Anasayfa / Devrimci Teori / İŞÇİ SINIFI, 2017 1 MAYIS(’IMIZ) VE KATLİAMIN 40. YILINDA TAKSİM
1-mayis-umur

İŞÇİ SINIFI, 2017 1 MAYIS(’IMIZ) VE KATLİAMIN 40. YILINDA TAKSİM

 
I. AYRIM: 1 MAYIS(’IN ÖNEMİ) NEDİR?
I.1) 1 MAYIS(’IMIZ)IN TARİHİ
I.2) 1 MAYIS 1977 KATLİAMI
II. AYRIM: İŞÇİ SINIFI GERÇEĞİ
II.1) İŞÇİ SINIF(IMIZ)IN DURUMU
II.2) AKP DÖNEMİ VE İŞ CİNAYETLERİ
II.3) ÇOCUK, MEVSİMLİK VE GÖÇMEN İŞÇİ(LER)
II.4) DEVLETİN MARİFETLERİ İLE ÖİB
III. AYRIM: GEÇMİŞTEN GELECEĞE
III.1) 2016 1 MAYIS’I
III.2) TAKSİM EMEĞİN MEYDANIDIR
III.3) TAKSİM ISRARI
İŞÇİ SINIFI, 2017 1 MAYIS(’IMIZ) VE KATLİAMIN 40. YILINDA TAKSİM
“Güç fiziki kapasiteden değil,
 
boyun eğmeyen iradeden gelir.”[1]
“Emekçiler adalet istiyor, hem de hemen ve bu dünyada. Adaletin dini, dili, milliyeti ve mezhebi yok. Ve insan hayatına değer verilsin isteniyor, hem de hemen ve bu dünyada. İnsanın değerinin dini, milliyeti, sınıfı yok,”[2] türünden “genellemeler”i önemsemeyiz; yaşadığımız dünyada her şeyin sınıfsal olduğunu ve “İnsana baktığımda ya burjuva ya da proleter görüyorum,” diyen Karl Marx’ın uyarısını “es” geçmeyiz.
Aristo’nun, “Herkesle dost olan kimsenin dostu değildir,” saptamasına büyük değer veren bu tutumumuz, “neo”ların, “post”cuların pek hoşuna gitmese de, varsın öyle olsun! Biz dünyaya hâlâ böyle bakıyoruz; 2017 1 Mayıs’ının ya da Taksim Katliamı’nın 40. yılının eşiğinde…
Katliamın 40. yılında, 2017 1 Mayıs’ında yeniden Taksim’de olmak “olmazsa olmaz”ken; bir kez daha 2016’daki Bakırköy hatasına düşmemek çok önemlidir.
Gerçekten de, “1 Mayıs İstanbul’da da Bakırköy’de kutlandı. Fakat mitingin Bakırköy’de gerçekleştirilmiş olması 1 Mayıs alanının Taksim olduğu gerçeğini değiştirmez. İstanbul’da bizim açımızdan alan tartışması 1976 yılında DİSK öncülüğünde Taksim Meydanı’nda gerçekleştirilen ilk kitlesel mitingde o dönemin Kurucu Genel Başkanımız Kemal Türkler’in Taksim 1 Mayıs alanıdır demesiyle bizim için alan tartışması bitmiştir. Biz o günlerden bugünlere 1 Mayıs’ları Taksim’de gerçekleştirmek için mücadeleyi sürdürüyoruz. Önümüzdeki 2017 yılında 77 Katliamı’nın 40’ıncı yılında bir kez daha Taksim Meydanı’nda olacağımızı söylemek istiyorum,”[3] diyen DİSK Genel Sekreteri Arzu Çerkezoğlu ile Türk-İş’e bağlı aralarında TGS, Belediye İş, Harb-İş, Toleyis, Hava İş, Petrol-İş ve Kristal-İş’in de olduğu 1. Bölge şube başkanlarının, “1 Mayıs Taksim’de yapılsın,” tavrı müthiş değerli ve yol göstericidir.
Bilindiği gibi Türk-İş 1. Bölge Temsilciliği’nde bir araya gelip, Taksim’in işçi sınıfı için bir sembol olduğunun altını çizen başkanlar, “İstanbul işçilerin kalesidir. Taksim ise 1 Mayıs’ın simgesi. Demokrasi diyenlerin önünde işte fırsat… Yasak kaldırılsın ve Taksim’de kutlansın,” derken; “İşçilerin kazanımından geriye atılacak hiç bir adımı kabul etmeyeceğiz” fikrinde birleştiler.[4]
Bu ortak duruş, 2017 1 Mayıs’ında yeniden Taksim’de olmanın zeminini oluşturmaktadır.
II. AYRIM: 1 MAYIS(’IN ÖNEMİ) NEDİR?
Burada “1 Mayıs(’ın önemi) nedir?” parantezini açmak gerekiyor.
“1 Mayıs’ta iki dünya karşı karşıya geliyor”ken;[5] savaşa, sömürüye, gerici, faşist rejim dayatmasına karşı iş, barış, özgürlük talebiyle ülkenin dört bir yanında alanlara çıkan işçi sınıfı, baskının ve zulmün toplumun bütün gözeneklerine nüfuz ettiği ortamda toplumsal öncü rolünü gösterir.
Kimsenin “es” geçemeyeceği üzere işçi sınıfının birlik, dayanışma, mücadele günü 1 Mayıs, ABD’li işçilerin dünya proletaryasına armağanıdır. İşçiler 1 Mayıs’ı dünya ölçeğinde sahiplendi, unutmadı/ unutturmadı.
1 Mayıs dışında, hiçbir gün, hiçbir bayram insanlık tarihinde bu denli evrensel, bu denli gerçekten enternasyonal olamamıştır. Sadece ve sadece 1 Mayıs; proletaryanın ellerinde bütün halklar, bütün ülkeler ve bütün kıtalardan sınıf kardeşliğinin, emek kardeşliğinin düşünce, duygu ve eylemlerinde yaşayan enternasyonal ve evrensel bir nitelik kazanmıştır.
Osmanlı’nın günlerinde, 1908’de 1 Mayıs, Selanik’te ve İstanbul’da kitlesel biçimde büyük bir coşkuyla açık alanlarda kutlanmıştı. Hatta 1920’lerde işgal İstanbul’unda bile proletarya 1 Mayıs’ı meydanlarda kutlamıştı.
1923’ten sonra, 1924 Anayasası’yla Türk(iye) burjuvazisi 1 Mayıs’ı da, tüm örgütlenme ve işçi haklarını da, sosyalist düşünce ve siyasi mücadeleyi de tümüyle yasaklayıp yeraltına itti.
Daha sonra faşist İtalya’dan ağırlaştırarak aldıkları 141. ve 142. maddeler ile burjuvazi, işçi haklarını tümden ortadan kaldırmış; hatta “ İmtiyazsız, sınıfsız bir kitleyiz” safatasıyla işçi sınıfının varlığını bile tümden inkâr etmeye kalkışmıştı.
Böylesi bir siyasi iklimde militan işçiler ve komünistler uzun yıllar 1 Mayıs’ı hapishanelerde, gizlilik içinde kapalı mekânlarda, ormanlık alanlarda ve kırlarda buluşarak kutlayıp; bildiri ve broşürleri fabrika ve işçi semtlerinde dağıtarak; pankartlar asarak ve duvar yazılarıyla anmışlardı.
1 Mayıs tarihinde 1976 1 Mayısı bir dönüm noktasıdır. 1976’da DİSK’in öncülüğünde işçi sınıfı ve devrimci hareket, 1 Mayıs’ta Taksim Meydanı’nda “Vardım, varım, var olacağım,” diye haykırmıştı.
1976 1 Mayıs’ındaki kitlesel coşku ile radikalleşen işçi hareketi, devrimci harekete moral ve ivme kazandırdı. Söz konusu devrimci potansiyel burjuvaziyi endişeye sevk etti.
1976 1 Mayıs’ında kazandığı özgüven ile 1977 1 Mayıs’ına da Taksim Meydanı’na büyük bir coşkuyla çıktı. Tören bitmek üzereyken yüz binler, burjuvazinin en kanlı ve en karanlık tertiplerinden biri ile yüzleşti. Taksim Katliamı gerçekleştirilirken; Taksim Meydanı sonsuza kadar 1 Mayıs alanı oldu!
I.1) 1 MAYIS(’IMIZ)IN TARİHİ
1 Mayıs 1886 günü Chicago’da Amerika İşçi Sendikaları Konfederasyonu önderliğindeki görkemli yürüyüş sonrasında, tüm dünya işçi ve emekçileri tarafından uluslararası bir gün olarak kutlanmaya başladı. İşçi ve emekçilerin üretimden gelen güçlerini kullanarak taleplerini dile getirdikleri en kitlesel eylem olan 1 Mayıs İşçi Bayramı o günden bugüne devam ediyor. 130 yıldır işçilerin direngenliğiyle kutlanan 1 Mayıs kimi zaman katliamlara ve en çok da tutuklamalara sahne oldu. XIX. yüzyılda işçiler kol emeğine dayalı çok ağır koşullarda çalıştırılıyor, hatta bu çalışma çoğunlukla 18 saati buluyordu. Ortalama çalışma süresi ise 16 saatti. Kesintisiz 16 saatlik bir çalışma karşılığında aldıkları ücret ise sadece hayatta kalmalarına yetiyordu. Kadın ve çocukların çalışma koşullarıysa çok daha ağırdı. Köle gibi çalıştırılan işçilerin payına düşen ücret oldukça düşüktü. On binlerce işçi, fabrikaların çevresindeki ilkel barakalarda kalıyor, sağlıksız koşullarda yaşamlarını tüketiyorlardı. İşçilerin ortalama yaşam süresi, ancak 40 yıl kadardı.
Emek sömürüsüne karşı 1880’li yıllar boyunca işçiler dur durak bilmeden sürekli direnişe geçti. Özellikle, 14-15 saatlik ağır çalışma koşullarına karşı 8 saatlik iş talebi sürekli olarak gündemde kaldı. Fabrika sermayedarları hızla büyürken, işçiler, işyeri güvenliği, sağlık koşulları, örgütlenme ve grev gibi en temel haklarını dahi tanımayan bir siyasi ve hukuki sistem ile karşı karşıyaydılar. 1856’da Avustralya’nın Melbourne kentinde taş ve inşaat işçilerinin, günde sekiz saatlik iş günü hakkını elde etmek için Melbourne Üniversitesi’nden Parlamento binasına kadar yürüyüş düzenlediler. Avustralyalı işçileri Amerikalı işçiler izledi. 1 Mayıs 1886 günü Chicago’da Amerika İşçi Sendikaları Konfederasyonu önderliğindeki görkemli yürüyüş sonrasında tüm dünya işçi ve emekçileri tarafından uluslararası bir gün olarak kutlanmaya başladı. 130 yıldır işçilerin direngenliğiyle kutlanan 1 Mayıs pek çok kez katliamlara ve tutuklamalara da sahne oldu. 1889’da ise II. Enternasyonal, 1 Mayıs’ın, bütün dünyada işçilerin birlik ve mücadele günü olmasını kararlaştırdı.
Türkiye’de 1 Mayıs, 1860’lı yıllardan itibaren yer yer Ermeniler tarafından kutlandı. Anadolu’da ise ilk kez Osmanlı döneminde, 1905 yılında İzmir’de kutlanır. Bunu 1909’da Üsküp’te yapılan kutlama izler. İstanbul’da ilk etkili ve örgütlü1 Mayıs kutlaması 1910’da yapılır. İstanbul’un işgal altında olduğu yıllarda da, özellikle 1920’lerde görkemli kutlamalar yapılmıştır. İşgal kuvvetleri ve Osmanlı hükümetinin yoğun baskılarına rağmen 1 Mayıs kutlamaları engellenememiştir… 1921’in İstanbul’unda özellikle Şirket-i Hayriye, Seyrü Sefain, Haliç idaresi ve Tramvay şirketi işçileri başta olmak üzere tüm emekçilerin katıldığı 1 Mayıs’ı kutlaması en görkemlisidir. İşçi talepleri arasında “yabancı şirketlere el konulması, 1 Mayıs’ın resmen işçi bayramı olarak tanınması, sekiz saatlik işgünü, hafta tatili, serbest sendika ve grev hakkı” vardır.
1912 yılında Hüseyin Hilmi Bey’in başkanı olduğu Osmanlı Sosyalist Fırkası, İstanbul’da işçi dernekleriyle birlikte (İstanbul) Pangaltı’daki Belvü bahçesinde 1 Mayıs kutlamaları için mütevazı şekilde bir araya gelmişler.
İstanbul’da Türkiye Sosyalist Fırkası tarafından gerçekleştirilen ilk kitlesel 1 Mayıs 1921 yılında gerçekleşmiş. Dönemin Osmanlı idaresi yasaklamış olmasına rağmen işgal altında kitlesel 1 Mayıs her şey göze alınarak kutlanmış.
1922 yılında ise 1 Mayıs Komisyonu kurularak tek elden yönetilmiş. ‘1 Mayıs Komisyonu’nda; Türkiye Sosyalist Fırkası, Türkiye İşçiler Derneği, Beynelmilel İşçiler İttihadı, Sosyal Demokrat Fırkası, Türkiye İşçi Çiftçi Sosyalist Partisi, Ermeni Sosyal Demokrat Fırkası ve Esnaf Cemiyetleri yer almaktadır. Komisyon, Pangaltı’da toplanılıp yürüyüş yapılarak Kağıthane’de kutlanacağı ilan edilmiş. Ve ilan edildiği gibi de kutlanmış.
1923 yılında da İstanbul’da tütün işçileri, askeri fabrika ve demiryolu işçileri, fırıncılar, İstanbul tramvay, telefon, tünel, gazhane işçileri 1 Mayıs’ı sokakta kutladı. “Yabancı şirketlere el konsun”, “8 saatlik iş günü”, “Hafta tatili”, “Serbest Sendika ve Grev Hakkı” pankartlarını taşıdı.
1923 yılında ise 1 Mayıs, Türkiye İşçi Çiftçi Sosyalist Fırkası ve Ankara Hükümeti’ne yakın Umum Amele Birliği tarafından ayrı ayrı kutlanmıştır. Tam altı ay önce Hüseyin Hilmi Bey (Türkiye Sosyalist Fırkası lideri) öldürülmüştü. Buna rağmen 1 Mayıs kutlaması yapıldı.
Kemalist devletin palazlanmasına paralel olarak 1924’te 1 Mayıs kutlamalarına engellemeler getirilir ve sekiz saatlik iş günü için bildiri dağıtan birçok işçi de tutuklanır. 1925 yılında çıkarılan Takrir-i Sükûn Kanunu sonrasında kutlamalar tamamen yasaklanır. Bundan sonraki 1 Mayıs’lar “yasak”larla, tutuklamalarla geçer. Her 1 Mayıs arifesinde işçi liderleri, komünistler hiçbir gerekçe gösterilmeksizin evlerinden alınarak zindanlara konulur. Bununla da yetinilmez, 1 Mayıs’ın içeriği de boşatılmaya çalışılır. 1935 yılında çıkarılan “Ulusal Bayram ve Genel Tatiller Hakkında Kanun”la 1 Mayıs “Bahar ve Çiçek Bayramı” ilan edilir. Diyarbakır’da, Ağrı’da, Dersim’de Kürtlere karşı soykırım uygulamaları bu yıllarda başlayacaktır. Kürdün adı bu yıllarda “dağ türkü” oluverir… Kürtlere ve emekçilere yönelen baskı ve şiddetin kaynağı aynıdır.[6]
1924’deki Takrir-i Sükûn Kanunu ile demokratik haklar yok edildiği gibi, 1 Mayıs’lar üzerinde yıllar boyu devam edecek yasaklar da başlamıştı.
Bu yasak 1976 yılında Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu tarafından İstanbul (Taksim’de) düzenlenen mitingle sona erdirilecekti. 50 yıllık aradan sonra 1 Mayıs İşçi Bayramı İstanbul Taksim Meydanı’nda yapılan büyük bir mitingle kutlanırken; DİSK’in (Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu) düzenlediği 1976 1 Mayısı, Türkiye’de kitlesel 1 Mayıs kutlamalarının da başlangıcı oldu.
1977 yılında ise Türkiye, unutamayacağı bir katliamı yaşadı. DİSK tarafından Taksim Meydanı’nda düzenlenen 1 Mayıs mitingine 500 bine yakın işçi, emekçi katılmıştı. Akşam, alana giriş sürerken Sular İdaresi binasının üzerinden ve Intercontinental Oteli’nden (Şimdiki The Marmara Oteli) kalabalığın üzerine ateş açıldı. Silah sesleri dinmeden polis panzerleri sirenlerini çalarak topluluğun arasına daldı. Birkaçı kurşun yarasıyla ya da panzer altında kalarak, ama çoğu çıkan panik sırasında ezilerek 37 kişi hayatını kaybetti, çok sayıda kişi yaralandı. Sorumlular asla yakalanamadı.
1980 yılında DİSK Mersin’de 50 bin kişinin katıldığı bir miting düzenledi. DİSK Genel Başkan Vekili Rıza Güven mitingde tutuklandı. 1981-1986 yılları arası 12 Eylül askeri darbesinin yasaklar zincirinde 1 Mayıs da yerini aldı. Ama tüm yasaklara rağmen, kısa süreli iş bırakmalar, bayramlaşmalar ve bildiri dağıtma gibi etkinlikler yapıldı. 1989 yılında Taksim Meydanı’na çıkmak isteyenler polis saldırısıyla karşılaştılar. Polisin açtığı ateş sonucu Mehmet Akif Dalcı adında 17 yaşında genç bir işçi hayatını kaybetti. Mecidiyeköy ve Taksim’de pek çok kişi tutuklandı. 1990 yılları boyunca yasaklar ve saldırılara rağmen işçiler 1 Mayıs’ı kutlamaktan vazgeçmedi.
22 Nisan 2009 günü TBMM Genel Kurulu’nda, 1 Mayıs’ın, “Emek ve Dayanışma Günü” adıyla tatil olmasına ilişkin kanun tasarısı kabul edilmişti. 5 binden fazla insan, Taksim meydanında 1 Mayıs’ı kutladı. Taksim’de konuşmalar sürerken polisler, civardaki sokaklardan meydana ulaşmak ve kutlamaya katılmak isteyenlere gaz attı, cop kullandı. ÇHD gözaltına alınanların sayısının 400’ü geçtiğini açıkladı.
2010 yılında, 32 yıllık “yasak”ın ardından Taksim Meydanı ilk kez ‘eyleme’ açıldı. Taksim Meydanı’na üç ana yoldan çıkıldı; Gümüşsuyu, Mecidiyeköy-Şişli ve Tarlabaşı Bulvarı. Programdan önce sendikalar 1977’de meydana gelen olaylarda ölenler için Kazancı Yokuşu’na karanfil bıraktı. Büyük bir coşku ve heyecanla 200 binin üzerinde katılımcı ile görkemli bir kutlama yapıldı. Batman’da Cumhuriyet Meydanı, 20 yıl aradan sonra ilk kez 1 Mayıs kutlamalarına açıldı. Ankara’da göstericiler 1 Mayıs’ı Sıhhiye Meydanı’nda kutladı.
1 Mayıs 77’deki katliamdan bu yana 1 Mayıs Taksim ile özdeşleşti. Emekçiler 2013 yılında da kutlamaların Taksim’de yapılacağını açıkladı ama valilik bir kez daha Taksim’i işçilere kapatacaktı. İstanbul Valiliği’nin Taksim’deki yayalaştırma projesini bahane ederek Taksim Meydanı’nı kutlamalara kapatmasının ardından İstanbul sıkıyönetim dönemlerini anımsatan baskılara ve polis terörüne sahne oldu. İstanbul Valiliği ve İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün kimseyi Taksim ve civarına yaklaştırmamak için tüm kara, deniz ve raylı taşıma araçlarını yasaklamış ve Haliç ile Galata Köprüsü’nün kapaklarını açmıştı. Taksim’e çıkmak isteyenlere polis sert müdahalede bulundu. Polisin saldırılarına direnişin başlaması sonucu Taksim çevresinde çatışmalar yaklaşık 9 saat boyunca sürdü. Çatışmalarda onlarca yurttaş polisin attığı gaz bombası ile tazyikli sudan dolayı yaralandı. 17 yaşındaki Dilan Alp polisin attığı gaz kapsülü ile ağır yaralandı. Dönemin Başbakanı Erdoğan ise polisin sert müdahaleleri ile ilgili eleştirilere sendikaları suçlayarak yanıt verdi ve Taksim Meydanı’nın miting alanı olmaktan çıkarılabileceğini söyledi.
İstanbul Valiliği 2014 yılında da Taksim’i emekçilere kapattı. 1 Mayıs İşçi Bayramı’nı Taksim’de kutlamak için Beşiktaş, Şişli, Okmeydanı ve Tarlabaşı’nda sokağa çıkan yurttaşlara yönelik polis müdahalesiyle başlayan çatışmalar özellikle Okmeydanı ve Dolapdere’de yoğunlaştı. Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) ve Ezilenlerin Hukuk Bürosu verilerine göre 130 kişi gözaltına alındı, 50 kişi yaralandı. Gazeteciler de polisin açık hedefi oldu. Gün boyu haber takibi yapan gazetecilere yönelik polis müdahalesiyle 7 haberci yaralandı. 39 bin polisle kent adeta işgal edildi, sokaklarda polis terörü yaşandı ve polis müdahaleleri 1 Mayıs’ı 15 milyon İstanbulluya işkenceye dönüştürdü. Taksim yasağı 2015 yılında da sürdü. Mayıs Kriz Masası’ndaki verilere göre 1 Mayıs’ı kutlamak için Taksim Meydanı’na çıkmak isteyen emekçilere yapılan polis müdahalelerinde 300’ü aşkın kişi gözaltına alındı, 24 kişi de yaralandı.
