Pek yanlış olarak İslam şeriatının, İslamdan başka din ve inançları tanıdığı, bunlara saygılı olacak kadar “hoşgörülü” bulunduğu sanılır. Başta Yahudilik ve Hıristiyanlık olmak üzere, başka dinlerin kitaplarını (örneğin Tevrat’ı ve İncil’i) kutsal saydığı, peygamberlerini (örneğin İbrahim’i, İshak’ı, Musa’yı, Davud’u, Süleyman’ı, İsa’yı…) ululaştırdığı anlatılır; diğer dinlerin saliklerine dinsel özgürlük ve ibadet güvencesi sağladığı ve onları kendi inançlarında serbest bıraktığı açıklanır. Hatta Muhammed’in Kur’an’a, “Dinde zorlama olmaz” şeklinde ayetler koyduğu ya da “Dinimizde müsamaha ve cömertlik olduğunu Yahudi ve Hıristiyanların bilmelerini isterdim!” diye konuştuğu öne sürülür. Kur’an’ın , “(Şöyle deyin) Biz Allah’a ve bize indirilene; İbrahim, İsmail, İshak, Ya’kub ve esbata indirilene, Musa ve İsa’ya verilenlerle Rableri tarafından diğer peygamberlere verilenlere, onlardan hiçbiri arasında fark gözetmeksizin inandık ve biz sadece Allah’a teslim olduk” (Bakara Suresi, ayet 136) şeklindeki ayetleri örnek gösterilir.
İslam şeriatının temel ilkelerinden ve özünden habersiz bulunan Müslümanların büyük bir çoğunluğu, bütün bu söylenenlere inanırlar. Fakat, her şeye rağmen yine de başka din ve inançta olanları (örneğin Yahudileri ve Hıristiyanları) “gavur” ya da “kafir” gözüyle görmekten, onlara karşı içte içe yabancılık ve hatta düşmanlık beslemekten geri kalmazlar. Daha iyi geçim ve yaşam koşullarına kavuşmak amacıyla gittikleri (ve gerçekten de kavuştukları) Batı ülkelerinde, o ülkelerin her şeyine karşı yabancı kalmaktan kendilerini kurtaramazlar. Çünkü, doğup büyüdükleri, havasını teneffüs ettikleri ortam onları, bilinçaltı yollarla, İslamın en son, en mükemmel ve tek gerçek din olduğu, başka din ve inançta olanların ise “cehennemlik” sayıldıkları doğrultusundaki duygularla yoğurmuştur. Bu ortamı oluşturanlar, başta din hocaları ve mollalar olmak üzere, şeriatçılardır: bir yandan İslamın hoşgörü dini olduğunu söylerlerken, diğer yandan şeriatın bağnazlıklarla dolu buyruklarını kurnaz usullerle sergilemekten ve cahil halk yığınlarına öğretmekten geri kalmazlar. Başta Kur’an ve hadis kaynağı olmak üzere şeriat hükümlerine dayalı olarak, İslamdan başka bir dine yönelenlerin “sapık” olduklarından tutunuz da, “müşrik”lerin öldürülmeleri gerektiğine, “kafirlerin” cehennem ateşinde pişirileceklerine, Yahudilerle ve Hıristiyanlarla dost olmanın yasaklandığına, İslam olmalarına ya da cizye (kafa parası) vermelerine kadar onlara karşı cihad açmak gerektiğine, yakın akraba ya da hatta ana ve baba için, eğer farklı din ve inançtaysalar, mağfiret dilenmemesine varıncaya kadar, “hoşgörüsüzlük” yaratan ne varsa her şeyi kişinin beynine sokuştururlar. Böylesine bir beyin yapısına sahip toplumların, bırakınız “gavur” ülkelerini, fakat kendi içlerinde yaşayan farklı din ve inançtaki “yurttaşlara” karşı da düşmanlık beslemeleri, onları küçümsemeleri ve hor görmeleri kadar doğal ne vardır ki? (…)
Doğubilimciler (müsteşrikler) arasında da İslam’ın hoşgörüye yönelik olduğunu öner sürenler olmuştur. Bunlar arasında, Müslümanları tedirgin etmek endişesiyle gerçek düşüncelerini saklayanlar yanında, şeriatın içeriğinden habersiz olanlar da vardır ki, özellikle Kur’an’ın “Dinde zorlama yoktur” (Bakara Suresi, ayet 256), “Sizin dininiz size, benim dinim banadır” (Kafirun Suresi, ayet 6) ya da “(Müslümanlar), Yahudi olanlar, Hıristiyanlar ve Sabiilerden Allah’a inanıp yararlı iş yapanların ecirleri Rablerinin katındadır” (Bakara Suresi, ayet 62) şeklindeki ayetlerine bakarak böyle bir yanılgıya kapılmışlardır. Bu ayetlerin ya da buna benzer hükümlerin, farklı din ve inançta olanlara karşı hoşgörü beslemekle ilgisi bulunmadığını ya da çeşitli nedenlerle geçersiz olduğunu bilmezler. Muhammed’in İslamdan başka bir din ya da başka dinden peygamber tanımadığını ve yeryüzü İslam olana kadar farklı din ve inançtakilere karşı savaşmayı (cihadı) şart kıldığını düşünmezler.
