İŞKENCEDE KATLEDİLMESİNİN 53.YILINDA ÇOK YÖNLÜ BİR ÖNDER OLARAK İBRAHİM KAYPAKKAYADA..!

Türkiye devrimi Kaypakkaya gibi militan ve çok yönlü önderler yetiştirememenin sıkıntısını ve zorluklarını yaşıyor.Türkiye devrimi uzun süreçte iki atılım iki yenilgi ve üçüncü atılım dönemine tanıklık etti ve ediyor. Bu uzun sürecin ardından arkamıza dönüp bir baktığımızda işin neresinde durduğumuz sorusunu kendimize sormadan geçmenin sorumlu bir tutum olmadığını düşünüyoruz. Bu kadar zengin bir devrimci hareketliliğe ve pratiğine sahip olan binlerce şehidiyle ve onları bulan örgütüyle yüzbinleri harekete geçirmeyi başaran devrimci ve komünist hareket, neden bu savaşımı süreklilik ve istikrar içinde ileri taşımasını başaramadı ve her darbenin ardından sil baştan yaparak, her şeye yeniden başlamakla yüz yüze kaldı. Bu alanda bir çok yönüyle irdelenmesi gereken yanların olduğu bir gerçek. Ama daha da önemlisi “deneyle, çekirdekten yetişmiş ve uzun bir çıraklıktan geçmiş, aralarında çok iyi anlaşan önderler olmaksızın, çağdaş toplumda hiç bir sınıfın mücadeleyi kararlı bir biçimde yürütmesi düşünülemez” diyen Lenin, sanki 50. yıllık devrimci tarihimizin temel zaafının anahtarını bize veriyordu.İşte dün olduğu gibi bugün de Türkiye devrimci ve komünist hareketinin ileri atılıp, güçleri toparlayarak savaşçı bir örgütü yaratarak savaşın başına geçme başarısı gösterememesinin temel nedeni, teorik-siyasal-örgütsel ve eylem alanında yetişmiş uzun bir çıraklık dönemini deneylerden damıtarak ve bileğinin hakkıyla önderliği kazanan kendi içinde uyumlu anlaşan ve çalışan bir öncü kadrolar kuşağı yetiştirememiş oluşudur. 12 Mart cuntası devrimci önder ve komünist önderleri katlederek, Türkiye devrimci hareketini daha işin başından önderliksiz bıraktı. İbrahim, Mahir, Deniz’lerin katledilmesi her üç örgütte de önderlik krizi, dağılma ve parçalanmaları koşullandırdı. 1974-1975 yeniden toparlanma döneminde önderlik potansiyeli taşıyan birçok unsur öne çıktı. Fakat bunların büyük bir bölümü sınıflar savaşımının keskinliğine dayanmayarak, eriyip gittiler. 1978’lerden sonra devrimci ve komünist hareketin önderliklerini ciddi savaşımlar içinde geçmemiş, uzun çıraklık dönemi yaşamamış ve kendisiyle barışık olmadığı gibi yoldaşlarıyla da barışık olmayan “acemi erler” oluşturdu. Ciddi teorik birikimi, siyasal ve örgütsel deneyimi olmayan ve zorlu savaşımlar içinde pişerek gelmeyen bu “acemi erler” 12 Eylül faşist cuntasının azgın terörüyle karşılaştıklarında ne yapacaklarını bilemez, sudan çıkmış balığa döndüler. Bu dönem bir çok önderi, bırak sen önder olmayı bir il komitesini bile yönetemez durumda olduğunu açığa serdi. 12 Eylül yenilgisi devrimci komünist hareketin saflarında büyük bir erozyona yol açtı ve acemi erlerin ezici çoğunluğu devrim gemisini terk ederek, soluğu sınıf savaşımının dışında aldı. Kalanlar mücadeleyi yeniden toparlayarak savaşımı ileri taşımaya çalıştı. Ne ki mücadele ipine tutunarak ilerlemeye ve yeniden savaşımı örmeye çalışan bu önderlerin sırtlarında geride kalan sürece ilişkin önemli olumsuz yükler vardı. Dahası, bu önderlerin önemli bir bölümü, ideolojik sallantı ve teorik sapma içine düşmüşlerdi. Çok büyük revizyonist eğilimlerle ya uzlaşmışlar ya da aynı noktada buluşmuşlardı. Yılların deney ve tecrübe birikimi, teorik-siyasal seviyenin yükselmiş olmasına karşın, yine de devrimci ve komünist hareketin önderliğine soyunanlar İbrahim Kaypakkaya gibi önderleri aşma başarısını gösterememişlerdir. Türkiye devrimci ve komünist hareketi 1976’dan sonra kah sağ’a kah sol’a sapmada adeta kronik bir hastalığa tutulmuştur.Elbette bunda esas neden önderliğe soyunanların geriliği ve çapsızlıklarının yanında, Türkiye devriminin özgünlüğüyle yeterince ilgilenmeme ve kitabi-dogmatik bir mevzide sorunlara yanıt aramaya çalışmaktan olmuştur. Bugün devrim için ortam düne göre daha iyi ve her geçen gün devrimin lehine dönmeye devam etmektedir. Devrimci ortamın tahlilini yapmak ve süreci doğru olarak analiz etmek yetmiyor. Bu sürece müdahale ederek, içinde büyümek ve devrimin öncülüğünü yakalamak, devrimci örgütlerin önderliğine düşüyor. Sınıf savaşımının her günkü gelişimine müdahale ederek, buradan