Türkiye’de linç kültürü ve günah keçisi olarak mülteciler..!

Son dönemlerde göçmen/mülteci karşıtlığı oldukça artış gösterdi. Tabii bu karşıtlığı ırkçılıktan ayrı düşünmek mümkün değildir. Sosyal medyaya ve anketlere bakıldığında, göçmen karşıtlığının toplumsal rıza konusunda da karşılık bulduğunu söyleyebiliriz. Göçmen karşıtı algının bu denli yüksek olmasında devlet politikaları ve siyasi partilerin göçmen aleyhtarı ırkçı anlatıları bir hayli etkili olmaktadır. Bolu Belediye Başkanı Tanju Özcan, bunun en sivrilen örneği olsa da aslında o bir istisnayı değil, güçlü bir siyasal hattı temsil etmektedir. Dolayısıyla göçmen karşıtı ırkçı siyasetin muhalefete bakan tarafını da ıskalamamak gerekir.

Türkiye’de örgütlenmiş olan Ülkü Ocakları, Osmanlı Ocakları vb. grupların hükümetlerin kriz zamanlarında içinde oldukları toplumsal eylemler konusunda, Amerikan iç savaşlarında ortaya çıkan ve siyahilere uyguladıkları şiddetle bilinen Ku Klux Klan gruplarından pek de bir farkının olmadığını ileri sürmek hiç de yanlış olmayacaktır. Irkçılığı şiar edinmiş ve linç kültürünü benimsemiş olan grupların örgütlenme biçimlerine ve içlerinde yer alan bireylere bakıldığında, bu grupların birbirinden farksız olduğu görülecektir. Bu tür grupların, marjinal bir hücrelenme biçimi ile değil, bilakis olağan ve günlük hayatın içinde yer alan sıradan yurttaşların içinde yer aldığı, çok geniş bir örgütlenme ağı ile devamlılıklarını sürdürmeye çalıştıkları gözlenmektedir.

Asıl trajik olan ise, bu tür gruplarda yer alan insanların günlük hayatta karşılaştığımız, sıradan insanlardan oluşmasıdır. Irkçı siyasal grupların, toplumun sıradan insanlarından meşruiyet alanı devşirebilmesi, bu grupların hemen her dönem hükümetler tarafından çok rahat yönlendirilebilmeleri sonucunu doğurmuştur. Bununla beraber, bu meşruiyet mekanizmasının oluşmasında ve hatta gün geçtikçe genişlemesinde yer alan en temel sebeplerden bir tanesi de Türkiye’de kronik bir adalet sorunu haline gelen cezasızlık politikalarıdır.

Bir hukukçu gözüyle şu önermede rahatlıkla bulunabilirim ki; bu tür gruplar ve hareketler hakkında, kendilerinin uygulamış olduğu linçlere yönelik genelde soruşturma dahi açılmaz, velev ki açılmış olsun, açılan soruşturmalarda ya takipsizlik kararı verilir ya da ödül gibi cezalar takdim edilir adeta.

Siyasal linçlerin, toplumsal alandaki rızanın inşasında yer işgal eden diğer temel sebep ise saldırıları organize eden grupların bazı siyasi partilerin gençlik örgütlenmelerine ait olmaları veya onlarla illiyet bağlarına sahip olmalarıdır. Bu örgütlenmelerin, iktidar olan hükümet içerisinde yer alan siyasi şahsiyetlerden cesaret ve hatta destek aldıkları açıkça ortadadır. Bunun sayısız örneğine şahit olduk. HDP’li Deniz Poyraz’ın katledilmesinin ardından MHP lideri Bahçeli’nin katil zanlısını değil, Deniz Poyraz’ı ve HDP’yi suçlaması bunun en dramatik örneği olarak görülebilir.

Hâlen aktif siyasetin içinde yer alan birçok milletvekili, ırkçı faaliyet gösteren muhtelif grupların içinden yetiştiğini gizleme ihtiyacı dahi hissetmemektedir. Bu tür ırkçı gruplardan sadece siyasetçi kesimi değil, aynı zamanda rütbeli/rütbesiz; asker, polis, diplomat, müsteşar, danışman vb. kişilere varıncaya dek devlet kademelerinde ve toplumun tam göbeğinde yer alan birçok kişi yetişmiştir. Bu minvalden konuya bakınca, son günlerde, Ankara’nın Altındağ ilçesinde mültecilere yönelik meydana gelen ırkçı saldırılar esnasında, saldırıyı yönlendiren ve koordine eden polislerin görüntüleri savlarımızı ispatlar niteliktedir. Elbette ki, “Altındağ’daki ırkçı saldırıyı açıklamak mümkündür” demek, bu vahşi saldırıyı meşru kılmaz.

Bununla beraber, devlet kadroları içindeki ırkçılığı bu denli meşru gören bireylerin örgütlü varlığı, ülkedeki sosyolojik fay hatlarının devlet kadroları eliyle her an harekete geçme riskini de ortaya çıkarmaktadır. Altındağ’daki ırkçı saldırıyı yönlendiren polis örneğinde olduğu gibi, bu vaziyet ırkçı güruhlar için eylemlerini “devletin güvenli gölgesi” altında gerçekleştirme fırsatını ortaya çıkarmaktadır. Müslüman olmayan yurttaşlara yönelik cereyan eden 6-7 Eylül 1955 Pogromu başta olmak üzere, ırkçı ve linçci grupların, dönem dönem siyasetçiler ve hükümetler tarafından adeta yarı legal milis güçleriymiş gibi kullanıldıklarına şahitlik ettik. Konuya buradan yaklaşınca, son zamanlarda Türkiye’de vuku bulan ırkçı motivasyonlu linç eylemlerinin her birinin planlı ve organize olduğu görülecektir.