İslamın başka din ve inançlara karşı hoşgörülü olduğu konusunda doğubilimcilerin yanılgıya kapılmalarının asıl nedeni, bu tür hükümlerin Müslüman “uzmanlar!” tarafından abartmalı olarak ve çoğu kez bilimselliğe ters düşecek şekilde yorumlanmasındandır. Örneğin, tanınmış bir doğubilimcisi (müsteşrik) olan Bernard Lewis, İslam ülkelerindeki Yahudi düşmanlığının İslama özgü olmayıp, Hıristiyanlık etkisiyle ve asıl Batı aracılığıyla oluştuğunu söyler. Ona göre, güya Muhammed, Yahudilere karşı fazla bir husumet beslemediği halde, daha sonraki dönemlerde ve özellikle modern çağda çeşitli çevreler ve kişiler, İslam dinini Yahudilere ve Hıristiyanlara karşı tam bir “düşmanlık dini” haline dönüştürmüşlerdir. Muhammed güya, zamanında Yahudiler “ufak rahatsızlıklar yaratan” bir toplum sayılırken, daha sonraki dönemlerin edebiyat ve eğitiminde “insanlığın en büyük belası” şeklinde tanımlanmışlardır! Muhammed, Medine’de Yahudileri hezimete uğratıp ölüme ve sürgüne mahkum ettiği zamanlarda dahi, onların haysiyet ve cesaretine saygı göstermiş olduğu halde, daha sonraki dönemlerde, yani Muhammed’in ölümünden sonra, bu saygı yok olmuştur! Güya Batı’da Hıristiyan ülkelerde yaşayan “Yahudiler” ve “zındıklar”, Hıristiyan olmaya zorlanmanın yanında, bir de kendilerine ayrılmış ayrı bölgelerde yaşamaya mahkum kılınmışken, İslam ülkelerine “cizye” (kafa parası) vermek gibi bazı kısıtlamalarla, kendi dinlerinde bırakılmışlar ve özgürlük içerisinde yaşamışlardır! Güya Muhammed zamanında Yahudi aleyhtarlığı başlı başına bir eğilim değilken, İslam dünyası bu eğilime daha sonra Hıristiyanların etkisiyle yönelmiş ve güya özellikle ortaçağ döneminde Müslümanlığı kabul eden Hıristiyanların bunda rolü olmuştur! Yine Bernard Lewis’in söylemesine göre, güya daha sonra Osmanlıların İstanbul’u fethedip Avrupa’ya yayılmaları sonucu İslama giren Hıristiyanlar, Müslüman halka Yahudi düşmanlığı duygularını aşılamışlardır! Güya 19. yüzyılda Hıristiyan Arapların, Batı dünyasıyla ilişki kurmaları sonucu olarak bu gelişme modern çağın özelliğini oluşturmuş, Avrupalı misyonerler de bu gelişmeyi pekiştirmişlerdir! Güya bu gelişme Hıristiyan azınlığın da işine gelmiştir, çünkü bu şekilde ticaret alanında Yahudilerin rekabetini baltalamak mümkün olmuştur! Ve yine güya Fransa’da Dreyfus olayıyla ilgili dava sırasında girişilen tartışmalar ve Dreyfus aleyhtarı görüşler İslam ülkelerine yansımış ve bu da Yahudi düşmanlığının biraz daha köklü şekilde yerleşmesine neden olmuştur!