ilerlemeye çalışmayan, tuttuğunu koparan, vurduğu yerden ses getiren ve savaşkanlık tutkusuyla kendisini savaşımın engin denizine atmayan bir önderlik, ne devrimi zafere taşıyabilir ve ne de bilgeliğiyle devrime yol göstererek yığınları devrim savaşında savaşa sürebilir. İşte İbrahim Kaypakkaya gibi önderlere Türkiye devrimi bunun için daha fazla ihtiyaç duymaktadır.O, 1973 18 Mayıs’ında Diyarbakır zindanlarında 3,5 ay süren ağır işkenceler sonucu katledildiğinde 24 yaşındaydı. Faşist cellatlar onu haince katlettiğinde bugünkü gibi 40 yıllık bir mücadele deney, tecrübe ve bilgi birikimine sahip değildi. Bütün bunlara rağmen İbrahim yoldaş, Türkiye devriminin zafere ulaşmasındaki önder prototipini bize veriyordu. Onun için biz bu yazımızda İbrahim Kaypakkaya’nın önderlik özelliklerini anlatacak ve ondan öğrenmeye çalışacağız.ÖNDERLER ZORLU KAVGADA YETİŞİRProletarya, önderlerden özel yetenek ister. İK yoldaş gibi insanlara ancak proletaryanın saflarında rastlanır. O, Proletaryanın en iyi özelliklerini şahsında toplamıştı. Böyle olduğu için o gerçek anlamda bir yapı ustasıydı. “Kapitalizmin tabutuna çiviyi vuracak büyük çekiç” görünümüyle, İK dün olduğu gibi bugün de örnek almamız gereken önder tipidir. Kapitalist toplumda, komünist önderler kolay yetişmez. Hele İK gibileri ise daha zor yetişir. Son 49 yıllık süreç, bize bunu daha yakıcı gösterdi. Dün İK’yı küçümseyen onu “sol sapma içinde olan köylü devrimcisi” olarak mahkum etmeye çalışanlar, bugün İK’nın 49 yıl önce söylediği, “devrimci iradenin rolünü ve devrimin silahlı güçlerinin daha bugünden oluşturulması görüşüne” bugün ancak uluşabiliyorlarsa, burada İK’nın uzak görüşlülüğü ve komünist öngörülülüğünün teslim edilmesi gerekmiyor mu? Ama bu mütevazilik ne gezer. Çünkü onlar için dün dündür, bugün bugündür. İK bu tip önderlerden değildi. O mücadelenin ateşi içinde pişerek, çelikleşerek sağlam bir savaşçı; yetenekli ve çok yönlü bir önder haline geldi. Kuşkusuz, komünist önderleri biçimlendiren de koşullardır, mücadeledir; ama bütün bunların özel yeteneklerle birleşmesi gerekir.Kısa devrimci yaşamına bir göz atıldığında onun bilgisizlikten teoriyi kavramaya geçiş sürecinde sürekli devrimci bir yol izlediği görülür. Devrimci hareket içine adım attığından itibaren, teoriyle-pratiği kaynaştırmaya çalıştı. Devrimci hareketle yüz yüze geldiği öğrencilik yıllarında dikkatlice temel eserleri okurken, aynı zamanda kavganın bir neferi olarak ileri atıldı. Yüksek öğrenim gençliğinin mücadelesinde yer aldı ve kısa sürede örnek tavırlarıyla öne fırladı. Ön saflarda savaşımın zorluklarını omuzlamaktan yılmadı, tersine sorumluluklarına içtenlikle sarılarak, öğrenci gençliğin savaşımını yükseltmekten, köylülerin toprak işgallerine, işçilerin grev ve direnişlerinden, küçük üreticilerin miting ve yürüyüşlerinde yer alarak, sınıflar savaşımına daha aktif olarak katıldı.O bir yandan gelişen kitle mücadelesi içinde yer alırken, diğer yandan da devrimci teoriyi derinden kavramaya girişti. Genç ve tecrübesiz olmasına rağmen, yayın organlarında yazıları ve incelemeleri yer aldı. Bu yöndeki gelişmesinde tahlilleri ve sorunları ciddi olarak ele almaya çalışması dikkat çekiciydi. Özellikle işçi köylü hareketler ve proleter devrimci politika ve Çorumda “sınıfların tahlili” ve PDA revizyonizmin eleştirisi adlı yazılı eleştirisi, Kemalizm, milli mesele incelemeleri Marksizmin canlı kavranışına ve Türkiye devriminin özgünlüklerini yakalamaya yönelik önemli çalışmalardır. O esas itibarıyla Marksist-Leninist olan bir çizgi geliştirdi. Çok önemli hatalar ve eksikliklerin olması, Maocu revizyonizmden derinden etkilenmesi ve Çin devriminin daha fazla etkisinde kalması bu gerçeği değiştirmez.iK’nın geliştirdiği çizgi, o güne kadar devrimci hareket üzerine çöreklenen revizyonist ihaneti yerle bir etme ve oportünizmin hakimiyetine son verme yolunda gerçek anlamda bir atılımdır. Onun komünist bir önder olarak büyüklüğü tam da burada yatar. Geliştirdiği çizginin hatalar ve eksiklikler taşıması, bu gerçeği gölgelemez. Çünkü devrimci hareketin o günkü şartlarda doruğunu İK temsil ediyordu. Ondan daha ileri ne bir teorik atılım ve program vardı ve ne de pratik. Bu