Taksim Meydanı’nı iktidar zoruyla emekçilere kapatan AKP’ye geçmiş dönemde tepkiler olduğu gibi, 2016 1 Mayıs’ını kutlamaya hazırlanan emek örgütleri de tepkiliydi. Emekçilerin bir araya gelmesinden korkan AKP hükümeti hukuksuz bir biçimde Taksim 1 Mayıs Meydanı’nı emekçilere kapatmaya devam ediyordu. Taksim 1 Mayıs Meydanı’ndan asla vazgeçmeyeceklerini dile getiren emek örgütleri işçilerin, emekçilerin taleplerini güçlü ve güvenli bir biçimde dillendirmek için o yıla mahsus olmak üzere, dört emek ve meslek örgütü (DİSK, KESK, TMMOB ve TTB) 1 Mayıs’ı Bakırköy Halk Pazarı’nda kutlamaya karar verdi ve emek, demokrasi ve barış için herkesi 1 Mayıs’ta Bakırköy’e çağırdılar.[7]
I.2) 1 MAYIS 1977 KATLİAMI
Öncelikle bir şeyi, 40 yıl sonra bir kere daha hatırlatmakta yarar var: “1 Mayıs 1977 kanlı operasyonu sadece öldürülen işçileriyle değil, bilinen en etkili, işlevsel provokasyonların örneğini oluşturması nedeniyle günümüzde de gündemde”![8]
Bu hatırlatmanın ardından ekleyelim: 1 Mayıs 1977’de Taksim’de yaşanan katliamın ardındaki gerçekler hâlâ aydınlatılamadı. Siyasilerin ‘Kontrgerilla’ itirafları bile, yargılananların sadece olayın mağdurları olması gerçeğini değiştiremedi.
Bu topraklarda onlarca, yüzlerce, binlerce acıyla tanışmış ülkemiz, gittikçe artan yeni acılarla da yüzleşiyor. Önceki katliamlardan farklı olarak bir savaş görünümü altında yaşanan 2011 Roboskî, 2013 Reyhanlı, 2015 Diyarbakır, Suruç ve Ankara, 2016’da Sultanahmet ve Beyoğlu’ndaki saldırılarda yüzlerce insan vahşice katledildi.
1 Mayıs 1977’yi, 16 Mart 1978 Eczacılık Fakültesi katliamı, 8 Ekim 1978’de Ankara Bahçelievler’de 7 gencin öldürülmesi, 1978 Maraş ve 1980 Çorum katliamları, Kemal Türkler, Abdi İpekçi, Cevat Yurdakul, Ümit Doğanay, Cavit Orhan Tütengil, Bedrettin Cömert, Ümit Kaftancıoğlu, Doğan Öz ve onlarca benzeri siyasi cinayetler izledi. Bu katliam ve cinayetlerin ardındaki gerçek sorumlular yıllarca açığa çıkarılıp yargılanmadılar.
Bunu bir koruma zırhı olarak kullananlar tarafından işlenen siyasi cinayetler 1980’den sonra da adeta birbiri ardı sıra yaşandı: 1 Mayıs 1989 Mehmet Akif Dalcı, 1990 Muammer Aksoy, Çetin Emeç, Turan Dursun, Bahriye Üçok, 1992 Musa Anter, 1993 Uğur Mumcu ve 2 Temmuz Sivas katliamı, 12 Mart 1995 Gazi katliamı, 1996 Metin Göktepe, 1 Mayıs 1996 Kadıköy, 1999 Ahmet Taner Kışlalı, Sapanca hattında işlenen faili meçhul cinayetler, 2007 Hrant Dink, 2013 Gezi Direnişi, 2014 Uğur Kurt, Ayhan Yılmaz, 2015’te Dilek Doğan ve tek tek isimlerini sayamayacağımız Fırat’ın doğusunda ve batısında işlenen cinayetler, katliamlar izledi.
Bu siyasi cinayet ve katliamlar skalasına bakıldığında hemen fark edilecek ki, Türkiye’yi, ABD, CIA ve Kontrgerilla gibi örgütlerin yaratılmasını istedikleri ortama adım adım yaklaştıran ve 12 Eylül faşist darbesine götüren yola döşenen önemli taşlardan en önemlisi olduğu kadar, 12 Eylül sonrasında işlenen faili meçhul siyasi cinayetler ve katliamların da başlangıcıdır 1 Mayıs 1977 katliamı…
1976 yılında 200 bin emekçinin katılımıyla 1 Mayıs’ın Taksim’de kutlanmasının ardından, işçi sınıfının güçlenmesini, büyümesini ve mücadele direncini kırmak için egemenler tarafından yeni oyunlar sahneye konmaya başlandı.
1977’de Taksim’de düzenlenen 1 Mayıs kutlamaları sırasında, miting alanı çevresindeki binalarda, Intercontinental Oteli’nde, Sular İdaresi’nde pusuya yatmış kişiler, yüz binlerce insanın üzerine otomatik silahlarla kurşun yağdırdılar. Yaylım ateşiyle birlikte panzerler hücuma geçti. Ses bombaları ve otomatik silahların ateşi, miting alanını bir anda savaş alanına çevirdi. Büyük bir panik başladı. Binlerce insan yerlere serildi; koşmaya, kaçmaya çalışan çok sayıda insan köşelerde sıkışarak, panzer altında ezilerek, kurşunlanarak can verdi.
Kazancı Yokuşu yönüne sürüklenen binlerce kişi üzerine beyaz bir Renault arabadan otomatik silahlarla ateş açıldı.
Yüzlerce insanın yaralandığı ve 30 civarında kişinin silah yarası taşıdığı bu katliamda savcılık kayıtlarına göre biri kimliği belirsiz olmak üzere 35 kişi yaşamını kaybetti. Bunlardan 5 kişi kurşunlanarak öldürülmüştü.
Alanın içinde ve dışında görevlendirilen panzerlerin siren çalmaya başlamaları, halkın arasında alanın o tarafına bu tarafına ilerlemeleri, ses bombaları atmaları ve bir yerlere sığınan halkın üzerine su sıkmaları, ateş açmaları; normal muhakeme ve soğukkanlılığını büyük ölçüde yitirmiş, can korkusu içindeki 300-400 binlik kitlenin panik içine düşmesini süratlendiren diğer bir etken olmuştur.
1987 yılında, MİT’ten sorumlu eski Başbakan Yardımcılarından Sadi Koçaş, 1 Mayıs katliamının Kontrgerilla tarafından düzenlendiğini itiraf etti: “Bunu tertipleyenler vardı. İç ve dış mihraklı, isteyenler vardı. (…) Kontrgerilla, gerillaya karşı biz Kontrgerilla’yız diyen birtakım insanlardan oluşan bir örgüt. Bunların, gerilla, komando oldukları kendilerinden menkul, ama bunlar bir makamdan yetki alıyorlar.”
1 Mayıs ‘77 katliamı ve sonrasında işlenen siyasi cinayetlerde “Kontrgerilla” adı ve karanlık eylemleri daima yoğun bir tartışma konusu olmuş ve ülkemizdeki gelişmelerde karanlık bir yer işgal etmiştir. 6 Mayıs günü CHP Genel Başkanı Bülent Ecevit, Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’e çıkıyordu. Korutürk, Ecevit’i Demirel’den önce kabul etmişti. Ecevit gazetecilere, “bazı kuşkuları” olduğunu belirtiyor, bunu ancak Cumhurbaşkanı’na açabildiğini söylüyor, ertesi gün CHP’nin İzmir mitinginde bu kuşkularını şöyle dile getiriyordu: “Ben, devlet içinde yer almakla beraber, hiç değilse devlet gücünden kaynaklanmakla beraber, demokratik hukuk devletinin denetim alanı dışında kalan bazı örgütlerin, bu olaylarda başlıca etken olduğunu ve hükümetin iki kanadının da, gereken önlemleri alacak yerde, bu örgütlerden yararlanmak istediği kanısındayım.”
Kazancı Yokuşu’nun başında 78’liler Girişimi adına “1 Mayıs 1977 Katliamının Dosyasını Açıyoruz” diyen Celalettin Can, dönemin karanlık ilişkilerine de dikkat çekiyordu.
“Katliamda rol alanların, dönemin ünlü MİT’çileri H.A, M.E, N.G. olduğu iddia edildi. Bu ekip 1971 darbesi ve Kızıldere operasyonlarından başlayarak tüm 70’li yıllar boyunca demokratik hareketin bastırılması için işbaşındaydı. H.A. sonradan MİT müsteşarı olacaktı. M.E. 1993-96 arasındaki kayıplar ve yok etmek politikalarında, 96’da ortaya çıkan Susurluk çetesinde kilit unsurdu. N.G. Susurluk sürecinde ‘gizli başbakan’ Özer Çiller’in danışmanı olacaktı. Sular İdaresi’nin üzerinde topluluğa ateş açan 20 kişilik grubu tutuklanmaktan ünlü polis şefi M.A’nın kurtardığı iddia edildi. İddiaya göre M.A, grubu enterne eden Sular İdaresi bölgesinden sorumlu jandarma üsteğmeni A.E’den teslim alıp serbest bırakmıştı. 70’li yıllarda onlarca yargısız infaz ve işkence davasının sanığı olan M.A’nın 12 Eylül’den sonra yıldızı daha bir parlayacaktı. Emekli olmadan önce Antalya Emniyet Müdürü’ydü. Kendi döneminde Mehmet Eymür, Korkut Eken, ‘Yeşil’ lakabıyla bilinen Mahmut Yıldırım gibi ‘derin’ ilişkilerin Antalya’da iş tutması tesadüf değildi. Kontrgerilla cenneti Kıbrıs’ın Antalya’nın altında olmasını bunun yanına koymak gerekiyor.”[9]
Devamla: 3 Mayıs 1977 tarihli Cumhuriyet gazetesi “Ölü sayısı 34’e çıktı, ancak bu sayının artmasından korkuluyor” manşetini taşıyordu. Sonraki günlerde, ölen 34 kişiden 28’inin kimliklerinin saptanabildiği, bunlardan 6’sının tabanca kurşunu ile, 3’ünün başlarına sert bir cisim vurulmasıyla ve diğerlerinin de ezilerek öldüğü bildiriliyordu. Basında ve çeşitli yayın organlarında rakamlar farklı farklı veriliyordu ve kayda geçen isimlerin bazıları harf hataları ve yanlışlıklarla doluydu. Ama İstanbul Cumhuriyet Savcılığı’nın Hz: 1977/14652, Büro No: 1977/458 ve İddia No: 1977/158 dosya numaralarıyla İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi Başkanlığı’na sunduğu iddianamede, biri kimliği belirsiz olmak üzere toplam 34 kişinin öldüğü, nüfus kayıtlarıyla birlikte şu isimler yer alıyordu:
“Hasan Yıldırım, Niyazi Darı, Kadir Balcı, Nazmi Arı, Hikmet Özkürkçü, Garabet Akyan, Sibel Açıkalın, Ömer Narman, Ali Sidal, Mehmet Ali Genç, Hüseyin Kırkın, Aleksnadros Konteas, Kadriye Duman, Kahraman Alsancak, Hatice Altun, Mehmet Ali (Mustafa) Elmas, Kenan Çatak, Ercüment Gürkut, Leyla Altıparmak, Mahmut Atilla Özbelen, Rasim Elmas, Bayram Çıtak, Jale Yeşilnil, Nazan Ünaldı, Hamdi Toka, Hacer İpek Saman, Ramazan Sarı, Diran Nigiz, Bayram Eyi, Ziya Baki, Ahmet Gözükara, Meral Cebren (Özkol), Mürtezim Ortulu ve hüviyeti meçhul 35 yaşlarında bir erkek cesedi.”
Evet, savcılık iddianamesinde geçen 34 kişi bunlardı. DİSK, katliamdan bir yıl sonra 1978 1 Mayıs hazırlıklarında, ‘77’de ölen 14 kişinin fotoğraflarının yer aldığı “Anıları Yaşayacak” başlıklı bir afiş hazırlamış ve gerek DİSK’in gerekse üye sendikaların dergilerinde de bu afiş yayımlanmıştı. Afişte yer alan isimler sayıldığında 36 kişinin öldüğü anlaşılıyordu. Bu isimler şunlardı:
“Hasan Yıldırım, Niyazi Darı, Kadir Balcı, Nazmi Arı, Hikmet Özkürkçü, Garabet Akyan, Sibel Açıkalın, Ömer Narman, Mehmet Ali Genç, Hüseyin Kırkın, Aleksnadros Konteas, Kadriye Duman, Kahraman Alsancak, Mehmet Ali (Mustafa) Elmas, Kenan Çatak, Ercüment Gürkut, Leyla Altıparmak, Mahmut Atilla Özbelen, Rasim Elmas, Bayram Çıtak, Jale Yeşilnil, Nazan Ünaldı, Hamdi Toka, Hacer İpek Saman, Diran Nigiz, Bayram Eyi, Ziya Baki, Ahmet Gözükara, Meral Cebren (Özkol), Ali Yeşilgül, Mustafa Ertan, Yücel Elbistanlı, Tevfik Beysoy, Bayram Sürücü, Özcan Gürkan, Hülya Emecan.”
Görüldüğü gibi, son 7 kişi olan Ali Yeşilgül, Mustafa Ertan, Yücel Elbistanlı, Tevfik Beysoy, Bayram Sürücü, Özcan Gürkan ve Hülya Emecan isimlerine savcılık iddianamesinde rastlanmıyor. Aynı şekilde, iddanamede biri kimliği belirsiz 5 kişinin adına da (Ali Sidal, Hatice Altun, Ramazan Sarı, Mürtezim Ortulu ve kimliği meçhul kişi) DİSK’in listesinde rastlanmıyor.
Bu tablo ortaya şöyle bir durum çıkarıyor: Her iki liste birbiriyle karşılaştırıldığında, DİSK’in listesinden 7 kişi iddianamede, iddianamedeki 5 kişi de DİSK’in listesinde yok. Bunlar karşılıklı toplandığında her iki listede ölü sayısı 41 kişiye yükseliyor.
1 Mayıs ‘77’den 15 gün sonra yayınlanan Devrimci Yol dergisinin 2. sayısında “Bir Mayıs Şehitlerinin Kanları Yerde Kalmayacak” başlıklı yazıda 27 kişilik bir isim listesi yer alıyor. 26 kişinin yukarıdaki her iki listede de adı geçen Devrimci Yol listesinde bir isim daha veriliyor ki, bu isim diğer iki listede de bulunmuyor: Mehmet Ali Kol. Yani eldeki listelerin tamamını doğru kabul edecek olursak, 1 Mayıs 1977 katliamında 42 kişinin öldürüldüğü sonucu çıkıyor karşımıza.
Sevindirici bir gelişme ise 2010 yılında yaşandı. Hülya Emecan’ın ölmediği, tutuklu kaldığı süreden kaynaklı olarak isminin “kayıplar” listesine alındığı gazetelerde yer aldı.
Türkiye’nin 1977’nin siyasi koşullarında illegal faaliyet gösteren ve bu nedenle de ‘77’de Taksim’de yaralandıktan sonra doktora gidemeyerek yaşamını kaybeden veya ismi bir şekilde soruşturmalara yansımayanların olduğu da düşünülürse, bu rakam oldukça kabarık çıkacaktır.
Taksim katliamıyla ilgili bir dava açıldı katliamın hemen sonrasında. Ama ilginçtir ki, saldırıya uğrayanlara karşıydı dava. 98 kişi hakkında açılan ve sonunda herkesin beraat ettiği dava 14 yıl sürecekti.
1 Mayıs 1977 katliamına ilişkin bu güne kadar tutarlı bir şekilde yanıtı verilmeyen soru(n)lar da şöyleydi:
1 Mayıs’tan önceki günlerde “1 Mayıs’ta kanlı olaylar çıkacağının” çeşitli şekilde sağ basında sürekli ele alınması bir rastlantı mıdır?
İlk silah sesleri duyulduktan kısa bir süre sonra Adalet Partisi binasından kitleleri üzerine ses çıkartan patlayıcı maddeleri atanlar kimlerdir?
Taksim Alanı polis tarafından kordona alınmıştı. Buna rağmen Renault marka bir araç içinde 4 kişi ellerinde silahlarla alana girmiş ve kitle üzerine ateş açmıştı. Bu kişiler kimdi?
Intercontinental Oteli 3 gün rezervasyon kabul etmemiş olduğu hâlde, 1 Mayıs sabahı Yeşilköy’den otele gelip yerleşen ve olaydan sonra salı akşamı İstanbul’u terk eden yabancı bir kafile var mıydı?
Yine otelin yanındaki “İnşaat Ozalit” yazılı binadan, Pamuk Eczanesi üstündeki katlardan ve emniyetçe boşaltılıp aranmış olmasına rağmen çiçekçinin bulunduğu binadan kimler kitlenin üzerine 2 bini aşkın mermi boşaltmıştır?
Pamuk Eczanesi’nin üst katında, sahibi tarafından pazar günü açılmayan bir otomobil acentesinin kapısını anahtarla açıp giren, bir süre çekirdek yiyip, sigara içerek bekleyen, oradan dışarı ateş ettikten sonra silahları dosyalar arasına saklayıp çıkanlar kimlerdi?
Taksim Sular İdaresi duvarı üzerinden, elleri başının üzerinde indirilenler kimlerdi? Ve neden salıverilmişlerdi?
Panzerlere ısrarla kim emir vermişti? Ve panzerleriyle su sıkıp, siren çalarak, bomba atarak ve ateş ederek biri kimliği belirsiz 35 kişiden 29’unun ezilerek ölmesine sebebiyet veren emniyet müdürleri, İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararına rağmen neden bulunamadılar?
Yaylım ateşlerinden sonra panzer, Sular İdaresi ile DİSK/Oleyis binası arasında ve Tarlabaşı girişinde otomatik silahlarla ateş açanların önüne geldiği hâlde neden geriye dönmüştü?
Sular İdaresi üzerinde ellerinde uzun menzilli silahlar bulunan sivil giyimli kişilerin kimler olduğu neden açıklanmamıştır?
Ateş açılan noktalar herkesçe görülmesine rağmen, polis, neden bu binaları kuşatıp katilleri etkisiz hâle getirme teşebbüsünde bile bulunmadı?
Adli Tıp’a büyütülmek üzere gönderilen fotoğraflar nasıl ve neden kayboldu?
Günün polis telsizlerinin bant kayıtları nasıl kaybolmuştu ve neden yıllar sonra “yandaş” basında yer aldı?
Bu kanıtlara rağmen, mağdurlardan oluşan 98 kişi dışında neden kimse yargılanmadı? Dönemin emniyet müdürleri, İçişleri Bakanı ve Başbakan’ı bu katliamın üstünün örtmek için neden ellerinden geleni yapmışlardı?[10]
II. AYRIM: İŞÇİ SINIFI GERÇEĞİ
“Perspicua vera non sunt probanda/ Aşikâr olanın ispatı gerekmez” gerçeğiyle işçi sınıfının yaşadığı 1 Mayıs 1886 Chicago’sundan 1 Mayıs 1977 Taksim’ine, benzerdir. Çünkü, her şey “Asacağımız son kapitalist, muhtemelen bize asma halatını satan kişi olacaktır,” vurgusuyla Karl Marx’ın eklediği gibidir:
“Modern sanayinin gelişmesi, burjuvazinin ayaklarının altından bizzat ürünleri ona dayanarak ürettiği ve mülk edindiği temeli çeker alır. Şu hâlde, burjuvazinin ürettiği, her şeyden önce, kendi mezar kazıcılarıdır. Kendisinin devrilmesi ve proletaryanın zaferi aynı ölçüde kaçınılmazdır.”[11]
Ancak! Kimi aklı evvellerin işçi sınıfından, “modası geçti” vurgusuyla söz ettiği koordinatlarda, “dinozor”lukla “suçlanmak” (onuruyla) pahasına birkaç şeyin altını çizmek gereklidir.
İşçi sınıfının, özellikle de sanayi işçilerinin niceliksel olarak azaldığı ve siyasal olarak da önemini yitirdiği iddialarının hayli yaygın bir söylem hâline gelmeye başladığı 1970 ve 1980’li yıllardaki nesnel durumu gözler önüne serelim, öncelikle.
Paul Kellog’un verilerine göre, “Dünya ölçeğinde 1971 ile 1982 yılları arasındaki 11 yılda endüstriyel istihdam yüzde 14.1 arttı… Bu dönemde gelişmiş piyasa ekonomilerinin ‘özellikle Kuzey Amerika ve Batı Avrupa) sanayi istihdamında yüzde 6.5’lık bir azalma yaşadıkları da bir gerçektir. Ne ki “gelişmekte olan piyasa ekonomileri”[12] yüzde 58 oranında sıçrama yaparken, “merkezi olarak planlanan ekonomilerde” bu oran yüzde 16’dır; farkı da bu yaratır… Dünya ölçeğinde tarihin bütün dönemlerindeki sanayi işçisinden daha çok sanayi işçisi vardır.”[13]
Yine Paul Kellog’un bize aktardığı bilgilere göre, 1960-1982 kesitinde Türkiye’de sanayideki istihdam yüzde 65 artmış… Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) 2013 yılı verilerine göre ise tablo şu şekilde: Türkiye’de 25.5 milyon çalışan bulunuyor. Bunların yüzde 23.6 sı tarımda, yüzde 19.4 ü sanayide, yüzde 7’si inşaatta, yüzde 50’si de hizmet sektöründe…
Hizmet sektöründeki işçilerin çok önemli bölümünü ise taşıma, ulaşım, iletişim, sağlık ve eğitim emekçileri oluşturuyor. İmalat sektöründe çalışan işçiler, sanayi istihdamının yüzde 31.7’si düzeyinde. Tüm imalat sanayi içinde büyük imalat sanayinde istihdam edilenler ise yüzde 34.3. İmalat sanayi işletmelerinin yalnızca binde 4’ünü oluşturan büyük imalat sanayi işletmeleri, toplam imalat sanayi cirosunun ise yüzde 54’ünü temsil ediyorlar. Özetle bu tablo bize Türkiye’de emeğiyle geçinenlerin nüfus içinde çok önemli bir ağırlık oluşturduğunu ve bunlar içinde sanayi işçilerinin, sanayi işçileri içinde de imalat işçilerinin kayda değer önemini koruduğunu gösteriyor.
