İki Önder İki Örnek İşkencede İki Tutum İbrahim Kaypakkaya ve Abdullah Öcalan; İşçi ve Emekçilere Önderlik Sözde Değil Düşmanlar İle Girişilen Her Cephede Ölüm Dahil Her Türlü Zorluğa Hazır Olmakta Geçiyor..!
Giriş:
İşkencede Direniş İlkesel bir Tutumdur Ve Özü Boşaltılamaz
Türkiye Kuzey Kürdistan devrimi hareketi 1970’lerden bu yana zorlu süreçlerde geçti. Gerek devrimci ve Kürt yurtsever hareketin ideolojik-politik-örgütsel alanda istikrarlı bir hatta durması ve gerekse de devrimci ve komünist önderlerin mücadelenin her alanda devrimci direngen bir çizgide inatla ve ısrarla yürümeleri, topluma ve kadrolara güven vermek bakımından önemli bir merhaleyi oluşturmaktadır.
Dünya komünist hareketin tarihine baktığımızda önderlik kadrolarının gerek ideolojik-politik ve örgütsel alanda ve gerekse de düşmana karşı savaşımda komple ve istikrarlı devrimcilikte ısrarlı olduklarını görüyoruz. Bir Stalin’i, bir Sverlovdu, bir Dimitrov’u ve başka ülkelerde komünist ve devrimci önderlerin yer altı yaşamının zorluklarına, işkence ve zindanlara karşı, ölümü hiçe sayan bir örgütlü direniş içinde olduklarını biliyoruz.
Stalin yoldaş defalarca polisin eline düştü her fırsatta zindanda firar edip sınıf savaşımının sıcak alanına dönüp örgütlü savaşımı geliştirip güçlendirmek için bir komünist önder olarak canla başla hızla dönüp nerde kalmıştık diyerek kavgayı örmeye çalıştığını görüyoruz. Çarlık zindanlarda, devrimci ve komünistlere yönelik sistemli olarak süren tecrit, baskı ve işkencelere direnen komünist önderler, örgütlü direnişi, yalnızca sermaye düzenine karşı emekçileri örgütleyip kavgaya sefer etmekte sınırlı değildi. Bu örgütlü sınıf savaşımı mahkeme ve zindan cephesinde de kıran kırana sürüyordu.
Elbette devrimci ve sosyalist direnişi yalnızca işkencede, mahkemede ve zindanlarda direnişle sınırlı değil. Sınıf savaşımı dur durak bilmeden sürdüğüne göre, bu cephelerde süren savasımın dışarı çıktığında “nerden kalmıştık” diyerek, devrimci kavgaya tereddüt duymadan katılıp, sürekli devrimci olma ve kalmayı başarmaktır. Yani devrimcilik örgütsel çalışmada süreklilik ifade ediyorsa ve bir cephesiyle sınırlı değildi. İşkencede direnip, mahkemede süklüm püklüm olan, yâda mahkemede zindanda, işkencede direnip, sıcak sınıf savaşımına katılım söz konusu olduğunda tüm yaşadıkları zorlukları unutarak, burjuva düzenin dönen yığınla devrimci ve sosyalistti tanıyoruz.
Demek ki bu kişiler bilimsel sosyalizmi özümlemiş, yaşamlarını davayı adamış, her bakımdan devrim ve sosyalizmin zaferine kendilerini adamış kişiler değillerdi. Yani bu kişiler yarım devrimciler olarak kavgaya tutuştular, zorluklarla yüz yüze geldikleri komple devrimci olarak feda ruhu içinde öne atılma ve ölümü gözlerinde küçülten tutum içinde olmadılar.
Biliyoruz ki tarih sınıf savaşımları tarihidir. Haliyle tarih boyunca mücadele eden ezen ve ezilen, sömüren ve sömürülen sınıflar, bu mücadelelerinde çeşitli araçlar kullanmışlar, değişik metotlara başvurmuşlardır. Her sınıfın, diğer sınıflara karşı kullandığı araç ve metotlar, sınıfın niteliğine, sınıflar arasındaki ilişkilere ve sınıfların o tarihi dönemdeki ihtiyaçlarına bağlıdır.
İşkence de tarihin çeşitli dönemlerinde işçi ve emekçi halkların devrim ve sosyalizm mücadelesini ezip dağıtmak için, faşist gerici diktatörlüklerce sistemli olarak uygulana gelmiş baskı araçlarındandır.
Dahası, işkenceye başvuranlar, tarihin her döneminde gelişmekte olan ve yükselen sınıf savaşımına karşı zor uygulayarak ayakta kalmaya çalışan faşist gerici sömürücü sınıflar olmuştur, Köle sahipleri sınıfı ve feodaller çöküşlerini biraz olsun geciktirebilmek umuduyla, devrimci sınıflara karşı özellikle devrimci sınıfların öncülerine karşı işkenceye başvurmuşlar, akıl almaz alçaklıklarda bulunmuşlar, iğrenç metotlar geliştirmişlerdir. Ancak bütün bunlar, ne köle sahiplerini ve nede feodalleri yok olmaktan kurtaramamıştır. Bugün köleci ve feodal dönemin işkenceleri nefretle anılmaktadır.
Tarih sahnesine devrimci bir sınıf olarak çıkan ve feodalizme karşı mücadele bayrağını yükselten burjuvazi, proletaryanın bağımsız sınıf eylemi geliştiği ve serbest rekabet yerini tekele bıraktığı ölçüde gericileşti. Burjuvazi gücünü ispatlayan ve yükselen bir sınıf olan proletaryaya karşı tedbir almaya, müttefikler aramaya girişti. Aradığı müttefikleri, daha önce kendisine karşı mücadele ettiği gerici feodal sınıfları buldu.
19. yüzyılın 2. yarısında yavaş yavaş serbest rekabetin yerine almaya başlayan tekel, 20. yüzyılın başlarında ekonomide, siyasette ve tüm diğer alanlarda Batı toplumlarına ve dünyaya egemen hale geldi. Kapitalizmin tekelci aşamaya ulaştığı bu üst evresinde- emperyalist aşamada-, siyasi demokrasinin yerini siyasi gericilik aldı. Artık dünya gericiliği merkezi emperyalist sistem ve uşakları tarafından ağır ve yoğun bir şekilde uygulanmaktadır. Osmanlı bir yana 1921’lerden itibaren hem emperyalistlere şirin görünmek ve hemde kurtuluş savaşında kendisine alternatif bir güç yaratılmamasına geçit vermemek adına, önce M-Suphi ve 14 yoldaşları komplo ile gözaltın alınıp işkencelerden geçirip, ardında boğularak Trabzon’da Karadeniz’in soğuk sularına atılarak hunharca katledildiler.
Elbette 1923 yılında kuruluşu ilan edilen Türk devleti, Türk ulusu ve bir avuç sermayenin çıkarlarını merkezde tutması , demokrasi yerine faşist baskı ve zulmü temel alması, Kemalist cumhuriyete karşı çıkıp mücadele yürüten komünistlere, Kürtlere, Alevilere kısacası yeni Türk devletine boyun eğmeyip, demokrasi, özgürlük ve ekmek için savaşım yürüten halklarımıza ve emekçi halkların önderlerine yönelik baskı, komplo ve işkenceler devreye sokuldu. Bu yolla korku duvarları yükseltilmeye çalışıldı. 1925 Şeyh Sait isyanın önderi Şeyh Sait ve yoldaşları, ve 37 Dersim isyanında komplo ile gözaltına alınan 75 yaşındaki Seyit Rıza ( yaşı 54 indirilerek) ve yoldaşları kim devlete elini kaldırırsa onun elini kırarız yaklaşımı içinde emekçilere gözdağı vermek işkenceli sorgulamaların ardında. Hem de Seyit Rızanın oğlu 17 yaşındaki Hüseyin’in yaşı 21. büyütülerek idam edildi
Zaten kan ve zulüm üzerine kurulmuş olan Türk devleti varlığını, bitmek bilmeyen katliamlar, işkenceler ve sınırsız zulümlerle ayakta kalmaya çalıştı. TKP’ye yönelik sıklıkla yapılan gözaltı operasyonlarında başta işkence merkezi sansarsan han olmak üzere birçok polis karakollarında Nazım Hikmet, Reşat Baraner, Hikmet Kıvılcımlı, Mihri Belli, Enver Gökçe, Sevim Belli, Yakup Demir, Ahmet Arif vb. bir kişi ağır işkencelere maruz kaldılar ve uzun süre zindanlarda tutuldular. Ağır işkence tezgahlarından geçirildiler. Özellikle 1970’li yıllarda devrim ve sosyalizm savaş savaşımının gelişip güçlenmesi devletin daha yaygınca işkenceye başvurduğuna tanık oluyoruz.
12 Mart faşist darbesinin ardından devrimci halk hareketini ezip dağıtmak ve halk hareketini önderliksiz bırakarak teslim almak için, faşist diktatörlük işkenceyi daha sistemli hale getirdi. Halkımızın yiğit devrimci ve komünist evlatları işkence tezgahlarında canlarını vermiş, sakat kalmışlardır, 12 Mart darbesinde karakollar ve özellikle MİT merkezlerinde devrimci ve komünistlere sistemli işkenceler uygulandı. Nitekim bu işkenceli baskı ve saldırılarda Hıdır Altınay, Vedat Gevrek, Ali Kayahan, İbrahim Kaypakkaya, Cahit Şenyüz ve İsmail Gökhan Edge siyasi polis ve MİT işbirliğiyle işkence tezgahlarında alçakça katledildiler.
Bir çok devrimci faşizmin işkencehanelerde ölümü hiçe sayan direnmenin, en güç şartlarda dahi devrim ve sosyalizme dahası halkımızın davasına sarsılmaz bağlılığın yüce örneklerini verdiler, Hiç kuşku yok ki işkencede direniş konusunda “ser verip, sır vermeyen” baş eğmez tutumuyla yiğit komünist önder İbrahim Kaypakkaya, işkencede direnmenin devrimci kararlılığın örneği oldu.