halde bugün kalkıp dünü kendi koşullarından koparak değerlendirmek, dipsiz kuyuya benzer. Çünkü o koşullarda, M-L’nin en temel eserlerinden bir çoğu Türkçeye kazandırılmamıştı. Devrimci teori hakkında revizyonist tahrifat ve saptırmalarla bozulan kısır bulgular vardı. Mao, M-L bir klasiği olarak görülüp, değerlendiriliyor ve UKH’nin önderi olarak görülüyordu. Dünyanın dört bir yanında halk savaşı merkezli gerilla savaşları yükseliyordu. Aynı zamanda geniş devrimci kuşak, devrimci deney yönünde oldukça eksikti. Dolaysız tecrübe olarak, kendiliğinden gelme kitle mücadelesine katılmaktan öte bir veriye sahip değildi. Komünist hareketin üzerinde yükleneceği miras kısır ve yetersizdi. Bir komünist önder olarak İK, ancak bu şartlarda bunları yapabilirdi. O koşullarda İK’dan daha ilerisini beklemek, hiç de bilimsel bir yaklaşım olmayacaktır.Komünist bir örgütün önderliği, her zaman ateş hattında olan bir savaşçı kurmayı olmak zorundadır. Bunun için en dinamik, en cesur ve en bilinçli öğelerden oluşmalıdır. Uzaktan başarılı bir önderlik yapılamaz. Komünist bir hareketin önderliği de, örgüt kitlesiyle birlikte, ama örgüt kitlesinin ön safında olmalı, görevlerinin başında yer almalıdır. ” Kitlelerin kendiliğinden atılımı ne kadar büyümüş, hareket ne kadar yaygınlık kazanmışsa, komünist bir önderliğin teorik, siyasal ve örgütsel çalışmasına yüksek bir bilincin gerekliliği de o kadar çok kendisini duyurur”. Bugün de böylesi bir önderliğe ihtiyaç duyuyoruz ve İK burada da kilometre taşıdır. Çok yönlü bir önderliği şahsında cisimleştirmesi dikkate alınırsa, İK hala komünist hareketin bugün de aşamadığı bir önder tipidir.-devam edecek-ÇOK YÖNLÜLÜK”Kişinin kendini proleter devrimin ve proleter partinin önderi olarak kanıtlaması için, teorik güç ile proleter hareketin pratik-örgütsel deneyimlerini bireyinde toplamak zorundadır”. (Stalin) Bu açıdan, İK, öğrenilmesi gereken bir önder tipidir.Çok yönlülük söz konusu olduğunda, İK, sıradan önderlerden değildi. O, daha yüksek tipte bir önder, teorik enginliğe sahip, hareketi korkusuzca örgütleyip ilerleten, sorunlara kuşbakışı bakan, büyük bir dinamizm ve inisiyatif gösteren, çok yönlülüğü şahsında birleştiren bir önderdi. Teorinin sorunlarına egemenlik, cesur ve korkusuz eleştiricilik, kendi gücüne güven, davaya büyük bağlılık, şaşılacak sabır, büyük direngenlik, uzak görüşlülük, örgüt kitlesiyle birlikte hareket etme yeteneği, en zor anda dahi yolunu şaşırmadan korkusuzca yürüyebilme başarısı, vb. bütün bunlar onun önderliğinin diğer yönleriydi.İyi bir önderlik için yalnız başına teori, yalnız başına inanç, yalnız başına pratisyenlik, yalnız başına profesyonel ustalık yetmez, bunların birleşmesi gerekir. ‹K’nın önderliğini anlamlı kılan bütün bunları şahsında cisimleştirmiş olmasıdır. Önderlik de kazanılır. Yani bir süreç sorunudur. Başarılı bir önderlik için teorik, siyasal ve örgütsel bakımdan hareketi yönetecek bir etkinliğe ulaşmak, iyi bir hazırlık ve donanım şattır. Uyumlu ve istikrarlı bir önderlik için de bu gereklidir. İK’nın, “proletarya devriminin cebir dersine gerçekten nüfuz etmiş durumu”nu, bütün bu açılardan görmek olanaklı. İK’nın önderlik pratiği de gösteriyor ki, başarılı, uyumlu ve yetenekli bir önderlik yalnızca daha çok bilgiye; daha çok etkileme, inandırma ve sürükleme gücüne; örgüt kitlesiyle daha çok diyaloğa; daha çok dinamizm ve inisiyatife; bir önder gibi davranmada daha çok kararlı olmaya, vb. dayanır. Bu bakımdan önderlik, yetkilerle verilmez, ancak mücadele içinde, yorulmak bilmeyen bir çabayla kazanılabilir. Önderlik her günkü bir iştir. Başarılı bir önderliğin olmazsa olmaz koşulu, önderliğin gerektirdiği yoğunlaşmayı gösterebilmektir. Önderlik işi de bir sanattır, hem de oldukça büyük incelikleri olan, taşı taş üzerine ustaca koymayı gerektiren bir sanat. Sorunlara kuşbakışı bakmayanlar, iyi önderler olamazlar. İyi bir önder, herşeyden önce her durumda yolunu bulur, başkalarına yol gösterir. Kuramı “genellemeye çevirmez, aksine onu toplumsal düzeyin, ekonominin ve politikanın verili zamansal ve mekânsal koşullarına uyarlar.”Başarılı bir önderlik, karar verirken üzerine sorumluluk alma yeteneğini gerektirir. Sorumluluktan