Özetle formlar değişebilir ama öz baki kalır.
Kolay mı? “Proletarya… değişmeyen ve homojen bir sınıf değildir. Kendini kuran-oluşturan ve sermaye birikimi sürecinin öbür yüzü olan kalıcı sürecin tarihsel bir sonucudur,” der Étienne Balibar…[14]
Yeri gelmişken “Öldü” denilen sınıf için aktaralım: XX. yüzyılın başında 230-270 milyon civarında olduğu belirtilen toplam işçi sayısı günümüzde 3 milyara; işsizlerin sayısı ise 200-250 milyona yükselmiş durumdayken;[15] 1970’li yıllardan sonrasında Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) raporlarında kanıtlandığı üzere, milyarlarca dünyalı için geçerli olacak biçimde, örgütsüzleştirme eksenli saldırıların hangi boyutlarda olduğu ya da sendikal haklar kırılarak nasıl, ne boyutlarda kuralsızlaştırıldığı ortadayken; ILO’nun Aralık 2014 tarihli raporu, kapitalizmin nasıl bir eşitsizlikler ve adaletsizlikler düzeni olduğunun resmi ağızdan bir itirafı niteliğindedir.
Rapora göre, işçi sınıfının reel ücret artışları 2008 krizinden bu yana giderek yavaşlamıştır. Bunun sonucunda emek gelirlerinin milli gelir içindeki payı hızla azalırken gelir bölüşümü adaletsizliği de görülmemiş ölçüde artmıştır. Özellikle 2013’ten bu yana bu yavaşlama belirginleşmiş, artış oranları kriz öncesi seviyeleri hâlâ yakalayamamıştır. Öyle ki 2007 yılında küresel çapta yüzde 3.1 olan reel ücret artışları 2013’te yüzde 1.1’de kalmıştır. Gelişmiş ülkelerde bu artışlar ise binde 1-2’yi aşmadığı gibi, 2011 yılında olduğu gibi reel ücretler binde yarım azalma göstermiştir.
Reel ücretlerin gerilemesine karşın emek gücü verimliliği diğer bir deyişle sömürü bu dönemde artmaya devam etmiştir. Öyle ki 1999 yılı baz alındığında, gelişmiş ekonomilerde 100 olan emek gücü verimliliği endeksi 2013 yılında 116 olurken, yine 1999’da 100 olan azgelişmiş ülkeler reel ücret endeksi sadece 106’ya çıkabilmiştir. Buradan çıkartılacak ilk sonuç nispi artı değer sömürüsü biçimindeki sömürünün küresel çapta arttığı ve krizin bunu daha da hızlandırdığıdır.
Raporun ikinci önemli bulgusu yine metropol kapitalist ekonomilerde, 1990’lardan bu yana ücret gelirlerinin milli gelir içindeki payının yaklaşık 13 puan düşerek yüzde 66’lardan yüzde 53’e gerilemiş olmasıdır. Bu oran Yunanistan’da yüzde 47 olmuştur. Çin’de ise bu oran yüzde 55’ten yüzde 47’ye gerilemiştir. Türkiye’de ücret gelirlerinin milli gelir içindeki payı ise 1999’da yüzde 50’lerde iken günümüzde yüzde 30’lara kadar gerilemiştir. TÜİK’in istihdam verilerine göre, Türkiye’de Ağustos 2014’te toplam olarak istihdam edilen 26.5 milyon kişinin 17.4 milyonunun (yüzde 66.5’i) ücretli ve yevmiyeli çalışan işçiler olduğu görülmektedir.[16]
Tam da bu noktada, “Öldü” yaygarası ardından; “Prekarya” söylenceleriyle önemsizleştirilmeye kalkışılan işçi sınıfı gerçeği “yeni(lenmiş)” bir saldırıyla yüzyüzedir.
Prekarya “yeni” bir sözcük?! “Yeni Zamanlar”ın kavramı?![17]
Alabildiğine “esnekleşmiş” bir istihdam rejiminde sürekli değişen işlerde, geçici bir statüde çalışanları; düzenli olarak düzensiz işlerde çalışanları tanımladığı “iddia” ediliyor.[18]
Prekarya, “precarious” (güvencesiz) sıfatı ile “proletariat” (proletarya) isminin birleşmesiyle oluşan yeni bir kavram.[19]
Karl Marx’ın “kolektif proletarya” saptaması yerli yerinde dururken; prekarya gibi “yeni” sözcüklerle işçi sınıfı gerçeğinin sulandırılması; aynı zamanda onu n özgürleştirici öncü- misyonunun da inkârı anlamı taşımaktadır. Proletarya ya da işçi sınıfı kavramları, iki yüzyıllık yaygın ve yoğun sınıf mücadelelerinin anlam ve içeriğiyle yüklü iken, yeni kavramlar icat etmek de nesi?
İşçi sınıfı önderliğinde, emekçiler için özgürlük, soyut bir kavram değil, ekmek kadar, su ve hava kadar, yaşam kadar gerekli ve zorunlu bir ihtiyaçken; “Baylar! Soyut özgürlük sözcüğünün sizi aldatmasına izin vermeyin. Kimin özgürlüğü? Bu, bir kişinin bir başka kişi karşısındaki özgürlüğü değil, sermayenin işçiyi ezme özgürlüğüdür,”[20] gerçeğini de anımsatır hepimize Karl Marx…
II.1) İŞÇİ SINIF(IMIZ)IN DURUMU
İşçi sınıfının nicel mevcudiyetiyle başlarsak: Türkiye’de 26 milyon 275 bin çalışanın yarısı işçilerden oluşuyor. Bu işçilerin ise sadece yüzde 11.96’sı sendikalı… AKP ile örgütlenme ve toplusözleşme oranı düşerken; toplam 26 milyon 275 bin olan istihdamın 12 milyon 663 bini yani yüzde 48’i işçilerden oluşuyor. Tüm işçilerin 1 milyon 514 bininin sendikalı olduğu Türkiye’de işçilerin sendikalaşma oranı, yüzde 11.96 seviyesinde bulunuyor.[21]
Çalışma Bakanlığı verilerine göre, Türkiye’de işçi sayısı 14 milyon 427 bin, ancak sendikalı olup da toplusözleşme imzalayabilen işçi sayısı 1 milyon 4 bin civarında. Söz konusu işçilerin 700 bine yakını özelde çalışıyor. Geri kalan 400 bin civarı işçi de kamuda çalıyor. Sözleşme yapabilen işçi oranı yüzde 7 civarı… Bunun yüzde 3’ü kamuda. Yani söz konusu destek yüzde 4’lük bir kesim için uygulanacak. Türkiye’de metal, taşımacılık, gıda ve genel işkolları en çok sözleşme yapılabilen işkolları olarak öne çıkıyor.[22]
İnşaat sektöründe işçi istihdamı yaklaşık olarak 2 milyonken;[23] Türkiye’de işçiler arasında sendikalaşma oranı içler açısı… İşten atma baskıları nedeniyle toplam 13 milyon 38 bin 351 işçiden sadece 1 milyon 499 bin 870’i sendikalı. Toplam 151 işçi sendikasından 96’sı yüzde 1 işkolu barajının altında kaldı.[24]
Sendikalı işçilerin en yoğun olarak yer aldığı üç konfederasyon sırasıyla yüzde 58 ile Türk-İş, yüzde 29 ile Hak-İş ve yüzde 10 ile DİSK iken;[25] Türkiye’de sendikalı çalışan sayısı üç yılda yüzde 50 arttı. 2013’te 1 milyon kişi sendika üyesiyken 2016 sonu itibariyle bu rakam artık 1 buçuk milyon.[26]
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı sendika istatistiklerine göre, üyesini en çok artıran konfederasyon Hak-İş oldu. Sendikalı işçi sayısı yüzde 12.18’de kaldı. En büyük işçi konfederasyonu Türk-İş, Memur-Sen’in gerisinde kaldı. Gerek söz konusu veriler gerek DİSK -Ar tarafından hazırlanan rapora göre, ülkedeki sendikalı işçi sayısı 1 milyon 546 bin oldu. Ülkede sigortalı çalışan sayısı 11 milyon 600 bin. Sendikalılık oranı yüzde 12.1. Bin önceki dönem bu oran yüzde 11.5 idi.[27]
Türkiye Kamu-Sen’in üye sayısı 420 bin 220’ye, KESK’in üye sayısı da 221 bin 69’a gerilerken, Memur-Sen’in üye sayısı 956 bin 32’ye fırladı.[28]
2017’nin Mart ayı içerisinde CHP’nin hazırladığı “AKP’nin Sivil Topluma Müdahaleleri, Suskun Türkiye” başlıklı bir çalışmada, AKP iktidarı altında meslek odalarının özerkliğine müdahale, vakıflara yönelik baskıların artması, sendikaların üyelik oranlarında yaşanan değişim ve işçi sınıfına yönelik saldırılara ilişkin çeşitli veriler yer alıyor.
Çalışmada yer alan bazı çarpıcı sonuçlar şu şekilde: AKP’nin ilk iktidara geldiği 2002 yılında sendikalı kamu çalışanlarının yüzde 12.4’ü Memur-Sen üyesi iken, bu oran 2017 yılında yüzde 54.4’e ulaşmış durumda. KESK üyesi kamu çalışanlarının oranı yüzde 37.5 iken, 14 yılın sonunda yüzde 12,5’e gerilemiş bulunuyor. Hak-İş konfederasyonu ise 2013 yılında toplam sendikalı işçilerin yüzde 17.1’ini örgütlemişken, bu oran Ocak 2017 itibariyle yüzde 31.6’ya ulaşmış durumda. Sadece dört yıl içinde yaşanan bu sıçramalı yükselişe karşılık DİSK’in sendikalı işçiler içerisindeki oranı yüzde 10’dan yüzde 9’a gerilemiş bulunuyor. Memur-Sen ve Hak-İş’in üye sayısındaki çarpıcı artışın nedeninin bu konfederasyonların canla başla örgütlenme çalışması yürütmesi olmadığı ortada.
AKP’nin iktidara gelmesiyle birlikte, zaten İslâmcı/muhafazakâr motivasyonlarla hareket eden Hak-İş ve Memur-Sen’in önü açılmış, bu konfederasyonlar işçi sınıfı içinde hükümetin bir uzantısına dönüşmüşlerdir. Gerek baskı ve zorbalıkla gerekse patronaj ilişkileriyle kamu emekçileri Memur-Sen’e üye yapılırken, muhalefet odağı olan ve mücadeleci bir çizgi izleyen KESK, yetkili ve etkili bir sendika olmaktan çıkartılmıştır.
Özetle coğrafyamızda işçiler 15 milyonluk bir nüfusa sahipler. Ortalama üç kişilik aile hesabıyla 45 milyonla ülkenin çoğunluğunu oluşturuyorlar.[29]
ILO karnesi oldukça zayıf olması yanında uluslararası sözleşmelerin sadece yüzde 31’ini onaylayan ve söz konusu sözleşmelerin uygulanması için gerekli düzenlemeleri yapmayıp, sözleşmelere uygun davranmayan Türkiye’de[30] işçi sınıfının hâline gelince: Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu (ITUC), ‘Küresel İşçi Hakları İndeksi’nin 2016 raporuna göre, 141 ülke arasında işçiler için “en kötü ülkeler” sıralamasında Türkiye de “en kötü 10 ülke”den biri oldu. Listede Türkiye’nin yanında Belarus Çin, Kolombiya, Kamboçya, Guatemala, Hindistan, İran, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi ülkeler yer alıyor.
Türkiye, Çin, Hindistan da dahil 25 ülkede işçi haklarının garantisi yokken; protestoları sindirme, toplusözleşmeleri bastırma gibi faktörler işçi haklarını olumsuz etkiliyor.[31
Bugünden yakın geçmişe doğru baktığımızda, işçi ve emekçilerin ekonomik, sosyal ve demokratik hak kayıplarını içeren böylesine bir dönemin daha önce hiç yaşanmadığını kolaylıkla söyleyebiliriz. Sadece son 14 yıl içinde emekçilerin kazanımları birer birer ellerinin arasından kayıp giderken, genç kuşaklar açısından hiç iç açıcı olmayan bir çalışma yaşamı inşa ediliyor.
İktidar uzunca bir süredir toplumun büyük bölümünü yakından ilgilendiren konularda, gayet başarılı bir şekilde, “iki ileri, bir geri” taktiğini izleyerek hedeflerine doğru adım adım ilerliyor. Hak kayıpları ile ilgili tüm yasal düzenlemelerde her kesimin görüşünü alıyor, konuyu ‘müzakere ediyor’ gibi görünse de, nihayetinde yasal düzenlemelerin hepsi en büyük bileşeni iktidar olan sermaye güçlerinin istediği şekilde gerçekleşiyor. Mecliste yakın zaman önce yasalaşan (kiralık işçilik, yeni esnek çalışma biçimleri vb.) ve önümüzdeki dönemde yasalaşmayı bekleyen (zorunlu bireysel emeklilik, zorunlu arabuluculuk sistemi, kıdem tazminatı fonu vb.) düzenlemeler, yıllardır emekçilerin etrafını tıpkı bir duvar gibi kuşatıyor. Öyle ki, iktidar tarafından özellikle çalışma yaşamına yönelik olarak atılan somut adımlar, tıpkı toplum genelinde olduğu gibi, işyerinde korku, baskı ve sindirmeye dayalı “despotik emek rejimi”nin adım adım inşa edildiğini gösteriyor.[32]
Örneğin 1970 sonrasında uygulanan neo-liberal kapitalist politikalar sonucu günde 12 saati geçen uzun çalışma süreleri, ağır ve aşırı çalışma, geçici işlerde çalışma, iş stresi, düşük ücret, ücretsiz fazla mesai, performans sistemi gibi çalışma koşulları işçilerin yaşamını ciddi olarak tehdit etmeye başlamıştır.
İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin (İSİG) açıklamasına göre üç yılda en az 99 emekçi işe ve yaşam koşullarına bağlı olarak intihar etmiştir. Bu 99 emekçinin 49’u işçi, 23’ü memur, 13’ü işsiz, 11’i esnaf ve 3’ü çiftçidir. İntihar eden emekçiler borçları, psikolojik baskı ya da işsizlik nedeniyle yaşamlarına son vermiştir. Yine büro çalışanları, özel güvenlikçiler, inşaat ve metal işçileri ile sağlık emekçileri en çok intiharın yaşandığı meslek gruplarıdır
YAŞANAN BAZI İNTİHARLARIN NEDENİ[33]
BANKA ÇALIŞANI Çalışma arkadaşları banka yönetimi tarafından geçici olarak görev yeri değişikliğine tabi tutulduğunu, bankacının bu uygulamadan memnuniyetsizliğini defalarca dile getirmesine rağmen sorunun giderilmesi için herhangi bir çalışmanın yapılmadığını, isminin işten çıkarılacaklar listesinde yer aldığını, tüm bunlardan dolayı iş baskısına dayanamadığı için 2. köprüden aşağı atladığını belirttiler.
TEKSTİL İŞÇİSİ Fabrikadan çıkarılınca işsizlikten bunalıma girdi, 10 gün önce bileklerini kesmişti, hastaneden çıktığından beri kimseyle konuşmuyordu, pompalı tüfekle kendini vurdu.
İNŞAAT BEKÇİSİ Çalınan bilgisayardan sorumlu tutuldu, işten sonra arkadaşı ile köprüye geldiği sırada telefonunu ve bir kağıdı arkadaşına verip hızlıca köprüden aşağı nehre atladı, notta, “Ben inşaatta bekçilik yapıyorum, burada bilgisayar çalındı bunu benden bildiler ama ben bunu yapacak kadar gurursuz değilim ben masumum” yazıyordu.
SEYYAR SATICI Kestane ve fıstık satıyordu, zabıtaların kendisine işini yaptırmaması sonrası mali sıkıntıya (20 bin TL) girip, “Benim ölüm sebebim zabıtalar” yazılı bir not bırakarak intihar etti.
SERA ORTAKÇISI Gece saatlerinde ürünü zarar görmesin diye don yakmaya başladı, sabah saatlerine kadar serada soba yakarak ürünlerini korumaya çalıştı, domateslerinin büyük bir bölümü zarar gördü, kendini tel ile serada bulunan demirlere astı, borçları vardı.
Bunların ilk elden nedeni emeğin sömürüsündeki yoğunlaş(tırıl)mada ifadesini buluyor. TÜİK’in 2015 yılına ait resmi veriler, ücretlerin gerilediğini göstermekte; örneğin, 2015 yılında sanayi sektöründe işçi başına ücretler reel olarak, (fiyat artışlarının etkisinden arındırılmış) yüzde 1.5 oranında azaldı.[34]
Asgari ücretin 2016’da çok arttığını iddia eden patronlar, 2017 yılı için düşük zam isterken, DİSK-AR’ın raporu bu iddiayı yalanlıyor;[35] Türk-İş’in araştırmasına göre, 2017 Mart ayında havaların ısınmasıyla birlikte sebze ve meyve fiyatlarının etkisiyle gıda harcaması 1.44 oranında düştü. Buna karşın bir çalışanın yaşayabilmesi için yapması gereken aylık harcama tutarı 1854 lira olarak hesaplandı. Asgari ücret ise 1404 lira. Aradaki 450 liralık fark, hükümetin belirlediği asgari ücretin ne kadar yetersiz olduğunu bir kez daha ortaya koydu.
Araştırmaya göre, dört kişilik bir ailenin Mart’taki açlık sınırı 1480 lira, yoksulluk sınırı da 4823 lira oldu. Dört kişilik bir ailenin “gıda için” yapması gereken asgari harcama tutarı bir önceki Şubat ayına göre yüzde 1.44 geriledi. Yılın ilk çeyreği itibarıyla fiyatlardaki artış yüzde 3.39 gerçekleşti. Gıda enflasyonunda on iki aylık artış oranı yüzde 5.76 oldu.
Araştırmaya göre, dört kişilik bir ailenin sağlıklı, dengeli ve yeterli beslenebilmesi için yapması gereken aylık gıda harcaması tutarı yani açlık sınırı 1480.76 lira, yoksulluk sınırı da 4 bin 823.31 lira oldu. Bekâr bir çalışanın aylık yaşama maliyeti 1853.89 lira oldu. Buna karşın yaklaşık 6 milyon işçinin bir aylık geçim ücreti olan asgari ücret 1404 lira. Asgari ücretli yapması gereken aylık asgari harcamadan 450 lira daha az ücret alıyor. Asgari ücret, dört kişilik bir ailenin gıda harcamasını “ucu ucuna”, 28 gün karşılayabiliyor. Zorunlu harcamalara ise ancak 9 gün yetiyorken;[36] Uludağ Otomotiv Endüstrisi İhracatçıları Birliği’nin verilerine göre, otomotiv endüstrisi, 2016 ekim ayında 2008 yılından beri aylık bazdaki en yüksek ihracat rakamına ulaştı. Sektör ihracatı 2016’nın Ekim ayında 2015’in aynı dönemine kıyasla yüzde 8.2 artarak 2 milyar 190 milyon oldu. Sektörün Türkiye ihracatından aldığı pay en yüksek oranlardan biri olan yüzde 18.7’ye ulaştı. Otomotivin Ocak-Ekim 2016’da dönemi ihracatı da yüzde 10.8 artışla 19 milyar 269 milyon dolara yükseldi.[37]
Yani patronlar cebini doldururken; işçilerin asgari ücrete talim ettiği Türkiye’de çalışanların milli gelirden aldıkları pay da, saatlik ücretleri de, asgari ücretleri de hem Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD) hem Avrupa Birliği (AB) ülkeleri arasında en düşükler arasında yer alıyor.
Türkiye’de ücretlerin milli gelir içindeki payı yüzde 30-35 bandına gerilerken AB ortalaması yüzde 55’in üzerinde seyrediyor.
OECD 2015 verilerine göre asgari ücretin satın alma gücü açısından Türkiye 26 OECD ülkesi içinde 20. sırada yer alıyor. Asgari ücreti Türkiye’den düşük ülkeler sadece Meksika, Şili, Çekya, Slovakya ve Macaristan. AB ülkeleri satın alma gücü paritesine göre Türkiye’nin 2 ile 2.5 kat daha yüksek asgari ücrete sahip. Türkiye’de sadece asgari ücret değil ortalama saat ücretleri de diğer ülkelerle karşılaştırıldığında oldukça düşüktür.
