz edebilecek miydik? Hayır, Öcalan burada PKK’yi, ideolojik ve politik çizgisini ve mücadelesini ret ve mahkum etmeden yeni koşullarda kendisini sürdüremeyeceğini düşünüyor, bunu iliklerine kadar hissediyor. PKK, onun yurtsever devrimci çizgisi ve tüm devrimci değerleri mi, yoksa salt kendisi mi önemli, hangisini esas almalı sorusu karşısında Öcalan, tereddütsüz kendisinden yana tavır alıyor. Daha ilk günde kendisine demiştiler ya, “sonunu kendin hazırlarsın” diye; Öcalan, bu sözleri çok derinlemesine anlamış ve esas davranış tarzı haline getirmişti. Baştan sona kendisini ret ve mahkum etmek, devletin istediği ve onun itirazsız kabul edeceği bir çizgide karar kılmak durumundaydı, şimdi yaptığı buydu.
PKK programının siyasi bir değeri olmadığını, hayali olduğunu anladığını söyleyen Öcalan, savcılara Kürt devleti kurmanın mümkün olmadığını, bunun “ilmen de sabit” olduğunu belirtiyor. Öcalan, yıllardır beyinlere kazılmak istenen bayat bir tekerlemeyi tekrarlamaktan başka bir şey söylemiyor. Kürt devletini kurmak hayalmiş, mümkün değilmiş, gerekli de değilmiş… Peki, şimdiye kadar neredeydin, Barzaniler ve KDP, YNK otonomi savundular diye yerden yere vuran kimdi, onları hainlikle suçlayan kimdi? Öcalan’dan başkası mı? Bir önder, tanımı gereği, bir yönüyle gelişmeleri önceden görme yeteneğine sahip bir birey olarak tanımlanır. Biz önceden görmeyi bir yana bırakalım, Kürtlerin neler kazanabileceği, devlet kurma hakkına sahip olduğu yıllardır tartışılan ve sonuçlanan konulardır. Daha önce “ilmen de sabit” olduğu ileri sürülen Kürtlerin devlet kuramayacakları tezini Öcalan, neden savunmuyor da, şimdi tam da devletin elinde tutsakken savunuyordu? Bu, yoksa yüksek” uzlaşma siyasetinin bir gereği mi oluyor? Gerçekten uzlaşma siyaseti, kendisini, e ilkeleri ve değerleri altın tepside düşmanına sunmak mıdır? Uzlaşma, kendi kendini inkar, aşağılamak, ret ve mahkum etmek midir? Uzlaşma, savunduklarından pişmanlık duymak mıdır?
Öcalan, ifadesinde, ‘Kürdistan ibaresini” kullandığını, ama bunu “coğrafi olarak ele ve onun aldığını da eklemeyi unutmuyor. Ret ve mahkum ettiği gerçeğini, çizgisini terminolojisini gerçeğe sadık kalarak ve olduğu gibi savunma gücünü ve cesaretini de göstermiyor. ‘Kürdistan ibaresi’ni “coğrafi” bir terim olarak mı ele aldın? Öyle mi? Peki , PKK adındaki Kürdistan kavramını nasıl açıklayacaksın? Düşman karşısında teslimiyetçi bir konuma düşmek zaten başlı başına bir aşağılanma nedenidir, ama küçük ve basit inkarlara yönelmek tümden gülünç düşürücü olmuyor mu? Böyle bir “önderi”, böyle bir “başkomutanı” hangi düşman ciddiye alır, hangisi saygı gösterir? Peki neden Kürdistan kavramının nasıl kullanıldığı, işin özüne sadık kalarak anlatılmıyor?