korkan insan önder olamaz. Önder odur ki, en ağır sorumluluklar üstlenmekten bir an bile tereddüte düşmemeli, zorluklardan yılmamalı, en zor anda dahi yolunu şaşırmadan dimdik ayakta durabilmeli, her zaman mücadelenin gerektirdiği özveriyi gösterebilmelidir. “Gerçek bir sosyalist lider yenilgi anında kendisini kaybetmeyen, başarı anında ne yapacağını şaşırmayan, kararların yürütülmesinde sarsılmaz bir sağlamlık gösteren kişidir” (Dimitrov). Bu açıdan, İK, yenilgi anında sızlanmaya başlayan ve cesaretini kaybeden, sıradanlaşan önderlere hiç benzemiyordu. Diğer yandan, “zafer, bazı önderlerin başına vurur, onları burnu büyük ve kibirli yapar. Onlar, böylesi durumlarda, zaferi kanıtlamaya başlar ve yan gelip yatarlar” (Stalin). Ama İK, bu gibi önderlere de hiç benzemiyordu. O, her dönemin önder tipiydi. Bir enerji küpüdür.ENERJİ KÜPÜ VE SAVAŞKANLIK TUTKUSUİK, komünist bir önder olarak gerçek anlamda bir enerji küpüydü. O, bitmez tükenmez bir enerjiye sahipti. Siyasal iktidarın fethedilmesi ruhuyla, bir önder gibi davranma kararlılığıyla dopdoluydu. Taşıdığı yüksek dinamizm ve inisiyatif, kendini yenilemedeki üstün başarısı buradan geliyordu. Enginleri fethetme ruhuna sahipti. Başarılı bir önderlik için koşulların gerektirdiği dinamizm ve inisiyatifi göstermek şarttır. İK’nın önderlik pratiği de buna örnektir. Yalnızca teoride değil, yalnızca bir takım kararlarda değil, hareketin günlük çalışması içerisinde de onun pratik çalışmada dinamik ve inisiyatifli davrandığını görmek olanaklı. Küçük burjuva miskinliği ve kararsızlığına karşı uzlaşmazlık, onun pratik tutumunun bir diğer yanıdır.Siyasal yaşamın merkezi gibi davranmak başarılı bir önderliğin olmazsa olmaz koşuludur. Uzağı görmek, belli anda belli sorunlar üzerinde yoğunlaşmak, örgüt kitlesini zamanında harekete geçirmek, kararların uygulanmaya başlanması ve bu yolda karşılaşılacak zorlukların aşılmasında önayak olmak, vb. önderliğin gereğidir. Yine, başarılı bir önderlik için hareketin ihtiyaçlarının gerektirdiği geniş ve cesur planlar yapmak da vazgeçilmezdir. Ama, bu çalışmanın gerektirdiği canlılık ve girişkenlik olmadan bu olmaz. Uyuşukluk ve gevşeklik içinde olanlar, var olanlarla yetinenler iyi önderler olamazlar. Teorik donanımını, görevleri hakkındaki bilgilerini, kişiliklerindeki devrimci güçle ve görevlerini uygulama ustalığıyla birleştiremeyenler gerçek anlamda birer önder gibi davranamazlar. Mücadelenin en çeşitli ve değişen koşullarına uyma yeteneği gösteremeyenler, örnek tipler değildirler. Oysa, başarılı bir önderliğin, koşullar ne olursa olsun her durumda, olaylara ve gelişmelere olabildiğince “enerjik, türdeş ve akılcı biçimde cevap” vermesi gerekir. Dinamizm ve inisiyatifin, derin bilgiyle; geniş açılımlarla tamamlanması şarttır. Komünist bir önder olarak İK, bunun da örneğidir.SÜREKLİ İLERİYE BAKMAKİyi bir önder, sürekli ileriye bakan kişidir. Sürekli ileriye bakmak, aynı zamanda kendini ve varolanı aşma yeteneğini gerektirir. Böyle olduğu içindir ki, önderlik, bir aşama sorunudur. İK, burada da bir prototiptir.O, yönünü sürekli tarihsel harekete göre, ileriye, gelişene göre tayin etti. Ülke devriminin programatik, stratejik ve taktik sorunlarında ulaştığı sonuçlar olsun, revizyonizme karşı vurucu darbeleri olsun ileriye doğru atılmış gerçek hamleler. Burada esas gücünü tarihsel benzerlikler ve paralelliklerden değil, kendisini çevreleyen ilişkilerin, nesnel sürecin materyalist analizine dayandırmaktan alıyordu. Attığı her adımı, buna göre denetlemeye, duruma uygun araçları saptama, ve yaratıcı davranmadaki keskinliği onun metodolojik tutumunu daha da anlamlı kılıyordu. O, her türlü tutuculardan doktrincilerden farklıydı. Eylemi, uyuşukluktan, kalıplardan ve entelektüel gevezeliklerden uzaktı.Bir önderin alçakgönüllülüğü ve hatalar karşısındaki tutumu, gerçek anlamda onun çapını gösterdiği gibi, aşma sorunu alanındaki durumu hakkında da bir fikir verir. İK, bu alanda da bir örnektir. O, çevresine ve yoldaşların karşı daima öğretici ve örnek oluyor, kibirliliğe, hotzotçuluğa meydan vermiyordu. Gördüğü hataları hiç zaman geçirmeden eleştiriyordu. Bunu yaparken daima öğretici oluyordu. O, tembelliğe, rahatlığa