Eurostat (2014) verilerine göre satın alma gücü paritesi esas alındığında Türkiye’de ortalama saat ücreti 2014’te 7.6 Avro iken İrlanda, Norveç, Danimarka, Belçika ve Almanya’da 17 ile 22 Avro arasında değişiyor. Ortalama saat ücretlerinin Türkiye’den düşük olduğu ülkeler sadece Sırbistan, Letonya, Makedonya, Litvanya, Romanya ve Bulgaristan. 26 Avrupa ülkesindeki ortalama saat ücretleri Türkiye’de saat ücretlerinin üzerindeyken; burada dikkat edilmesi gereken bu saat ücretlerinin nominal (parasal) değil, satın alma gücüne dayanmasıdır.[38]
Denilebilir ki, vahşi kapitalizm sürecinde olabilecek sömürü biçimi günümüz Türkiye’sinde yaşanıyorken; güvenlikten ve sağlıklı çalışma koşullarından yoksun, kılcal damarlarına kadar derinleştirilmiş sömürü söz konusudur. Kuşkusuz bunun başlıca yürütücü gücü vahşi kapitalizmin temsilcilerinden ve gericiliğin örgütlü gücü AKP iktidarı ve daha yalın bir ifadeyle toplumu açlıkla terbiye etme politikasıdır.[39]
Bunların yanında çalışma koşullarına gelince: Çalışanların yaklaşık yüzde 40’ının kayıt dışı, toplu iş sözleşmesinden yararlanan işçilerin oranın yüzde 4.5 olduğu; her yıl 16 milyon kişi için işten çıkış bildirgesinin düzenlendiği; her türlü işin taşerona verilebildiği[40] Türkiye’de 3 milyona yakın işyeri var. Bu işyerlerinde 14 milyon kadın ve erkek çalışıyor. 2 milyonu aile işçisi, ücretsiz çalışıyor. Ücretli olarak çalışanlarının sayıları 12 milyonken;[41] Temmuz 2016’da sigortalı ücretli çalışan sayısı Haziran 2016’ya göre 208 bin azaldı. İşsiz kalan emekçilerin 144 binini kadınlar oluşturdu.[42] Yani Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) Aralık 2016 verilerinin değerlendirildiği TEPAV istihdam izleme bülteni verilerine göre, Aralık 2016’da sigortalı ücretli kadın çalışan sayısı Aralık 2015’e göre 40 bin, imalat sanayide kadın çalışan sayısı ise 20 bin azaldı.[43]
Bu tabloda Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP), Türkiye’nin merkezi olduğu Doğu Avrupa, Türkiye ve Orta Asya bölgesel kalkınma raporu, bölgede eşitsizliğin giderek arttığını gösteriyor.
Rapor, çoğu eski Sovyetler Birliği üyesi 18 ülkede her üç çalışandan birinin kayıt dışı ve güvencesiz çalıştığına işaret ederken, güvencesiz çalışan oranının en yüksek olduğu ülke ise yüzde 61 ile Gürcistan. Türkiye’de güvencesiz çalışan oranı yüzde 31, en büyük sıkıntı ise cinsiyet eşitsizliğinde. Türkiye’de kadınlar bölgedeki hemcinslerine göre daha kötü durumda. İşgücüne katılım oranında cinsiyet farkının en yüksek olduğu ülke Türkiye… Yani kadınlar erkeklerden yüzde 46 daha az işgücüne katılıyor.[44]
II.2) AKP DÖNEMİ VE İŞ CİNAYETLERİ
En çok iş cinayetinin yaşandığı ülkeler sıralamasında dünyada üçüncü, Avrupa’da birinci sırada olan Türkiye, 2016 yıl yeni bir utanç rekoruna imza attı. 2016 yılı, en az 1970 işçi ölümüyle, Türkiye tarihinde en çok iş cinayetinin yaşandığı yıl oldu.[45]
DİSK’e bağlı Birleşik Metal-İş Sendikası Araştırma Merkezi’nin, ‘İş Cinayetleri ve Kayıtdışılık Raporu’na göre, iş kazalarının dörtte üçü, meslek hastalıklarının neredeyse tamamının kayıtdışı olduğu kaydedilirken, Türkiye’de iş cinayetinin AB’nin 6 katı olduğu belirtildi.
2012 yılında SGK kayıtlarına yansıyan iş kazası sayısı 74 bin olmasına karşın TÜİK verilerine göre 2013’te iş kazası geçirdiğini söyleyenlerin sayısı 706 bin kişi. Başka bir deyişle iş kazalarının yüzde 89,4’ü kayıtdışı. 2013’te ise iş kazasına uğrayanların yüzde 72.9’unun geçirdikleri kazanın kayıtdışı olduğu görülüyor.
Raporda, 100 bin işçi başına ölümlü iş kazası oranı bakımından sadece 1. değil aynı zamanda Türkiye’deki oranlar Avrupa ülkelerinin kat be kat üzerinde olduğu kaydedildi. Türkiye’de ölümlü iş kazası oranı Malta’nın 2, Hollanda’nın 17 katı. AB üyesi 27 ülkenin ortalamasının ise 6 kat üzerinde.[46]
Türkiye’de yılda 350 tane insan; inşaat, yapı sektöründe ölüyor ve bunun yüzde 40’ı yüksekten düşme veya yüksekten bir şeyin düşmesi ile yitiriyor yaşamını.[47]
Denilebilir ki, dünyanın en kanlı terör örgütü ‘Türkiye Kapitalizmi’dir. Yukarıda verilen rakamlar da Türkiye kapitalizminin vahşice katlettiği işçilere aittir. İSİG Meclisi’nin hazırladığı rapora göre, işçi ölümlerinin kaza sebebiyle değil işçi sağlığının bir maliyet olarak görülmesi ve sosyal güvenlik sisteminin kapsayıcılığının giderek daralması nedeniyle yaşandığı vurgulandı.
Rapora göre 2015’in ilk sekiz ayında tespit edilen iş cinayeti sayısı ise 1138’dir. Sadece 2015’in ağustos ayında bu sayı 158 olarak tespit edilmiş. İşkollarına göre dağılımıysa şöyle; Tarım, Orman işkolunda 39 emekçi- İnşaat, Yol işkolunda 37 işçi – Taşımacılık işkolunda 20 işçi – Madencilik işkolunda 9 işçi – Metal işkolunda 8 işçi – Konaklama, Eğlence işkolunda 8 işçi – Enerji işkolunda 7 işçi – Belediye, Genel İşler işkolunda 7 işçi – Ticaret, Büro, Eğitim, Sinema işkolunda 6 emekçi- Gemi, Tersane, Deniz, Liman işkolunda 4 işçi – Gıda, Şeker işkolunda 3 işçi – Petro-Kimya, Lastik işkolunda 3 işçi – Savunma, Güvenlik işkolunda 3 işçi – Çalıştığı işkolunu belirleyemediğimiz/ öğrenemediğimiz 2 işçi – İletişim işkolunda 1 işçi – Sağlık, Sosyal Hizmetler işkolunda 1 işçi can verdi…[48]
‘İş Sağlığı ve Güvenliği Konferansı’na, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “İşçiler de hava sıcak diye baret takmıyor mesela” sözleri ve işsizliğe çare önerisi damga vururken; AKP döneminde 17 bin 57 işçinin yaşamını yitirdiği[49] tabloda AKP’nin hükümet olduğu 2002’deki ölümlü iş kazaları bilançosu 872 işçi idi.
AKP’nin kalfalık dönemi 2007’de bu sayı 1.043’e yükseldi.
AKP’nin ustalık dönemi 2011’de sayı 1.700’e çıktı.
2016 yılının ilk dokuz ayındaki (Ekim’de 165, Kasım’da 190 işçi) ölen işçi sayısı ise 1.421 oldu!
Böylelikle, AKP döneminde toplam 17 bin 312 işçi yaşamını kaybetti.
2002’de yıllık 60 bin olan iş kazası sayısı, 2016’da 250 bine ulaştı.
İş kazalarının yüzde 10.4’ü madencilik sektöründe; ve yüzde 4.3’ü inşaat sektöründe meydana geldi.
Kuşkusuz bunlar resmi rakamlar. Çünkü bir de taşeron işçiler var.
AKP’nin hükümet olduğu yıl toplam işçi sayısı 4 milyon 686 bin 618 idi.
Bunun 2 milyon 717 bin 326’sı yani yüzde 58’i sendikalıydı.
2016’daki toplam işçi sayısı 13 milyon 38 bin 351’e yükseldi.
Bunun 1 milyon 499 bin 870’i yani yüzde 11.50’si sendikalı.
Evet. AKP döneminde hiçbir güvencesi olmayan taşeron işçi sayısında patlama yaşandı.
2002’de 387 bin taşeron işçisi varken; bu sayı 1 milyon 500 bini buldu ve bunun 567 bini kamuda çalışıyor![50]
Öte yandan, iş cinayetlerine ilişkin davalarda bilirkişi skandallarının ardı arkası kesilmiyor. Bazı iş cinayetleri davalarında yaşanan gelişmeler bile durumun vahametini gösterir nitelikte. Yaşanan bilirkişi skandalları şöyle:[51
PATRON NEREDEN BİLSİN? Bursa’daki Gemlik Gübre Fabrikası’nda 19 Temmuz 2015’te Uğur Çavdar adlı işçinin öldüğü patlamaya ilişkin soruşturmada, ilk bilirkişi raporu, fabrikanın üç patronundan biri olan Mehmet Yıldırım’ı ‘tali kusurlu’ bulmuştu. Ancak kısa süre sonra aynı bilirkişiler tarafından hazırlanan ek raporda bu kez Yıldırım’a kusur atfedilmedi. Bilirkişiler, diğer patronlar Ali Rıza Yıldırım ve Yüksel Yıldırım’ı da ‘kusursuz’ bulunca, savcılık üç patron hakkında kovuşturmaya yer olmadığına karar verdi. Yalnızca mühendislere dava açıldı.
Uğur Çolak’ın ailesi bu takipsizlik kararına itiraz etti. Bursa Sulh Ceza Hâkimliği de yeni bilirkişi incelemesi yapılmasına karar verdi. Ancak yeni bilirkişi heyetinin eylül ayında sunduğu üçüncü rapor da patronları akladı. Raporda, Yıldırım kardeşlerin yalnızca Gemlik Gübre’yi değil, birden fazla firmanın yer aldığı bir grubu yönetmeleri ve sürekli Gemlik’te ikamet etmemeleri nedeniyle, patlamaya yol açan ihmallerden sorumlu tutulamayacakları iddia edildi. Bu rapor üzerine mahkeme, Çolak ailesinin itirazını reddetti.
PATRONLAR MASUM, ÖLEN İŞÇİLER SUÇLU
Muğla’nın Güllük beldesinde Akfen İnşaat firmasının işlettiği atık su terfi istasyonunda, 17 Haziran 2013’te, birbiri ardına kuyuya inen 7 işçinin gazdan zehirlenerek hayatını kaybetmesiyle ilgili davada, 15 Şubat’ta mahkemeye sunulan son bilirkişi raporu; Akfen İnşaat, İller Bankası ve Güllük Belediyesi yöneticilerini suçsuz buldu. Öte yandan aynı raporda, faciada hayatını kaybeden İşletme Müdürü Mustafa Öztürk tek asli kusurlu sayılırken, yaşamını yitiren 5 işçinin de tali kusurlu olduğu savunuldu.
İşçi ailelerinin avukatları, rapora yaptıkları itirazda, “Bilirkişi raporu, sanık yönetim kurulu üyelerini aklama çabası içine girmiştir. Asıl sorumlular yerine ölen işçilere kusur verilmiştir” ifadelerini kullandı.
2016’nın Ekim ayında görülen son duruşmada bu itirazı değerlendiren mahkeme, yeni bilirkişi incelemesi yapılmasına karar verdi.
TORUNLAR’DA ASIL SORUMLU BULUNAMIYOR İstanbul Mecidiyeköy’deki Torun Center inşaatında asansörün 32’nci kattan zemine çakılması sonucu 10 işçinin hayatını kaybetmesiyle ilgili davanın ekim ayındaki duruşmasında, bilirkişi raporu açıklandı. Olayın “öngörülebilir nitelikte bir iş kazası” olarak nitelendirildiği raporda, bu tespite karşın olayın asıl sorumlularının kim olduğunun tespit edilemediği ifade edildi. Şirket patronlarına kusur atfedilmeyen raporda; Torunlar GYO, NCA güvenlik firması ve Geda Majör asansör firmasının çalışanları tali kusurlu bulundu.
HÂKİMLERİN YAKLAŞIMI DA AYNI İstanbul Esenyurt’taki Fi Side inşaatında 1 Şubat 2016’da bakımı yapılmayan dış cephe asansörünün zemine çakılması sonucu üç işçinin hayatını kaybetmesiyle ilgili davanın son duruşması ekim ayında görüldü. Duruşmada işçi yakınlarının avukatları, sadece olayda sorumluluğu bulunan çalışanların değil, Fi Yapı patronlarının, şirkete atanan kayyumların ve şirkete yeniden inşaat ruhsatı veren kamu görevlilerinin de yargılanması gerektiğini söyledi. Hâkimin yanıtı ise şöyle oldu: “Ne yani, Sabancı’nın bir çalışanı hata yaptığında bundan Sabancı’yı mı sorumlu tutacağız?”
Özetle 2016 yılında, bin dokuz yüz yetmiş, rakam ile 1970 işçi, iş kazasında hayatını kaybetti. 2006-2014 arasında iş kazalarından ve meslek hastalıklarından dolayı hayatını kaybeden işçi sayısı 11 bin 154.[52]
İSİG Meclisi’nin 2017 Ocak ayı iş cinayetleri raporuna göre, 161 işçi hayatını kaybetti.[53]
Yine İSİG Meclisi verilerine göre, 2017 Şubat’ında en az 126 işçi, iş cinayetlerinde öldü. 28-50 yaş grubundaki işçi ölümlerinde artış var.[54]
İSİG Meclisi, OHAL uygulamasının ardından iş kazalarından ölümlerin daha da arttığına dikkat çekip, OHAL ilanından sonra iş kazalarının yüzde 9 artış gösterdiğini vurgularken; 2016’nın Aralık ayında en az 141 kişi iş kazalarında yaşamını yitirdi.[55]
II.3) ÇOCUK, MEVSİMLİK VE GÖÇMEN İŞÇİ(LER)
Türkiye’de 2015 yılında 227, 2016 yılının ilk yarısında ise 160 civarında tarım[56] işçisi öldü.[57]
Bunun yanında Hacettepe Üniversitesi Göç ve Siyaset Araştırmaları Merkezi’nin yaptığı araştırma, Türkiye’de 400 bin Suriyelinin kaçak (kayıt dışı) çalıştırıldığını ortaya koyarken;[58] Türkiye’deki 3 milyon Suriyeli göçmen, ülkenin hemen her yerinde mevsimlik tarım işçisi olarak insanlık dışı ücret ve koşullarda yaşam mücadelesi veriyor. Onların çaresizlikleri fırsatçılar tarafından rekabet unsuru olarak kullanılıyor.[59]
Kalkınma Atölyesi tarafından Mayıs 2015-Haziran 2016’yı kapsayan “Yoksulluk Nöbetinden Yoksulların Rekabetine: Türkiye’de Mevsimlik Tarımsal Üretimde Yabancı Göçmen İşçiler” mevcut durum raporuna göre, en düşük ücretler G. Antep ve Çukurova’da çünkü burada çok Suriyeli işçi var. Malatya’da kayısı toplayan Suriyeli işçiler yerli işçilerin 3’te 2’si yevmiyeye çalışıyor.[60]
Türkiye’de yaşam mücadelesine en alt tabakadan katılan Suriyeli mevsimlik tarım işçileri K.Maraş Elbistan’da ayakta kalabilmek için tarımda günde 11 saat çalışıp 20 ile 40 TL arasındaki yevmiyeye razı olmak durumundalar.[61]
İşte bir örnek! İdris 40 yaşında Halepli bir ayakkabı ustası. 12 yaşında başlamış mesleğe. 2.5 yıl önce Suriye’deki savaştan kaçıp İstanbul’a geldiğinde önce mesleğini yapmak istemiş. İkitelli’de bir ayakkabıcıda iki hafta boyunca günde 15-16 saat çalışmış, parasını alamamış. Sonra halı yıkamacı, kömürcü derken, en zor günleri de iş bulamadığı zamanlarda yaşamış.
İdris Türkçeyi çok çok az anlıyor ve pek konuşamıyor. Dili bilmeyince girdiği işlerde hep sömürülmüş, derdini anlatamamış, hakkını savunamamış. Dil bilmediğinden yaşadığı mahalleden pek çıkmıyor, işyerinde ya da hastaneye giderken arkadaşlarından tercümanlık yapmasını istiyor.
Bel fıtığı olduğunu işyerinde hep gizlemiş. “Bilseler çalışmama izin vermezlerdi. Canım acısa da sustum çünkü 4 çocuğuma ekmek götürmem gerekiyordu.”
4-5 aydır yine ayakkabı işinde usta olarak çalışıyor. Aylık 800 TL’ye çalışırken yetiremediği için patronundan yalvar yakar 200 TL zam aldı. Ayda 1000 TL’yle 6 kişi geçinmeye çalışıyorlar. Şimdi servis var ama kömürcüde çalışırken her gün minibüse 2 TL vermemek için işe yürüyerek gidip geliyormuş. Patronu bu durumu bildiğinden bazen 10 TL bahşiş verirmiş, bazen de akşam evine bırakırmış. Ama çalışma izni, sigorta derseniz, orada bir durun!
Türkiyeli bir işçi 1700-1800 TL maaşla sigortalı çalışırken, İdris aynı işi daha iyi yapmasına rağmen sırf mülteci olduğu için 1000 TL maaşla sigortasız çalıştırılmaya razı olmak zorunda.[62]
Bu tabloda göçmen işçi ölümleri giderek artıyor. 2016’nın yalnızca ilk dokuz ayında en az 76 göçmen işçi iş cinayetlerinde can verdi. İSİG Meclisi’nin, göçmen işçi ölümlerine ilişkin rapora göre, 2016 yılının ilk dokuz ayında en az 76 göçmen işçi, iş cinayetlerinde yaşamını yitirdi. 2013 yılında en az 23, 2014 yılında en az 53, 2015 yılında ise en az 67 göçmen işçi can vermişti.[63]
Ve Nâzım Hikmet’in dizelerinde, “Dünyayı çocuklara verelim, kocaman bir elma gibi verelim sıcacık bir ekmek somunu gibi, hiç değilse bir günlüğüne doysunlar…” diye seslendiği çocuklar!
İnşaat, metal, ticaret, konaklama, gıda ve tekstil işkollarında da hatırı sayılır oranda çocuk işçi çalışmakta. Çocuk işçiler kalıcı olarak, yaz sürecinde ya da çırak ve stajyer olarak yani sermayenin ‘meslek lisesi memleket meselesi’ ilkesi kapsamında işyerlerinde çalışmaktadır. 4+4+4 eğitim sistemi ya meslek lisesine gidişi teşvik etmekte ve böylece sermayeye ucuz teknik eleman sağlanmakta ya da çocukları eğitim dışına itmekte ve vasıfsız işgücüne katmaktadır. Özellikle eğitim dışında kalan çocukların yaşamı daha da zorlaşmakta. TÜİK’in 2013 yılı açıklamasına göre okula devam etmeyen çocuklar için haftalık fiili çalışma süresi 54.3 saat ile Türkiye ortalamasının üstündedir. Üçte birine işyerinde yemek verilmemektedir. Yüzde 36’sının haftalık izni, yüzde 89’nun yıllık izni yoktur. Ve İSİG Meclisi’nin tespitlerine göre daha fazla iş cinayetine maruz kalmaktadır…
İş cinayetlerinde yaşamını yitiren çocukların yüzde 16’sı kız çocuğu/genç kadındır. Bu oran genel olarak iş cinayetlerinde tespit ettiğimiz kadın işçi ölümünün iki katıdır… Türkiye’de çocuk işçilik “ilkel birikim” döneminin bir özelliği olarak çok küçük yaşlarda başlamaktadır. Çocuk işçi ölümlerine 6 yaşından itibaren rastlamaktayız.[64]
ILO verilerine göreyse, dünyada 168 milyon çocuk işçi küçücük bedenleriyle ağır işlerin altından kalkmaya çalışıyor. TÜİK’in araştırmaları Türkiye’de 6-17 yaş grubunda çalışan 893 bin çocuğun varlığını ortaya koyuyor. Veriler, korkunç ve düşündürücü gerçeği gözler önüne seriyor. Okula başlama çağındaki çocuklar ders ve sokak yerine atölyelere, tarlaya gidiyor. Altı yaşında daha çocukluğunu yaşayamadan kendini bir anda çalışma hayatında buluyor.[65]
Aynı konuda ILO Türkiye Program Yöneticisi Nejat Kocabay de, 2000’li yıllarda 245 milyon olan çalışma yaşamındaki çocuk sayısının ve Türkiye’de çalışan Suriyeli çocukların sayısının hızla arttığına dikkat çekti.[66]
Özetle Türkiye’nin çocuk hakları karnesi hiç de parlak değil. Her üç çocuktan biri yoksul, 900 bin çocuk işçi var. TÜİK’in verilerine göre nüfusun yüzde 29.4’ünü çocukların oluşturduğu Türkiye’de, çocuklarla ilgili kronik sorunlar var. Bunlardan ilki çocuk işçiliği!
TÜİK 2012 verilerine göre, ülkede 6-17 yaş arasında yaklaşık 900 bin çocuk işçi var. Çalışan çocuklar en fazla tarım sektöründe. Çalışan çocukların yarısı da eğitim hakkından da mahrum. Çalışan çocukların yüzde 49.8’i okula devam ederken, yüzde 50.2’si okula devam etmiyor. İSİG Meclisi verilerine göre 2015 yılında iş cinayetlerinde hayatını kaybeden bin 730 işçiden 73’ü çocuk.