Hemen belirtelim ki, bütün bu iddialar ve bu yorumlar, yanılgıya ve genellikle abartmaya dayalıdır; çünkü bir kere Muhammed’in yerleştirdiği hükümlere göre hoşgörü sözcüğünün, hiçbir açıdan İslam şeriatında yeri yoktur; şu bakımdan ki Muhammed, “gerçek din” olarak, İslamdan başka bir din tanımaz (Yahudiliği ve Hıristiyanlığı gerçek din saymaz); İslamdan başka bir dinden gönderilmiş peygamber diye bir şey tanımaz; İslamdan başka bir dine özgü kutsal kitap diye bir şey tanımaz. Tanır olduğu tek “gerçek” din, İslamiyettir. Çünkü, güya Tanrı, “Kesin olarak Tanrı katında din, sadece İslamdır” (Al-i İmran Suresi, ayet 19); “Kim İslamiyetten başka bir dine yönelirse, onunki kabul edilmeyecektir” (Al-i İmran Suresi, ayet 85) şeklindeki (ve daha birçok örnek) sözleriyle, bunun böyle olduğunu açıkça bildirmiştir.
Yine Muhammed’in söylemesine göre, bütün insanlığa uygulanması gereken tek “kutsal” kitap “Kur’an’dır ve her ne kadar daha önce Yahudilere Tevrat, Hıristiyanlara İncil verilmiş olmakla beraber, bu kitaplar onlar tarafından tahrif edilmiş (değiştirilmiş) olduğu için Yahudilerin ve Hıristiyanların Kur’an’a göre amel etmeleri gerekir.
Öte yandan yine Muhammed’in söylemesine göre İbrahim, İshak, Yakub, Musa, Davud, Süleyman, İsa gibi gelmiş geçmiş bütün “peygamberler”, Yahudi ya da Hıristiyan olarak değil, fakat hepsi de “Müslümanlıkla emrolunmuş” olarak gönderilmişlerdir. Örneğin İbrahim, ne Yahudi ve ne de Hıristiyandır; o Müslümanlıkla emrolunmuş bir “peygamberdir”. Bundan dolayıdır ki, Muhammed, geçmişteki bütün peygamberleri (ve onlardan bir kısmının analarını ve babalarını), sırf Müslümandırlar diye yüceltmiş, kendisini dahi İbrahim’in dinine yönelikmiş gibi göstermiştir. Bunu yaparken, kendisini peygamberlerin en sonuncusu ve en üstün olanıymış gibi göstermekten geri kalmamıştır.
Muhammed, Medine’ye göç etmeden önce, yani henüz Mekke’deyken, diğer dinler hakkında fazlaca bilgisi olmadığı ve güçlü durumda bulunmadığı için, Yahudilik ve Hıristiyanlık konusunda pek bir şey söylememiştir. Fakat, Medine’ye geçip de, orada Yahudileri ve onların dinsel geleneklerini yakından tanımaya, bu arada güçlenmeye başlayınca, Yahudi kavimlerini (ayrıca Hıristiyanları) İslama çağırmış, İslamı kabul etmedikleri için üzerlerine saldırmış, yaşamının son gününe kadar, müşriklere, Yahudilere ve Hıristiyanlara karşı savaşmış, ganimetler, esirler almış, aldığı esirleri kılıçtan geçirmiş (örneğin Beni Kureyza esirlerinin kafalarını kestirttiği gibi) ya da yurtlarından sürmüş ve yeryüzünü “Dar-ül İslam” ve “Dar-ül Harb” diye ikiye ayırıp, İslamdan başka din kalmayana kadar “Dar-ül Harb’e” karşı savaşı (cihadı) farz kılmıştır. Daha başka bir deyimle İslam şeriatının temellerini hoşgörüsüzlük ve bağnazlık üzerine oturtmuştur.