meydan vermiyor, bütün zamanını değerlendirmeye her zaman büyük bir özen gösteriyordu. Büyük, küçük iş ayrımı yapmadan her göreve koşuyordu. Marksist-Leninist teoriyi öğrenmeye ve derinden kavramaya büyük özen gösteriyordu. Hiçbir noktanın üstünkörü geçilmesine meydan vermiyor, her ince noktayı açıklığa kavuşturmaya çalışıyordu. Sınıflar arasındaki mücadeleyi kararlılıkla sürdürürken, bu mücadelenin kopmaz ve önemli bir yanı olan iki çizgi arasındaki mücadeleyi de aralıksız sürdürüyordu. Hem kendi içinde hem de yoldaşları arasında proleter yolla, burjuva yol arasındaki mücadelede tavizsiz oluyordu. Militan ruh, mücadelecilik, onun her davranışına yansıyordu. Kısacası, O, Marks’ın sözleriyle bulduğu duruma korkusuzca saldıran, göğe hücuma kalkan gerçek anlamda bir komünardı.Komünist hareketin gündeminde hala “otorite gücü taşıyan çözümlere muhtaç” çok sayıda sorunun bulunması da, İK gibi, önderlere ihtiyacı arttırıyor. Onun, aşma alanındaki tutumu, bu ihtiyacı karşılamada yetenekli bir önderliğin geliştirilmesinde de örnek olmalıdır.İLKELERE ORTODOKSÇA BAĞLILIKSınıf düşmanlarına karşı kavgada olduğu gibi, Marksizm-Leninizm’den sapmalara kaşı mücadelede de İK, büyük bir dava adamıydı. O, bir komünist önder olarak akıntıya karşı yüzmekten asla korkmazdı. Marksizm-Leninizm’in canlı ve devrimci ilkelerinin, ölü, boş formüller haline getirilmesine her zaman karşı durdu. ilkeler uğruna gerektiğinde tek başına kalmaktan korkmayacak denli korkusuzdu.Sınıf mücadelesine canlılıkla katılması, teoriye tutarlılıkla yaklaşmaya çalışması, burjuvaziye, faşizme ve oportünizme karşı uzlaşmaz bir tutum benimsemesine yol açtı. O, her zaman ilkeleri çıkış noktası olarak aldı.15-16 Haziran 1970’ten sonra gelen sıkıyönetim dönemlerinde çalışıma tarzı ve örgütlenme ilkelerini daha köklü olarak kavradı. O zaman içinde yer aldığı PDA hareketinin barışçı, reformcu anlayıştaki yönetimine karşı doğru ilkeler uğruna mücadeleye başladı. Özellikle işçi sınıfı içinde kalıcı, militan bir yapıya sahip örgütlenmeyi savundu, PDA’nın oportünist yöneticilerinin legal büroları temel alan anlayışına karşı mücadele etti.12 Mart döneminde devrimci hareket içinde önemli gelişmeler oldu. Saflaşma süreci hızlandı. Sınıf mücadelesinin keskinleşmesi faşist diktatörlüğe karşı farklı tavırların ortaya çıkmasına yol açtı. Bu gelişim, PDA saflarında da etkisini gösterdi. Bazı konularda boy gösteren farklı anlayışlar, iki çizgi olarak belirmeye başladı.İK, PDA yönetiminin darbeci, reformcu anlayışlarına karşı uzlaşmaz şekilde tavır aldı. İnandığı ilkeleri sarsılmadan savundu ve bunların hayat tarafından doğrulanıp doğrulanmadığını bizzat görmek için, kitleler arasında faaliyetinde uygulamaya koyuldu. Özellikle, bu tavırlarıyla sözü başka, yaptığı başka olan PDA oportünistlerinden farklı tutumu belirgin olarak ortaya çıkıyordu.PDA içinde beliren farklı anlayışlar karşısında yöneticiler darbeci yöntemler kullandılar. Aktif ideolojik mücadele yerine, mücadeleyi bastırma, dedikodu ve iftira kampanyaları yürüttüler. Bütün bunlar İK’nın kararlılığını ve ilkelere bağlı inançlarını sarsmadı. O, teoriye daha sıkı sarılarak, oportünizmin cilalı teorilerinin altındaki özü ortaya çıkardı. Özellikle antifaşist mücadele adına reformculuğun kuyruğuna takılma, proletaryaya ve kendi gücüne güvenme yerine burjuvaziye güvenme anlayışlarını mahkum etti.SÖZ İLE EYLEM ARASINDA UYUMİK, sözü ile eylemi uyumlu olan önder tipine örnektir. O, en zor koşullarda bile ibresi şaşmaz pusulaydı. Sözünün eri olması, komünist bir önder olarak onun karakteristik özelliklerinden biriydi. Bu tutumu, düşmanlarında bile saygınlık yaratıyordu.Sözü ile eylemi arasındaki uyum, bir komünist önderin, saygınlığının, sözüne güvenirliğin de bir ölçütüdür. Laf yapıp, pratikte buna uygun davranmamak, oportünizmin ayırıcı bir özelliğidir. Sosyal pratik, söz ile eylem arasında uyum olup olmamasının da aynasıdır. Bu bakımdan, bir komünist önder de, bir komünist önderlik de, sürecin çeşitli yönleri ve aşamalarında ortaya koyduğu tavırların, teorisiyle pratiği arasındaki uyumun bütünlüğü içinde ele alınıp değerlendirilmelidir. Ancak bu şekildeki bir yaklaşım kişiyi tek yanlılıktan kurtarır.