Anasayfa / Dünden Bugüne / ‘İstanbul Türkiye’nin özüdür’ ve kaybedilmiştir ..!
erdogan-emeni-tayyip-mini

‘İstanbul Türkiye’nin özüdür’ ve kaybedilmiştir ..!

25 Mart 1994 günü, İstanbullular artık alışık olduklarından da beter bir trafikle karşılaştılar. Daha gündüz saatlerinde, Eminönü, Beşiktaş, Taksim, başlıca E-5 güzergahları, sıra dışı bir araç kalabalığıyla dolmuştu. Günlerden cumaydı. İstanbul’un ‘turistik’ camilerinde büyük kalabalıklarla cuma namazı kılındı. Cemaat yollara taştı. O gün Refah Partisi, iki gün sonra yapılacak yerel seçimler için Sultanahmet Meydanı’nda miting yapıyordu. Genel Başkan Necmettin Erbakan, İstanbul Büyükşehir Belediyesi adayı Tayyip Erdoğan’la birlikte, kentin trafiğini ‘beklenmedik’ şekilde alt üst edecek bir kalabalık toplamıştı.
Bu kalabalığın ‘beklenmedik’ olmasının asıl nedeni, medyanın o dönem RP karşısındaki tavrıydı. 27 Mart yerel seçimleri öncesi, ekonomideki derin kriz, ‘geleneksel’ merkez partilerdeki bölünmüşlük ve yerel yönetimlerin ayyuka çıkan yolsuzluk iddiaları, siyaseti sarsıyordu. RP bu sarsıntının açtığı çatlaklardan sızarak güçlenmekteydi. Ama “ben görmezsem kimse görmez” sanan egemen medya RP’yi ‘şeytanlaştırdığı’ haberlerin dışında bu partiyi görmezden geldi. Onun kalabalıkları çeken etkili mitinglerini anlamaya çalışmak yerine yok saydı, ‘pul kadar’ haberlerle iç sayfalara ‘gömdü’…
Cuma günü İstanbul’u adeta felç eden, ama ertesi gün ‘ana akım’ medyanın hemen hiçbir gazetesinde yer bulamayan RP, pazar günkü seçimden ‘zaferle’ çıktı.
Recep Tayyip Erdoğan, Necmettin Erbakan, İ. Melih Gökçek
Recep Tayyip Erdoğan, Necmettin Erbakan, İ. Melih Gökçek
İstanbul’da Tayyip Erdoğan yüzde 25 oyla belediye başkanı seçildi. ANAP 23.34, SHP 17, DSP 14.5, DYP 13.5 oy almış. Erdoğan bu parçalı tablodan oyların dörtte birini alarak çıkmıştı.
Ankara’da da durum farklı değildi. RP’li Melih Gökçek, paramparça olmuş merkezi yüzde 21.47 oyla geçti. Yüzde 21.38 oy alan SHP adayından sadece birkaç bin fazla oyu vardı. (Ankara’da ANAP 19.25, DYP 11.85, MHP 10.90 oy aldı.)
O seçim bir milat oldu. İstanbul ve Ankara’yı kazanan RP’nin ve ardından –esasen bu belediyelerden çıkacak olan– AKP’nin Türkiye siyasetini domine edeceği bir dönem başladı. Bunda büyükşehirlerin ama özellikle da İstanbul’un ‘kazanılması’ ve bir daha da kaybedilmemesinin büyük önemi vardı. O tarihten sonraki tüm yerel seçimlerde ve 2002’den itibaren yapılan tüm seçim ve referandumlarda Erdoğan’ın bulunduğu taraf İstanbul’da (ve Ankara’da) birinci oldu. Erdoğan bunun önemini defalarca vurguladı. Örneğin 2014’teki Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesi Maltepe’de yaptığı mitingde “İstanbul her zaman bizim rehberimiz oldu. İstanbul bize kılavuz oldu” diyordu. Gerçekten de RP ve ardından AKP siyasetinin en önemli taşıyıcı kolonu, hem güçlü ve makine gibi çalışan bir parti örgütüne hem de çok önemli bir kitle desteğine sahip olduğu İstanbul olmuştu.
12 Eylül darbesinden sonra sol siyasetin silindirle üstünden geçildiği, sendika, meslek örgütleri gibi sınıf bilinci ve direnci taşıyan örgütlerin yok edildiği, toplumsal dayanışma ağlarının zorla söküldüğü koşullarda, İstanbul’un Ümraniye, Sultanbeyli, Sarıgazi, İkitelli, Bağcılar, Esenler gibi henüz gelişmekte olan banliyölerinde İslamcı RP’nin etkinliği artıyordu. 12 Eylül cuntasının esas meramı olan ‘piyasa ekonomisi’ sağcı Özal eliyle kurumlaşırken; zorla örgütsüzleştirilerek toplumsal rolü, hakları hızla budanarak ekonomik pozisyonu, ‘esnek çalışma’ gibi icatlarla dönüştürücü gücü sarsılan işçi sınıfı, kentin banliyölerinde “sahipsiz” kalmıştı. ‘Normal’ olarak sol siyasetin örgütlü olması gereken bu işçi mahallelerinde, devlet şiddetiyle tasfiye edilen sosyalist örgütler ve giderek kentli orta sınıfların partisine, asker-sivil bürokratların ideolojik aygıtına dönüşen ‘sosyal demokrat’ merkez solun boşluğunu, RP doldurdu. Sosyal adalet, eşitlik ve ekmek ‘davası’, paradoksal şekilde, bu İslamcı-‘millici’-sağcı zemine kaydı.