TÜİK verilerine göre Türkiye’de yaklaşık 16 milyon yoksul var. Yoksul fertlerin yüzde 44.3’ü çocuk. Bahçeşehir Üniversitesi Ekonomik ve Toplumsal Araştırmalar Merkezi’nin (BETAM) 2014 verilerine göre de Türkiye’de her üç çocuktan biri şiddetli maddi yoksulluk çeken hanelerde yaşıyor. Çocuk maddi yoksunluğunda en yüksek oranlara sahip bölge Kuzey Doğu Anadolu ve Güney Doğu Anadolu denilen Kürdistan. Yoksulluk çeken 7 milyondan fazla çocuğun yüzde 40’ı protein ihtiyacını et, tavuk ya da balıktan karşılayamıyor.[67]
‘Başak Kültür ve Sanat Vakfı’nca “Bir Çocuk Hakkı İhlâli: Ev İçi Çocuk İşçiliği” başlıklı rapora göreyse, ev içi işçilik 5 yılda 2 kat, 10 yılda ise 6 kat arttı. 7 yaşın altındaki çocuklar bile evlerdeki fason işlerde çalıştırılıyor. Ev içinde yapılan fason işlerde çalıştırılan çocuk sayısının 8 milyonun üstünde olduğu tahmin ediliyor. Bu çocuklar daha çok 8-12 yaş aralığında yoğunlaşıyor.[68]
‘Hayata Destek Derneği’nin hazırladığı rapora göre, çocukların yarıdan fazlası haftanın yedi günü çalışıyor. Çocuklar 11 saatten fazla mesai yaparak ancak günlük 20 TL kazanıyor.[69]
Bilgi Üniversitesi Göç Çalışmaları Merkezi’nin ‘Adana’daki Tarım İşçisi Çocuklar’ raporuna göre, çocuklar günlük 9 saatten fazla tarlada çalışıyor. 12-14 yaş grubundakilerin yüzde 70’i haftanın 7 günü çalışıyor.[70]
Eski Çalışma Bakanı Faruk Çelik, bir önergeye verdiği cevapta 2013 yılında 21 ve 2014 yılında 16 çocuğun çalışırken yaşamını yitirdiğini belirtip bu sayının 2002-2014 yılları arasında 127 olduğunu açıklamıştı. Devlet ya çocuk işçiliğin durumunu bilmiyor ya da doğruyu söylemiyor. Ya da her ikisi de. İSİG Meclisi dört yılda en az 232 çocuğun çalışırken yaşamını yitirdiğini açıkladı. Ayrıca 2013 yılında çalışırken yaşamını yitiren hiçbir göçmen çocuk tespit edememişken, 2014 yılında 5 Suriyeli çocuk, 2015 yılında 12 Suriyeli çocuk, 2016 yılında 6 Suriyeli ve 1 Afgan çocuk olmak üzere 24 göçmen çocuk iş cinayetlerinde katledilmiştir. Genel olarak çocuklar içinde iş cinayetlerinin yüzde 12.5’inde göçmen çocuklar kurban edilmiştir.[71]
Ve nihayet Çalışma Bakanı Mehmet Müezzinoğlu’nun, 94 bin 124 çocuk işçi olduğunu açıkladığı[72] Türkiye’de, İSİG’nin 12 Haziran 2016 Dünya Çocuk İşçiliği ile Mücadele Günü’nde yayınladığı rapora göre, 2016 yılının ilk 5 ayında 18, son üç buçuk yılda ise 194 çocuk işçi yaşamını yitirdi.[73]
II.4) DEVLETİN MARİFETLERİ İLE ÖİB
Devletin işçilere yönelik marifetlerinden birisi de, Özel İstihdam Büroları (ÖİB) saldırısıdır.[74]
İşçiyi kullan-at şeklinde yeniden tasarlayan ÖİB ile işçiler güvencesiz çalışmaya razı hâle getirilecek. Kısa vadede sahte refah algısı yaratılıp milyonların geleceğine ipotek konacak!
Türkiye’de mevcut politikalar sonucu meydana gelen ekonominin üretim ve istihdam üretememesi sorunu, insan yaşamını daha olumsuz yönde etkileyecek, yaşam kalitesi insan onuruna yakışmayan seviyelere indirilecek.[75
ÖİB VEYA EMEĞİMİZİN KİRALANMASI NEDİR?[76]
İşçiler için asgari ücret düzeyinin üzerinde çalışmak artık daha zor olacak. Hâlihazırda çalışma koşullarının zorluğu üzerine bir de bunu sermaye lehine ‘esnetme’ imkânı, işçiler için daha zorlu ve dolayısıyla asgari ücrete dahi rıza gösterebilecek bir gerçekliği önümüze serebilir. Bunun işçi örgütlenmesi için anlamı ücret mücadelesinin “hukuki” alana kıstırılmasıyla sonuçlanabilir. Muhatap olarak ÖİB’lerle imzaladığımız sözleşmelerde işçilerin haklarından feragat etme zorunluluğu eklenebilir.
Toplu İş Sözleşmesi süreci için TİS tarafı bir işverene çalışıyor olmak ve TİS tarafı bir sendikaya üye olmak gerekiyordu. Ancak mevcut düzenlemeyle iş ilişkisi ÖİB’ler üzerinden kurulacağı için bunu gerçekleştirmek olanaksızlaşıyor. Dolayısıyla bir işyerinde, o alanda, o sektörde ve hatta diğer sektörlerde birbirini etkileyen mücadele pratikleri “yasa dışı” ilan ediliyor. Tüm hak mücadelelerinin önünü kapatan ve bizi yoksulluğa zorunlu bırakan bu yasal düzenlemeler gerçekleşebilecek her eylemliliği kendi erkine tehlike olarak görüp müdahale etmenin yasal zeminini hazırlıyor. Gerçekleşen metal grevleri ve bu kitlesel eylemlilikleri kırmak için denenen illegallik söylemleri grev hakkının yine ancak grevle kazanabileceği gerçeğini önümüze seriyor. Ücret, prim vb. gibi mücadelelerin çalışırken verilemeyeceğini ifade eden bu düzenlemeye karşı sunulacak her pratik bu yüzden işçilerin fiili-meşru talepleridir.
Kiralık işçilikle tartışmaya sunulan diğer bir kapsam ise “geçici işçi” çalıştırma yetkisidir. Kiralık işçilikteki mantık dönemsel sermaye ihtiyaçlarını da kapsadığı için bir işyerinde ihtiyaç gereği “geçici işçi” çalıştırma yasal bir çerçeveye oturtulacaktır. Bununla birlikte işçilerin sağlıklı çalışma ve güvence imkânları iyice ortadan kalkacaktır.
Özetle hükümet, kamuoyunda “kiralık işçilik” olarak bilinen özel istihdam bürolarına işçi kiralama yetkisi verilen yasanın iptali istemiyle Anayasa Mahkemesi’nde açılan davanın görüşmeleri devam ederken, yönetmeliği de yayımladı. Düzenlemeyle sayıları 1.5 milyona ulaşan KOBİ’ler sürekli işçi çalıştırmak yerine, yoğun oldukları dönemlerde 7.5 milyon kişiye kadar geçici işçi çalıştırabilecek. Geçici işçiler ücretlerini, kendilerini geçici olarak çalıştıran işverenlerden değil, özel istihdam bürosundan alacak.[77]
Artık işçi simsarlığının önünde artık yasal bir engel yok. ÖİB aracılığıyla işçi kiralamanın önü açıldı. Böylece Türkiye nur topu gibi yeni bir güvencesiz çalışma biçimine kavuştu. Kiralık işçiler, çalışma hayatının en alttakileri olacak. Kiralık işçilik çalışma hayatında bileşik kaplar etkisi yaratacak ve çalışma standartlarını tüm işçiler için daha da aşağıya çekecek.
Kiralık işçilik çalışma hayatında “dibe doğru yarış” (race to bottom) olarak bilinen süreci tetikleyecek. Tıpkı geçici (belirli süreli) çalışmanın standart (belirsiz süreli) çalışmanın altını oyması gibi, tıpkı taşeron-alt işveren uygulamasının nispeten güvenceli-kadrolu işçileri tehdit etmesi gibi, kiralık işçilik de çalışma hayatının bütünü üzerinde, işçi sınıfının değişik katmanları üzerinde ciddi bir basınç oluşturacak.[78]
Bu nitelikleriyle kiralık işçilik ve diğer esnek ve güvencesiz çalışma biçimleri insan onurunu tahrip etmektedir. Kiralık işçilik tıpkı leasingle çalışan mülkiyetsiz işverenler gibi işçisiz işverenler yaratıyor. Bir şirket yöneticisi durumu şöyle ifade ediyor: “İnsanları istihdam etmek bizim işimiz değil”, bir başkası ise “İneği satın almak niye? Senin olmadan da ipleri elinde tutabilirsin,” diyor. Kiralık ve geçici işçilik dünyada eğreti (precarious) istihdam olarak adlandırılıyor gibi![79]
ÇALIŞMA BAKANLIĞI’NIN RAPORUNDA “KİRALIK İŞÇİ” GERÇEĞİ[80]
1) İŞ GÜVENCELERİ YOK ÖİB işçilerinin büyük kısmı işinden memnun değil ve kısa süreli işlerde çalıştıkları için iş güvenceleri yok. Ekonomik ve finansal krizle birlikte işlerini ilk kaybedenlerin, geçici olarak çalışan bu işçiler olduğu tespit edilmiş durumda. Ekim 2008 sonrasında, 4 ila 6 ay içerisinde 100 bin-150 bin ÖİB işçisi işini kaybetmiş.
Bakanlığın raporunda, gelir güvencesi sağlanmadan ÖİB’ler aracılığı ile geçici iş ilişkisi kurulmasının ev işçilerinin mevcut sorunlarının çözümü bir yana, sorunlarının ağırlaşmasına yol açabileceği belirtiliyor. Rapora göre, geçici işin yaygınlaştırılması gibi esneklik politikalarının İspanya gibi ülkelerde yarattığı olumsuz etkileri gösteren çalışmalar da mevcut.
2) İŞ KAZASI RİSKİ DAHA FAZLA Rapora göre, ÖİB işçileri işçi sağlığı ve iş güvenliği riskler hakkında en az bilgi verilen çalışan grupları arasında. Belçika, Fransa ve Hollanda’da yapılan araştırmalar, ÖİB işçilerinin diğer işçilere kıyasla daha fazla işçi sağlığı ve iş güvenliği risklerine maruz kaldıklarını ortaya koyuyor. Belçika’da ÖİB işçileri için iş kazası riski, diğer çalışanlar için olan riskin iki katından fazla. Fransa’da oluşturulan iş kazaları endeksinde ortalama iş kazası oranı 1.94 iken, ÖİB işçileri için bu oran 6.10.
3) ÜCRETLERİ DAHA AZ Bakanlığın raporunda, ücret bakımından pek çok ülkede “eşit ücret” ilkesi benimsenmiş olsa da, emsal çalışanlar ile kıyaslandığında ÖİB işçilerinin daha az ücret aldıkları da ifade ediliyor. Örneğin Almanya’da ÖİB işçilerinin ücretleri yüzde 30 daha az. Birleşik Krallık’ta ise ÖİB işçilerinin ücreti, diğer işçilerinin ücretinin yalnızca yüzde 68’ine denk geliyor. Kanada’da da ÖİB işçileri, yüzde 40 daha az ücret alıyor.
4) SENDİKALAŞMA ORANI DÜŞÜK Raporda, ÖİB çalışanlarının sendikalaşma oranının da oldukça düşük olduğu ifade ediliyor. Örneğin Fransa’da ÖİB işçilerinin sendikalaşma oranı yüzde 0.9 iken, İtalya’da yüzde 1.4-1.7. Hollanda’da ise bu oran yüzde 7 düzeyinde.
Tüm bunların nedenine gelince: Krizin aşılmasında, sistemin mantığı açısından tek bir çare var: Emeğin kazanımlarının ve ücretlerin geriletilmesi. Küresel boyuttaki bu olgu “dibe doğru yarış” diye anılmakta. Dibe doğru yarış, dünyamızda 200 milyona ulaşan işsiz; kapitalizmin tüm hegemonik merkezlerinde orta sınıfın çözülmesi ve sanayide istihdamın daraltılarak hizmet sektörlerinde geçici ve güvencesiz nitelikli enformel işler olarak şiddetlenmekte…
20 Mayıs 2016’da Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından onaylanan “Özel İstihdam Büroları Aracılığıyla Geçici İş İlişkisini” yasallaştıran kiralık işçi düzenlemesi de Türkiye’nin bir çevre ekonomisi olarak bu küresel dibe doğru yarışta kendine düşen görevi yerine getirme çabası olarak değerlendirilmeli.
Özetle, bu yasayla birlikte işsizler özel istihdam bürolarının elemanı olacaklar. Maaş ve sigortalarını da bu bürolar ödeyecek. İşverenler diledikleri koşul ve süreyle buralardan işçi kiralayacaklar. Emek örgütleri tarafından “köle pazarı” olarak nitelenen bu yasayla birlikte, istihdam büroları işsiz konumunda olan başvuru sahiplerini sigortalı olarak işe alacaklar; “kiralanacak işçinin” maaşı da asgari ücret üzerinden yatırılmış olacak. İşletmeler ise ilgili istihdam bürosundan işçileri kiralayacaklar ve “kiraladıkları” işçiye ait hiçbir yükümlülük üstlenmemiş olacaklar.[81]
Kiralık işçilik uygulamasının iş güvencesini azalttığı bir gerçekken; peki her şey bir yana kiralık işçilik gerçekten istihdam artışı sağlıyor mu? Yoksa mevcut güvenceli istihdamı mı kemiriyor? 2013 yılında dünya çapında 40.2 milyon işçi sayıları 260 bine ulaşan özel istihdam büroları aracılığıyla kiralık işçi olarak istihdam edildi. Kiralık işçilik uygulamasına Kuzey Amerika ve Asya Pasifik bölgesi başı çekiyor. ABD’de 11 milyon, Çin’de 10.8 milyon ve Avrupa’da 8.7 milyon kişi kiralık işçi olarak istihdam edildi. Dünya istihdamının yüzde 1.6’sı kiralık işçilikten oluşuyor. Bu oran ABD’de yüzde 2.1, Avrupa’da ise 1.7 civarında.
Peki kiralık işçilik uygulamasının işsizlik oranlarını düşürme yönünde bir etkisi olmuş mu? 10 yılın işsizlik verilerine baktığımızda buna dair bir işaret söz konusu değil. 2004 yılında AB ülkelerinde yüzde 9.3 olan işsizlik oranı 2014 yılında 10.2’ye yükselmiş. Kiralık işçilik ve esnekliğin daha yoğun olduğu ABD ve İngiltere’de ise aynı dönemde işsizlik oranları sırasıyla yüzde 5.5 seviyesinden 6.2’ye, yüzde 4.7’den 6.2’ye yükselmiş. Veriler ortada esnek istihdamın ve kiralık işçiliğin işsizliği azaltmadığı çok net biçimde görülüyor. Kiralık işçiliğin kriz döneminde de bir yararı olmamış.
Kiralık işçilik işsizliği düşürmüyorsa ne işe yarıyor? Esnek ve kiralık istihdamla sağlanan artış düzenli-güvenceli istihdamın kemirilmesinden oluşuyor. Esnek ve kiralık işçilik istihdamı artırmıyor, yeni iş yaratmıyor ancak işgücü piyasasının kompozisyonunu değiştiriyor. Diğer bir ifadeyle emeğin sermayeye olan maliyeti ucuzluyor, işler güvencesiz hâle geliyor ve çalışma eğretileşiyor. Sonuçta sermayenin işçilik maliyetleri düşüyor. İşçinin yaşam kalitesi, ücreti ve iş kalitesi düşüyor. Kiralık işçilik masallarının özü budur.[82]
Ve nihayet kiralık işçiliğin sınırlı bir işçi kitlesini ilgilendirdiğini düşünenlere gelince, bu çalışma biçiminin dünyada sınırlı bir uygulama alanı bulduğunu düşünenler yanılıyor.
Evet kiralık işçiliğin toplam istihdam içindeki payı hâlen sınırlı. Ancak unutulmaması gereken husus bu payın hızla artmakta olduğu… Dahası, kiralık işçilik gibi esnek ve güvencesiz çalışma biçimlerinin adeta bir virüs gibi çalışma hayatının bütününü tehdit ettiği gözden uzak tutulamaz.
Durum ve soru(n) buyken devletin öteki marifetlerinden bazıları…
Bursa’da Asil Çelik ile Birleşik Metal-İş arasında süren TİS görüşmelerinde uzlaşma olmaması sebebiyle Asil Çelik işçilerinin grevi Bakanlar Kurulu kararıyla ertelendi.[83]
Akbank yönetimi ile Banka ve Sigorta İşçileri Sendikası arasında süren görüşmelerden anlaşma sağlanamaması sonucu grev kararı alındı. Ancak hükümet grev kararını,[84]“ekonomik ve finansal istikrarı bozucu nitelikte,” olduğu iddiasıyla erteledi.[85]
Türk İş’e bağlı Tüm Taşıma İşçileri Sendikası yani TÜMTİS, bir süredir şaşkınlık yaratan hukuki bir karar ve onun sonuçlarını bertaraf etmek için çaba harcıyor. TÜMTİS Başkanı Kenan Öztürk, başta üyesi oldukları konfederasyon Türk İş’i ses çıkarmaya, seslerine ses olmaya çağırırken sorunun yalnız kendileri için değil ülkedeki tüm sendikalar için büyük bir tehlike olduğunun altını çiziyor. 14 yöneticisi hakkında 1.5 ile 6.5 yıl hapis cezası verilen ve cezaları kesinleşen yöneticilerini birer birer hapse gönderen TÜMTİS Genel Başkanı Kenan Öztürk, sendikal faaliyet yürütülen üyelerine ceza verilmesinin ‘Bütün sendikal harekete gözdağı’ olduğunu belirtiyor. Karara imza atan Özel Yetkili Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi hâkimlerinin FETÖ suçlamasıyla görevden alınmış olduğunu hatırlatan Öztürk, işçi ve memur sendikalarının yanı sıra uluslararası işçi örgütlerinden de tepkilerin geldiğini, hapis cezası nedeniyle TÜMTİS’in bağlı bulunduğu Uluslararası Taşımacılık İşçileri Federasyonu (ITF) da imza kampanyası başlattığını dile getiriyor.[86]
Hükümetin aktif işgücü programları kapsamında 1 milyon yeni istihdam hedefiyle işverene İşkur aracılığıyla verilecek desteğin kaynağı İşsizlik Sigortası Fonu oldu. 10 milyar lira işçi, işveren ve devletin katkısıyla oluşturulan fondan karşılanacak. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Mehmet Müezzinoğlu’nun, işverenlere istihdam teşvikleri için İşkur’un 10 milyar liralık kaynak ayırdığını açıklaması, gözleri İşsizlik Sigortası Fonu’na çevirdi. Toplam büyüklüğü 103 milyar lira olan fondan 2017 yılın aktif işgücü teşvikleri kapsamında toplam 10 milyar TL kaynak ayrılmış olacak. Bu kaynak yeni istihdam oluşturmalarına karşılık sigorta primi, maaş desteği olarak işverenlere verilecek. Bir başka deyişle fonun yüzde 10’u, yeni istihdama karşılık işveren teşviği olarak uygulanacak. Kaynağını işçi, işveren ve devlet kesintilerinden sağlayan İşsizlik Sigortası Fonu’ndan dağıtılan işsizlik maaşı toplamı ise, 2016 yılında sadece 3 milyar 692 milyon TL oldu.[87]
50 kişiden az çalışanı bulunan ve işyerleri ile kamu kurum ve kuruluşlarında işçi sağlığı düzenlemeleri 1 yıl daha ertelendi.[88
ÇALIŞMA VE SOSYAL GÜVENLİK BAKANLIĞI VERİLERİNDE
EMEKÇİLERİN ÇALIŞMA KOŞULLARI[89]
İşçilerin işsiz kaldıklarında yararlandıkları işsizlik sigortası fonunda biriken para 101 milyar 37 milyon liraya ulaştı. Buna karşın Mart 2002’den Ekim 2016’ya kadar işsiz kalan işçilere sadece 13.6 milyar lira ödeme yapıldı.
Çalışma çağında 58 milyon 756 bin kişi var. İşgücü sayısı 30 milyon 961 bin kişi. İstihdam sayısı 27 milyon 636 bin kişi. İşsiz sayısı 3 milyon 324 bin kişi.
Sigorta prim borçlarının yapılandırılması kapsamında bugüne kadar 26 milyar lira SGK alacağı yapılandırıldı.
Çalışma Bakanı Mehmet Müezzinoğlu, “emeklilikte yaşa takılanlarla” ilgili düzenleme yapılması hâlinde bunun 400 milyar lira ek maliyet getireceğini söyledi. Müezzinoğlu, “Bu maliyetin son tahlilde sonraki nesillerin sırtına yükleneceği unutulmamalıdır” dedi.
İşçilerin, işsiz kaldıklarında yararlandıkları işsizlik sigortası fonunda 101 milyar 37 milyon lira birikti. Fonun 2016 yılı sonunda 102 milyar 931 milyon lira olması bekleniyor. Fonda biriken bu kaynağa karşın işsizlik sigortası ödemelerinin başladığı 2002 Mart ayından 2016 Ekim sonuna kadar yaklaşık 5 milyon kişiye 13.6 milyar lira ödeme yapıldı.
Kadınların çocuklarına bakabilmesi amacıyla başlatılan “yarım çalışma ödeneği” uygulaması kapsamında nisan ayından ekim sonuna kadar 1004 kişiye 1.4 milyon lira ödeme yapıldı.
2008 Ekim-2016 Eylül döneminde toplam 2 milyon 205 bin 630 çalışan ile 174 bin 39 işyerinin “kayıt dışı” olduğu tespit edildi.
Denetim faaliyetleri kapsamında 56 bin 672 işyeri denetlendi. 5 bin 96 işyerinin “kaçak” olduğu belirlendi. 2 milyon 77 bin 445 sigortalı denetlendi. 1498 işyerinin “sahte” olduğu ortaya çıktı. 28 bin 646 sigortalının “kayıt dışı” olduğu belirlendi. 62 bin 709 “sahte sigortalı” tespit edildi. Kaçak, sahte işyerleri, kayıt dışı çalışanlar nedeniyle SGK’nin 119 milyon 572 bin 363 lira kurum zararı tespit edildi.