İslam şeriatının, Yahudi düşmanlığını Hıristiyanlardan takliden uygulamaya başladığı iddialarına gelince, bunun da gerçekle ilgisi yoktur. Her ne kadar Hıristiyanlık, İsa’nın öldürülmesi olayını Yahudilere atfedip onları kötülükle damgalamış ve Hıristiyanları Yahudi ırkına karşı düşman yapmışsa da, bu olay İslamın Yahudi düşmanlığına saplanmasında rol oynamamıştır. Şu bakımdan ki, İslam da “Yahudi düşmanlığı”nın ilk tohumlarını atan Muhammed, Yahudilerin İsa’yı öldürmüş oldukları karinesinden hareket etmemiştir; aksine İsa’nın Yahudiler tarafından öldürülmediğine dair Kur’an’a ayetler bile koymuştur; örneğin Nisa Suresi’nde şöyle yazılıdır.
“(Yahudiler), ‘Allah’ın oğlu İsa mesihi öldürdük’ dediler. Oysa onu öldürmediler ve asmadılar, fakat onlara öyle göründü…” (Nisa Suresi, ayet 156-158)
Üstelik Muhammed’in peygamberlik iddiasıyla ortaya çıktığı ve İslamı yaydığı tarihe gelinceye kadar Araplar, Yahudiler ve Hıristiyanlar (özellikle Mekke ve Medine’de) iç içe, yan yana ve çoğu zaman dostane bir şekilde yaşamaktaydılar. Araplar arasında Hıristiyan ve Yahudi olanlar da vardı. Her ne kadar Muhammed döneminde Yahudiler ve Hıristiyanlar arasında dinsel bazı çekişmeler görülse de, bu çekişmeler kin, nefret, savaş ya da vuruşmalı saldırganlık şekline dönüşmüş değildi. Kin ve nefreti yaratan, Yahudileri ve Hıristiyanları aşağılatan, onlarla dost olmayı yasaklayan ve nihayet onlara karşı (tıpkı müşrik Araplara karşı yaptığı gibi) savaş yolunu açan bizzat Muhammed’dir.
Yine bunun gibi Yahudileri “hain ve kötü bir ırk” şeklinde tanımlayan görüş, her kadar Hıristiyan dünyasında geçerli olmuşsa da, bu görüşün Hıristiyan etkisiyle İslama girdiğini iddia etmek yanlıştır; çünkü Yahudileri bu olumsuzluklar içerisinde tanımlayan doğrudan doğruya Muhammed olmuştur. O kadar ki, onların Tanrı tarafından “maymun”, “domuz” ya da “fare” şekline dönüştürüldüğünü, alınlarına “zillet ve meskenet” (alçaklık ve düşkünlük) damgasının vurulduğunu ve bu nedenle onların, nerede bulunurlarsa bulunsunlar, alçaklık damgasından kurtulamayacaklarını söylemiş ve bu söylediklerini Kur’an’a çeşitli ayetler şeklinde yerleştirmiştir (örneğin bkz. Bakara Suresi, ayet 65; Maide Suresi, ayet 60 vd..; A’rat Suresi, ayet 166 vd…)
Muhammed’den sonra bu düşmanlık, İslam tarihi boyunca Müslüman yöneticiler tarafından ısrarla sürdürülen bir siyaset olmuştur. Bu siyaset bazı hoşgörülü halifeler zamanında yumuşatılmış olmakla beraber, çoğu hoşgörüsüz halifeler tarafından şiddetlendirilmiştir. Fakat, genel olarak denilebilir ki, Muhammed’in Yahudiler ve Hıristiyanlar aleyhine getirdiği son derece haşin hükümler, insan tabiatına ters düştüğü içindir ki, hiçbir zaman tam bir uygulamaya tabi tutulamamıştır. O kadar ki, Fatih Sultan Mehmet gibi bir padişah, Kur’an’daki