18 Mayıs 1973 yılında yaralı yakalanan TKP-ML Hareketin kurucusu ve önderi İbrahim Kaypakkaya yoldaş ideolojik-politik sorunlarda olduğu gibi, işkencede ölümü hiçe sayarak düşmanla Diyarbakır işkencehanesinde bire bir savaşa tutuşmada ve 3.5 ay süren işkenceli sorgularda tıpkı Dimitrov yoldaşın izinde yürüyerek düşmanın ihanet dayatmasını elinin tersiyle geriye iterek “ser verdi sır vermedi” ve işkencehaneleri, faşizmi yargılayıp hesap sorma arenasına dönüştürdü.
Devrim ve emekçi halkların kurtuluşu iddiasıyla yola çıkmış olan İbrahim Kaypakkaya yoldaş devrim ve sosyalizm davasına adanmış bir komünist önder olarak asla işkencede el aman dilemedi ve faşizmin karşısında boyun büküp,
İşkenceler halkımızın derin nefret ve tepkisine hedef oldu. İşkencelere karşı mücadele yurt çapında gelişiyor. Hakim sınıfların faşist şist kanadı, bu tepki karşısında ya ses çıkarmamak, ya da dolaylı yollardan işkenceleri savunmak yolunu tutuyor. Orta burjuvazinin liberal temsilcisi CHP’nin işkenceler karşısındaki tutumu, gerici ikiyüzlülüğün tipik örneğidir. CHP bir yandan, halkımızın işkence ve cinayetlere karşı gelişen tepkisini görerek, buna oy hesaplarıyla sahip çıkıp, işkencelere karşı mücadele eder görünürken; diğer yandan işkencecileri “devlet yıpranmasın” diyerek himaye etti. “Geçmişe sünger çekme” politikasıyla. İşkencecilerden, faşist katillerden hesap sorulmasını önlemeye çalıştı, çalışıyor.
Onlar, işkenceler ve siyasi cinayetler karşısında ya susuyor, ya da görünüşte karşı çıkarak halkımızı aldatmaya çalışıyorlar.
Türkiye’de ve tüm dünyada işkencenin ortadan kalkması, işkenceye başvuran, zulüm ve zorbalıkla ayakta kalabilmeyi uman faşist gerici diktatörlüklerin yıkılmasına bağlıdır.
İşkenceyi yok etmek için, emperyalizmi, , işbirlikçi tekelci burjuvazi ve büyük toprak sahiplerinin rejimini tasfiye etmeliyiz, zulme ve işkenceye rağmen durdurulamayacak olan halk mücadelesine daha kararlı sarılarak, işçi ve emekçilerin devrimci halk İktidarını gerçekleştirerek, zulmü ve işkenceyi tarihin derinliklerine gömmeliyiz .
Bütün bunlar, işkencelere karşı yürütülen mücadelenin ne kadar önemli olduğunu bizlere yeniden hatırlatıyor. Hatırlanacağı üzere Türkiye Kuzey Kürdi tanda T.C. devletinin kuruluşunda bu yana işkence, bir devlet politikası olarak uygulana geldi. Özellikle 12 Eylül 1980 faşist darbesinin ardında işkence sınır tanımaz bir hal aldı ve işkenceler alenen yapılır hale geldi. Faşist darbesinin sınır tanımaz işkence ve zulmüne hazırlıksız yakalanan devrimci ve sosyalist hareket polis-jandarma terörü ve sistematik işkencesi nedeniyle, kısa zamanda ağır darbeler aldı ve birçok anlı-şanlı örgütler çökertildiler.
12 eylül Faşist Darbesinde Devrimci Hareketin Erkence Yenilgisinde İşkencede Kararlı Bir direniş Hattı Tutturamamanın Tayin Edici Etkisi oldu
Kuşku yok ki devrimci örgütlerin 12 Eylül faşist darbesinin ardında kısa zamanda çökertilmelerinde işkencede kararlı bir direniş yaratamamanın etkisi büyüktü. 12 eylül 1980 darbe öncesi kitlesel olarak en güçlü olan örgütler Dev-Yol, TDKP, Kurtuluş, Dev-Sol vb gibi devrimci örgütlerin önderlikleri işkencede kendilerinden beklenen direnişçi tutumu gösteremediler. TDKP, Dev-Yol önderliği faşist işkence ve zulme ser verip sır vermeme direnişiyle karşı koymadılar. Bu örgütlerin sekreterleri dahil önderlik kadroları poliste olumsuz tutum içinde oldular. Kurtuluşun önderliği biraz daha olumlu olsa da onlarda devletin faşist saldırıları karısında direngen bir pratik örgütleyemediler. Sözde ser verip sır vermeyen direnişin sembolü olan İbrahim Kaypakkaya’nın izinde yürüdüğünü söyleyen TKP-ML Partizan önderliğinde Süleyman Cihan dışında yakalanan önderlik kadrosunun hemen hepsi de çözüldü ve böyle Partizan cenahının keskin Kaypakkaya savunuculuğunun içinin boş olduğu yaşam yakıcı olarak açığa serdi. Polisçe örgütsel yapısı açığa çıkarılmış olsa da önderliği işkencede direnen akımlardan birisi TİKB’di. Örgütsel yapısı polisçe açığa çıkarılamayan ve polisçe bir çok önderlik kadrosu yakalanmasına karşı işkencede direniş geleneğine bağlı kalınması nedeniyle TKP-ML Hareketi Kaypakkaya yoldaşın kızıl direnme ruhunu kuşanarak, işkencede direnişçi bir hatta durdu. MLSBP önderliğinde önemli zaaf gösterenler olsa da, işkencede tutumu olumlu olan akımlar arasındaydı. THKP-C-M-L önderliğinde olumsuz tutum içinde olanlar olmuş olsada, önderlik kadrolarının çoğunluk poliste direnişçi bir çizgide izledi. Yine önemli bir kitlesel desteği olan Dev-Sol, 12 Eylül faşist darbe öncesi polis operasyonuyla erkence merkezi olarak darbelenen örgütlerden biriydi. Dev-Sol önderliği işkencede ser verip sır vermeme geleneğine uygun bir pratik sergileyememişti.
Kürt devrimci hareketlerinde Kawa önderliğinde işkencede direnenler olmuş olsada, önderlik kadrosunun çoğunluğu poliste zaaflı davranmıştır. PKK’nin genel olarak işkencede direnişçi bir çizgi tutturduğu söylenemez. PKK önderlik kadrolarında direnenler olduğu gibi çoğunluk poliste olumsuz bir tutum içinde olmuştur. Rızgari örgütünün önderliği işkencedeki tavrı genel olarak olumsuz olmuştur.
Türkiye Kuzey Kürdistan devrimci ve sosyalist hareketin toplamda önderliği işkencede olumlu sınav verememiş olsa da, yüzlerce devrimci ve sosyalist militan işkencelerde ölümü gülerek kucaklayarak, önderliklerden daha ileride, devrime ve örgütlerine bağlı olduklarını ortaya koymuşlardır.
T.C. devletinin emekçi halklarımız öncüsüz bırakma amaçlı faşist baskıları, saldırıları ve işkenceleri hiçbir zaman ara vermeden sürdü, sürüyor. Haliyle faşist karşı devrimin devrimci harekete saldırılarından birisi olan işkenceye karşı, kendisine devrimci ve sosyalisttim diyen herkesin ser verip sır vermeyen bir hatta inatla ve ısrarla direnmesi, işçi ve emekçi halklarımızın kurtuluşu için ölümü göze almaktan geri durmayan bir çizgide ilerlemesi gerekiyor. Aksi halde, devrimci ve komünist hareketin faşist karşı devrimin, teslimiyet ve ihanet dayatmasına geçit vermeyerek, emekçi halklarımıza ve devrimci ve sosyalistlere yürünmesi gereken örnek direniş yolunu döşemesi mümkün olmayacaktır.
Kısacası halkın öncülüğünü kazanmak ve onlar örnek olmak, en başka söylediğini yapan, yaptığının arkasında duran, düşmanla teke tek girişilen tüm savaşlarda teslimiyet ve ihanete geçit vermeyerek ölümü gözünde küçültmekten geçtiğini unutmayalım.
Buradan hareket ettiğimizde, işkencede direniş herşeyden öncesi ideolojik-politik ve ilkesel bir duruştur. Kendisine devrimciyim yada komünisttim diyen her devrimci işkencede direnmekle yükümlüdür. Devrimci ve komünist bir önder değişik gerekçeler öne sürerek, dahası ölümden korkarak, düşman karşısında sorumlu olduğu emekçi halkların ve devrim davasını işkenceciler karşısında savunmamak, o kişinin önderliğinin sözde kaldığını gösterir.
Buradan olarak İki önder, iki örnek ve işkencede devrimci tutuma dair, TKP-ML Hareketinin önderi İbrahim Kaypakkaya ve PKK’nin kurucu önderi olan Abdullah Öcalan’ın işkencede nasıl tutum takındıkları üzerinde duracağız.
İŞKENCE ALTINDA KATLEDİLEN KOMÜNİST ÖNDER İBRAHİM KAYPAKKAYA YOLDAŞIN SORGUDA VERMİŞ OLDUĞU SAVUNMA..!
“Ben yoksul bir ailenin çocuğu olarak, altı yıllık Hasanoğlu İlk öğretmen Okulunda yatılı okudum. Hasanoğlan’daki başarılı öğrenciliğim nedeniyle Yüksek öğretmen okuluna gönderildim. Bir yıllık hazırlık okulunda okuduktan sonra İstanbul Çapa Yüksek öğretmen okuluna ve aynı zamanda İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesine girmiş oldum. Bundan sonra Devrimci Gençliğin demokratik ve devrimci eylemlerine katıldım. Devrimci düşüncemi geliştirdim.1967 yılında 9 arkadaşla birlikte Çapa Fikir Kulübünü kurduk. 0 dönemde, FKF’nun ve TİP’in bir üyesi olarak, onların düzenlediği bütün toplantı, forum, miting ve gösterilere katıldım.1968 yılında okuldan, gerici yönetim tarafından önce muvakkat ve daha sonra kati olarak uzaklaştırıldım. Buna karşı danıştaydan yürütmenin durdurulması kararı almama rağmen okulun faşist yöneticileri bu karara uymadı. Benim düşünce yapım, katılmış olduğum eylemler ve gençlik örgütündeki çalışmalarım, okuldan uzaklaştırılmamın başlıca sebebi olarak gösterildi.