Esenyurt’taki Fi Yapı şantiyesinde yük asansörünün 20. kattan düşmesi sonucu 3 işçinin ölümüne ilişkin hazırlanan bilirkişi raporu, işçilerin göz göre göre öldüklerini ortaya koyuyor. Yük asansörünün 20. kattan düşmesi sonucu 3 işçinin ölümü için bilirkişi “neredeyse tüm iş güvenliği kuralları çiğnenmiş,” dedi. Rapora rağmen 2’si tutuklu 7 sanığa trafik kazalarında uygulanan maddeden ceza istenmesi tepkiyle karşılandı.[90]
K. Maraş’ın Afşin İlçesi’ndeki termik santralin kömür sahasında 20011 yılında meydana gelen göçükte 11 kişinin ölümüyle ilgili yargılanan 23 kişiden 4’ü, 4’er yıl 2’şer ay hapis cezasına çarptırıldı. Mahkeme, daha sonra hapis cezasını 91 bin 200’er lira paraya çevirdi ve bunun da 24 ay taksitle ödenmesine karar verildi.[91]
Siirt Şirvan’da Ciner Grubu’na bağlı Park Elektrik’in işlettiği Madenköy Bakır Madeni’nde, 17 Kasım’da meydana gelen şev kaymasının ardından 22 Kasım 2016’da bir işçinin daha cansız bedenine ulaşıldı. Toprak altında kalan 9 işçiye ulaşılması için çalışmalar sürüyorken; bölgeye giden bakanlar ise katliamı “doğal afet” ya da “kader”[92]olarak gösteren açıklamalar yaparken; Çalışma Bakanı Müezzinoğlu da, “Ömür dediğin ne? Bir takdir…” dedi![93]
Soma Katliamın ardından Cumhurbaşkanının içinde olduğu aracı tekmelediği için maden işçisine para cezası verildi… Kocabıyık hakkında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın içinde bulunduğu zırhlı araca vurduğu gerekçesiyle dava açılmıştı. 13 Mayıs 2014’teki Soma Katliamı’nın ardından bir maden işçisi Başbakanlık Müşaviri Yusuf Yerkel tarafından tekmelenmişti. Maden işçisi Erdal Kocabıyık, ‘kamu kurumuna ait araca zarar vermek’le yargılandı, 543 lira para cezasına çarptırıldı.[94]
Torunlar Center’da meydana gelen ve 10 işçinin yaşamını yitirdiği iş cinayetine ilişkin davanın 11. duruşmasında bilirkişi raporunun, sorumluluğu karartmaya yönelik olduğunu belirten avukatlar yeni bilirkişi raporu hazırlanmasını talep etti. Ancak mahkeme bu talebi reddetti. İstanbul Adliyesi 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki duruşmada aile avukatlarından Yıldız İmrek ikinci bilirkişi raporuna 2 yönlü itirazlarının bulunduğu vurgusuyla, “Heyetin hangi kriterler üzerinden seçildiğini öğrenmek mümkün olmamıştır. Bilirkişilerin tarafsızlığına dair kuşkularımız var. Rapor 102 sayfadır ancak mahkemenin değerlendirmesini kolaylaştırmak yerine olayı ve sorumluluğu karartmayla ilişkilidir. Eksikliğin hangi kişi ya da kişilerin sorumluluğu altında olduğu yoktur. Raporda sonuçlar birbiriyle çelişmektedir,” dedi.[95]
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca, HDP Milletvekili Ertuğrul Kürkçü ve CHP Milletvekili Mahmut Tanal hakkında Şişli’de 10 kişinin yaşamını yitirdiği asansör kazasının meydana geldiği şantiyenin önündeki protesto gösterisinde “Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefet etme” ve “görevi yaptırmamak için direnme” suçlamalarıyla yedişer yıla kadar hapis cezası istemiyle dava açıldı.[96]
DİSK Genel Başkanı Kani Beko, eski Hak-İş Genel Başkanı ve şimdi AKP milletvekili olan Meclis İdari Amiri Salim Uslu tarafından Meclis kara listesine alındı. TBMM’ye giden DİSK Başkanı Kani Beko’ya “yasaklı” olduğu ve giriş yapamayacağı söylendi.[97]
III. AYRIM: GEÇMİŞTEN GELECEĞE
Bertolt Brecht’in, “Büyük sıçrayışı gerçekleştirmek isteyen, birkaç adım geriye gitmek zorundadır. Bugün yarına dünle beslenerek yol alır,” saptamasından hareketle buraya kadar değindiklerimiz bağlamında, asla unutulmaması gereken, “Özgür olmayan bir dünya ile baş etmenin tek yolu, o kadar özgür olmaktır ki, sırf varoluşun bile bir başkaldırıdır,” diyen Albert Camus’nün sözleridir.
İşçi sınıfı için artık Johann Wolfgang von Goethe’nin ifadesiyle, “Hiç kimse özgür olmaksızın kendini özgür sayan kimseden daha çok köle değildir,” uyarısını “es” geçmeyen anti-kapitalist bir başkaldırı olmak dışında hiçbir varoluş formu kalmamıştır.
İşte tam da bunun için 2017 1 Mayıs’ının ya da Taksim Katliamı’nın 40. yılının eşiğinde bir başkaldırı olmak dışında hiçbir öteki (mesela Bakırköy 2016) seçeneği mevcut değildir ve olmamalıdır da!
III.1) 2016 1 MAYIS’I
Hatırlanacağı üzere 2016 1 Mayıs’a sayılı günler kala Türk-İş Çanakkale’ye, Hak-İş Sakarya’ya çağrı yaparken; DİSK ise Başkanlar Kurulu toplantısında ağırlıklı olarak “Taksim konusunda ısrarcı olunmaması ve kitlesel bir kutlama için hazırlıkların yapılması,” konusunda görüşü öne çıktığı hâlde kamuoyuna “Taksim’de kutlayacağız,” diyordu.[98]
Tam da o günlerde “terör tehdidi” ayyuka çıkar(tılır)ken günler öncesi başlayan kışkırtıcı açıklamalar, “Yine katliam gerçekleştirilecek” söylentileri yüksek tirajlı fısıltı gazetesinin ana malzemesini oluşturmuştu.[99] Bu tür yaygaralarla Kimse sokağa çıkmasın, evde mahpus yaşamı sürsün istiyorlardı.[100]
Böylesi bir manipülasyon, 1 Mayıs’ın kutlanması için İstanbul Valisi Şahin ile 26 Nisan 2016’da yeniden bir araya gelen DİSK ve KESK, TMMOB ve TTB’yi Taksim Meydanı talebinden güvenlik gerekçesiyle vazgeçirip, 2016’ya yılına mahsus 1 Mayıs kutlamalarını Bakırköy Halk Pazarı’nda yapma kararı aldırdı.[101]
Çalışma Bakanı Süleyman Soylu da, 1 Mayıs kutlamalarına ilişkin yaptığı açıklamada “Kutlamalarda uzlaştık, Bakırköy pazar yerinde yapılacak,” dedi.[102]
Kim ne derse desin, “gerekçe”si ne olursa olsun, bu geri bir adımdı. “2016 1 Mayıs’ı zor zamanlarda toplumsal muhalefette inisiyatif alma becerisinin zayıfladığı ve geri eğilimlerin arttığını göstermişti.”[103]
Bu noktada siz, “Günler süren ‘Taksim’ tartışmalarının ardından herkesin merak ettiği şey Bakırköy Halk Pazarı’nın dolup dolmayacağıydı. Sabah saat 10.00 sıralarında İncirli’deki kalabalığı görünce ‘Tamam’ dedim, meydan dolacak. Sınav geçilmişti,”[104] diyen Ayşe Yıldırım’a bakmayın!
“Sınav geçildiği iddiası” bir hayli tartışılır ve şaibeliydi…
Tıpkı 2016 1 Mayısı’nın savaşın, katliamın ve hukuk dışı yasakların gölgesinde Türkiye’nin dört bir yanında kutlandığını belirten DİSK Genel Başkanı Kani Beko’nun, yüz binlerin alanlarda toplanmasının umut verici olduğunu ve 1 Mayıs’ta ortaya çıkan tablonun uzlaşma tablosu olmadığını aksine zorbalık olduğuna vurgu yaparak, “Bir korku duvarının ardından iktidarlarını, saraylarını, servetlerini korumak isteyenler kaybetti, birlik, mücadele ve dayanışma kazandı,”[105] demesi gibi…
Sait Şimşek’in, “Bu 1 Mayıs’a da, geçen senelerde olduğu gibi günlerce öncesinden başlayan emekçiler Taksim’e çıkacak mı, çıkmayacak mı tartışmaları arasında ve çatışmalar eşliğinde yaşanan 1 Mayıs görüntüleri olmadı. Daha doğrusu 2016 yılının 1 Mayısı’nı bu tartışmalara çekerek, gölgelemek isteyenlere karşı emek örgütleri tercihini ve önceliğini ‘Her yer Taksim’ diyerek, süreç ve yaşanlar karşısında yaygınca alanlarda olmaktan yana koydu,”[106] sözlerindeki gibi “mazeret” kotarmak bizi ilerletmeyeceği gibi, Bakırköy yanılgısını da “tashih” etmez/ edemez…
Bu bağlamda İhsan Çaralan’ın,[107] “1 Mayıs, ülke sathında yaygın ve oldukça da kitlesel biçimde kutlanmıştır. Bu, 1 Mayıs ve onun değerlerinin birleştirici gücünün ifadesidir”;[108] Aydın Engin’in, “Bayram Bakırköy Halk Pazarı’nda kutlanacak. Adı bile güzel: Halk Pazarı. Böylece AKP iktidarının 1 Mayıs’ı TOMA, biber gazı, polis copu, polis tekmesine indirgeyen ve olanca pişkinliği ile ‘Bakın istikrarı, huzuru bozmak isteyen teröristler, İstanbul’u yine çatışma alanına çevirdi’ diyeceği kirli propaganda taktiği açığa düşürüldü.
1 Mayıs’ı işçilerin, emekçilerin, emeğe saygı duyanların mücadele günü oluşunu ‘Polisle çatışma, polislerle köşe kapmaca oynama’ olarak kavrayanlara karşı 1 Mayıs’ı dev bir kitlesel buluşmaya dönüştürüp iktidara ‘Gör bakalım, el mi yaman, biz mi yaman’ diyecek muhteşem bir meydan okuma tercihi ağır bastı. İyi oldu. Çok iyi oldu. Bayramı, bayram gibi kutlayabilmemizin koşulları yaratıldı,”[109] türünden tespitlerinin hayat (ve gereksinimleriyle) zerrece ilgisi yoktu…
Yaşananlar, Taksim ısrarını bir kere daha doğruladı;[110] tıpkı yine Aydın Engin’in şu (Bakırköy sonrası) itiraflarındaki üzere: “Yargısına güvendiğim bir meslektaşımın cümlesi: – Valla abi, dört buçuktan beşle sınıfı geçtik diyelim. İftihara filan geçemedik tabii… Dün İstanbul’daki 1 Mayıs Bayramı’nı böyle değerlendirdi… Bakırköy Halk Meydanı, o koca alan tıklım tıklım dolmadı. 1 Mayıs 77’de, 1 Mayıs 78’de Taksim’de yarım metrekare boş yer bırakmayanlar, onların çocukları, hatta torunları 1 Mayıs 2016’da Bakırköy Halk Pazarı Meydanı’nı dolduramadı. Düzeltiyorum: Doldurmadı… Nedeni ne olursa olsun, eşyayı adıyla çağıralım: Kof iyimserliklerin, yürek serinletici gerekçeler sıralamanın âlemi yok. Tablo böyle!”[111]
Bakırköy 1 Mayıs’ı…
Enver Aysever’in, “Bakırköy’e gidenler tatsız tuzsuz, yavan, heyecansız bir kutlamayı paylaştık. Kimse Taksim’de gerçekleşen o güçlü, tek yürek 1Mayıs’ı unutmadı,”[112] notunu düştüğü; İstanbul Bakırköy Halk Pazarı’ndaki 1 Mayıs kutlamaları için 15 bin polis 120 TOMA görevlendirildiği[113] unutulmasın!
Sadece bu kadar da değil!
Bakırköy’deki 1 Mayıs alanına Marmara Forum noktasından yürüyüşe geçen HDP, HDK kortejine polis saldırdı. Saldırıda yaralanan bir yurttaş hastaneye kaldırıldı.[114]
DİSK Başkanı Kani Beko, Bakırköy Halk Pazarı’nda düzenlenen 1 Mayıs’taki konuşmasında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı kastederek, “Yerin dibine batsın senin sarayın” derken CNN Türk canlı yayınında bu sözler kesildi.[115]
Hasılı, “Taksim” ihtiyacının derdine derman olmayan Bakırköy 1 Mayıs’ı tatsız tuzsuz, yasak savarcasına geçti gitti…[116]
Evet, 2016 1 Mayıs’ında ayaklar Bakırköy’de olsa da, akıllar ve yürekler yine Taksim’deydi…
Taksim Meydanı’na çıkan tüm yolların kapatıldığı 1 Mayıs’ta,[117] Meydan çevresi başta olmak üzere İstanbul genelinde 207 kişinin gözaltına alındı;[118] TOMA Nail Mavuş’u ezdi.[119] Özetle Taksim ısrarından vazgeçmeyenler de vardı hâlâ ve haklı olarak…
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, işçilerin 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü’nü tebrik ettiği mesajında, emekleri ve alın terleriyle, ülkenin ilerlemesinde ve refah düzeyinin yükselmesinde önemli pay sahibi olan işçi ve emekçilerin haklarını ararken gösterecekleri demokratik ve barışçı tavrın, demokrasinin gelişmesi bakımından da büyük önem taşıdığını vurguladığı[120] 1 Mayıs’ta kimileri Bakırköy’e, kimileri de Küba’ya[121] giderken; Taksim ısrarından vazgeçmeyenler 1 Mayıs alternatifinin gerçek temsilcileriydi…
Hatırlanacağı üzere 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü etkinliklerine izin verilmeyen Taksim Meydanı’nda polis ekipleri sabahın ilk saatleriyle birlikte önlem aldı. Beşiktaş, Şişli ve Divan kavşağında toplanarak Taksim’e girmek isteyen gruplara polis TOMA ve biber gazı ile müdahale etti. Çok sayıda kişi gözaltına alındı.
Mecidiyeköy’den Taksim’e yürümek isteyen gruba polis biber gazı ve tazyikli su ile müdahale etti. Zincirlikuyu metrobüs istasyonu girişinde toplanan yaklaşık 150 kişi, Büyükdere Caddesi üzerinden yürüyüşe geçti. Taksim’e doğru yürümek isteyen eylemciler, Mecidiyeköy’de polis engeline takıldı. Mecidiyeköy viyadüğü altında güvenlik önlemi alan çevik kuvvet ekipleri, eylemcilere biber gazı ve tazyikli su ile müdahale etti.
Mecidiyeköy’de 2 eylemci ile 3 sivil polis karşı karşıya geldi. Gözaltına alınan eylemciler yere yatırıldı. 2 polis bir eylemciye, 1 polis ise diğer eylemciye müdahalede bulundu. Polisler takviye ekip gelene kadar cadde ortasında eylemcilerin üzerinde dakikalarca beklediler.
Beşiktaş ve Harbiye’de de Taksim’e gitmek isteyen gruplara müdahale edildi. İstanbul Valiliği, kentte 231 kişinin gözaltına alındığını açıkladı.[122]
Abidei Hürriyet Caddesi üzerinde toplanıp ellerindeki flama ve sloganlarla Taksim’e yürümek isteyen Birleşik Kamu-İş Konfederasyonu üyesi yaklaşık 30 kişi polis engeli ile karşılaştı. Polis grubu dağılmaları yönünde uyardı. Taksim’e yürümekte direnen gruba polis TOMA’dan su sıkarak ve biber gazı atarak müdahalede bulundu. Müdahale sırasında bazı kişiler gazdan etkilenerek fenalaştı bazıları da TOMA’dan sıkılan suya karşı durmaya çalıştı. Müdahale sonrası tekrar toplanan gruba polis aracından dağılmaları için uyarıda bulundu. Slogan atmaya devam eden gruba polis ikinci kez müdahalede bulundu. Polisin sulu ve gazlı müdahalesine maruz kalan grup dağıldı. Müdahalenin ardından Bomonti’de 8 kişi gözaltına alındı.
1 Mayıs nedeniyle Şişli Camii önünde polis yoğun güvenlik önlemleri aldı. Yoldan geçen araçlarda ve otobüslerde arama yapan polis şüpheli gördüğü kişilerin çantalarına baktı. Araçların bagajlarını da arayan polis ekiplerinin güvenlik önlemleri sürerken, bir taksideki 3 kişi, arama sırasında slogan atınca gözaltına alındı ve polis aracına bindirilerek emniyet müdürlüğüne götürüldü. Öte yandan bir kişi polis ekiplerini görüp kaçtı.
1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü nedeniyle görevliler dışında herkese kapalı olan İstiklal Caddesi’ne polis bariyerini aşarak giren biri kadın 3 kişi, sloganlar atınca gözaltına alındı. Giydikleri tişörtlerde Devrimci Gençlik Birliği (DGB) yazan eylemciler, çevredeki polisler tarafından müdahale edilerek yere yatırıldı. Ağızları kapatıldı. “1 Mayıs yasaklanamaz” sloganları attıkları duyulan eylemciler, bir süre bu şekilde bekletildikten sonra gelen polis araçlarına bindirildiler.
1 Mayıs Emek ve Dayanışma günü nedeniyle Taksim’e çıkan cadde ve sokaklar güvenlik önlemleri nedeniyle sabah saat 06.30 sıralarında yaya ve araç trafiğine kapatıldı.
Taksim Meydanı’nda polis ekipleri de sabahın ilk saatleriyle birlikte önlem almaya başladı. Taksim’e çıkan sokak ve caddeler bariyerlerle kapatılırken Akrep diye tabir edilen zırhlı polis aracı ve TOMA’lar meydana yerleştirildi. Yoğun güvenlik önlemlerinin alındığı Taksim Meydanı’nda polis ekipleri vatandaşları Taksim Meydanı’nı boşaltmaları yönünde uyarılarda bulundu. Meydandaki vatandaşlarda bariyerlerden atlayarak alanı boşalttı. Polis ekipleri Taksim Meydanı’nda görevli basın mensuplarının ise görev kartlarına tek tek bakarak içeri aldığı görüldü.[123]
Yani 1 Mayıs 2016’da Taksim ısrarından, mücadelesinden vazgeçmeyenler vardı…
Ayşe Sayın’ın, “Bu ülkede meydanlar kutlamalara yasak. Kentlerin kimliği meydanlar… O nedenledir ki kentliler, yasak meydanlarda kimliklerini ancak polise gösterebiliyorlar. 1 Mayıs kutlamalarına katılmak için geçerken, Kızılay Meydanı’nın polis kuşatması altındaki hâlini görünce işte bu düşünceler kafamdan geçti. Polis ordusu, TOMA’lar, bariyerlerle tutsak alınmış başkentle özdeşleşmiş, anlı şanlı Kızılay Meydanı. Katliamların hüznüne bir de tutsaklık eklenmiş bu hâliyle. 500 metre aşağıdaki Sıhhiye de 2016 yılında ‘yasaklılar’ listesinde,”[124] notunu düştüğü Ankara’daki 1 Mayıs kutlamaları geniş katılımla Kolej Meydanı’nda gerçekleştirildi. Terör saldırılarının ardından yapılan ilk mitingde geniş güvenlik önlemleri alındı.[125]
10 Ekim’de Türkiye tarihinin en büyük terör eylemine sahne olan Ankara’daki 1 Mayıs mitingine yaklaşık 10 bin vatandaş katıldı. Kutlamalar terör korkusu nedeniyle önceki yıllara kıyasla sönük geçti. 1 Mayıs etkinliklerinde alınan güvenlik tedbirleri kapsamında Ankara genelinde 4 bin, miting çevresinde ise bin 400 polisin görevli olduğu bildirildi. Güvenlik noktalarında çok sayıda TOMA bekletildi.[126]
İzmir’de 1 Mayıs güvenlik önlemleri öylesine sıkıydı ki, ortalık “açıkhava hapishanesini” andırıyordu.
DİSK ve KESK’e bağlı sendika üyeleri, Konak Meydanı eski Sümerbank binası önünden yürüyüşe geçti. Başta HDP olmak üzere çeşitli siyasi parti ve sivil toplum örgütlerinin toplanma alanı da Cumhuriyet Meydanı oldu. Türk İş’e bağlı sendikaların üyeleri ise, Alsancak Limanı’ndan alana yürüdü. İşçiler, 1 Mayıs İşçi Marşı ve şarkıları söyleyip, sloganlar attı. Taşınan dövizlerle mesajlar verildi. İzmir’deki 1 Mayıs kutlamalarında laiklik, kadına yönelik şiddet ve çocuk istismarına özelikle vurgu yapıldı.[127]
Gündoğdu Alanı’ndaki 1 Mayıs kutlamalarında anarşist bir grup arama noktasından çıplak geçti.
Mine Söğüt’ü, “1 Mayıs yürüyüşünde polis üzerlerini arayamasın diye soyunan anarşistlerin o gözü pek aklından bir parça koparıp, önce Meclis’te, sonra ülke genelinde herkese dağıtmalıyız,”[128] diye betimlediği anarşist gruba yönelik gözaltılar gerçekleştirildi. “Ahlâk büro”ya götürülen anarşistler “teşhircilikle” suçlandı.