Yahudi aleyhtarı hükümlere aldırış etmeyerek (muhtemelen Türkün eskiden kalma hoşgörü geleneğine yer vererek) İspanya’dan sürülen Yahudilere, ülkesinin kapılarnı açmıştır. Fakat, bu birkaç örneğe bakarak İslam şeriatının başka dinlere karşı hoşgörüye yer verdiği iddialarına sarılmak yanlış olur. Yahudilerin ve Hıristiyanların İslam ülkelerinde çok kötü denebilecek yaşamlara maruz bırakılmamaları, İslamın özüne bağlılıktan değil, aksine, bazı halifelerin ve hükümdarların bu özü zaman zaman bilmezlikten gelmiş olmalarındandır. Bununla beraber yine de “gavur” düşmanlığı denen şey, her bir Müslüman kişinin beynini ve ruhunu besleyen bir gıda işini görmekten geri kalmamıştır. Nasıl ki Batı ülkelerinde Yahudiler, kendilerine ayrılmış mahalle ve yerlerde (gettolarda) ayrı bir şekilde yaşamışsalar, Müslüman ülkelerde de kendilerine ayrılmış mahallelerde yaşamışlardır. Nasıl ki Batı’da Yahudiler hor ve aşağı görülmüşseler, İslam ülkelerinde de aynı şekilde (belki Hıristiyanlardan biraz daha az farklı olarak) hor görülmüşlerdir, hala da görülmektedirler. Ancak, ticaret, sanat ve ilim alanlarında becerikli oldukları için, kendilerine yönelik husumet havası içerisinde yaşam olanağına sahip olmuşlardır. (…)
Muhammed’in genel olarak hoşgörüye yer verirmiş gibi görünen eylemleri olmamış değildir; fakat bunlar da hoşgörü amacıyla ve inanç özgürlüğü adına yapılmış şeyler değildir. Bunlar sadece izlediği dinsel siyasetine esnekliğini sağlamak ve kişileri kendisine baş eğdirmek amacıyla öngörülmüş şeylerdir. Nitekim, hoşgörü niteliğindeki hükümlerden bir kısmı, kişileri, zorluğa katlanmadan İslami kuralları uygulamaya alıştırma amacına yöneliktir. Örneğin, “Dinde zorlama olmaz” hükmü, kişilere inanç özgülüğü tanımak için değil, fakat din uygulamasını (özellikle ibadet işini) kolaylaştırmak üzere öngörülmüştür. Yolculuğa çıkan bir Müslümanın oruç tutma zorunluluğundan uzak kılınması, namaz kılarken yeleğinin içine tükürebilmesi, hayızlı kadınla cinsi münasebette bulunmadan sevişebilmesi ve buna benzer kolaylıklardan yararlanması, “dinde zorlama olmaz” şeklindeki hükümler sayesinde mümkün kılınmıştır. Daha başka bir deyimle bu tür hükümlerin, dinsel özgürlükle (örneğin kişilere, İslamdan çıkıp diledikleri dine girmek ya da diledikleri gibi dinde serbestçe iş görmek olasılığını sağlamakla) ilgisi yoktur; çünkü bu aynı Kur’an, İslamdan başka bir dine yönelenlerin sapık olduklarını ilan etmek bir yana, “müşriklerin” ya da “dinden çıkanların öldürülmelerini” emretmekten tutunuz da “Yeryüzünde yalnız İslam kalana kadar kafirlerle savaşın” (Bakara Suresi, ayet 193; Tevbe Suresi, ayet 29) diyerek farklı inançtakilere karşı cihadı şart kılmaya varıncaya kadar, din ve inanç özgürlüğünü sıfıra indirgeyecek ne varsa her şeyi öngörmüştür.