Öcalan, Kürtlerin devlet kuramayacaklarını, bunun “ilmen sabit” olduğunu söylemekle yetinmiyor. Kürtlerin en temel ulusal haklarını da yok sayıyor, onların geçmişleri kadar, gelecek ufuklarını da karartıyor, TC içinde Kürtlerin her türlü hakka ulaşabileceklerini söylüyor. Bunu da “uzun örgüt hayatı’ndan çıkardığını belirtiyor. Savcılara verdiği ifadede bu konuda dedikleri şunlar, dedikleri son derece çarpıcı ve ibret verici, birlikte okuyoruz:
“Ben uzun örgüt hayatımda Kürtlerin özgürlüklerini Türkiye içerisinde bulduklarını gördüm. Bana göre Kürtlerin derdi ayrı bir devlet kurmak olamaz, federasyon ve otonomi bir çözüm değildir, federasyon ve otonomiden daha ileri bir çözüm demokratik sistemin kendisidir, Türkiye’de de mevcut sistemde Kürtlerin siyasal hakları vardır, 1990’lardan sonra Kürtlerle ilgili kültürel haklar da geliştirilmiştir. Bu halen de yürürlüktedir. Kürtçe gazete çıkarılmakta, Kürt Enstitüsü kuruldu, Kürtlerin oy verdiği bir parti, kültür dernekleri vardır, bütün bu olanlar Türkiye’de Kürtlerin özgür ifade hakkının geliştiğinin göstergesidir. Bununla şunu ispatlamak istedim. Türkiye’de Kürt meselesi demokratik sistem içerisinde Kürtlerin ifade özgürlüğüne kavuşarak olumlu yönde gelişmiştir. Bütün Türkiye’de demokrasi geliştikçe bundan elbette Kürtler de yararlanacaktır. Esasında daha Cumhuriyet kurulmadan ve kurulduktan sonra Kürtler devletin asli unsurlarıdır.”
Burada sözünü ettiği “demokratik çözüm” içi boş ve demagojik bir kavram, çok yönlü ideolojik ve politik teslimiyeti örtmeye yarayan bir şaldan öte bir anlam ifade etmiyor. Peki, federasyon ve otonomi, neden “demokratik çözüm’ün dışında gösteriliyor? Ya ayrı bağımsız devlet kurma hakkı ezilen ve bağımlı bir ulus için en vazgeçilmez demokratik bir hak değil mi? Eğer bu su götürmez bir gerçekse, bağımsız devlet hakkı, federasyon ve otonomi gibi ulusal sorunda düşünülen çözümler neden demokratik çözümün dışında bir çözüm olarak konuluyor? Burada Öcalan, Kürtlerin en temel ulusal demokratik haklarını kafadan yok etmiş, inkar etmiş olmuyor mu? Evet, haklardan söz ediyoruz, bu hakların nasıl ve ne biçimde gerçekleşeceklerinden değil, haklardan!.. Öcalan, Kürtlere ve onların haklarına devletin resmi bakış açısından bakıyor, Kemalizm’in ayağa düşmüş, hiçbir değer ifade etmeyen tezlerini tekrarlıyor, Kürtlerin tarihsel ve ulusal bilincini acımasız bir katliama tabi tutuyor. Kürtler için inkar, imha ve soykırım rejimi demek olan TC devleti içerisinde Kürtlerin özgürlüklerini bulduklarını söylemek hangi nesnellikle, hangi vicdanla bağdaşır? Bu kimin ağzıdır? Öcalan, mevcut sistem içinde Kürtlerin siyasi haklarının olduğunu, 1990’lardan itibaren kültürel haklarının geliştiğini belirtiyor ve ifadesinin daha sonraki bölümlerinde hızını alamayarak bugüne dek aradıkları her şeyin Türkiye’de olduğunu belirtiyor. Bunları kendi çizgisinden ve bugüne kadar savunduğu temel doğrulardan vazgeçmenin ve arkadaşlarını ikna etmenin temel gerekçeleri olarak, özel savaş kurmaylığına güven vermek için yapıyor. Öcalan şunları söylüyor:
“Ben bu olayların gelişmesini önlemek istiyorum ve bu konuda örgütümü ikna ederim ve bu güce sahibim. Özgürlük mü, işte Türkiye demokratik sistemi içerisinde aranan her türlü özgürlük var. Vatan mı? İşte Türkiye vatanımız derim. Türkiye bizim tarihi ortak vatanımızdır, bu ortak vatanın bölünmesini istemem.” Çok ilginç ve şaşırtıcı, değil mi? Madem ki aradığımız her şey vardı, Türkiye ve üzerinde kurduğu sitem cennetten farksızdı, bunca mücadele, savaş, şehit, bedel ve tanımsız açılar, üzüntüler ne içindi? Öcalan, bunları dışarıda görmüyordu da, İmralı’da mı görmeye başladı? Evet, İmralı’da gördüğü yeni” şeyler vardı, şiddet çok şeyi ayrıştırmıştı, ilkeler ve değerlerle, kendini her şeyle özdeşleştiren, her şeyi kendisiyle açıklayan, her şeyi kendisine mal eden ve mutlak egemenliğine alan ve giderek her şeyin üstünde İlahi bir güç olarak tanımlayan Öcalan gerçeğini birbirinden çok net ve kesin biçiminde ayrıştırdı. Dün soykırım rejimi olarak tanımladığı ve yıllardır savaştığı TC, artık aranan her şeyin bulunduğu ve çözümün tek adresiydi. Yukarıya aldığımız sözler, TC’nin yıllardır bıktırıcı ve bayağı bir tarzda beynimize ve yüreğimize şırınga etmeye çalıştığı mücadelemiz tarafından iflası belgelenmiş resmi tezler değil mi?
Kürtler, bir de Cumhuriyetin asli kurucu üyesiymiş! Bu da tarihi gerçeklerin tahrif edilmesi, geliştirilecek çok yönlü teslimiyet ve tasfiyenin temelini inşa etmeye dönük çabadan başka bir şey değildir. Kürtleri devletle kölelik ve inkar temelinde birleştirme yolu, başka bir deyişle Kürtlerin defterini nihai olarak dürmenin ideolojik ve tarihsel alt yapısı, bu gerçek dışı “cumhuriyetin asli kurucu öğesi” masalı ile örülüyor!
Öcalan, ideolojik, politik ve ruhsal tasfiye planında hiçbir gediğe yer bırakmak istemiyor. Bu nedenle Kürt gerçeğini de tanımlıyor. Diyor ki, “Ulus olarak da Kürtler Türk ulusal bütünlüğü içerisindedir, ancak aynı kültür ve dili olan bir unsurdur.” Bu tanım üzerine yorum yapmaya gerek var mı? Binlerce yıllık bir halk ve ülke gerçekliği böyle bir çırpıda, kalem darbesiyle yok ediliyor, Kürtler Türk ulusal bütünlüğünün bir unsuru olarak değerlendiriliyor. Bu, geliştirilmeye çalışılan, özünde Kemalist “ulus teorisi’nden farklı olmayan “ulus tezi’nin tekrarından başka ne anlama gelir?