Hatırladığım kadarıyla o zamanlar katıldığım, NATO’ya Hayır: ve Amerikan 6.Filosu’nu protesto eylemleri, halk aşıkları gecesi düzenlemeye çalışmam, bazı bildirilerin dağıtılması ve işçi yürüyüşlerine katılmam, öğrencilik sıfatıma zarar getiren hareketler olarak telakki edilmişti. Oysa bunlar, yurdunu ve halkını seven herkesi, kendi inancı ve bilinci doğrultusunda sürdürmesi gereken ve kişisel sorumluluğu olan çalışmalardır. “ Gelişen zaman içerisinde FKF gençlik örgütünde bazı görüş ayrılıkları belirmişti. Bu, bir bakıma, ilerleyen bilincin ve edinilen tecrübelerin doğa sonucuydu. FKF içinde beliren başlıca iki görüş: Birincisi FKF yönetiminin öteden beri TİP’nin parlamentocu ve reformcu. İkincisi, Milli demokratik devrimi savunan aşamalı devrim tezi. Bu düşünceyi ilk zamanlar Türk Solu ve Aydınlık Sosyalist dergisi daha sonraları PDA ve İşçi-Köylü de savunmaya çalıştı. Türk Solu ve Aydınlık Sosyalist dergi bazı olumsuz yanlarına rağmen, devrimci kadroların bilincinin ilerlemesine ve devrimci düşün cenin kavranmasına yardımcı oldu.
Çünkü TİP ve yönetici kadrosu,” devrimci kadrolar işçiler ve köylüler arasında devrimci düşüncenin Leninizm’in yayılmasını engelliyorlardı. Ben, TİP yöneticilerinin ve kendilerine sosyalist adı veren reformcu orta burjuvazinin aydınları olarak görüyorum. TİP’nin çizgisi de, orta burjuvazinin radikal kesiminin tutarlı reformist çizgisiydi. Ben bu ayrılıkta MDD’yi savunan gurup içerisinde yer aldım.
Türk Solu ve Aydınlık Sosyalist dergi çevresi, tam ve kelimenin gerçek anlamında devrimci mahiyete olmamakla birlikte, TİP’ne göre işçilerin , köylülerin, gençliğin ve diğer halk kitlelerinin demokratik ve devrimci anlamdaki eylemlerine daha fazla ilgi göstermeye çalıştı. Daha sonra 1969 yılında, FKF’nin Dev-Genç’e dönüştüğü kurultayda Dev-Genç ve Aydınlık Sosyalist dergi içinde de ayrılık oldu. Ben bu ayrılıkta proleter devrimci Aydınlık ve İşçi-Köylü dergi ve gazetesi çevresindeki arkadaşların gurubunda yer aldım. Bu dergi ve gaze tenin çıkışına dağıtımına yardımcı olmaya savunduğumuz ‘görüşleri işçiler, köylüler ve gençler içerisinde yaymaya çalıştım. Yine bu arada Trakya’da topraksız köylülerin, ellerinden, toprağı Jandarma gücüyle gasp etmiş büyük çiftlik sahiplerinin topraklarını işgal etmesi eylemlerine ,İstanbul’da Demir-döküm , Sungurlar, Horoz çivi Petriks, Ege sanayi, EAS Akü, Gislaved, Gamak-Singer ve Derby fabrikalarındaki işçilerin haklı grev ve direnişlerine yardımcı olmak için elimden geleni yaptım; 15-16 Haziran Büyük işçi yürüyüşüne katıldım fırsat buldukça da faşistlerin Üniversitelere yaptığı saldırılara karşı savunma mücadelesi veren gençliği bu mücadelesi ne ve diğer demokratik eylemlerine katkıda bulunmaya çalıştım.
Ben buraya kadar anlattığım şeyleri söylemekte hiç bir sakınca görmüyorum. Bütün bunlar a dönemdeki legal ve kanunen de suç olmayan faaliyetlerdi. Ben de bir devrimci olarak bu faaliyetler içinde yukarda anlattığım çerçeve içerisinde yer aldım. Bu çalışmalarımı Marksizm-Leninizm’e inanan bir komünist devrimcinin halkın kurtuluşu için yapması gerekli çalışmalar olduğu kadar, devrimci gençliğin örgütü Dev-Genç’in üyesi olan bir devrimci gencin halka ve gençliğe karşı sorumluluğu bir gereği olarak sürdürdüm. ANCAK ŞAHSIMI İLGİLENDİREN KONULAR ve HAKKIMDAKİ İSNATLARI TAŞAN HUSUSLARDAN GAYRI-GENÇLİK ÖRGÜTÜ ve ÇALIŞTIĞIM DEVRİMCİ GURUPLAR İÇİNDE BAŞKALARINI ETKİLEYEBİLECEK BİR BEYANDA BULUNAMAM. ANLATMIŞ OLDUĞUM ŞEYLER-GENÇLİK ÖRGÜTÜ /VE İÇİNDE BULUNDUĞUM DEVRİMCİ GURUPLAR SAFLARINDA KENDİ ÇALIŞMA VE DÜŞÜNCELERİMLE İLGİLİ BULUNMAKTADIR. BAŞKALARI HAKKINDA BEYANDA BULUNMAYI ŞAHSİ SORUMLULUK SAHAMI AŞAN BİR HAREKET SAYARIM.SIKIYÖNETİM İLANINA KADARKİ FAALİYETLERİM BUNLARDI.
Sıkıyönetimin ilanından hemen sonra ve özellikle İsrail Başkonsolusu Efraim ELROM’un olayının arkasından şiddetlenen faşist bas kılar ve bir yığın tutuklamalar sonunda birçok gençler ve aydınlar tutuklandılar. Hatta, Dev-Genç içerisinde kayda değer bir faali yeti olmayanların dahi yakalanıp tutuklanmaları karşısında, benim .de aranıp yakalanacağımı tahmin ederek uzun bir süre gizlendim. GİZLENDİĞİM YER VE BU DEVREDEKİ İLİŞKİLERİM KONUSUNDA HERHANGİ BİR ŞEY SÖYLEMEYİ GEREKSİZ GÖRÜYORUM. Kaçak bulunduğum dönemde ve tahminen 1972 Nisan ayı sonuna kadar elime ŞAFAK adlı dergi ve ŞAFAK yayınları geçmekte idi. BU YAYINLARI BANA KİMİN NASIL GETİRDİĞİ KONUSUNU ÖNEMLİ GÖRMÜYORUM VE BU KONUDA BİR ŞEY SÖYLEMEYİ DE GEREKSİZ BULUYORUM.
ŞAFAK dergisinde ve yayınlarında Demokratik Halk Devrimi açısında katılmadığım bazı görüşler yer almakla birlikte, bir devrimci çalışmanın varlığından ve sürdürülüyor olmasın dan memnuniyet duydum. Daha sonra, bu yayın organını çıkaran örgüte herhangi bir ilişki kurmaksızın, bulunduğum yerde ve kendi olanaklarımla ve kendi düşüncem doğrultusunda propaganda ve bilinçlendirme çalışmaları yaptım. ŞAFAK yayın organının Türkiye İhtilalci işçi Köylü Partisi adlı bir örgüte ait olduğunu ve böyle. bir örgü “tün varlığını bilmiyordum. Bunları daha sonraları, bu örgütle ilgili yakalama haberleri dolayısıyla radyo ve gazetelerden öğrendim. Ben, bu illegal örgütün yöneticisi olduğunu söylediğiniz Doğu PERİNÇEK ile sorularınızda iddia ettiğiniz gibi bir ilişkide bulunmadım, Ve bana Doğu PERİNÇEK tarafından örgütsel veya bir başka görev verilmedi, ESASEN DOĞU PERİNÇEK’İ PDA’ya yazan bir devrimci olarak biliyordum. Sizin deyiminizce, ŞAFAK örgütünün illegal organizasyona katılmadım. BU EVREDEKİ ÇALIŞMALARIMLA İLGİLİ HERHANGİ BİR ŞEY SÖYLEMİYECEĞİM. ÇALIŞTIĞIMI SÖYLEMEMİN ŞAHSİ SORUMLULUĞUM BAKIMIN DAN YETERLİ OLDUĞU GÖRÜŞÜNDEYİM. BEN, SORMUŞ OLDUĞUNUZ ŞEKİLDE MALATYA -VE TUNCELİ BÖLGESİNDE FAALİYET GÖSTERMEDİM. ÇALIŞMA ALANIM BURALAR DEĞİLDİ VE NERESİ OLDUĞUNU SÖYLEMEYİ GEREKSİZ GÖRÜYORUM. NERESİ OLMADIĞINI BELİRTMEYİ YETERLİ GÖRÜYORUM; Benim, bahsettiğiniz TİİKP adlı örgütle hiçbir bağıntısı olmayan kişisel nitelikteki faaliyetlerim, TÜRKİYE KOMÜNİST PARTİSİ(MARKSİST-LENİNİST) ve ‘TÜRKİYE İŞÇİ KÖYLÜ KURTULUŞ ORDUSU SAFLARINA ‘KATILMAMA KADAR SÜRMÜŞMÜŞTÜR. SONRADAN KATILDIĞIM BU ÖRGÜTLERE NE ZAMAN KATILDIĞIMI HATIRLAMIYORUM. BENİ BU ÖRGÜTLERE KİMİN ALDIĞINI SÖYLEMEYİ DE GEREKSİZ GÖRÜYORUM. TKP(M-L) VE BUNA BAĞLI TİKKO ÖRGÜTLERİNİN KİMLER TARAFINDAN KURULDUĞUNU VE YÖNETİLDİĞİNİ BİLMİYORUM. YALNIZ BU ÖRGÜTLERİN SAFLARINA KATILDIĞIMI VE ONLARIN İLLEGAL ÜYESİ VE TARAFLISI OLDUĞUMU SAKLAMIYORUM VE BU ÖRGÜTLERİN ÜYESİ OLMAKTAN BÜYÜK BİR KIVANÇ DUYUYORUM. Bu örgüt içerisindeki çalışma yöntemim ve örgütün kuruluşuna esas olan düşünceler , bahsetmiş olduğunuz yazılarda geniş ölçüde yer almaktadır, Mensup olduğum bu örgütlerin, “ŞAFAK REVİZYONİZMİNİN TEZLERİNİN ELEŞTİRİSİ” , ” TÜRKİYEDE MİLLİ MESELE”, “TÜRKİYEDE KEMALİST HAREKET, KEMALİST. İKTİDAR DÖNEMİ, İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI YILLARI ve 27 MAYIS HAREKETİ”, “BAŞKAN MAO’NUN KIZIL SİYASİ İKTİDAR ÖĞRETİSİNİ DOĞRU KAVRAYALIM” başlıklarını taşıyan ayrı ayrı, uzun ve örgütün görüşlerini yansıtan tezleri ve düşünceleri kabul ediyorum. Bu başlıklar altındaki yazılara benim de görüşlerim diye imzamı atmaya hazırım, fakat bu yazıların esas olarak kimin ve kimlerin tarafından kaleme alınmış olduğunu bilmiyorum. Bu görüşler doğrultusunda devrimci mücadele vermek üzere 1973 Ocak ayı başlarında faşist güçler tarafından şehit edilen yiğit arkadaşım Ali Haydar YILDIZ ile Tunceli’ye gelmiştim, Köylüleri devrim için, Halk İhtilali için örgütlemek amacıyla köylere gitmiştik. Buradaki çalışmalarımız, 24 Ocak 1973 günü kalmış olduğumuz Vartinik mezrasındaki köyün basılmasına kadar sürdü. Bunlar dışında başka bir bir açıklamaya gerek görmüyorum.