1 Mayıs kalabalığının tepkisinden çekinen polis, olay anında gruba müdahale edemedi. Ancak daha sonra görüntüleri inceleyerek anarşistlerin peşine düştü. 3 kadın anarşistten 2’sinin sütyenlerini de çıkararak tamamen üstsüz kaldığını, birisinin de sütyeniyle protesto yaptığını belirledi. Erkeklerin 3’ünün iç çamaşırıyla, 13’ünün de belden yukarısı çıplak şekilde protestoya katıldığını tespit etti. Üstsüz kalan iki kadın ile iç çamaşırıyla arama noktasından geçen üç erkek hakkında işlem başlattı.[129]
1 Mayıs kutlamalarında polisin aramasını ve kendilerine yönelik tacizini protesto ettikleri için soyunan ve haklarında soruşturma açılan anarşist gençlerden Muhammed Emin İçen, “İlk önce Kürdistan’da kadın bedenlerini teşhir eden askerleri, özel harekâtçıları yargılasınlar. Ondan sonra bizi yargılasınlar,” derken;[130] polis aramasını protesto etmek için soyunan anarşistler, “Biz orada sistemin bize dayattığı elbiseyi çıkardık” açıklaması yaptılar.[131]
Diyarbakır’da 2016 yılında coşku ve barış sloganları vardı. Kentte sıkı güvenlik önlemleri alınırken, kullanılacak güzergâhlar geceden trafiğe kapatıldı. KESK, DİSK, TBB, TMMOB, TTB, Türk-İş ile bazı siyasi parti temsilcilerinin organize ettiği 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü Diyarbakır’ın İstasyon Meydanı’nda düzenlenen mitingle kutlandı.
“Eşit, Özgür ve İnsanca Yaşamak İçin 1 Mayıs” sloganıyla yapılan mitinge bazı HDP milletvekilleri de katıldı. DBP Eş Genel Başkanı Kamuran Yüksek, “Demokratik çözüm için artık ‘yeniden diyaloglar kurulsun’ demiyoruz. Bu, 2015’e kadar denendi. Artık bunun için Kürt halkının Önder olarak kabul ettiği sayın Öcalan’ın derhâl serbest kalması, özgür olması ve bu süreci dışarıda yönetmesi gerekiyor,” dedi.[132]
Çanakkale’de Türk-İş tarafından düzenlenen 1 Mayıs İşçi ve Emekçiler Bayramı kapsamında düzenlenen kutlamalara Türkiye’nin değişik kentlerinden gelen yaklaşık 10 bin işçi katıldı. Türk-İş Genel Başkanı Ergün Atalay, kıdem tazminatıyla ilgili açıklamaları nedeniyle Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek’i eleştirip, “İkide bir televizyonlara çıkıp moralimizi bozma, huzurumuzu kaçırma. İşyerlerinde motivasyonumuz düşüyor. Evimizde ailemizde huzurumuz kaçıyor. Sayın Şimşek huzurunu bozarız” dedi.
Kutlamalar sona ererken, alandaki işçilere Çanakkale Savaşları’nda askere verilen kırık buğday çorbası dağıtıldı…
Adana’da birçok sivil toplum kuruluşu ve siyasi parti temsilcisinin bulunduğu ve binlerce kişinin katılması beklenen 1 Mayıs mitingi canlı bomba istihbaratı üzerine iptal edildi.[133]
Yani Adana 1 Mayıs mitingi, valiliğin, emniyetin bir yasaklama girişimi veya kararıyla değil, Tertip Komitesi tarafından bir gece önceden aldıkları bir duyum gerekçe gösterilerek, kurumların, siyasi partilerin düşüncesi alınmadan iptal edildi.
KESK, TMMOB, Adana Tabip Odası ve Adana Barosu temsilcilerinden oluşan 1 Mayıs Tertip Komitesi, “canlı bomba istihbaratı aldık” gerekçesiyle 30 Nisan 2016 gecesi yaptığı toplantıyla 1 Mayıs mitingini iptal etti.[134]
Memur-Sen, 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü’nü 5 bin üyenin katılımıyla K. Maraş’ta kutladı. Halk, alanda halay çekip mehter marşları ile eğlendi.
Kutlamanın yapıldığı alana gelenler, çevre il ve ilçelerden gelen yaklaşık 2 bin polisin görev yaptığı meydanda kontrol noktalarından aranarak meydana alındı.[135]
“Güçlü Memur, Büyük Türkiye ve Adil bir Dünya için Emeğin Kahramanları Maraş’ta” temasıyla K. Maraş Müftülük Meydanı’nda kutlanan etkinlikte Memur-Sen Genel Başkanı Ali Yalçın, “Yeni Türkiye’nin yol haritasını birlikte yazmalıyız. Türkiye Anayasa Platformunu bu amaçla kurduk. Yeni Anayasayı yazana kadar sahadan ayrılmayacağız. İstikrarımızı bozmaya çalışanlara fırsat vermeyeceğiz,” dedi.
Antep’te sabah saatlerinde gerçekleşen bombalı saldırının ardından yapılacak olan 1 Mayıs kutlamaları Adana ve Urfa’da olduğu gibi, iptal edildi.[136]
Hak İş’in Sakarya’da kutladığı 1 Mayıs’a 32 ilden 15 bin kişi katıldı. Hak-İş Konfederasyonu Genel Başkanı Mahmut Arslan ve sendika üyeleri, Yeni Cami önünden etkinliklerin yapılacağı meydana kadar yürüdü. Kent Meydanı’na gelindiğinde halaylar çekildi. Sakarya Büyükşehir Belediyesi Mehter Takımı da alanda konser verdi.
Artvin’de kutlamalara maden protestosu damga vurdu. Yaklaşık 2 bin kişi, trafiğe kapatılan Cumhuriyet Caddesi üzerinde flama, döviz ve afişlerle yürüdü. Yöre halkı, “Madene hayır” yazılı tişörtler ve atkılarla etkinliğe katıldı.
Kayseri’de kutlamaların ardından dağılan gruba ülkücüler sözlü sataşmada bulundu. 2 grup daha sonra tekme ve yumruklarla birbirine girdi. Ülkücü grup HDP İl Binasına yürüdü.
Sivas’ta 1 Mayıs Mevlana Meydanı’nda davul-zurna eşliğinde halaylarla kutlandı. 50 dolayında ülkücü şehitlerin olduğu günde kutlama yapılmasına tepki gösterdi.
Konya’da gruplar halay çekerek Kent Meydanı’na yürüdü. HDP’lilere bazı kişiler tepki gösterdi.[137]
III.2) TAKSİM EMEĞİN MEYDANIDIR
Diyeceklerimizi toparlarsak: Elbette öncesiyle ve özellikle de 1977 1 Mayıs’ıyla birlikte onlarca yıldır işçi sınıfının, emekçilerin ve emek dostlarının bedellerini ödedikleri mücadeleler sonucunda 2009’da hükümet “Emek ve Dayanışma Günü” adıyla resmi tatil kararı alarak yasayı Meclis’ten geçirmek durumunda kaldı.
“Taksim’de kutlama asla olmaz” diyen bugünkü Cumhurbaşkanı ve dönemin Başbakanı Erdoğan, Meclis kürsüsünden bu durumu “1 Mayıs’ı sizin için biz tatil ilan ettik. Sol havasını atıyor. Tatil ilan eden biziz” diye açıkladı.
Polis gününden çocuk bayramına, futbol taraftarlarından ralli açılışlarına kadar neredeyse bütün gösterilere açık olan Taksim Alanı’nın, neden işçilere kapalı olduğu sorusu medya tarafından da dillendirilmeye başlandı. Ayrıca Avrupa Parlamentosu’nun, ILO’nun ve uluslararası sendikal konfederasyonların girişimlerde bulunarak AKP hükümetini uyarmaları ve çeşitli demokratik açılım politikaları yürüttüğünü iddia eden hükümet açısından Taksim Alanı’nın 1 Mayıs kutlamalarına kapalı tutulması 2010 yılında iyice “izahı zor” bir duruma geldi.
DİSK 1 Mayıs 2010’un Taksim’de kutlanması konusundaki kararlılığını 2009 yılında deklare etmişti. Bedeli ne olursa olsun, DİSK’in bu konuda geri adım atmayacağını hükümet de gördü. Ve DİSK, diğer işçi ve kamu emekçileri konfederasyonlarıyla da görüşerek 1 Mayıs 2010’un Taksim Meydanı’nda kutlanması konusunda ortak karar aldı.
Ve 2010 1 Mayıs’ı, siyasi iktidarların yıllarca “provokasyon korkusu” tellallığı yapmalarının anlamsızlığını ortaya koyarcasına yüz binlerce insanın katılımıyla Taksim Meydanı’nda tam bir şölen havasıyla ve coşkuyla kutlandı.
1 Mayıs’ın 2010, 2011 ve 2012’de Taksim Meydanı’nda kutlanması; işçi ve emekçi kitlelerin, demokrasi güçlerinin, devrimcilerin, sosyalistlerin, demokratların, solcuların, yüreğini emeğin, alın terinin yanına katanların yıllarca bedellerini ödeyerek verdikleri mücadelelerin sonucunda tırnaklarıyla kazıyarak kazandıkları bir zafer oldu.
2013’e gelindiğinde, AKP hükümeti, ekonomik, sosyal, siyasal politikalarının, baskı, zor ve yasaklarla toplumu kuşatmaya başlamasının neticesinde, kitlesel bir başkaldırı olarak gördüğü 1 Mayıs kutlamalarını yeniden yasaklama yoluna gitti. 2014 ve 2015’te de İstanbul sokakları 16 milyon insana yasaklanarak evden dışarı adımını atana gaz bombaları, TOMA’lar ve gittikçe ordulaşan polis gücüyle saldırıya geçildi. Başta DİSK, KESK, TMMOB ve TTB olmak üzere 1 Mayıs çağrıcılarına davalar açıldı. Fakat açılan tüm davalar tek celsede beraatla sonuçlandı.[138]
Ve 2016… Emek ve meslek örgütleri, 1 Mayıs’ın Taksim Meydanı’nda kutlanması için 26 Nisan 2016’da İstanbul Valiliğine resmi başvuruda bulundu. Vali Vasip Şahin’in yanıtı olumsuz oldu.
Görüşme sonrası heyet adına Valilik binası önünde açıklama yapan DİSK Genel Başkanı Kani Beko, “Avrupa’da ve Türkiye’de bütün alanlarda 1 Mayıs Birlik, Dayanışma ve Mücadele günü nasıl kutlanıyorsa, biz de İstanbul Taksim’de hiç kimsenin burnu kanamadan hep beraber 1 Mayıs’ı kutlamak istiyoruz. Vali Beye bu görüşlerimizi ve düşüncelerimizi bildirdik. Ancak kendisinden çok olumlu bir sonuç alamadık. Bu çerçevede bileşenlerimiz ile birlikte bir değerlendirme yapacağız. Birliğe beraberliğe her zamankinden daha fazla ihtiyacımız olduğu bir dönemde, İstanbul’da hiç kimsenin burnu kanamadan nasıl bir organizasyon yaparız, bunu aramızda değerlendireceğiz,” dedi.
 
“Taksim bizim için vazgeçilmezdir” diyen Beko, sözlerini şöyle sürdürdü: “Taksim’de 1977 yılında 37 kardeşimiz katledildi. Taksim’de katledilen arkadaşlarımızın katilleri bulununcaya, adalete teslim edilinceye kadar bizim Taksim’den vazgeçmemiz mümkün değildir. ‘İstanbul’da 1 Mayıs’ı nerede kutlamak istersiniz?’ diye bir soru sorduğunuzda, İstanbul’un hemen tamamı ‘Taksim’ diye cevap verir. Ancak biz bu süreci yine de aramızda değerlendireceğiz. Alan belirlemesini birlikte yapacağız. Sonuç itibari ile alacağımız karar çerçevesinde 1 Mayıs’ı beraber kutlayacağız” ifadelerini kullandı.[139]
Yani Taksim’de 1 Mayıs, egemenlerin yasak(lar) listesindeki ilk maddeydi her zaman; 2016’da da olduğu gibi…
Yukarıda değindik; ama bir de Nuray Mert’in 2016 Bakırköy tespitini aktarmakta yarar var: “1 Mayıs sıradan bir ‘işçi günü’ değildi, insanlık adına bir büyük başkaldırı idi, ne yazık ki, o başlar şimdi eğik. Yok, düşmanları kazanmadı, insanlık kaybetti. Var güçleri ile üzerine çullandılar, isyan sindirildi, zafer ‘sinik’lerin zaferi, dünya ‘sinik’lerin dünyası oldu. Ama bakın, zaferlerinin tadını çıkaramıyorlar, solculara sövmeye, dövmeye doyamıyorlar.”[140]
Hâl böyleyken “mazeret”e gerek yok; DİSK, KESK, TMMOB ve TBB’nin 3 Mayıs 2016’da DİSK Genel Merkezi’nde 1 Mayıs’ı değerlendirme toplantısı açıklamasında, “Bu sene üyelerimizin, yıllarca omuz omuza verdiğimiz dostlarımızın ve halkımızın talebi ile işçilerin, emekçilerin, tüm ezilenlerin taleplerini güçlü bir biçimde haykırdığı 1 Mayıs kutlamalarını, güvenli bir biçimde yapmayı öncelikli bir görev olarak benimsemiş olmamız, Taksim’in 1 Mayıs alanı olduğu gerçeğini değiştirmemektedir,” denilse de;[141] 1 Mayıs 2016’da DİSK, KESK, TMMOB ve TBB Taksim’de değillerdi…
Bu tutumlarıyla da “meydanların önemi” kavrayamayışları yanında Taksim ısrarını ıskalamaları yatıyordu…
İşçi sınıfı mücadelesinde ve özellikle de 1 Mayıs’larda meydanların önemi belirleyicidir.
Çünkü 1 Mayıs dünyanın önde gelen şehirlerinde, bu şehirlerin en önemli meydanlarında ve en merkezi yerlerinde kutlanır. Dünyanın büyük şehirlerinde 1 Mayıs gösterileri en merkezi ve en önemli meydanlarda yapılır. İşte dünyanın 1 Mayıs meydanları:
Londra, Trafalgar Meydanı: Londra’nın merkezindeki en büyük ve en önemli meydanlardan biri. Sadece 1 Mayıs’a değil geçmişten bugüne çeşitli siyasal ve toplumsal gösterilere de ev sahipliği yapıyor.
Paris, Bastille Meydanı (Place de la Bastille): Paris’te 1 Mayıs gösterilerinin yapıldığı meydan Paris’in en merkezi yerlerinden biri ve aynı zamanda 1789 Fransız devriminin simgesi.
Washington DC, Union Station, Capitol Building, Beyaz Saray güzergâhı: 1 Mayıs gösterileri bu güzergâhta yapılmış. Bu güzergâh Washington’un kalbi sayılır. Ankara’da TBMM veya Anıtkabir’in hemen yanında 1 Mayıs gösterisi yapmakla eşdeğerdir.
New York, Union Square: New York Manhattan’daki önemli ve tarihi meydanlardan biri. Bu meydan da geçmişten bu yana gösterileriyle meşhur.
Moskova, Kızıl Meydan: Moskova’daki 1 Mayıs gösterilerinin adresi ise Kızıl Meydan. Siyasal tarihsel önemi ve konumu üzerinde fazla söze hacet yok. Sadece Moskova’nın değil Rusya’nın hatta dünyanın en önemli meydanlarından biri. Kremlin’in önü.
2014 ve 2015 yıllarında 1 Mayıs’ın kutlandığı diğer önemli meydanları ise şöyle sıralamak mümkün: Berlin-Alexanderderplatz (Alexander Meydanı), Berlin’in önemli meydanlarından biri; Roma-San Giovanni Meydanı; Sidney-Macquarne Caddesi, Parlamento önü; Viyana- City Hall (Belediye Önü); Atina-şehir merkezi; Barcelona- şehir merkezi; Belfast-Art College Square, şehir merkezi; Havana-Devrim Meydanı; Hong Kong-Victoria Park, Hükümet Meydanı; Los Angeles- şehir merkezi; Manila-City Hall (Belediye) ve Başkanlık Sarayı Önü; Tel Aviv-Rabin Meydanı.
1 Mayıs dünyanın önde gelen şehirlerinin en merkezi ve en önemli meydanlarında kutlanıyor. İşçiler, emekçiler şehirlerin en merkezi yerlerinde seslerini yükseltiyor. O hâlde bunları unutmadan, bir kenara not etmek, Taksim’de 1 Mayıs kutlama talebinin meşruluğunu bıkmadan anlatmak lazım.[142]
III.3) TAKSİM ISRARI
2016’da burjuva basının, “En sakin 1 Mayıs… Taksim güvercinlere kaldı… Yıllardır gerginliğin doruğa çıktığı güne dönüşen 1 Mayıs, bu yıl (2016’da-y.n) olaysız kutlandı. Geçmişte yaşanan acı olaylar ve coşkulu kutlamalarla 1 Mayıs’ın sembolü hâline gelen Taksim ve çevresinde polis ekipleri yoğun güvenlik önlemleri alırken, Bakırköy Halk Pazarı’ndaki kutlamaya ‘Taksim ruhu’ yansımadı,”[143] diye betimlediği hâlin sorumluları kimlerdi?
Oysa… 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlama kararı alan DİSK, KESK, TTB ve TMMOB Taksim kararını ve 1 Mayıs’a nasıl hazırlandıklarını siyasi partilerin İstanbul il başkanları ile görüştü. ESP, Halkevleri, HTKP Taksim’e girebilmek için her tür yolu deneyeceğini belirtmişti![144]
Oysa… Alper Taş, 1 Mayıs’ın Bakırköy’de kutlanacak olmasının, Taksim’den vazgeçmek anlamına gelmediğinin de altını çizmişti![145]
Oysa… KESK Eş Genel Başkanı Lami Özgen 1 Mayıs’ta Bakırköy mitinginde, “Taksim’i yasaklayarak, hafızamızı, bilincimizi sileceklerini sananlara bir kez daha sesleniyorum; and olsun ki yeniden milyonlarla Taksim’e çıkacağız ve yasaklayarak suç işleyen sizlerden hesap soracağız,” demişti![146]
Oysa… İşçi ve emekçiler, 1 Mayıs’a hazırlanırken, Konfederasyonların Taksim kararlılıklarına ilişkin DİSK Yönetim Kurulu Üyesi ve Limter-İş Sendikası Genel Başkanı Kanber Saygılı, “1 Mayıs’ın nerede nasıl kutlanacağına işçi sınıfı karar verir,” vurgusuyla eklemişti: “Devletin ve hükümetin size şurayı veriyoruz. Şurada kutlayın gibi bir hakkı yoktur. Bu hak tamamen işçi sınıfının, işçi sınıfını temsil eden ve gerçek anlamda savunucusu DİSK’tir. DİSK buna karar verir.”[147]
Oysa… Alp Altınörs, “Bakırköy’deki kitlesel buluşma kadar, Taksim ısrarının sürdürülmesi de önemlidir,”[148] demişti!
Ve dahası… Denilenlerin çoğu, denilen yerde kaldı!
DİSK, KESK, TMMOB ve TTB’nin 1 Mayıs’ı Taksim’den Bakırköy’e taşımaları, en hafif deyimiyle vazgeçmekti!
DİSK, KESK, TMMOB ve TTB temsilcilerinin 2016 Nisan’ı başında medyada 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlayacaklarını ilan etmelerine rağmen böyle oldu bu!
“Mazeretler” malumdu! Ancak yaşamda en yanlış düşünceyi doğru göstermek için binlerce kanıt bulunabileceği de unutulmamalı…
İleri sürülen “Bu yıla mahsus”! “İşçilerle yan yana yürüme”! “Artan AKP terörünü geriletmek için kitlesel bir çıkışa ihtiyacı”! vb. “gerekçeler”, olsa olsa, bir incir yaprağıdır.
Yani içeriği biçime feda edip, kitleselliğe ve yasallığa sığınmak!
Yıllardır aynı şeyi söylüyoruz: Taksim’de 1 Mayıs bir alan fetişizmi değil, sınıf mücadelesinin büründüğü en keskin biçimlerinden biridir.
Tam da bu bağlamda, 2017’de de İsmail Cem Özkan’ın satırlarına kulak vermek gerek:
“Taksim bir inatlaşma alanı değildir, aksine hak edilmiş ve kanlar ile yazılmış bir tarihin mirasıdır. Faili meçhul cinayetlerin kitlesel olarak uygulandığı bir alandır. İşçi sınıfının kitlesel ve bir arada olduğu etkinlikler bilinerek ve sistemli olarak yasaklanmaktadır…
İşçi sınıfının tırnağı ile elde ettiği hakların gaspına karşın kazanılmış hakkın elden alınmasına karşı girişilmiş bir mücadeledir. Taksim bunun sadece bir sembolüdür. Sermayeyi temsil eden devlet, tüm gücü ile işçi sınıfının kazanılmış haklarını elden almak ve sindirmek için her türlü baskı aracını kullanmaya ve işçi sınıfını içten parçalayabilmek için yandaş sendikalar aracılığı ile Taksim üzerinden söylem geliştirmektedir.
Taksim, Kavel Direnişi ile elde edilen sendikal hakların geri alınmasına karşı geliştirilen bir direniş hattının sembolüdür.
Kavel’de direnen işçiler ve önderinin kararlı tutumu ile sendikal hak yasal olarak güvenceye alınmasına rağmen, 12 Eylül sonrası kurulan sendikalar grevsiz bir kitle örgütü olarak işlevsiz olarak varlıklarını devam ettirmesi bu 1 Mayıs etkinliğinin ve geçmiş ile bağının önemi bir kere daha ortaya çıkmaktadır.