Kürt kentlerine gönderilen kolluk güçlerinin banal milliyetçilik duygularını, bireysel ego ve arzularını tatmin etmek için de benzer ırkçı bir tabloya neden olduklarını görmek mümkündür. Örneğin, yasal yönetmelikte olmamasına rağmen Göktürkçe “Turan, Türk, Kayı Boyu” sembolü gibi banal milliyetçilik sembollerini yakalarına veya vücutlarının muhtelif yerlerine yerleştiren asker ve polislerin, her an Kürt kentlerinde boy gösterme arzusu bir devlet politikası değilse, nüfusunun tamamının Kürt olduğu Hakkari’de etnik Türklüğe atıfta bulunan bu sembol ve işaretlerin panzerlerin ve kolluk güçlerinin bir parçası olarak sergilenmesini nasıl açıklamak gerekir? Yoksa bu bir işgüzarlık mıdır? Oysa, bu örnek bile tek başına, Türklüğün etnik bir yapıyı değil, Türkiye’yi kuran bütün halklara verilen ad olduğu yönündeki resmî ideolojik söylemin gerçek hayatta hiçbir karşılığının olmadığını ortaya koymaktadır.

Gelgelelim Kürtlerin binlerce yıldır kullandığı kültürel renkleri düğünlerde dahi görünce, panzerle halay alanını basmayı normal görürken, hemen her polisin sağına soluna yapıştırdığı ve tamamen Orta Asya Türklüğü’nü temsil eden ırkçı sembolleri bir gurur aracı olarak Kürt kentlerinde, özellikle sergilenmesi sosyolojik bir aidiyet krizinin semptomlarıdır. Benzer şekilde mültecilere yönelik gerçekleştirilen ırkçı saldırılar sonrasında mültecilere ait dükkân ve evlere Türk bayraklarının asılması ve duvarlarına ayyıldızların çizilmiş olması da bunun başka bir örneğini teşkil etmektedir. Bu yönüyle, bu tür linç seanslarında linççi güruhların Türk toplumunun önemli bir kesiminde karşılık bulan Türk bayrağı ve ezan gibi, son derece hassas sembolleri kullanması, Sıffin Savaşı’nda Kur’an’ın ayetlerini mızrağının başına geçiren Muaviye’nin hikâyesinin 21. Yüzyıl versiyonuna benzeten olacaktır mutlaka.

Hal-i hazırda Türkiye’de 2 milyona yakın “kayıt dışı“ mülteci işçi çalıştırılıyor. Hatırlarsanız, AKP Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Özhaseki, mültecilerin ucuz iş gücü üzerine varlığını sürdüren sanayi kentleri olduğunu söylemişti. İSİG verilerine göre; 2013-2020 yılları arasında 607 mülteci işçi yaşamını yitirdi. Ancak bu sadece tespit edilebilenler. Fakat şunu da unutmamakta fayda var ki, hiçbir yaşam rakamlardan ibaret değildir. Mülteciler, rakam değildir!

Pandemi sürecinde bu sömürü kat be kat arttı. 2020 yılında Covid-19 salgını işçi ölümlerinin % 31’ini oluşturarak, ölüm nedenleri arasında ilk sıraya yükseldi. Buna rağmen yerli ve mülteci işçiler için Covid-19 meslek hastalığı sayılmadı. İşçilere ve işçi ailelerine tazminat yolu sermayedarlar lehine kapatıldı. Buna rağmen mültecilere yönelik sosyal linç kampanyalarının başını yine sermaye sahipleri çekti. Arzu Sabancı bunun sadece bir örneğini teşkil ediyor.

Türkiye’nin “Afgan çoban ihtiyacı” iktidar partisi tarafından dile getirilerek “ülkede çobanlık yapacak kimse bulamıyoruz” propagandasıyla binlerce Afgan çoban kayıt dışı ve insanlık onuruyla bağdaşmayan bir şekilde çalışma hayatına dahil etti. Gelinen son noktada, toplam göçmen ölümleri içinde %30’luk ölüm oranıyla Afgan işçiler, Suriyeli işçilerle birlikte en çok hayatını kaybeden mülteci grupları arasında yer alıyor. Ama günün sonunda meydana gelen her sosyal, siyasal ve ekonomik krizin günah keçileri yine yoksul mülteciler ve sığınmacılar olarak işaret ediliyor. Zira, onlar bir yönüyle, Türkiye’de bulunan her kesimin lanetlileri durumundalar. Bu nedenle, Türkiye sosyal tabakalaşmasının en çeperinde duran ve en savunmasız durumunda olan kesimler mültecilerdir.

Göçmenler/mültecilerle ilgili ortaya konulabilecek birçok veri mevcut. Ancak bu kadarı bile mültecilerin çok iyi bir hayat yaşadıklarını ve bizden çok daha fazla sosyal haklara sahip olduklarını ileri süren siyasi ve iktisadi hayattan kişilerin ırkçılığını ortaya sermaye yeter de artar bile! Son zamanlarda savaşlardan kaçıp can havli ile ülkemize sığınan yoksul göçmenlere yönelik artan ırkçı saldırılara bir de bu zaviyeden bakmakta fayda olacaktır.