Öcalan, devleti ise gözünde son derece büyütmektedir. Şu sözler tam bir teslimiyetçi ruh halini yansıtmıyor mu? “Türkiye’nin dünyayı taktığı yok, bunu bana söylediler. Zorlama olursa kıyameti koparırız diyorlar. Devletin uygulaması çok sert olabilir. Bir iki hafta bir yıl ertelense bile sonuç ne olur ki, değişen bir şey olmaz. Ben şahane bir savunma yapabilirim, çok konuşacağım, her kalkışımda bir iki saat konuşacağım, siz de savunmanızı hazırlayın. Sınırlandırmıyorum. Soruşturma komisyonu davranışın iyi olursa durum iyi olur demişti. Davayı dünyaya, topluma taşırmakla fazla bir şey yapılamaz. Ama halkın, PKK’nin gücü de dikkate alınıyor.” Öcalan, Soruşturma Komisyonun istediği biçimde davranışlarını ayarlıyor, davayı dünyaya taşırmamaları yönünde avukatları uyanıyor. Korkuyor, nasıl olsa adamların dünyayı taktıkları yok, bunu kendisine açıktan açığa söylemişler. “Zorlama olursa kıyameti koparacaklar!” O nedenle sükûnetle denileni yapmak ve çizilen çizgide milim şaşmadan yürümek gerekir. Aynı görüşmenin başka bir yerinde, “Basit haklar mücadelesi Türkiye’de kimseye hiçbir şey kazandırmamıştır. Avrupalılar fazla bir şey değiştirmez. Taş çatlasa fazla dayanamam.” Öcalan umutsuz, tam teslimiyetçi bir ruh hali içinde: “Beni isteseler çok daha kötü durumlara düşürebilirler. Bunu kimse engelleyemez. Ben dünyayı ciddiye almıyorum. O dünyadan nefret ediyorum.” Fazla yoruma ve değerlendirmeye gerek var mı? Devletin mutlak kadir olduğu ve bunu kimsenin engelleyemeyeceği düşüncesi ve inancı içinde olan birinin siyasal duruşu ve ruh hali hakkında söz söylemeye gerek var mı?
Bir kez daha vurgulayalım, bu sözler her hangi bir insanın değil, bir örgüt liderinin, kendisini “ulusal önder” olarak tanımlayan, kendinde her türlü beşeri zaafı çözdüğünü, hatta kendisini “insanlık bakiresi” olarak tanımlayan, her şeyin çözüm gücü olduğunu iddia eden birinin, neredeyse ilahi bir güç olduğunu defalarca tekrarlayan neredeyse hepimizi buna inandıran Öcalan’ın ağzından dökülen sözler… İlginçtir, teslimiyetinden sonra Bir Yanılsamadan başka bir şey olmayan, 15 Şubat ile birlik iflası belgelenen Öcalan gerçeği, müritleri tarafından ululaştırıldı, teslimiyet ve tasfiye çizgisi “Işıklı Yol” olarak yüceltildi. Dün devrim, gerilla, özürlük, bağımsızlık, sosyalizm kavramları vardı, ama bugün bunlar yaramaz ve modası geçmiş dogmalar ilan edilince, geriye, dinsel ve mitolojik motifler ve kavramlar kalıyor, onlara da şimdi do elle sarılıyorlar…
Belli ki Öcalan’ın ifadesini alan seçme özel savaş elemanları kendisini çok etkilemişe benziyorlar. Onların orada devletin kendisi olduğunu, doğrudan Genelkurmaya bağlı olduklarını biliyor. Yakalandıktan sonra içine girdiği durumun da tartışma konusu yapıldığını biliyor, ama bu konuda “bilinemez-anlaşılamaz” teorisiyle ört- bas etmeye çalışıyor. Kolay kolay anlaşılamayan bir kişilik olduğunu söyler ve böylece bilimsel soru sorma ve eleştiri yapma yolunu kapatırdı, dün bunu yapardı, bugün içine girdiği teslimiyetçi tutumu yine aynı yöntemle gizlemeye ve başka türlü göstermeye çalışıyor. Şu sözler Öcalan’ın kendisini bilinemezciliğin giz perdesi altında gizleme yaklaşımını özetlemiyor mu? ‘Benim ne biçim kişilik olduğum sorunu ve karmaşası sürüyor. Çözülür ama bu kadar çözülmez denildi. Kim çözülmedi kimi tam teslim oldu diyor. Kişiliğimi çözümlemek zor oluyor.” Avukatlarına bir kez daha devleti esas almaları gerektiğini telkin ediyor ve bunu gerekçelendiriyor. Yapılan bir görüşmede Öcalan, bu konuda görüşlerini ve duruşunu çok net bir biçimde ortaya koyuyor. Birlikte okuyalım:
“Yoğunlaşan ekip bence adadadır. Belirleyici olan komisyon raporu olabilir. Benimle ilgilenecekler sıradan adam olamazlar. Onları esas almak gerekir. Beni tanıyor, özelliklerimi biliyorlar.