İyi bir önder, salt bir teorisyen değil, aynı zamanda bir pratisyendir de. İK’nın, önderlik anlayışı ve pratiği, bunun canlı bir örneğidir. Onun, doğurduğu önderlik boşluğunun bugün bile doldurulmayışının bir nedeni de budur.EĞİLİP BÜKÜLMEZ İRADEİşkence tezgahlarında örnek komünist tutum söz konusu olduğunda, ilk akla gelen kişidir İbrahim. O, düşman karşısında eğilip bükülmez iradesiyle de komünist bir önder olduğunu gösterdi. O, proleter kahramanlık örneğiyle, ülkemizde komünist devrimci direnişin çığırını açtı. İbrahim Kaypakkaya, bugün de, gıpta ettiğimiz eğilmez komünist devrimci iradesiyle özellikle işkence tezgahlarındaki tutumuyla devleşen bir önder tipidir. O, komünist bir önder olarak düşman karşısında görülmemiş bir cesaret ve dayanma azmine sahip olduğunu gösterdi. Stalin’in “dağ kartalı” benzetmesi, İbrahim’i de en iyi anlatan sözcüktür. Bu “Dağ Kartalı”, şu sözleriyle sorgucularını top ateşine tutuyor, bir komünist önder olarak işkence tezgahlarında da devrimci proletaryanın gücünü ve yenilmezliğini ispatlıyordu:”Esasen biz komünist devrimciler, prensip olarak siyasi kanaatlerimizi ve görüşlerimizi hiç bir yerde gizlemeyiz. Ancak örgütsel faaliyetlerimizi, örgüt içinde bizimle çalışan arkadaşlarımız ve örgüt içerisinde olmayıp da bize yardımcı olan şahıs ve grupları açıklamayız. Kişisel sorumluluğum açısından gerekeni zaten söylemiş bulunuyorum. Ben buraya kadar anlattıklarımı samimiyetle inandığım Marksist-Leninist düşünce uğruna yaptım. Ve sonuçtan asla pişman değilim. Ben bu uğurda her türlü neticeyi göze alarak ve can bedeli bir mücadeleyi öngörerek çalıştım. Neticede yakalandım. Asla pişman değilim. Bir gün sizin elinizden kurtulursam gene aynı şekilde çalışacağım.” (İbrahim Kaypakkaya’nın Sorgusundan)İK, 12 Mart faşizminin işkenceci cellatlarına karşı yürüttüğü boyun eğmez mücadeleyle, devrimcilere ve komünistlere silinmez bir proleter yiğitlik mirası devretti. Bu gelenek, o günden beri elde güçlü bir silah olarak korunarak, sınıf mücadelesi içinde devam ettirildi, devam ettirilecektir. Ama O’nun, bize emanet ettiği miras bu kadarla sınırlı değildir. O’nun sadece bu yönünü yüceltmek, onu sadece bu çerçeve içinde kabul etmek, Kaypakkaya’nın mirasının niteliğini anlamamaktır.Kaypakkaya’nın işkencedeki proleter kahramanlık örneği tutumu, bir sınıf tavrının ifadesidir ve birbirini tamamlayan militan bir direnişçilikle, Marksist-Leninist çizgiyle bağlıdır. İK’nın işkencedeki soylu tavrı, ancak sınıf mücadelesinin çeşitli yönleri ve aşamalarında ortaya koyduğu diğer tavırlarla bütünlükle bir şekilde ele alındığında gerçek anlamını bulur. Ve O’nu komünist önder olarak asıl yücelten de budur. Şüphesiz sınıf mücadelesinin en zor geçitlerinden olan işkencede, proletaryaya, örgüte, halka devrime ve sosyalizme bağlı kalmak, komünist devrimci bir çizgide direniş bayrağını yükseltmek tüm komünist devrimcilerin görevidir. Ama en başta da komünist önderlerin görevidir. Bir komünist önder, işkencede de örnek olmak zorundadır. Bu önder olmanın gereğidir. Eğer bir komünist önder, komünist militanların ortalama tutumundan daha ileri ve örnek tutum takınmıyorsa, bu önderlik açısından bir zaaftır.Türkiye devrimci ve komünist hareketi önder ve militan kadroları, işkencede İK’nın kızıl direniş çizgisini kendilerine düstür almışlardır. Ve binlerce devrimci ve komünist militanın direnişinde İK yoldaş hep örnek olmuştur. Köksüz ağacın kuruduğu gibi, İK’yı reddederek ağacı köksüz bırakanlar da başlarına neler geleceğini bilerek hareket etmelidirler. Dün olduğu gibi, bugün de İK örnek önder tipi olmaya devam ediyor. Geçmişi olmayanın geleceği olamazDevrimci hareketi, hem kendi gerçekliğine ve hem de kendi dışındaki komünist hareketin gerçekliğine sağlıksız -dogmatik ve mükemmeliyetçilik altında inkarcılık biçiminde- bir mevzide bakmaktan bir türlü kurtulamadı. Bu akımlar için geçmişi olmayanın geleceği olamaz belgisi laftan öte pek fazla bir önem taşımadı. Devrimci hareket saflarında ilk eğilim sürekli olarak çatışa geldi, birisi olayları ve olguları kendi zemininde koparmada dünle bugün arasında diyalektik iç bağ kurma Marksist-Leninist bakış, diğeri ise dogmatizm ve mükemmeliyetçilik altında inkarcılık.Dogmatizm ve inkarcılık geçmişi değerlendirme söz konusu olduğunda devrimci hareketin başına bu iki oportünizm musallat olmuştur. Her ne kadar bu iki eğilim; dogmatizm ve mükemmeliyetçilik birbiriyle çatışmalı gözükse de, sonuçta aynı noktada birleşerek, devrimci ve komünist hareketi etkisi altına almaya çalışmaktadır. Ve kendi tarihinde öğrenme ve mücadeleyi sürekli bir hatta kesintisiz gelişimi içinde ele almadan başarının yakalanması olanaksızdır.