Esasen biz komünist devrimciler, prensip olarak siyasi kanaatlerimizi ve görüşlerimizi hiç bir yerde gizlemeyiz. Ancak örgütsel faaliyetlerimizi, örgüt içinde bizimle birlikte çalışan arkadaşlarımızı ve örgüt içerisinde olmayıp da bize yardımcı olan şahıs ve grupları açıklamayız. Kişisel sorumluluğum açısından gerekeni zaten söylemiş bulunuyorum. Ben buraya kadar anlattıklarımı samimiyetle inandığım Marksist-Leninist düşünce uğruna yaptım. Ve sonuçtan asla pişman değilim. Ben bu uğurda her türlü neticeyi göze alarak ve can bedeli bir mücadeleyi öngörerek çalıştım ve neticede yakalandım. Asla pişman değilim, Bir gün sizin elinizden kurtulursam gene aynı şekilde çalışacağım» dedi. Başka bir diyeceği olmadığını söyledi ve birlikte tutulan işbu ifade zaptı, okunup imzalandı (21 Nisan 1973, TKP/M-L, TİKKO, TMLGB Davası, Kiasör No 3, Dosya No 1, Sıra No. 4)
Dönemin Bazı Yayınlarında Kaypakkaya Yoldaşın Direnişi ve Katledilmesi
ÖZGÜRLÜK İÇİN DİRENİŞ DERGİSİ,
MAYIS. 1976: sayı 7
“1973 Ocak ayının 24’ünde, bir gericinin ihbarı üzerine Tunceli’nin Haydaran
bölgesindeki ve Munzur dağlarının kolu üzerinde bulunan İbrahim Kaypakkaya ve
arkadaşlarının kaldığı yer, sabaha karşı, üst teğmen Fehmi Altınbilek
komutasındaki iki komanda müfrezesi tarafından basıldı. Baskında, Dersim
halkının canı ciğeri gibi sevdiği Ali Haydar Yıldız vurularak öldürüldü;
İbrahim Kaypakkaya başından ve boynundan yaralanarak yere düştü; fakat
soğukkanlılığını korudu.
Baskıncıların İbrahim’i öldü sanarak yanından uzaklaşması üzerine, yeniden ayağa kalkıp oradan uzaklaşarak, başından ve boynundan hatırı sayılır yaralar almış olmasına rağmen dört gün dağlarda kaldı. Daha sonra yürüyerek en yakın köye gitti. Fakat, dönüşte İbrahim’i yerinde bulamayan ve diğer arkadaşlarını da yakalayamayan baskıncılar, aldıklarını takviye kuvvetlerle Haydaran bölgesini ve köylerini sıkı bir kontrol altına almıştı. Baskıncılar köylüleri sürekti tehdit altında bulunduruyor ve köyler arasın-da 15-20 kişilik devriyeler gezdiriyordu.
İbrahim bu kontrol ağından kurtulamadı ve
baskından beş gün, köye inmesinden bir gün sonra, 29 Ocak’ta yakalandı. Cebinde
sayısız resmini taşıyan Fehmi Altınbilek, İbrahim’i görür görmez tanıdı; bir
buçuk yıldır peşinde olduğu bu devrimci önder militana karşı derin bir kin
duyuyordu.
İbrahim yakalandığı andan, işkence altında öldürüldüğü ana kadar tüm. faşist ve
işkenceciler karşısında, devrimci davranış ve onurun en soylu örneklerini
verdi. Bu durumu onu kurşunlayan ve yakalayan MİT’cilerden, işkence altında
sorgu almak isteyenlere kadar bizzat bir çok faşist çeşitli yerlerde itiraf
etmekten kendilerini aramamıştır. (11. S)
Yaşar DEĞERLİ’nin başında bulunduğu işkence ekibi, İbrahim KAYPAKKAYA’yı
konuşturmak için büyük bir gayret sarfettiler. İbrahim işkencecilere ve
işkencelere karşı, eşsiz bir inanç ve irade, büyük bir dayanıklılık ve sabır
gücüyle direndi.
İşkenceciler, bir yandan O’nun vücuduna en ağır maddi işkenceleri uygularken,
diğer yandan da O’nu manevi bakımdan yıkmak için bütün metotlarını uyguladılar.
KAYPAKKAYA, Şubat başından Mayıs ayının ortalarına kadar, MİT hücrelerinde
elleri ve ayakları zincirlere vurulmuş bir halde işkencecilere karşı dişe diş
bir mücadele verdi. MİT’in doğudaki kilit noktalarını tutan birçok’ yüksek
rütbeli subay, bu çelik iradeli devrimciyi görmek için işkence odalarına kadar
geldi; hücrelerde ve MİT sorgulama merkezinde işkence görevi yapanlar gizlice
saygı ve hayretlerini belirttiler.
İbrahim KAYPAKKAYA’nın gösterdiği bu büyük direnç
ve cesaret, Diyarbakır Sıkıyönetim Askeri cezaevinde bulunan, siyasi veya başka
nedenlerle tutuklanmış olsun, bütün tutuklular arasında derin bir saygı ve
heyecan uyandırdı. Cezaevinde, MİT karargahında, Sıkıyönetim askeri ve adli
makamlarında bulunanlar arasında, erinden subayına, savcısından hakimlere ve
tutuklulardan avukatlara kadar, O’nun işkencecilere meydan okuyan tutumunu
duymayan ve öğrenmeyen kalmadı. İbrahim’le, Tunceli ve Diyarbakır mahalli devrimcilerinden
ve köylülerinden 16 kişi yüzleştirildi; bunların her birine daha önce, işkence
ve baskı ile İbrahim’i tanıdıkları ve O’na yardım ettikleri kabul ettirilmişti.
Yüzleştirme sırasında İbrahim, gösterilenlerin hiçbirini tanımadığını, yoksul
köylüleri kendisini suçlayıcı ifade verdirdiklerini söyledi işkencecilere. (sf.
9)
Tunceli ve Diyarbakır mahalli devrimcilerinden ve köylülerinden İbrahim’le
yüzleştirilen 16 kişi cezaevinde karşılaştıkları tutuklulara, İbrahim
KAYPAKKAYA’nın, başında askeri savcı Yaşar DEĞERLİ’ nin bulunduğu işkence ekibi
ile nasıl çekiştiğini, savcının- birçok er ve subay, hücrelerde bulunan
devrimcileri nasıl suçladığını ve onlara siyasi cepheden nasıl saldırdığını,
Yaşar DEĞERLİ’nin başında bulunduğu işkence ekibine karşı kendilerini nasıl
savunduğunu, savcıyla olan sert tartışmaları ve işkence altında nasıl bitkin ve
korkunç bir hale getirilmiş olduğunu, saygı ve hayretle ve büyük bir heyecanla
anlattılar» (sf. 10)
EMEKÇİ DERGİSİ; Şubat 1975/Sayı 4
«…Babâli basını şimdiye kadar, Sıkıyönetim icraatı konusunda genellikle
faşist yetkililerin isteğine uy- biçimde. yayın yaptı. Gazetelerde, sıkıyönetim
mahkemeleri önünde günah çıkartanların, pişmanlık beyanında bulunanların
iradelerini okuduk. Bunlar devrimci hareketin verdiği firedir. Ama sağlam
maldan pek söz Oysa koşullar ne olursa olsun işkence karşısında, ölüm
karşısında direnenlerdir, devrimci onuruna gölge düşümemeyi bilenlerdir
hareketin hakiki temsilcileri. Bu direnişin öyküsünü anlatmak da devrimci bir
görevdir. Devrimci İbrahim Kaypakkaya’nın öyküsü işte bu fasıla girer.
İ.Kaypakkaya, koşullar ne olursa olsun devrimci onuruna gölge düşürmemeyi
bilenlerdendi» (sf: 40-41).