Öte yandan farkı din ve inançtakilere karşı hoşgörü niteliğinde görünen bir kısım hükümler, Muhammed’in henüz güçlü olmadığı ve bu nedenle hoşgörülüymüş gibi davranmaktan başka çaresi bulunmadığı dönemde (genellikle birinci Mekke döneminde) koymuş olduğu şeylerdir ki, daha sonraki Medine döneminde yerleştirdiği “şiddet” ve “zorlama” niteliğinde emirleriyle çelişmeli ve dolayısıyla geçersiz kalacaktır. Nice örnekten birini vermek gerekirse, Kur’an’da Kafirun Suresi’nde, “Sizin dininiz size, benim dinim banadır” (Kafirun Suresi, ayet 6) diye yazılıdır. Buna bakarak sanılır ki, İslam, sanki İslamdan başka dinleri ve başka inançları “geçerli” saymış, sanki farklı din ve inançta olanlara özgürlük bırakmıştır. Oysa ki, bu sözleri Muhammed, daha henüz güçsüz bulunduğu Mekke döneminde ve kendisini sadece Araplara gönderilmiş peygamber olarak tanımlarken söylemiştir. “Tek tanrı” fikrine bağlı olmayan ve puta tapan Araplara -ki bunları “müşrik” diye çağırırdı- kendisini peygamber olarak kabul ettirmek istemiş, fakat başarı sağlayamayınca, üstelik onları zorlamak üzere elinde de başkaca bir şey olmayınca, “Sizin dininiz (yani putperestliğiniz) size, benim dinim (yani İslam) banadır” diye konuşmuştur. Fakat, Medine’ye göçten sonra yavaş yavaş güçlenip de, kendisini sadece Arapların değil, Arap olmayanların da (örneğin Yahudilerin, Hıristiyanların vd.) peygamberi olarak gösterme hevesine kapılınca, İslamdan başka “gerçek” bir din olmadığı görüşüne sarılıp, vuruşmalı savaş yoluyla İslamı zorla kabul ettirme siyasetine başvurmuştur. (…)
Ve işte kendisini onlara “peygamber” olarak kabul ettiremeyeceğini anladığı andan itibarendir ki, Tanrı katında İslamdan başka gerçek din olmadığını, Tanrı’nın insanlara daha yaratılışta verdiği dinin sadece İslam dini olduğunu ve İslamdan başka bir dine yönelmenin “sapıklık” sayıldığını bildirmiş, Kur’an’a bu doğrultuda ayetler koymuştur (örneğin bkz. Rum Suresi, ayet 30; Al-i İmran Suresi, ayet 19, 83, 85; Maide Suresi, ayet 51 vd…). (…)
Muhammed’n getirdiği İslami anlayışa göre, Yahudilik ve Hıristiyanlık gerçek din niteliğinde şeyler değildir. Bu itibarla, Yahudilerden ve Hıristiyanlardan Muhammed’i peygamber saymayanlar, Kur’an’a inanmayanlar, “kafir”, “sapık” ve “cehennem ehli” olup, onlarla dostluk ilişkisi kurmak yasaktır (örneğin bkz. Maide Suresi, ayet 51). Hatta Yahudilere ve Hıristiyanlara karşı “cihad” açmak, İslamı kabul etmelerine ya da küçülerek “cizye” (kafa parası) vermelerine kadar savaşmak ve yeryüzü İslam olana kadar tüm “kafir”lere karşı savaşı sürdürmek şarttır (örneğin, Bakara Suresi, ayet 193; Tevbe Suresi, ayet 5, 29)
Tekrar edelim ki, Mekke döneminin nispeten yumuşak ve hoşgörülüymüş gibi görünen ayetleri, daha sonraki Medine döneminin İslamdan başka din ve inançlara karşı hoşgörüsüz ve son derece sert nitelikteki ayetleriyle çelişkilidir. Birbirlerine ters düşen, birbirleriyle çelişkili bulunan hükümlerin aynı zamanda uygulanmaları mümkün olamayacağına göre, bu ayetlerden Mekke dönemine ait olanların, Medine döneminde indiği kabul edilen ayetlerle geçersiz kılındığını kabul etmekten başka bir yol yoktur. Çünkü, Medine dönemine ait ayetler, Mekke dönemi ayetlerinden daha sonra konmuş şeylerdir. Bilindiği gibi bir hüküm, kendisinden sonra gelen hükmü değil, fakat daha önce gelen bir hükmü ortadan kaldırabilir. Böyle olunca Medine döneminin şiddet ifade eden hükümlerinin, daha önceki Mekke döneminin yumuşak nitelikteki hükümlerini geçersiz kılması doğaldır.”
Halkın Birliği Devrimci Halkın Birliği