İlk getirildiğimde dağ gibi şeyde yürütüldüm. Faili meçhul mü yapacaksınız’ diye sordum. En sert yaklaşım o zaman oldu. Kapat ağzını yoksa bantlarız’ denildi. İlk sorgulamada üniformalı subaydı. Kardeşliği kuracağız’ diye söze başladı. Kaba şey filan yoktu. Evet, Öcalan herkesi kendine çeki düzen vermeye çağırıyor, kendisi kendisine gerekli çeki düzeni vermiş… Bu öyle bir çeki düzen veriş
Sıradan yaklaşılamayacağı gibi her babayiğidin altından kalkacağı gibi değil. Herkes ben de
ki, karşımıza dört başı mamur teslimiyet ve tasfiyeci kişilik olarak çıkacaktır.
Öcalan sorguda da gerekli bilgiyi verip, örgütü yasal çizgiye çekmeye hazırım dedi. Bu konuda devletimizin de üzerine düşeni yapması gerekir. Devletin üzerine düşen iç barışı sağlayabilmek için gerekli olan yasal düzenlemeler yapmaktır. Bunların başında af yasası dağda ve cezaevinde olanlar için onların topluma karışmalarını sağlayacak bir af yasası gelir. Ben bu konuda üzerime düşen her türlü katkıda bulunmaya hazırım, bize bağlı halkım ve örgütümü demokratik devletin ve ülkemizin hizmetine uyumlu hale getirmeye imkan ve güce sahip olduğumu söylüyorum, tüm gücümle bu yönde çaba harcamaya hazırım” (abc.)
Öcalan, bu ifadesinde dile getirdiği bütün sözlerin kendisinin samimi duyguları olduğunu belirttikten sonra amacını da, “ülkemizi ve devletimizi daha da güçlendirmek ve yardımcı olmak” biçiminde açıklıyor. Dün Kürdistan, özgürlük, devrim, sosyalizm kavramlarını dilinden düşürmeyen, bunun için 15 yıllık bir savaş, 25 yıllık bir mücadele veren ve kendisini bütün bu değerlerin bileşkesi, bir nolu temsilcisi, önderi olarak tanımlayan Öcalan, bugün amacını bu kavramlarla bağdaşması mümkün olmayan, bunlarla tam bir uzlaşmaz karşıtlık içinde olan devlet, Misak-i Milli kavramlarıyla ve “ülkemizi ve devletimizi daha da güçlendirmek ve yardımcı olmak” olarak açıklıyor. Tam bir tersine dönüş durumu! Nereden nereye? Devletle devrimi, TC ile Kürdistan özgürlük istemlerini, Kürdistan ile Misak-i Milliyi bağdaştırmak mümkün mü? Ya kendisini özgürlük savaşçısı olarak tanımlayan birinin savaştığı devleti “devletimiz” olarak kutsaması tutumunu, gerçeklere sırt çevirmeden, kendini ve değerlerini inkar etmeden kabul etmek ve bunu teorileştirmek mümkün mü? Bu soruların can sıkıcı olduğunu, basit gerçekleri tekrarlamak olduğunu biliyoruz. Ama daha sonra bu utanç verici tutumunu “siyasi çıkış” olarak tanımlayan ve bunu yutmak bir yana kendinden geçercesine “Işıklı yol” olarak tanımlayanları görünce bu verdiği söz ve güvencedir, tekrarlamakta yarar var:
“Ben bu konuda üzerime düşen her türlü katkıda bulunmaya hazırım, bize bağlı halkım ve örgütümü demokratik devletin ve ülkemizin hizmetine uyumlu hale getirmeye imkan ve güce sahip olduğumu söylüyorum, tüm gücümle bu yönde çaba harcamaya hazırım”!