90’lar başında hala akışkan ve değişmeye müsait olan bu durum; artık geniş belediye olanaklarını kullanan RP’nin, sosyal adaletin yerine sosyal yardımı, mücadelenin yerine niyaz ilişkisini, toplamda da sınıf yerine cemaati ikame eden siyasetinin de etkisiyle dondu ve katılaştı. Neoliberal çözülmenin büyük kentlere sürüklediği ‘vasıfsız’ kır-taşra göçmenlerinin; esnek, geçici, taşeron vb. sıfatlarla anılır olmuş işçilerin kitle desteği; kentin geleneksel muhafazakar unsurlarının nüfuzu ile birlikte, giderek tüm ‘merkez sağ’ı da yutan bir hegemonik etkiye yol açmıştı.
2002, 2007, 2009, 2010, 2011, 2013, 2014 ve 2015’te yapılan tüm oylamalarda İstanbul’da birinci olmalarında bu hegemonyanın payı vardı. Tabii Türkiye’ye hakim olmalarında da İstanbul’daki bu tablonun payı.
Erdoğan bu referandum öncesi durumun kritik olduğunu gördüğünde de “İstanbul’a odaklanın” talimatı vermişti partililere. Tehlikeyi görmüştü.
Geride kalan 15 yıllık AKP iktidarında ekonomik sorunları kalıcı olarak çözülmemiş, iki yıl önce verilen ‘taşeron kalmayacak’ sözü bile tutulmamış ama her fırsatta sefer-görev emri yazılagelmiş; bu düşük ücretli, güvencesiz, yarınlara bakışı giderek daha karamsar olan emekçiler, dertlerinin ilacı olarak başkanlık sistemini görmüyordu.
AKP, bu çalışan sınıfların desteğiyle, önce kentin ve oradan giderek ülkenin iktidarı olmayı başarmıştı ama son noktada bir ‘işçi’ partisi değil, bir tüccar ve patron partisiydi. Meseleye bakışı da bu ‘sınıfsal çarpıklık’la oldu. İstanbul’daki ‘oy tabanına’, hemşerilik, dini cemaatler gibi kanallardan ulaşmaya çalıştı. Erdoğan’ın “İstanbul’a odaklanın” talimatından sonra, kentin caddelerinin, hemşeri derneklerinin astığı “Sayın bakanımız falanca, şurada bizimle…” pankartlarıyla dolması bunun bir göstergesiydi. Ama ‘sıcak’ ekonomik sorunları, hemşeri ya da mümin kucaklaşmalarıyla aşmak olanaklı değil.
Eyüp, Esenyurt gibi hep kazandıkları ilçelerde bu kez ‘Hayır’ın kazanması; Sultanbeyli, Bağcılar, Esenler, Başakşehir gibi ‘kale’lerde dramatik oy düşüşleri görülmesi; Ümraniye, Bayrampaşa, Çekmeköy, Zeytinburnu’da Hayır’ların ‘kafa kafaya’ gelmesi; AKP açısından sorunun bu ‘ekonomi-politik’ yanına işaret ediyor.
1994’te, medya tarafından görmezden gelindiği koşullarda İstanbul’u kazanarak başlayan bir siyasi yükselişin; 2017’de, bu kez tamamen ele geçirdiği medyada kendinden başka kimseyi göstermeyerek ve dahası, geçmişte kendisine yapılmamış bir şekilde, siyasi rakibi neredeyse yasaklayan, kriminalize eden, “terörizm”, “hainlik” vs. ile eşleyen bir kampanyanın sonunda İstanbul’un kaybedilmesi noktasına gelmesi anlamlıdır.
Aynı şekilde, olanca eşitsiz koşullara rağmen, en büyük 5 ilin 4’ünde, Diyarbakır, Antalya, Muğla ve Denizli gibi Türkiye’nin ekonomi, kültür ve siyaset varlıklarının biriktiği, dünyayla ilişki ve iletişimin ana arterlerinin geçtiği kentlerde, Erdoğan’ın şahsında simgelenen başkanlık sistemi reddedilmiştir.
Erdoğan, 7 Temmuz 2013 günü, Gezi direnişini bastırmakta olduğu sıralarda, metro açılışı için Bağcılar Meydanı’nda konuşurken, “İstanbul bizim için çok müstesna bir konuma sahiptir. İstanbul Türkiye’nin aynasıdır, özüdür, özetidir” demişti.
Evet öyledir…
O yedi büyükşehir de Türkiye’nin farklı açılardan profilini ve yönelimini gösteren başka başka “aynaları, özleri, özetleri”dir.
Ezici iktidar propagandasına rağmen ortaya çıkan bu tablo, herkesin midesini ekşiten YSK kararı ile birlikte, 16 Nisan referandumunun en önemli hususudur. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin, köken olarak kendi ortaya çıkışına yol açacak koşulları, bu kez aleyhine olacak şekilde ve kendi elleriyle yarattığı görülmektedir. ‘Kılpayı kazanan’ başkanlık rejiminin önünde, ulusal ve uluslararası çok sayıda sıkıntının yanı sıra bu ‘tersine trend’in yarattığı endişe duracaktır.
Erdoğan haklıdır, İstanbul Türkiye’nin özüdür, özetidir.
Hakkı Özdal

HALKIN BİRLİĞİ

hayir-karanlik-2

Geleceğin için Eşitlik,Özgürlük için Ayağa Kalk, Tek Kişilik Şeflik rejimine Hayır Deme Zamanı ..!

Ūlkemiz ve halklarımız bakımından aşır bir süreçten geçiyoruz. Bir yandan Hitler taslağı şeflik kendi iktidarı …