Yaşar DEĞERLİ’nin- başında bulunduğu işkence ekibi, İbrahim KAYPAKK4YA’yı
konuşturmak için büyük bir gayret sarfettiler. İbrahim işkencecilere ve
işkencelere karşı, eşsiz bir inanç ve irade, büyük bir davanın sabır gücüyle
direndi. İşkenceciler, bir
yandan O’nun vücuduna en ağır fiziki işkenceleri uygularken, diğer yandan da
O’nu manevi bakımdan yıkamak için bütün metotlarını uyguladılar. KAYPAKKAYA,
Şubat başından Mayıs ayının ortalarına kadar, MİT hücrelerinde elleri ve
ayakları zincirlere vurulmuş bir halde işkencecilere karşı dişe diş bir mücadele
verdi. MİT’in doğudaki kilit noktalarını tutan birçok yüksek rütbeli subay, bu
çelik iradeli devrimciyi görmek için işkence, odalarına kadar geldi; hücrelerde
ve’ MİT sorgulama merkezinde görev yapan birçok er ve subay, diğer hücrelerde
bulunan devrimcilere gizlice saygı ve hayretlerini belirttiler. İbrahim
KAYPAKKAYA’nın gösterdiği bu büyük direnç ve cesaret, Diyarbakır Sıkıyönetim
Askeri cezaevinde bulunan, siyasi veya nedenlerle tutuklanmış olsun, bütün
tutuklular da derin bir saygı ve heyecan uyandırdı. Cezaevinde, MİT
karargâhında, Sıkıyönetim askeri’ ve adlî makamlarında bulunanlar
arasında, erinden subayına, savcısından hakimlere ve tutuklulardan avukatlara
kadar, O’nun işkencecilere meydan okuyan tutumunu duymayan ve öğrenmeyen kalmadı.
(sf. 46)
“Tunceli ve Diyarbakır mahalli devrimcilerinden ve köylülerinden
İbrahim’le yüzleştirilen 16 kişi, cezaevinde karşılaştıkları tutuklulara,
İbrahim KAYPAKKAYA’nın, başında askeri savcı Yaşar DEĞERLİ’nin bulunduğu
işkence ekibi ile nasıl çekiştiğini, savcıyı nasıl suçladığını ve onlara siyasi
cepheden nasıl saldırdığını, Yaşar DEĞERLİ’nin başında bulundu işkence ekibine
karşı kendisini nasıl savunduğunu, savcıyla olan sert tartışmalarını ve işkence
altında nasıl bitkin ve korkunç bir hale getirilmiş olduğunu, saygı ve büyük
bir heyecanla anlattılar.» (sf. 47)
“9 Ekim 1974 tarihinde İstanbul. Sıkıyönetim 2 Numaralı Mahkemesinde, İbrahim
KAYPAKKAYA’nın ‘arkadaşlanrun yargılandığı TKP(M-L)-TİKKO-TMLGB Davasının
duruşması başladı. Davanın savcılığını Yaşar DEĞERLİ üstlenmişti. Duruşma
açılır açılmaz dava’ sanıkları, iddianamede davanın bir numaralı sanığı olarak
gösterilen İbrahim-KAYPAKKAYA’nın ne olduğu hakkında açıklama yapılmasını talep
eden bir -dilekçe vermek istediler; çünkü İbrahim KAYPAKKAYA’nın ölümü hakkında,
hiçbir yerde hiçbir resmi açıklama yapılmamıştı ve iddianamede de sadece, –
«halen müteveffa» deniyordu. Mahkeme dilekçeyi okutmadı ve bir açıklama da
yapılmadı. Bu davanın 6 Kasım 1974 günkü duruşmasında, dava sanıkları mahkemeye
bu konuda, ortaklaşa hazırladıkları aşağıdaki dilekçeyi verdiler
1. ORDU’ KOMUTANLIĞI 2. NOLU ASKERİ ‘ MAHKEMESİ BAŞKANLIĞINA
SELİMİYE..-
6. Kasım 1974
ARKADAŞIMIZ İBRAHİM KAYPAKKAYA’NI ÖLÜMÜ İLE İLGİLİ AÇIKLAMADIR. Görülmekte olan
bu davanın 1 no’lu sanığı olan yoldaşımız İbrahim KAYPAKKAYA, heyetinizin ve
iddia makamının da bildiği gibi ölüdür. İbrahim KAYРАКKAYA yoldaşın ölüm sebebi
ile ilgili olarak bugüne kadar ne basında ne radyoda kamuoyuna, ne de onun
mücadele arkadaşları ve kader ortakları olan bizlere, -mesele bazı parlamento
üyeleri tarafından soru önergeleri ve basın yoluyla hükümete ve ilgili
makamlara sunulduğu halde- hiçbir resmi açıklama yapılmamıştır.
Ancak, şu anda bu davanın savcılık görevini yapan kişi, ikinci kere savcılık sorgusuna çağırdığı bazı arkadaşlara, birbirini tutmayan beyanları ile ve iddianamenin bazı bölümlerinde bir iki cümle ile, İbrahim KAYPAKKAYA yoldaşın tutuklu iken intihar ettiğini belirtmiştir. Ne var ki, gerek Diyarbakır’da bu davanın savcılık makamını işgal eden kişi tarafından MIT’te sorguya çekilen ve bir kısmı halen burada sanık olan kişilerin cezaevindę ve MİT’te karşılaştıkları olaylar, gerek savcı Yaşar DEĞERLİ’nin İstanbul’da ikinci kere sorguya çektiği arkadaşlarla aralarında geçen konuşmalar ve gerekse iddia makamını işgal eden bu kişinin görevi sırasında hakim sınıflara en büyük sadakatını gösteren aşırı gayretkeşlikleri, İbrahim KAYPAKKAYA yoldaşın:
Kendisinin intihar etmediğini, öldürüldüğünü. Öldürme olayının askeri savcı Yaşar DEĞERLİ’nin başında bulunduğu bir ekip tarafından önce işkence edilerek, sonra da kurşunlanarak yerine getirildiğini ortaya çıkarmıştır. Kanaatımızca bu durum esasen bütün bu makamlarca da bilinmektedir. Çünkü bu davanın başında ve müteakip duruşmalarda ne zaman İbrahim KAYPAKKAYA ve onun ölüm lafı geçtiyse, heyetiniz olsun, askeri savcı olsun bu meseleyi geliştirmeye ve örtbas etmeye çok büyük ve özel bir gayret gösterdiler ve göstermektedirler. Bu meseleyi örtbas etme gayretleri yalnız bu mahkemeninki ile kalmadı ve kalmıyor; bu konuda önce ilgili makamlara sonra da ondan bir sonuç alamamamız üzerine bu mahkemeye yazdığımız dilekçelere ve hatta kurunun yanında yaşın da yanması misali mahkeme ile ilgili diğer başka dilekçelerimize, kalmakta olduğumuz cezaevi idarelerince el konuldu. Bu durumu geçen duruşmaların birinde heyetinize de bildirmiştik. Halen de, malum cezaevi yöneticilerince alıkonan bu dilekçelerimiz verilmiş değildir ve verilmesi için yaptığımız yazılı ve sözlü müracaatlar da cevapsız bırakılmaktadır.
Bütün bu durumlar ve davranışlar tesadüfi değildir. Muhatap olduğumuz bütün makamların bu konudaki sözbirliği etmişçesine ortak davranışları belirli bir amacın ve gayretin, deşildiği zaman altından Çapanoğlu çıkacak bir olayı elbirliğiyle örtbas etmek gayretinin ürünüdür. Biz burada, devam eden bu örtbas etme gayretlerini bir yana bırakarak, İbrahim KAYPAKKAYA yoldaşın intihar etmediğini ve başında iddia makamını işgal eden kişinin bulunduğu bir ekip tarafından kurşunlanarak öldürüldüğünü kanıtlayan deliller üzerinde durmak istiyoruz. İbrahim KАҮРАККAYA yoldaş 24 Ocak 1973’de Tunceli’de yaralı olarak yakalandıktan sonra Diyarbakır askeri hastahanesine getirilmişti. 21 Nisan 1973 tarihinde de hastahaneden alınarak Diyarbakır Askerî Cezaevinin yanında ayrı bir binadaki üç no’lu hücreye konulmuştur. İbrahim KAYPAKKAYA bu hücrelerde iken, yanındaki hücrelerde gözaltında bulunan Nuri YAMAN, Celal BOZATLI, Mehmet ALTINBAŞ ve Hasan ZENGİN tarafından görülmüştür. Bunlardan ayrı olarak İbrahim yine, hücrelere bitişik durumdaki gözaltı koğuşunda bulunan ve aynı davadan olup çoğunluğu şu anda burada olan arkadaşlar tarafından da üç nolu hücrede iken çeşitli defalar görülmüş, hatta bu arkadaşlar bir subayın denetiminde İbrahim’le birkaç defada görüştürülmüşlerdir. İbrahim KAYPАККАYА Mayıs 1973 tarihine kadar bu hücrede kalmış, aynı gün saat onda hücresinden alınarak götürülmüş ve durum yukarda adı geçen hücre arkadaşları tarafından yandaki gözaltı koğuşunda bulunanlarca görülmüştür. Bu gidişten üç gün sonra, askeri savcılıkta görevli erler arasında İbrahim KAYРАККАYA’nın öldüğü söylentisi yayılmış ve bu söylenti cezaaevindeki tutukluların kulağına kadar gelmiştir. Bunun üzerine tutuklular, cowa– evi müdürlüğünde görevli subaylara, dolaşan ölüm haberinin doğru olup olmadığı, İbrahim KAYPAKKAYA nın nerede olduğunu sormuşlar, onlar da İbrahim KAYPAKKAYA’nın 16 Mayıs 1973 tarihinde komutanlıkça «sorgu» için istendiğini ve «sorgu» için gidişten iki gün sonra da hiç bir gerekçe gösterilmeden İbrahim KAYPAKKAYA’nın cezaevi müdürlüğündeki kaydının silinmesini bildiren bir telefon emri aldıklarını, bu konuda bundan başka birşey bilmediklerini söylemişlerdir. İbrahim’in hastahaneden alınıp, Diyarbakır Sıkı yönetim Cezaevi Müdürlüğü sorumluluğunda bulunan hücreler bölümünün üç no’lu hücresinde 21 Nisan 1973 tarihinden 16 Mayıs 1973 tarihine kadar bekletilmesinden ve 16 Mayıs 1973 günü bilinmeyen bir yere götürülmesinden iki gün sonra; askeri savcılığa vermek üzere götürülen çeşitli suçtan gözaltında ve tutuklu bulunan kimselere askerî savcılıkta görevli erler, İbrahim KAYPAKKAYA’yı askeri savcılık binasının üst katında vücudunun kurşun yaralarıyla delik deşik bir durumda ve ölü olarak gördüklerini söylemişlerdir. Bunun üzerine Diyarbakır Sıkıyönetim Cezaevinde bulunan tutuklulardan otuz altısı, bu durumun doğru olup olmadığını öğrenmek, doğru ise bu ölüm olayı hakkında kov uşturma yapılmasını istemek ve İbrahim KAYPAKKAYA’nın öldürüldüğü haberinin, savcılık, MİT (ki aslında bu ikisini ayır etmek yanlıştır) ve cezaevinde görevli olanlar arasında ayyuka çıkmasına rağmen hiçbir resmi açıklama yapılmamasının nedenini öğrenmek amacıyla aşağıda metnini sunacağımız ortak dilekçeyi yazıp imzalayarak Diyarbakır Sıkıyönetim Komutanlığı’na vermişlerdir. Diyarbakır Sıkıyönetim Askeri Cezaevinde «29 Mayıs 1973» tarihine ve «1900-73/84» kayıt numarasına kayıtlı bu dilekçe aynen şöyledir: Diyarbakır – Siirt İlleri Sıkıyönetim Komutanlığı’na Diyarbakır 1) Tutuklu İbrahim ‘KAYPAKKAYA’nın 16.5.1973 tarihinde hücresinden alınarak MİTe götürüldüğü ve MİT’te yapılan işkencelerle öldürüldüğü.