İşte, Öcalan’ın takındığı teslimiyetçi tutumun ve PKK’ye, Kürdistan devrimine ve bütün halkın değerlerine dayattığı tarihin en büyük ve karanlık tasfiye hareketinin özü bu sözlere içerilmiştir. Az çok okuma yazması ve anlama yeteneği olan herkes için net ve tartışma götürmez bir pişmanlık ve dipsiz çözülme gerçeği orta yerde duruyor!
Nisan 1999 tarihli savcılık belgesi, daha sonra geliştirilecek İmralı savunmalarının, teslimiyetçi ve tasfiyeci düşünce, program, strateji, taktık ve uygulama kararlarının özeti, genel ve özlü ifadesi, temel yönlendirici bir ibret vesikasıdır, utanç verici bir ölüm korkusu gölgesinde çözülme, itiraf ve tersine dönüş paçavrasıdır! Hiçbir demagoji, yalan ve çarpıtmalar, Öcalan’ın işkencede çözüldüğü gerçekliğini asla değiştirmiyor.
Geçerken Gerek İşkencede Devrimci Tutum ve Gerekse de Öcalan ve PKK’ye Yönelik Eleştirel Yaklaşıma Dair Birkaç Sözde Devrimci Harekete Söylemek Gerekiyor…!
Bilindiği üzere geçmiş süreçte devrimci hareket hem Kürt ulusal hareketi ve Kürt ulusunun ulusla ve demokratik direnişini destekliyor ve hem de Kürt ulusalcısı Öcalan ve PKK’nin hata ve zaaflarını eleştirerek uyarıda bulunuyordu.
Neki devrimci hareketin örgütsel pratik olarak geriye düşmesi ve tasfiyeci dalganın etkisinde kalarak önemli bir erime yaşaması önemli silahlı ve kitlesel bir güç olan Öcalan ve PKK’ye yönelik eleştiri yerine, uzlaşma ve kuyrukçu bir yerde PKK’nin olumsuzluklarına göz yuman bir eğilimin egemenliğine doğru gelişme yaşandı. Adı var ama esasta PKK’nin gereksinimlerine göre örgütlenmiş ve PKK’nin ulusalcı yaklaşımlarına şal rolü oynayan başını PKK’nin çektiği TKP/ML, PKK, THKP-C/MLSPB, MKP, TKEP-LENİNİST, TİKB, DKP, Devrimci Karargah, MLKP ve Proleter Devrimciler Koordinasyonundan oluşan 10 örgüt, yaptıkları bir açıklamayla “ortak mücadele örgütü” olarak ifade ettikleri Halkların Birleşik Devrim Hareketi’ni ilan etmişlerdi. Aslında Halkların Birleşik Devrim Hareketinde yer alan grupların PKK’nin eylem tarzı ve hedefleriyle ortak bir yanları söz konusu değildi ve aynı zamanda Öcalan’ın işkencedeki çözülme teslimiyetçi tutumu ve İmralı’daki Kürt ulusal hareketini inkar eden ve TC devletinin limanına sığınarak idamda kurtulma boyun eğici ve faşist TC devleti ile uzlaşmacı tutumlarını sert biçimde eleştirmişler ve mahkum etmişlerdi.
Öcalan ve PKK sistemiyle ittifak içinde bulunan bu akımlar içinde en azından MLKP, TİKB gibileri işkencede direnmeyi kendi örgütleri bakımından ilkesel bir tutum olarak görmüşler ve işkencede direnişçi bir hata izlemeyen öncü kadrolara yada akımlara karşı eleştirel bir yaklaşım içinde olmuşlardı. Aslında Öcalan’ın işkencede direnmeyerek Kürt halkının özgürlüğü için kendisini feda etmeyen bir tutum içinde olduğunu ve faşist TC devletinin sorgucularına “hizmetinizdeyiz “ diyerek sayfalarca ifade verdiği bilinen gerçeklerdir.