Örneğin Kaypakkaya önderliğinde kurulan TKP/ML Hareketini işçi hareketini merkezde tutan bir çalışma oturtamadığı iddiasından dolayı küçük-burjuva olarak mahkum eden -MLKP, TİKB, TDKP, EKİM vb.- örgütler Kaypakkaya’dan 53. sene sonrada bugün hala sınıfla birleşememişlerdir.Peki nasıl oluyor da Kaypakkaya 73’te küçük-burjuva oluyor da 48. yıl sonra bir çok şeyi öğrenenler hala sınıftan uzak bir konumda semtlerde ve gençlik içinde küçük-burjuva kesimlerden devşirdikleri kadrolarla ayakta kaldıkları halde nasıl oluyor da Marksist-Leninist olabiliyorlar? Bütün bunları insan düşündüğünde bu akımların ne kadar fikir fukarası ve çift standartçı keyfiyetçi, herşeye sil baştan ve kendisiyle başlatma hafifliği içinde olduklarını görüyoruz. Bu inkarcı oportünist cenahta ortak özellik başkasına mükemmeliyetçilik kendilerine liberalizmi uygulamaktır. Demek ki geçmişe bakışta öncelikle M-L bir bakış açısına sahip olunmalı ki sürekli olarak gelgitler yaşanmasın ve örgütlerin kendi kendileriyle uğraşmaları ve kendileriyle barışık olmayan durumları ortadan kaldırılsın.Buradan hareket ettiğimizde geçmişe ve geleceğe eleştirel yaklaşım konusunda Lenin’de şunları okuyoruz: “Bugüne kadar bütün devrimci partiler gurura kapıldıkları için, güçlerinin nerede yattığını göremediklerini ve zaaflarını ortaya koymaktan korktuklarından…” (Lenin’den Aktaran SBKP (B) Tarihi)Geçmişe ve geleceğe bakarak Lenin yoldaşın bu sözlerini akıldan çıkarmamalı ve yine Lenin yoldaşın “ama yıkılmayacağız, çünkü biz zaaflarımızı ortaya koymaktan korkmuyoruz ve onları alt etmesini öğreneceğiz” (age) sözleri bize yol gösteren bir ilke olmalıdır. Geçmişe yaklaşırken şimdiye kadar dışımızdaki devrimci akımlar sürekli olarak tersini uygulaya geldiler. Ya önemli hata ve eksiklikleri komünistlikle bağdaştırmayacak bir durum olarak algılayıp olaylara dogmatikçe değişmez dar kalıplar içinde baktılar ya da olayları ve olguları kendi koşullarından soyutlayarak komünistliği diyalektik gelişme ve değişme yasalarının dışında tutarak, olaylara ve olgulara kendi dar sübjektif mükemmeliyetçi dünyasıyla yaklaşıp, her gelinen durumda geride kalanı geleceğin uzantısı olarak görmeyen herşeyi kendisiyle başlatan inkarcı bir mevzide baktılar.Devrimci ve komünist hareketin saflarında hatalara ve olumsuzluklara bakışta bu sağ ve sol oportünist iki ikiz kardeş eğilim, devrimci hareketi gurura kapılarak kendi gerçekliğine Marksist-Leninist bakışla yaklaşımı dumura uğratıcı oldu. Olayları ve olguları kendi gerçekliği zemininde ele alıp değerlendiren ve dün ile bugün arasında iç bağıntıyı kurarak dünü bugünün devamı ve geleceğin zemini olarak görüp, bu gerçeklikten hareket etmeyerek, şüpheci ve herşeyin altında bir şeyler arayan eğilimlere kapılarak, kadroların ve tabanında dünyasını altüst eden birbiriyle tezat teşkil eden değerlendirme ve yargılamalara kapaklanmaktan kurtulamadılar.Elbette bütün bunların sağlıklı bir hatta yapılabilmesi öncelikle, demokratik merkeziyetçilik ve eleştiri, özeleştiri ilkelerinin doğru kavranıp pratiğe uygulanmasında geçer. Bürokratik merkeziyetçiliğin devrimci hareketi sarıp sarmaladığı koşullarda, demokratik merkeziyetçilikten sapılarak, kararların tek başına ya da küçük bir azınlık olarak alındığı, demokratik merkeziyetçilikden sapılarak, kararların tek başına ya da küçük bir azınlık olarak alındığı, demokratik merkeziyetçilik görüntüsü altında, tartışmaları göstermelik hale getirilerek bu yolla kendi eğilimlerini egemen kılarak, kararların kolektif alınmasını engellendiği bir durumda dünle bugün arasında sağlam bağlar kurulamaz. “Tek tek kişiler tarafından alınan kararlarda tek taraflı kararlardır”, “kararlar kolektif çalışmanın