2) Bu cinayet hadisesini Türkiye ve dünya kamuoyuna uyandırıcı tepkiden çekinilerek intihar süsü verilmek istendiği.
3) Bu cinayete ne kadar intihar süsü verilmek istenirse istensin bunun hiçbir zaman inandırıcı olmayacağı.
4) Zira a) İbrahim KAYPAKKAYA’nın yaralı olarak yakalandıktan sonra hastahanede yaralı haliyle prangaya vurulduğu ve devamlı olarak kontrol altında bulundurulduğu, hastahaneden sonrada hücreye konulduğu, demir aksamlı hiçbir aletin, kemer ve ip kabilinden hiçbir şeyin yanında bulundurulmadığı ve tedbir mahiyetinde olarak aynı binada ve birkaç metre ötedeki tuvalete dahi götürülmediği ve hücresinde tuvalet ihtiyacını giderdiği. b) Ayrıca İbrahim КАYРАККАYA’nın 15.5.1973 tarihinde hücresinden alınarak bir daha geri getirilmediği.
c) Zaten intihar süsü vermekte güçlük çeken faillerin 19.5.1973 tarihinde işlenen bu cinayeti yetkili mercilere duyurmaması ve kamuoyuna gerekli açıklamanın yapılmamasının, bu cinayetin en büyük kanıtı olduğu. 5) Bu hadiseden de anlaşılacağı gibi Diyarbakır~ Siirt ileri sıkıyönetim tutukevindeki tutukluların Anayasa ve kanunlara aykırı olarak alınıp MĞT’e götürüldüğü, dövüldüğü ve öldürüldüğü ve bizim tutuklu olarak hayatlarımızın garantį altında bulundurulmadığı. Bunun kanunlara aykırı olduğu. Bizler insanlık haysiyetine yaraşmayan bu hunharca davranışı kınar ve birer vatandaş olarak Anayasa, kanunlar ve İnsan Hakları Beyannamesi’ni ihlal ederek işlenen bu suçu, gerekli soruşturmanın yapılıp faillerinin gerekli cezalara çarpıtılması için ihbar ediyoruz. 28.5.1973 Tutukevi kayıt no: 1900-73/84 Tarih : 29.5.1973
II – Yukarıda metnini verdiğimiz bu dilekçeye hiçbir cevap verilmemiş ve bir açıklama yapılmamıştır. Bu dilekçeden bir süre sonra, olayın ağır bir siyasî cinayet olması nedeniyle bütün ilgili makamlarca duyulması ve hatta siyasî parti yöneticilerinin ve parlamenterlerin kulaklarına gelmesi sonucu CHP Genel Sekreter yardımcısı Ferda Güley Bolu’da, «İbrahim KAYPAKKAYA’nın İşkenceyle öldürüldüğünden bahsetmiş, İstanbul eski bağımsız milletvekili M. Ali Aybar aynı günlerde Başbakana bu konuda ayrıntılı bir soru önergesi vermiş, açıklama yapılmasını istemiş ve bu haberler basında yer almıştır. Bütün bunlara rağmen küçüğünden en sorumlusuna ve büyüğüne kadar hiçbir ilgili makam bu konuda tek kelime açıklama yapmamış, tam tersine bu konu örtbas edilmeye, geçiştirilmeye çalışılmıştır. Bu konunun çeşitli şekillerde üstüne üstüne gidilmesine rağmen bu konuda ısrarlı suskunluğun anlamı çok açıktır. Açıklama yapması gerekenler, devlet mekanizmasının yönetiminde ve her türlü dizginleri ellerinde bulunduran kimselerdir. Bu makamların bu cinayet olayını tevile kaçarak, intihar süsü vererek bile olsa açıklamamaları, açıklayamamaları ve bu konuda ısrarla susmaları, açıkça suçun ikrarıdır.
Basının, radyonun ve kamuoyuna yönelik her türlü haber araçlarının, olaya intihar süsü verecek her türlü imkânın ellerinde olmasına rağmen bu makamların ısrarlı suskunlukları neyin ifadesidir? En küçük adi zabıta olaylarını bile bin bir sahtekârlıkla ve düzenbazlıkla “anarşistler”in marifeti olarak günlerce kamuoyuna reklam edenler bu olay karşısında niçin susmaktadırlar?
III – Bu cinayet olayının diğer bir delili şudur: 16 Mayıs 1973 günü İbrahim KAYPAKKAYA hücresinden sorguya götürülmeden bir saat kadar önce, yandaki gözaltı koğuşunda adi bir suçtan dolayı tutulmakta olan Cemil OKTAY askerî savcılığa götürülmüştür; Cemil OKTAY, askeri savcılıkta, İbrahim KAYPAKKAYA’yı birtakım sivil şahıslar tarafından gözleri bağlı olarak askerî savcılık binasından çıkarılıp sivil bir otomobile bindirilirken görmüş ve bu durumu, gözaltı koğuşuna döndüğünde şimdi bu davada tutuklu olarak yargılanan Hasan İLTER ve Seyithan DOKAY’a söylemiştir. Savcılıkta sonradan çıkan, söylentiye göre de İbrahim КАҮРАККAYA götürüldüğü bu yerden kurşunlanarak getirilmiştir.
IV-1973 Nisan’ının ilk haftasında İbrahim daha iyileşmeden ve hastahanedeyken, şimdi bu davada tutuklu olarak yargılanan Hasan İLTER ile yüzleştirilmek üzere askeri savcılığa getirilmiş, Hasan İLTER İbrahimle yüzleştirilmek için savcılık odasına alındığın- da savcı Yaşar DEĞERLİ ile İbrahim KAYPAKKAYA arasında geçen şu konuşmaya şahit olmuştur: İ. KАYРАKKAYA: «Hakkımdaki bu ifadeleri arkadaşlara işkence ile imzalatıyorsunuz.»
Y. DEĞERLİ: «Tabi sizin gizli dünyanızı ortaya çıkaracak başka yol yok.» İ. KAYPAKKAYA: «Arkadaşlara bu ifadeleri, beni idam ettirmek için zorla imzalattırıyorsunuz.» Y. DEĞERLİ: «Çok yakın bir zamanda sana gereken cezayı kendi elimizle vereceğiz.» Bu konuşmalar neyi açıklamaktadır? Bu konuşmalar üzerinde yorum yapmaya gerek var mıdır bilmiyorum? Bu konuşmalardan çıkan anlam açıktır ve bu konuşmalardan sonra meydana gelen katletme olayının baş sorumlusu da ortadadır. İbrahim’in intihar ettiği yalanını düzen ve yukardaki cümlelerin sahibi olan kişi ve bu konuşmayı okuyup duyan herkes de bilir ki, «kendisinin idam ettirilmesi için zorla ifadeler düzdürüldüğünden» bahseden, ölmemek için aylarca hasta- hanede ve hücrelerde her türlü baskı, işkence ve prova- _kasyona karşı direnen bir kişi nasıl olur da yukarıdaki konuşmadan hemen sonra fikir değiştirip intihar eder? Üstelik bu kişi bir komünisttir ve intihar etmenin bir komünist için korkakıik ve proletarya davasına ihanett olduğunu söyleyen bir kişidir… Bu yalanlar ve sahte- kârlık senaryoları çok acemice ve suçluluk telaşı içinde düzülmüştür.
V-9 Temmuz 1973’te Selimiye’ye tekrar savcılik sorgusuna götürülen bu dava sanıklarından Yalçın BÜYÜKDAĞLI ile savcı Yaşar DEĞERLİ arasında geçen şu konuşma bile, bu konuşmayı okuyan veya duyan akıl mantık sahibi herkese hiçbir dedektiflik bilgisini gerektirmeyecek kadar açık bir biçimde «suçlunun kim?» olduğunu anlatmaktadır. Konuşma şöyle geçmiştir. Y. BÜYÜKDAĞLI: «İbrahim KAYPAKKAYA yoldaşın öldüğü doğru mu?» Y. DEĞERLİ: «İbrahim kendisi intihar etti biz öldürmedik. İntihar ettiği zaman da ben İstanbul’daydım, telgrafla haber aldım.»> Arkadaşın sorusuna ve savcı Yaşar DEĞERLİ’nin cevabı iki noktada dikkatinizi çekerim: Birincisi, arkadaş, İbrahim’in ölüp ölmediğini sormaktadır; savcı ise cevap olarak doğrudan doğruya «kendilerinin öldürmediğini, intihar ettiğini» söylemektedir. Bir kere, Yalçın BÜYÜKDAĞLI, Ölümün nasıl olduğunu ve kimin öldürdüğünü sormamıştır. Sorduğu ölüm haberinin doğru olup olmadığıdır. Savcı Yaşar DEĞERLİ’nin, sorulmadığı halde İbrahim’i kendilerinin öldürmediğini, intihar ettiğini söylemesi suçluluk telaşının ve psikolojisinin söylettiği sözlerdir. İkincisi, suçluluk psikolojisinin verdiği dürtü ile Şecaat arz ederken sirkatini söyleyen savcının bu konuşmada suçluluğunu gizlemek için başvurduğu bir yalandır.