Peki işkencede ve mahkemede sırf canını kurtarmak adına yoldaşlarını, davasını ve kendine güvenen milyonlarca Kürt halkının iradesini hiçe sayarak işkencede teslimiyetçi bir tutum içinde olan ve Kürt direnişi içeriden çökertmeyi amaçlayan Öcalan nasıl oluyor da Kürt halk Önderi sıfatını kazanıyor ve işkencede olumsuz sınav vermiş birisini kendilerine devrimci ve hatta komünist yaftasını takınan MLKP, TİKB, MKP, TKP-ML vb. akımlar yüceltip “Kürt halk önderi Öcalan’ın gelişmeleri doğru olarak çözümlediği, burjuvaziye karşı demokrasi için mücadele ettiği “ vb. gibi ona olmayan payeler biçerek, aslında bu akımların güç karşısında nasıl yerlerde sürdüklerini ve ilksele davranma yerine faydacı küçük hesapçı tutum içinde davrandıklarını gösteriyor.
İşin dahada ilginç olanı Öcalan TC devletinin ayakta kalması için PKK’nin tasfiye edilmesi çağrısı yapıp, PKK bu çağrıya uyarak Kürt direnişini tasfiye etmesini MLKP gibi akımların “ barış ve demokratikleşme projesi olarak cilalayıp tasfiyeciliğe suç ortaklığı yapmaları, aslında PKK kuyrukçuluğundan koparak özgür bir davranış çizgisi içinde olmadıkları, Rojava’da PYD şemsiyesi altında kendilerine tanınan üstlenme olanaklarından vaz geçemediklerini gösteriyor. Önümüzdeki süreçte Öcalan’ın bir biçimde Kürt ulusalcı güçlerin Rojava’da elde ettikleri kazanımları emperyalist ve gerici güçlere payanda etmesi durumunda Rojava’da, PYD-PKK’nin olanaklarıyla varlıklarını sürdüren bu akımların gerillacılık oynamaları da çıkmaza girecektir. Bir yerde PKK’ye yaslanarak ayakta kalmaya çalışan Halkların Birleşik Devrim Hareketi içinde yer alan gruplar, Öcalan ve PKK ne yaparsa yapsın, devrimci ulusal kurtuluşçuluktan vazgeçmiş olsa, PKK’yi tasfiye etsel de Öcalan’ın tasfiyeci çizgisine tutum almaktan ve ilişkilerini yeniden gözden geçirmekten uzak davranarak, hala PKK ve Öcalan kuyrukçuluğundan vazgeçmiyorlar. Hala hazırda PKK tasfiye edildiğine göre, Halkların Birleşik Devrim Hareketi varlığını sürdürüyor mu ve bu ittifakın bundan sonrası hedefi ne olacaktır. Çünkü Öcalan ve PKK, T.C. devletine karşı artık silahlı mücadele yürütmeyeceklerini ilan etti. Bu durumda Halkların Birleşik Devrim Hareketi de tasfiye edilmiştir. Çünkü Halkların Birleşik Devrim Hareketi’ni kuran, orman, fabrika yakıp eylemleri üstlenen esasta PKK idi. Yani PKK’nin ihtiyacına göre Halkların Birleşik Devrim Hareketi kurulmuştu ve PKK tasfiye edildi Halkların Birleşik Devrim Hareketi de devre dışı kalmıştır. Demek ki Halkların Birleşik Devrim Hareketi’ni oluşturan PKK dışındaki 9 devrimci örgüt bu ittifakta “sus rolü “ oynamaktan öte gitmemiş ve Rojavada silahlı güç bulundurma, tabanlarına “bakın biz silahlı mücadele yürütüyoruz “ havası içinde örgütsel varlıklarını tanıtlama adına bu akımlar PKK’ye payanda olmuşlardır.