ürünüdürler. Eğer bu olmazsa, eğer kararlar tek tek kişiler tarafından verilirse o zaman çalışmalarda ciddi eksiklikler ortaya çıkar.” ( Kol. Çalışma Parti Yönetimini En Yüksek İlkesidir. Slepov. s. 6)Eğer kolektif çalışma ve örgütsel mekanizmanın kolektif işleyişi sağlanmazsa pratikten kopuk üstün kararları devam eder ve örgütsel alanda da tek tek kişilerin bürokratik yöntemlerin veya biçimde kolektif özde ise bürokratik devam eder. Bürokratizmin düşmanı kolektif çalışma ve işleyiştir. Siyasal alanda uygulamamız gereken alanda da uygularsak, “kitlelerden kitlelere”, metodunu örgütsel alanda da uygularsak yani önderliğin ve üst kademelerin kadrolar ve alt kademeler tarafından bütün örgütün kitleler tarafından denetimini sağlayabilirsek, ancak o zaman, bürokratizmi yıkıp kolektivizmi egemen kılıp, sık sık önderliğin kendi isteğine göre bir uçtan diğerine giden görüş değişikliklerine de geçit veremeyiz.Yine demokrasinin ve merkeziyetçiliğin birliği, özgürlüğün ve disiplinin birliği bizim demokratik merkeziyetçiliğimizi teşkil eder. Neki merkeziyetçiliği demokrasiyle birleştirilmez ve örgüt içi demokrasinin işleyişini sağlayamazsak disiplini de oturtamayız. Bürokratik merkeziyetçiliğe son vermediğimiz gibi körü körüne itaat ve başka zamanlarda ve şartlarda sekter, yıkıcı eğilimlerin yeşermesine dönüşebilir. Keza demokratik merkeziyetçiliği kadroların inisiyatifli davranmalarını sağlamayı birleştiremezsek, yine liberal ve sekter davranışın etkisi altında kalma eğilimlerini yok edemeyiz. Örgüt içi demokrasiyi sistemli ve işin gereklerine göre uygulabilirsek, örgütün her yönden sağlamlaşmasını, merkeziyetçiliği uygulayabiliriz ve her ikisini de birleştirebilirsek örgütün savaşma gücünü ve yıkılmaz birliğini güçlendirmiş oluruz.Hata ve eksikliklere karşı mücadelede kibirli ve herşeye tu kaka diyen bir konumda durmamalıyız. Hataları aşmak için birinci olarak eleştiri, özeleştiri mekanizmasını sistemli olarak işletmeli ve ikinci olarak da eleştiri, özeleştiriyi doğru kavramalıyız. Eleştiri yaparken amacın ideolojik berraklık ve örgüt birliğinin güçlendirilmesi olduğu asla unutulmamalıdır. Dahası örgüt içi mücadelede ikna, değiştirip, dönüştürme metodunu önde tutmalı ve iflah olmaz ve yıkıcı bir konuma koyan durumlarda, örgütsel önlemlerle bu mücadele birleştirilmelidir.Herşeyin merkezinde kendisini tutan ve grup, klik eğilimlerini, ya da kendisinin yaratmadığı değerleri ve görüşleri burnunun ucuyla küçümseyerek, geriye iten eğilimler kariyerist ve örgüt çalışmaları bakımından tehlikeli eğilimlerdir. Böyleleri çok sinsi hareket ederek, fırsat kollayarak örgütü ele geçirerek kendi eğilimlerini darbeci ya da göstermelik kongre ya da konferanslar toplayarak çoğunluk görüşü haline getirmeye çalışarak örgütlü revizyonist bir mevziye çekmeye çalışırlar. Bu bakımdan, örgütteki ideolojik-politik fikir mücadelesi örgüt içinde açık yapılmalı ve kadrolar kimin ne savunduğunu bilmeli ki, olası revizyonist sapmalarda kimin nerede ve nasıl durduğunu açığa çıkartarak, gereken önlemi almayı başarabilsin.Elbette örgütün hatalarına karşı acımasız olmalıyız. Ama burada amaç yıkıcı değil yapıcı olmalı ve dünle bugün, bugünle gelecek arasındaki iç bağlantıyı kurarak hareket etmeyi gözetmelidir. Aksi durumda örgütün mücadele sürekliliğinin sağlanması ve bu temelden hareketle Marksist-Leninist bakış açısını egemen kılarak dogmatizm ve mükemmeliyetçilik altında inkarcılığı yere çalarak ilerlemek olanaksızdır.Devrimci hareketi kendi zemininde kopartarak, köksüz ağaca dönüştürme ve her ilerlemede arkada kalana tu kaka diyerek inkar etme ya da süreci hatasız olarak göstermeye çalışma zihniyeti ne M-L geliştirilebilir ve ne de örgütün kendi çizgisine güvenini sağlayarak, kadrolara ve kitlelere güven aşılayarak sağlam bir zeminde ilerlemeyi sağlayabilir. Yıllardır bu alanda M-L bir konumda durarak inkarcılığa ve dogmatizme karşı kararlı bir ideolojik savaşım içinde olan komünist hareket bugünde bu doğru devrimci hattından sapmadan, çift standartcılığın üzerine yürüyerek, devrimci hareketi çürüme ve yozlaşmaya iten donmuş kalıplara, tabulara ve mükemmeliyetçilik altında inkarcılığa vurarak ilerleyecektir Daha Azını Gör