Çünkü savcı Yaşar DEĞERLİ bu konuşmada İbrahim’in öldürüldüğü tarihte İstanbul’da olduğunu söylemiştir. Oysa savcı Yaşar DEĞERLİ İstanbul’a 1973 Haziran’ının ilk haftasında gelmiş olup, İbrahim ise 16-18 Mayıs tarihleri arasında, yani savcı Yaşar DEĞERLİ Diyarbakır’da iken öldürülmüştür. Savcı Yaşar DEĞERLİ’nin böyle bir yalana başvur
İbrahim Kaypakkaya’nın Yaşar DEĞERLİ’nin başında olduğu bir cinayet şebekesi ta- rafından öldürüldüğünü açıklar. VI – Ankara Sıkyönetim’deki başka bir davası nedeni ile 1973 Mayıs ayı içerisinde Ankara Sıkıyönetim 3 no’lu cezaevinde bulunan Aslan KILIÇ’la, Diyarbakır’dan getirilen THKO sanıklarından Mustafa KARADAĞ arasında cezaevinde şu konuşma geçmiştir: M. KARADAĞ: «Haberin var mı, İbrahim’i Diyar- bakır’da öldürdüler.»> A KILIÇ: «Haberim yok ama sen kesin olarak biliyor musun?» M. KARADAĞ: «Ben de İbrahim’i ve ölüsünü görmedim. Haberi Diyarbakır askerî savcılığı ve erlerden duydum.. Ayrıca MİT’te beni sorguya çeken ismini bilmediğim saçları dökük ve yüzbaşı rütbesinde bir hakim subay sorguya başlarken «daha geçen hafta burada konuşmayan birini gömdük. Aynı yolu tutarsan senin de akıbetinin bu olacağından şüphe etmemen için bu şahsın adını da sana söyleyeyim: Bu kişi İbrahim KAYPAKKAYA’dır ve tanırsın da. Şimdi adam gibi konuş» dedi. Bu konuşmada sözü edilen MİT görevlisi yüzbaşı rütbesindeki saçları dökük Hakim-subay Savcı Yaşar DEĞERLİ’dir. Nitekim Aslan KILIÇ arkadaş Ankara dönüşü, 1973 Temmuz ayında İstanbul’da tekrar askeri savcılığa götürüldüğünde savcı. Yaşar DEĞERLİ ile arasında bu konuda şu konuşma geçmiştir: A. KILIÇ: “İbrahim’i işkence ile öldürdünüz, ona söyletemediğiniz şeyleri benden mi almak istiyorsunuz?” Y. DEĞÉRLİ: «İbrahim’i biz öldürmedik; tokyosuna koyduğu jiletle bileklerini keserek intihar etti. Hem sen bu haberi nereden duydun?”
A. KILIÇ: “Ankara’da THKO sanıklarından M. KARADAĞ’dan duydum.”
Y. DEĞERLİ: «Hа, evet M. KARADAĞ’ın sorgusunu ben yaptım; ama sana İbrahim’i bizim öldürdüğümüzü söylemekle yalan söylemiş. Fakat inanmıyorsan İbrahim’i nasıl tedavi edip iyileştirdiğimizi anlaman için sana hastahanede çekilmiş resimlerini göstereyim; (resimleri göstererek) bak! İbrahim’i şu halden bu hale getirdik. Biz İbrahim’i ölümden kurtardık; biliyorsun yakalandığında yaralı idi ve ayağı donmuştu. Hiç böyle ihtimam gösterenler onu öldürür mü?» Son konuşmadan da bir kere daha anlaşılacağı üzere Y. DEĞERLİ tam bir suçluluk psikolojisi içerisindedir. Böyle bir telaşla haberin nasıl öğrenildiğini sormakta, sonra da kendisinin suçluluğunu ispat edercesine, İbrahim’e yaralı iken nasıl ihtimam gösterdiklerinden bahsetmekte, sorgulardaki canavarlığının açığa çıkmasını önlemek amacıyla kendisini şefkatli bir hastabakıcı rolüne sokmaktadır. Kaldı ki İbrahim’i öldürenler, onu, hasta iken babalarının hayrına ve Yaşar DEĞERLİ’nin göstermek istediği gibi şefkâtli oldukları için değil, iyileştirip konuşturabilmek için tedavi etmişlerdir. Bu iyilik perilerinin ne denli şefkâti olduklarını bugün dünyada sağır sultan bile duymuştur. Hem, suçluluk psikolojisi içinde olmayan bir kimsenin İbrahim’i iyileştirmede özel gayret sarfettiğinden bahsetmesine, hiç yoktan kendini savunmaya kalkışmasına gerek yoktur.
Savcı Y. DEĞERLİ, İbrahim KAYPAKKAYA yoldaşın tokyosuna sakladığı jiletle bileklerini keserek intihar ettiği yalanını söylemiştir. Polis ve MİT’ten geçmiş herkes bilir ki, külotlara ve koltuk altlarına kadar aranılan, ayakkabıların bükülerek veya pençeleri kesilerek kontrol edildiği, mendil, ayakkabı bağı, gözlük, kemer ve toplu iğnenin bile hücreye girişte sanıkların üzerinden alındığı bu yerlere,-önceden konmuş olsa bile- tokyoya jilet koyarak girebileceğini söylemek düpedüz yalan söylemektí. Bunu söyleyen kişi kimi kandıracağını sanmaktadır? Ankara MİT’te, bir arkadaşın ayakkabısının pençesindeki lastiğin normalden biraz kalın olması yüzünden ayakkabı pençelerinin testere ile ikiye biçildiğini gözlerimizle gördük. Öte yandan, sünger olan sandaletlere önce den jilet bile konmuş olsa daha ilk büküşte içinde değil jilet, kağıt olup olmadığı bile anlaşılır. Kaldı ki, İl rahim KAYPAKKAYA intihar ettiği söylendiği güne kadar demire ve kelepçeye vurulmuş olarak ve sürekli gözetim altında bulundurularak askeri hapishanede ve gözaltı hücrelerinde kalmış, görevliler dışında hiçbir kimseyle görüş ve temasta bulunmamıştır. Değil hastahane ve gözaltı gibi yerlerde, hapishanelerde bile traş için dahi olsa jilet veya hiçbir kesici veya delici şeyin parçası bile verilmemekte, bunun için sık sık aramalar yapılmaktadır. Sürekli gözaltında ve bağlı olarak tutulan, hiç kimseyle teması olmayan İbrahim KAYРАКKAYA jileti nereden sağlamıştır acaba? Gökten zembil le mi inmiştir jilet? Yüzümüze bu şekilde söylenen bu yalanlar suçluluk telaşı ile olsa gerek çok acemice hazırlanmıştır. Dosyadaki intihar kılıflarının ise ne tür uydurmalar olduğunu şu ana kadar öğrenebilmiş değiliz.
VII – Savcı Y. DEĞERLİ iddianamede, “İbrahim. KAYPAKKAYA’nın intiharından önce yapmış olduğumuz sorgusunda her `ne kadar örgütsel faaliyetleri konusunda ketum davranmış ise de;…” diyerek, sorgulama sırasında öldürülen İbrahim yoldaşı bir polis ve MİT görevlisi gibi bizzat kendisinin sorguladığını belirtmekte, fakat İbrahim’in bu «ketum» davranışı karşısında kendisinin neler yaptığını açıklamamaktadır. Fakat polis ve MİT gibi yerlerde sorguda «ketum» davranışın sonucunun ne olduğunu bugün bilmeyen yoktur. Yukarıdaki cümleyi okuyan kime sorulsa, bu «ketum» davranış sahibinin sonunun ne olacağını daha sonucu öğrenmeden rahatlıkla söyleyebilir. İbrahim yoldaşın, hizmet ettiği efendileri adına -kendi deyimiyle- «menfur katlinin» baş aktörü Y. DEĞERLİ, bu cümleleri ile secaat arzedeyim derken sirkatini söylemiştir.
VIII – Faşistler, daha yakalandığı ilk andan itibaren yoldaşımız İbrahim KАУРАККАYA’ya hunharca davranmışlardır. Vartinik baskınından sıyrılarak, yarım saatlik bir yaya yürüyüşten sonra Barıkbaşı mezrasına gelen İbrahim KAYPAKKAYA birkaç gün sonra burada yakalanmıştır. Barıkbaşı’ndan Kutudere’ye kadar dört saatfik bir yol, arkadaşımıza yalın ayak olarak yürütülmüştür. Mirik köyü ile Gökçe köyü arasındaki dereden geçen buzlu çay kıvrılarak aktığı için beş altı defa yalın ayak geçirtilmiştir. Yolda giden köylüler bu durumu görerek diğer köуlülere anlatmışlardır.
Aynı baskından kaçan iki arkadaş buzlara gömüldükleri ve 48 saat dağda kaldıkları halde neden ayaklarını üşütmüyorlar da İbrahim KAYPAKKAYA yarım saatlik mesafede bulunan en yakın köye gittiği halde ayaklarını üşütüyor? Üçüncü bir nokta olarak da iddianamede arkadaşımızın Barıkbaşı’ndan Gökçe’ye götürülürken yürümek istemediği ve karların üzerine yattığı belirtilmektedir. Bu hareketler bir kimsenin yalın ayak karlar üzerinde yürütülürken yapacağı hareketlerdir.