Devrimci hareket Öcalan ve PKK’nin olumsuzlukları ve sıklıkla çizgi değişikliği yapmasına ses çıkarmayıp, uzlaşıcı davranış Kürt halkının direnişine yarar değil zarar vermiştir. Öcalan’ın işkencede çözülmesi, İmralı mahkemesinde Kürt direnişini savunan ve TC devletini yargılayıp, hesap soran bir savunma içinde olmamasına ve sonrasında sıklıkla TC devletine nefes aldıran ve Kürt halkının direnişi üzerinde oynamasına, zindanlarda genelkurmayla yada saray iktidarı ile PKK’yi yönetmeye devam etmesine ses çıkarılmaması Öcalan’ın devlet ile ilişkilerini daha pervasız bir çizgiye evrilmesini sağlamıştır.
Devrimci hareket, “biz ne yapalım Kürt halkı Öcalan’ı önder olarak kabul ediyor, bu durumda biz Kürt halkına bir şey diyemeyiz” diyerek kolay yoldan işin içinde çıkılarak her şey Kürt halkının üzerine yüklenmeye çalışılıyor. Kürt halkı gerçekleri görmede sorunlu olabilir. Nasıl ki Türk halkı faşist ve dinciler politikalara yedeklenip, onların sömürğ ve zulmüne karşı tutum almadan iradelerini burjuva politikacılarına teslim ediyorsa aynı biçimde Kürt halkıda gerçekleri görmeyerek Öcalan’ın nerden nereye savrulduğunu bilince çıkarmadan , Öcalan’ı yaptığı herşeyi Kürt halkının yararına olarak yorumlayıp, Öcalan ve PKK’ye destek vermekten geri durmuyor.
Kürt halkının yanlış yönden tercih etmesi bir devrimci ve komünistlerinde halkın yanlış tercihlerine onay vermemiz onlarla uzlaşmamız anlamına gelmez. Öcalan’ın TC devleti ile Kürt halkının hiçbir isteminin karşılanmaması karşılığında, Kürt direnişini tavsatıp ardında bitirme çizgisini göremeyerek bu tasfiyeci çizgiye onay vermesi, Öcalan’ın izlediği hattın doğru oluğu anlamına gelmez.
Haliyle devrimci hareket Öcalan’ın önderliğinde Kürt direnişinin tasfiye edilmesi ve devrimci hareketin bir süs olarak kullanılması pratiğine geçit vermek, işkencede çözülmüş ve halkının davası için ölümü göze allamayan birisinin halkın önderliğini hak etmediği ve saygı ifadesi olarak hiçbir saygıyı hak etmeyen Öcalan’a MLKP, MKP, TKP-ML,TİKB vb. akımların sıklıkla “sayın Öcalan “ diyerek Ona olduğundan fazla önem atfetmeleri ifade etmeleri, aslında bu akımların Kürt ulusalcı hareket karşısında nasıl aşağılık kompleksi içinde olduklarını gösterir.
Nitekim Öcalan ve PKK, devrimci örgütlerin nasıl hem DEM Parti içinde ve hem de Halkların Birleşik Devrim Hareketi içinde hiçbir etki ve yetkiye sahip olmadıkları ve herşeyin Öcalan’ın talimatlarına ve PKK’ye bağlı olduğunu yakıcı olarak açığa sermiştir. İşkencede direnmeyerek çözülen, kendi davası ve Kürt halkının iradesini hiçe sayarak İmralı’da Kürt direnişini savunamayan ve son olarak TC devletini Kürt sorunun önemli merhaleleri aştı diyerek olumlayan ve PKK’nin tasfiyesine karar veren Öcalan teslimiyetçi ve tasfiyeci çizisiyle “ Kürt halk önderliği “ başka saygınlığı hak etmemektedir. Devrimci hareket uzlaşmacılık, faydacılık ve kuyrukçuluk yerine, ilkeli bir devrimci duruş içinde olarak, Öcalan’ın “ barış ve demokratik toplum” çağrısının Saray faşizmine nefes aldırmak ve Kürt ulusunun fiili kazanımlarını da yok etmek anlamına geleceğini unutmayalım.
5-Ağustos-2025
HALKIN BİRLİĞİ
5-Ağustos-2025
HALKIN BİRLİĞİ
Halkın Birliği Devrimci Halkın Birliği