Necla Yoldaş Gideli 21 yıl oldu ..!

Aralığın 15.de kahrolası ölüm kapıyı çaldı takvimler 2004. Tarihini gösteriyordu.  Dışarısı karla kaplı ve her taraf adeta buz kesmişti durumda. Aslında sen soğuğu pek sevmezdin. Ama bir kış günü hem de erkenden bizi bırakıp gittin. Tarihin cilvesi diyelim buna.  Sen gideli kocaman 21. yıl hızla gelip geçti. Derler ya giden pek anlamaz acıları. Geride kalanlar daha çok yaşarlar, yaşanmışlıkların özlemler ve acıları. 100 yıl geçse de dinmez yaşanmış, güzellikler, acılar ve özlemler.

  Bir kış günü hücrenin loş ışığında sende çok uzaklarda, seni düşünerek yazıyorum bu satırları. Gözlerinin kıyısı yan yana uzanmış 2 deniz gibi uzak, gayeler biçmiş hıçkırıkların yankılanıyor. Ellerin sıcaklığı son kez dokunuyor parmaklarıma, gözlerin sevgiyle bakıyor.

 İlk başlangıç utangaçlığının işareti gibi. Bir aşı aşil topuğu isteyen mitolojileri anlatamadım sana. Azizlerin seyahate düşmüş, ispatını, kehanetini gamlı bırakan antik çağları gizli yerlerinde yapılan işlere baktım ve tutkun olmuş sürgünlerini tuttum içimden.

  Yıllara yayılsın sözlerimiz diye düşündüm, bekledim kudret ‘in yağmuruna mercek tutan yanı ve yine beni beklediğini bilerek sözümü tutacağım ve benden öte bakanın yaşanmış her şeyi trajedi yargıcının olmuş oluş karşıtlarının göreli bir ölçüsü.

 Saf ötesi beğenmeyen kibir mahsulü hangi gururla tartar bilemem. Sükûnet taşıyan ezgiler olamadı mı sana bu nedenle de seyyar bir üzüntü yaşıyoruz. Yokluğunu hangi karşıtlık öğretir bana, hangi cevheri keza vursan da ebedi örtüyü kaldırsam üstünde. Elimde büyücü değneğim de yok doğa mabedinde muhabbetinde ne de olmuş ezgiler anlatsa, yasak tasvirleri yıkıp gürleyen öyküler varsa bir ses sana ve kavramı kemiren iklimler gibi açılan dilin yokluğunu bir evrim şafağında büyütmeyelim.     

   Kayaların rüzgar toplayan gemiler için, deniz toplayacağım sana. Yüzümde senin rengini ellerimde sıcaklığını taşırken, senin gökkuşağı kıskançlığı ayla taşacak, sen olmasan da beklentim hüküm sürecek. Belli ki hayaller için kuruntulara, gelecek gerilmiş bir acıya dönüşecektir. Senden sonra Salı verdim yüzümü diller kelimeler kuruldu ağzımda. Seni unutmaktan çekindim çünkü, bu çok kötü bir şey olurdu; vefasızlık. En küçük bir sarsıntı geçirseydim asla hiçbir iyi şeye bakamazdım.

 Sevgiye olan susamış açlığını karşılaşmadım belki de ama varlığını limanlara bağladım. Tanıdık kıyılarda hep Necla vardı, çığlığını hırçın ve mağrur bir diyara dökeceğim. Rüzgâr seni getirsin diye umudu hatırlayacağım. Kelamımda düşen tüm gölgeler seninle çırpınacak.

Biliyorum ne desem yetersizdir, sızılar kor eklenmiş üstüme, yaşamım ve isyanım hiçbir alıntıya sığmaz artık. Yaramı göle sürsem bile hayallerim hep seninle ıslanacak. Timsalinin kıvılcımı avucumda hep sıcak kalacak. Şimdi toprak yüzüne zarafet dökerken, ben duvar dibinde gözündeki ışıkla sözleşme edeceğim. İzini boynuma dolayıp adını anacağım bu ıssız mekânda. Tüm algılarda seni saklayacağım. Sende bu kadar uzaktan, sana ancak bu kadar yazabildim güzelim.  Mezar taşına elini süremedim ve anladım ki hiçbir teselli kendini ışığa vermez, yanar, döner durur.

 Ben kendimi teselli etmeyeceğim, kendi doruğunda dinleyip seyredeceğim seni. Ne kırlangıcın rivayetine ne de mahşerin günlüklerine takılıp kalmayacağım. Seni anılarımla asla çürümeyen en iyi yerde yeşertecek, tüm bu yaşanmışlıklar, bağlılık ve vefa duygusudur. Senden kendime güçlü bir inanç yaratıp onunla yaşamayı başaracağım. Seni asla unutmayacağım.