Arkadaşımızın ayak parmaklarının kesilmesinden Üsteğmen Fehmi ALTINBİLEK sorumludur-ve bu, bizlere yapılan işkencelerin en alçakça olanlarından biridir.
IX – İbrahim KAYPAKKAYA yoldaş bir komünisttir. (…) O, bir komünistin intihar etmesinin korkaklık proletaryanın davasına ihanet olduğu bilincinde olan ve bunu yoldaşlarına öğreten bir önderdir. İntihar, ABD emperyalizminin, onların kompradorlarının ve toprak ağaları kliğinin temsilcisi savcı Yaşar DEĞERLİ’nin iddia ettiği gibi komünistlerin değil, faşist köpekler, işbirlikçiler ve halk düşmanları gibi korkakların halkımızın devrimci mücadelesinin zafere yaklaştığı günlerde seçecekleri bir tercih olacaktır. Stalin yoldaşın önderliğindeki Sovyet Kal Ordusu’nun Berlin’e girdiği gün gelmiş geçmiş en büyük faşist köpek Adolf HİTLER’di kendi beynine kurşun sıkan!…
İbrahim KAYPAKKAYA yoldaş Nazi işkence odalarının tavanına kanıyla “unutma ki, sen bir komünistsin” diye yazarak falakaya her yatırılışında o yazıyı okuyup faşist cellatlara karşı direnen Dimitrov’ların, Naziler tarafından kurşuna dizilirken, Alman askerlerine “ Ben sizin kurtuluşunuz için mücadele ettim. Siz kurtuluşunuzu öldürüyorsunuz” diye bağıran Fransız Komünisti George POLİTZER’lerin, Nazi kurşunlarına karşı korkusuzca göğüs geren Ernest THELLMANN’ların ve ölümü “”Yaşasın HO Şİ MİNH” diyerek göğüsleyen Vietnam kahramanlarının her türlü şart altında son nefeslerine dek sürdürdükleri mücadelelerin izleyicisidir. 36 Canını proletaryanın ve halkların kurtuluşuna adamış komünistler, faşist zulüm ve baskılardan korkarak intihar etmezler. İntihar tercihini seçecek olanlar, bizzat halkın devrimci mücadelesinden korktukları için zulmeden faşist köpeklerdir! İşte bütün bu somut gerçeklerden ötürüdür ki, önderimiz İbrahim KAYPAKKAYA yoldaş intihar etmez ve etmemiştir. ÖLDÜRÜLMÜŞTÜR! (…) Yukarıda özetini sunduğumuz dilekçenin altında su imzalar vardır. Tutuklu Sanıklar: Arslan KILIÇ, Yalçın BÜYÜKDAĞLI, Muhsin CANİK, İbrahim GÜLGEÇ, Ayşe İSMAİL, İsmail ÖZBAY, Celâl ERDOĞMUŞ, İbrahim Halil AKYOL, Bаki İşçi, Muzaffer ORUÇOĞLU, Zeki ŞERİT, Nezihe BAHAR, Nizamettin KARAKOÇ, Ali ŞENCİ, Gürsel BEZEK, Fatma EREZ, Hüseyin TEKİN, İsmail ERDOĞAN, Ali TAŞYAPAN, Sami SARI, Davut KURUN, Engin GİRAY, Feryal SARIOĞULLARI, Kemal ВАHAR, Ali TURAN, Musa SÖĞÜT, Mümtaz ÇELTİK, Hikmet ŞENSES, Süleyman YEŞİL, Güner ALAKOÇ, Ünsal ALANYA, Mukaddes ERDOĞDU, Seyithan DOKAY, Hayrettin İPEK, Hüseyin AÇIKGÖZ, İrfan ÇELİK.» (Sf. 54 – 61)
İŞKENCEDE EĞİLİP BÜKÜLMEZ İRADE İBRAHİM KAYPAKKAYA..!
Yukarıda aktarmış olduğumuz Kaypakkaya yoldaşın sorgusu ve değişik yayın organlarında çıkan yazılar ve yoldaşlarının mahkemeye vermiş olduğu dilekçelerden de görüleceği gibi, Kaypakkaya yoldaş, işkencede direniş bayrağını yukarı kaldırmada yeni bir dönem açmış ve ser verip sır vermeme ilkesel tutumu pratikleştirerek örgütsel faaliyetleri hakkında düşmana tek bir bilgi vermeden “ parçalasanız da konuşmayacağım” diyerek direngen tutumu ortaya koymuş, ölümü hiçe sayarak faşizmi kendi ininde yenmiş ve milyonların gönlünde taht kurmuş işkencede direnenlere yol göstermiştir.
Kuşku yok ki, işkence tezgahlarında örnek komünist tutum söz konusu olduğunda, ilk akla gelen kişidir İbrahim. O, düşman karşısında eğilip bükülmez iradesiyle de komünist bir önder olduğunu gösterdi. Kaypakkaya yoldaşın işkencede devrimci direngen tutumunu şu sözlerde görmek mümkündür; “Esasen biz komünist devrimciler, prensip olarak siyasi kanaatlerimizi ve görüşlerimizi hiç bir yerde gizlemeyiz. Ancak örgütsel faaliyetlerimizi, örgüt içinde bizimle birlikte çalışan arkadaşlarımızı ve örgüt içerisinde olmayıp da bize yardımcı olan şahıs ve grupları açıklamayız. Kişisel sorumluluğum açısından gerekeni zaten söylemiş bulunuyorum. Ben buraya kadar anlattıklarımı samimiyetle inandığım Marksist-Leninist düşünce uğruna yaptım. Ve sonuçtan asla pişman değilim. Ben bu uğurda her türlü neticeyi göze alarak ve can bedeli bir mücadeleyi öngörerek çalıştım ve neticede yakalandım. Asla pişman değilim, Bir gün sizin elinizden kurtulursam gene aynı şekilde çalışacağı.”
Kaypakkaya yoldaş sözlemine uygun bir pratik ortaya koydu ve işkencede, proleter kahramanlık örneğiyle, ülkemizde komünist devrimci direnişin çığırını açtı. İbrahim Kaypakkaya, bugünde, gıpta ettiğimiz eğilmez komünist devrimci iradesiyle özellikle işkence tezgahlarındaki tutumuyla devleşen bir önder tipidir.
O, komünist bir önder olarak düşman karşısında görülmemiş bir cesaret ve dayanma azmine sahip olduğunu gösterdi. Stalin’in “dağ kartalı” benzetmesi, İbrahim’i de en iyi anlatan sözcüktür. Bu “Dağ Kartalı”, şu sözleriyle sorgucularını top ateşine tutuyor, bir komünist önder olarak işkence tezgahlarında da devrimci proletaryanın gücünü ve yenilmezliğini ispatlıyordu: “Esasen biz komünist devrimciler, prensip olarak siyasi kanaatlerimizi ve görüşlerimizi hiçbir yerde gizlemeyiz.
İbrahim Kaypakkaya yoldaş, 12 Mart faşizminin işkenceci cellatlarına karşı yürüttüğü boyun eğmez mücadeleyle, devrimcilere ve komünistlere silinmez bir proleter yiğitlik mirası devretti. Kaypakkaya yoldaş, yakınen tanıdığı D.Perikçek’i bile tanımadığını ve polisin işkence altında yüzleştirdiği köylülere karşı, devletin işkence yaparak insanları zorla kendi üzerine ifade vermeye zorlandıklarını ve bu kişilerin hiç birisini tanımadığını ortaya koyarak işkence altında faşizmin gerçek işkenceci yüzünü teşhir etti. Bu örgütsel çalışmalar hakkında düşman bilgi vermeme gelenek, o günden beri elde güçlü bir silah olarak korunarak, sınıf mücadelesi içinde devam ettirildi, devam ettirilecektir.
Ama O’nun, bize emanet ettiği miras bu kadarla sınırlı değildir. O’nun sadece bu yönünü yüceltmek, onu sadece bu çerçeve içinde kabul etmek, Kaypakkaya’nın mirasının niteliğini anlamamaktır.
Kaypakkaya’nın işkencedeki proleter kahramanlık örneği tutumu, bir sınıf tavrının ifadesidir ve birbirini tamamlayan militan bir direnişçilikle, Marksist-Leninist çizgiyle bağlıdır. İ.Kaypakkaya’nın yoldaşın işkencedeki soylu tavrı, ancak sınıf mücadelesinin çeşitli yönleri ve aşamalarında ortaya koyduğu diğer tavırlarla bütünlükle bir şekilde ele alındığında gerçek anlamını bulur. Ve O’nu komünist önder olarak asıl yücelten de budur. Şüphesiz sınıf mücadelesinin en zor geçitlerinden olan işkencede, proletaryaya, örgüte, halka devrime ve sosyalizme bağlı kalmak, komünist devrimci bir çizgide direniş bayrağını yükseltmek tüm komünist devrimcilerin görevidir.
Ama en başta da komünist önderlerin görevidir. Bir komünist önder, işkencede de örnek olmak zorundadır. Bu önder olmanın gereğidir. Eğer bir komünist önder, komünist militanların ortalama tutumundan daha ileri ve örnek tutum takınmıyorsa, bu önderlik açısından bir zaaftır. Türkiye devrimci ve komünist hareketi önder ve militan kadroları, işkencede İ.Kaypakkaya’nın yoldaşın kızıl direniş çizgisini kendilerine düstur almışlardır.
Ve binlerce devrimci ve komünist militanın direnişinde İbrahim Kaypakkaya yoldaş hep örnek olmuştur. Köksüz ağacın kuruduğu gibi, İ.Kaypakkaya’yı yoldaşı küçümseyerek, reddederek ağacı köksüz bırakanlar da başlarına neler geleceğini bilerek hareket etmelidirler. Dün olduğu gibi, bugün de İbrahim Kaypakkaya yoldaş örnek önder tipi olmaya devam ediyor.
Halkın Birliği Devrimci Halkın Birliği