Taksim, Kavel ile kurulan bağın sembolüdür.
Taksim, DİSK’in devrimci olduğu dönemlerinin ruhunu taşıyan ve Kazancı yokuşunda sıkışarak öldürülen işçilerin mücadele alanında yaşadığı yerdir.
Taksim, korkutmaya karşı direniş, sindirmeye karşı başkaldırı, yok sayılmaya karşı sınıf olduğunun haykırıldığı bir alandır.
Taksim tesadüfen ortaya çıkmış bir alan değildir, 1 Mayıs’ı yaratan işçi cinayetlerine karşı yaşama hakkının savunulduğu mücadele alandır…
1 Mayıs’tan Taksim’i alın içini boşaltmış olursunuz. Bunu bilen devlet, tüm organları ile Taksim etrafında duvarlar örmekte, işgal edilecek bir alan olarak görmektedir.
İşçi sınıfının sesi bir gün mutlaka o meydanda özgürce dalgalanacak ve kardeşlik, bir arada, çok dilli, çok kültürlü, çok inançlı işçilerin birliği ile o güzel günler yaşanacaktır.
Taksim mücadele alanıdır, hayallerini satmayanların bir arada olduğu alandır…
1 Mayıs’ta ölen, öldürülen, faili meçhul cinayete kurban giden tüm işçi sınıfı ve dostlarını saygı ile anıyorum, mücadeleleri bugün dahi mücadele alanlarında yaşamaya devam ediyor, onlar ölmedi, yaşıyorlar!”[149]
15 Temmuz 2016’daki darbe girişiminin ardından Taksim’i bir ay boyunca destekçilerinin gösterilerine açan, bununla da yetinmeyerek meydana ücretsiz ulaşım sağlayan, göstericilere döner-ayran dağıtan iktidar, kuşku yok ki bu yıl da “güvenlik” ya da başka bir gerekçeyle Taksim’i emekçilere kapatacak. 2017 yılında da emek örgütlerinin, emekçilerin bu ikiyüzlülüğü açığa çıkarması, iktidar yalanlarını alaşağı etmesi, emeğin mücadelesi açısından yaşamsal önem taşıyor.
O hâlde 2017 1 Mayıs’ının eşiğinde bir kez daha Atilla İlhan’ın, ‘Ayrılık Sevdaya Dahil’indeki, “özgürlük mutlaka paylaşılacak/ suç ortağı bir sevgili ile” dizelerini yüksek sesle haykırma zamanıdır!
14 Şubat 2017 19:32:22, Ankara.
SİBEL ÖZBUDUN-TEMEL DEMİRER
N O T L A R
[1] Mahatma Gandhi.
[2] Ufuk Uras, “1 Mayıs”, Yeni Yüzyıl, 1 Mayıs 2016… http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/1-mayis-2164
[3] “Bakırköy’de Olmamız Taksim’in 1 Mayıs Alanı Olduğu Gerçeğini Değiştirmedi”, Sendika.Org, 3 Mayıs 2016… http://sendika10.org/2016/05/bakirkoyde-olmamiz-taksimin-1-mayis-alani-oldugu-gercegini-degistirmedi/
 
[4] “Şube Başkanları: 1 Mayıs’ta Taksim’e”, Cumhuriyet, 16 Mart 2017, s.8.
[5] “Ya Bir Yol Bulacağız, Ya Yeni Bir Yol Açacağız”, Halkın Sesi, Yıl:11, No:256, 20 Nisan-2 Mayıs 2016, s.20-21.
[6] Ömer Ağın, “1 Mayıs 1 Mayıs İlk Dileğimiz…”, Gündem, 28 Nisan 2016, s.5.
[7] 2007 yılından bu yana 1 Mayıs kutlamalarına yapılan polisin sert saldırıları ve yasaklama kararları yargıya da taşındı. DİSK ve KESK, 2008 1 Mayıs’ında Taksim’in yasaklanmasına ilişkin yasaklamanın AİHS’in ‘toplanma ve örgütlenme özgürlüğü’nü düzenleyen 11. madde ihlâli gerekçesiyle AİHM’e başvuruda bulundu. AİHM kararını 2012 yılında açıkladı. Başvuruyu haklı bulan AİHM, Türkiye’ye bin euro masraf çıkardı ve Taksim’in 1 Mayıs kutlamalarının yapılması için uygun alan olduğunu belirtti. Yasak kararına rağmen kutlama yaptıkları gerekçesiyle haklarında dava açılan DİSK, KESK, TMMOB ve TTB yöneticileri ise yargılandıkları davalardan beraat etti. (“130 Yıl Önceki Görkemli Yürüyüşten Bugüne 1 Mayıs”, Gündem, 27 Nisan 2016, s.11.)
“1 Mayıs 2008’de, Taksim’e çıkış yasağı ve hafızalara kazınan DİSK saldırısına Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nden 485 bin TL tazminat cezası geldi.” (“1 Mayısa Yasağına Ceza”, Cumhuriyet, 26 Mayıs 2016, s.8.)
[8] Şükran Soner, “1976’dan Bugüne Hak Yürüyüşleri: 1 Adım İleri, 2 Geri”, Cumhuriyet, 2 Mayıs 2016, s.11.
[9] Fahrettin Engin Erdoğan, “Türkiye’de 1 Mayıs, 1 Mayıs’ta Taksim”, Cumhuriyet, 1 Mayıs 2016, s.12-13.
[10] Celal Başlangıç, “Çelişkili Katliam Bilançosu”, Radikal, 1 Mayıs 2006.
[11] Karl Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, Çev: Sevim Belli, Sol Yay., 1970.
[12] Gelişmekte olan ülkelerde iş sağlığı ve güvenliği yasaları çalışanların ancak yüzde 10’unu kapsıyor. İş sağlığı ve güvenliği uygulamaları ülkenin yoksulluk düzeyi ile ters orantılı. Dünya çalışan nüfusunun yüzde 70’i gelişmekte olan ülkelerde yaşıyor. 450 milyon insanın ileri derecede yoksulluk ve beslenme yetersizliği içinde olduğu belirtiliyor. Dünya çalışan nüfusunun yüzde 70’i gelişmekte olan ülkelerde yaşıyor. 450 milyon insan ileri derecede yoksulluk ve beslenme yetersizliği içinde, bir diğer 880 milyon insanın ise mutlak yoksulluk olarak tanımlanabilecek durumda olduğu belirtiliyor. Dünyadaki her beş işçiden biri, aile üyesi başına ancak bir dolar kazanabiliyor. Her yıl 16 milyon insan kolayca önlenebilir hastalıklardan ölüyor. Bu sayının içinde meslek hastalıkları yok. (Çağatay Güler, “Yoksul Ülkede İşçi Olmak”, Cumhuriyet, 8 Ekim 2016, s.13.)
[13] Alex Callinicos, Postmodernizme Hayır-Marksist Bir Eleştiri, Çev: Şebnem Pala, Ayraç Yay., 2001.
[14] Mahmut Üstün, “Bir Anka Kuşu Hikâyesi: Bu Kaçıncı Ölmen Be İşçi Sınıfı?”, 20 Mayıs 2016… http://mahmutustun.blogspot.com/
[15] A. Cihan Soylu, “Rekabet, Gelişme ve Yıkım”, Evrensel, 12 Mayıs 2016, s.9.
[16] TÜİK, Hanehalkı İşgücü İstatistikleri, Mayıs 2014, Sayı: 16010, 15 Ağustos 2014,http://www.tuik.gov.tr.
[17] “Çalışanların güvencesizleşmesi çalışma yaşamının kendi iç dinamikleriyle ve iktisadi alanla sınırlı bir gelişimin ötesinde, toplumsal ve siyasal alanın da yeniden biçimlenmesine neden oldu. Çalışanların giderek daha hızla yoksullaştığı, çalışan yoksulluğunun önemli bir yoksulluk göstereni hâline geldiği, çalışma yaşamındaki düzensizliğe bağlı olarak sosyal yaşamın bu eksende yeniden şekillendiği bir dönüşümü yaşıyoruz. Ekonomide ve sosyal yaşamdaki değişimlerin çalışma yaşamına bir yansıması olarak niteleyen ve prekarya kavramına buradan yaklaşan görüşlerle, çalışma yaşamının neo-liberal düzenlemeler altındaki gelişiminin toplumsal yaşamdaki tezahürleri olarak konuyu ele alanlar arasında yaşanan tartışmaların ortaklaştığı konu, yoksulluğun yaygınlaşması ve derinleşmesidir.” (Sezai Temelli, “Prekarya ve Çalışarak Yoksullaşma”, Gündem, 9 Nisan 2016, s.4.)
[18] Özlem Yüzak, “Prekarya, Popülizm ve Robotlar…”, Cumhuriyet, 24 Aralık 2016, s.8.
[19] Guy Standing, Prekarya-Yeni Tehlikeli Sınıf, Çevirmen: Ergin Bulut, İletişim Yay., 2014.
[20] Karl Marx, Felsefenin Sefaleti, çev: Ahmet Kardam, Sol Yay., 3. baskı, 1979, s.236.
[21] Şehriban Kıraç, “Sendikalaşmaya Tırpan”, Cumhuriyet, 2 Mayıs 2016, s.8.
[22] Olcay Büyüktaş, “Toplusözleşme Yapan İşverene 100 Lira Destek”, Cumhuriyet, 24 Şubat 2017, s.9.
[23] Ceren Kumbasar, “Sektör Emekçileri, Cumhuriyet, 1 Mayıs 2016, s.8.
[24] Mustafa Çakır, “İşçi Barajda Boğuldu”, Cumhuriyet, 31 Temmuz 2016, s.8.
[25] Ergün İşeri, “Ocak 2016 İstatistiği; Türkiye İşçi Sınıfı Örgütsüz!”, 2 Şubat 2016… http://sendika9.org/2016/02/ocak-2016-istatistigi-turkiye-isci-sinifi-orgutsuz-ergun-iseri/
[26] “Sendikaların Sessiz Yükselişi: Üç Yılda Yüzde 50”, 11 Ocak 2017… http://journo.com.tr/sendikalar-sessiz-yukselis
[27] Olcay Büyüktaş, “Taşeron İşçi Hak-İş’i Rekora Taşıdı”, Cumhuriyet, 2 Şubat 2017, s.8.
[28] Mustafa Çakır, “Memur-Sen AKP Dönemiyle Büyüdü”, Cumhuriyet, 5 Temmuz 2016, s.8.
[29] Mustafa Yalçıner, “Emek, Barış, Demokrasi İçin 1 Mayıs”, Gündem, 30 Nisan 2016, s.14.
[30] “Türkiye ILO’da da Sınıfta Kaldı”, Gündem, 2 Haziran 2016, s.4.
[31] Deniz Barış Narlı, “Türkiye İşçiler İçin En Kötü Ülkelerden Biri”, Cumhuriyet, 10 Haziran 2016, s.8.
[32] Erkan Aydoğanoğlu, “Despotik Emek Rejimi”, Evrensel, 2 Haziran 2016, s.6.
[33] Umut Sönmez, “İşçi İntiharları”, Gündem, 30 Mart 2016, s.4.
[34] Erhan Bilgin, “2015’te İşçi Sınıfının Maddi Koşulları”, 3 Nisan 2016… http://sendika10.org/2016/04/2015te-isci-sinifinin-maddi-kosullari-erhan-bilgin/
[35] “Asgari Ücret Artışı Yoksula Yaramadı”, Birgün, 3 Aralık 2016, s.10.
[36] Mustafa Çakır, “İşçi 450 Lira Fakirleşti”, Cumhuriyet, 28 Mart 2017, s.8.
[37] “Patronlar Cebini Dolduruyor İşçi Asgari Ücrete Talim Ediyor”, Evrensel, 7 Kasım 2016, s.6.
[38] Olcay Büyüktaş, “Ücret Yerlerde”, Cumhuriyet, 8 Aralık 2016, s.8.
[39] Sait Şimşek, “Yeni Dönem Klasik Sendikacılık Anlayışıyla Karşılanamaz!”, Gündem, 19 Kasım 2015, s.5.
[40] Olcay Çelik, “Kiralık İşçi Satılık Sınıf”, Gündem, 6 Nisan 2016, s.4.
[41] Güngör Uras, “3 Milyon İşyeri 14 Milyon İşçi”, Milliyet, 29 Aralık 2016, s.9.
[42] Şehriban Kıraç, “208 Bin Kişiyi Kovdular”, Cumhuriyet, 26 Ekim 2016, s.9.
[43] “Kadın İstihdamı Son Bir Yılda 40 Bin Azaldı”, Cumhuriyet, 28 Mart 2017, s.9.
[44] Şebnem Turhan, “Asıl Sorun Cinsiyet”, Hürriyet, 12 Ekim 2016, s.9.
[45] “2016’da Her Gün En Az 5 İşçi Öldü!”, Birgün, 1 Şubat 2017, s.13.
[46] “İş Cinayetlerinin Çoğu Kayıtdışı”, Gündem, 4 Mayıs 2016, s.4.
[47] “İş Cinayetleri Rejimi”, Gündem, 4 Mayıs 2016, s.4.
[48] M. Utku Şentürk, “En Kanlı Örgüt: Kapitalizm”, Cumhuriyet, 29 Eylül 2015, s.16.
[49] “İş Cinayetlerine AK-Çözüm”, Gündem, 10 Mayıs 2016, s.4.
[50] Soner Yalçın, “Yakıcı Eser”, Sözcü, 9 Aralık 2016, s.12.
[51] “Bilirkişi Skandalları Bitmiyor: ‘İşçiler Ölüyorsa Patronun Suçu Ne!’…”, Birgün, 10 Kasım 2016, s.13.
[52] Özlem Yüzak, “Başkanlık Gelirse – İşçi ve Taşeron Gözüyle (1)”, Cumhuriyet, 27 Ocak 2017, s.9.
[53] “İşçi Cinayetleri Devam Ediyor, 161 İşçi Öldü”, Cumhuriyet, 4 Şubat 2017, s.9.
[54] “2 Ayda 287 İşçi Öldü”, Cumhuriyet, 7 Mart 2017, s.9.
[55] “OHAL’de İş Kazaları Arttı”, Cumhuriyet, 6 Ocak 2017, s.8.
[56] Bursa’nın Karacabey ilçesindeki tarım işçilerinin kaldığı kamplarda elektrik ve su yok. Lağım sularının açıkta aktığı kamplarda salgın hastalık riskiyle karşı karşıya olan çocuklar yalınayak dolaşıyor. Bursa’nın Karacabey ilçesinde tarım işçileri için “daha iyi yaşam koşulları sağlanacağı” vaadiyle oluşturulan ve sayıları 20’yi bulan kamplarda kalanlar insanlık dışı koşullarda yaşıyor. Kampların çoğunda elektrik ve su yok. Gübre bidonları su bidonu olarak kullanılıyor. Çöpler toplanmadığı için kamp alanları çöplüğe dönmüş durumda. İnsanlar, lağımı dışarı akan tuvaletler ve banyolarda ihtiyaçlarını gideriyor. Yemekler dışarıda pişirilmeye çalışılıyor. Giyecek kıyafetleri olmadığı için bir erkek çocuğu kız kardeşinin elbisesini giyiyor. 5 aylık Bünyamin bebeğe annesi süt veremediği için, minik bebek meyve püresi gibi şeylerle beslenmeye çalışıyor. (Selin Görgüner, “İnsanlığın Bittiği Yer… ‘Bu Nasıl Türkiye Cumhuriyeti?’…”, Cumhuriyet, 4 Temmuz 2016, s.4.)
[57] Turan Eser, “Mezarlar Mevsimlik Tarım İşçileriyle Doluyor”, 16 Ağustos 2016… http://www.birgun.net/ haber-detay/mezarlar- mevsimlik-tarim-iscileriyle- doluyor-124294.html
[58] Sevgim Denizaltı, “Göçmen İşçi Sömürüsünde Değişen Bir Şey Yok”, Birgün, 19 Nisan 2016, s.10.
[59] IŞİD, Telafer’i ele geçirince Kerbela’ya göçen Ahmet Rıza, “Suriye halkı Irak’tan ders almadığı için bu hâlde. Bütün milletlere, Türkiye’ye de söylüyorum, emperyalistlerin sözlerine uymasınlar,” diyor (Miyase İlknur, “Telaferli Türkmen Ahmet Rıza: Irak’tan Ders Alsınlar”, Cumhuriyet, 4 Şubat 2017, s.9.)
[60] Şehriban Kıraç, “Zincirleme Yoksulluk”, Cumhuriyet, 19 Haziran 2016, s.9.
[61] Şehriban Kıraç, “Tarlada 11 Saate 20 TL”, Cumhuriyet, 18 Haziran 2016, s.9.
[62] Melis Alphan, “Ayda 400 TL’yle Bir Aile Nasıl Geçinsin!”, Hürriyet, 6 Mart 2017, s.7.
[63] “Göçmen İşçi Ölümleri Giderek Artıyor”, Birgün, 21 Ekim 2016, s.10.
[64] “Çocuk İşçiler”, Gündem, 22 Haziran 2016, s.4.
[65] Şükrü Karaman, “Çocuk İşçi Gerçeğimiz”, Cumhuriyet, 14 Temmuz 2016, s.13.
[66] “Çocuk İşçiliği Son Bulmuyor!”, Gündem, 13 Temmuz 2016, s.4.
[67] “Çocuğun ‘İşi’ Var”, Gündem, 23 Nisan 2016, s.4.
[68] Figen Atalay, “Evde Çalışan Çocuk Var”, Cumhuriyet, 23 Mart 2017, s.14.
[69] Figen Atalay, “Çalışarak Geçen Çocukluk”, Cumhuriyet, 19 Ekim 2016, s.3.
[70] Figen Atalay, “Hayallerinden Bile Vazgeçtiler”, Cumhuriyet, 29 Mart 2017, s.18.
[71] “Çocuk İşçiliğe Hayır”, Özgürlükçü Demokrasi, 21 Şubat 2017, s.2.
[72] “100 Bin Çocuk İşçi Var”, Cumhuriyet, 20 Şubat 2017, s.8.
[73] “İSİG: Son 3.5 Yılda 194 Çocuk İşçi Hayatını Kaybetti”, 13 Haziran 2016… http://direnisteyiz3.org/isig-son-35-yilda-194-cocuk-isci-hayatini-kaybetti/
[74] “Özel İstihdam Büroları ve Kiralık İşçilik Yasa Tasarısı, 5 Mayıs 2016 gecesi TBMM Genel Kurulundan geçirilerek yasalaştırıldı. Sendikacılara hayırlı olsun; başarılarından dolayı kutlamayı hak ettiler, kendilerini kutlarız! Neden sendikacılara kutlu olsun! Çünkü sendikal bürokrasi olmasa bu yasa çıkarılamazdı! (İhsan Çaralan, “Kiralık İşçilik Yasalaştı: Sendikacıların Gözü Aydın!”, Evrensel, 7 Mayıs 2016, s.3.)
[75] Aslı Aydın, “Köle Pazarları Yürürlükte”, Birgün, 13 Ekim 2016, s.11.
[76] Emel Koçyiğit, “Kiralık İşçilikle Muştulanan Yeni ‘Düzen’lemeler”, Gündem, 13 Nisan 2016, s.4.
[77] Mustafa Çakır, “Milyonlarca Emekçi Simsarlara Teslim”, Cumhuriyet, 15 Ekim 2016, s.8.
[78] Aziz Çelik, “Kiralık İşçilik Çıkarken Ne Yaptın?”, Birgün, 12 Mayıs 2016, s.11.
[79] Aziz Çelik, “Kiralık İşçilik: İnsan Onuruna Saldırı”, Birgün, 7 Nisan 2016, s.4.
[80] “Kiralık İşçilik Gerçeği: Bakanlık Raporu Her Şeyi Özetliyor”, Birgün, 8 Nisan 2016, s.4.
[81] Erinç Yeldan, “İşgücü Piyasalarında Dibe Doğru Yarış”, Cumhuriyet, 25 Mayıs 2016, s.8.
[82] Aziz Çelik, “Kiralık İşçilik İşsizliği Azaltmaz”, Birgün, 10 Mart 2016, s.4.
[83] “Bursa’da Metal İşçilerinin Grevi ‘Milli Güvenlik’ Gerekçesiyle Yasaklandı”, Cumhuriyet, 19 Ocak 2017, s.8.
[84] “Metal sektörü işçilerinin en temel hakkı olan grevleri bir kez daha ‘milli güvenlik’ gerekçesi ile yasaklanmıştır. Öyle anlaşılıyor ki bu bir öncü tutum, haberdir. Zira metal fırtınanın beklediği toplu pazarlık ve grev kararları yavaş yavaş dumanını gökyüzüne salmaya başlamıştır. Daha büyük bir fırtına öncesi bir rüzgârı kesen bu yasak ilk işarettir. O zaman sormak lazım: Yasaklanan sadece grevler midir? Hayır! Asıl yasaklanan sendikacılıktır, sendikal örgütlenme özgürlüğüdür!” (Yüksel Akkaya, “Yasaklanan Grevler Değil Sendikacılıktır!”, 27 Ocak 2017… http://sendika14.org/2017/01/yasaklanan-grevler-degil-sendikaciliktir-yuksel-akkaya/)
[85] “Akbank Çalışanlarından Grev Kararı”, Cumhuriyet, 21 Mart 2017, s.8.
[86] Olcay Büyüktaş, “Sen misin Sendikaya Üye Yapan”, Cumhuriyet, 30 Mart 2017, s.8.
[87] Hacer Boyacıoğlu, “İşçinin Parası Yine İşçiden”, Hürriyet, 3 Şubat 2017, s.8.
[88] Tamer Arda Erşin, “İşçinin Canına 1 Yıl Daha Erteleme Gündemde”, Evrensel, 19 Eylül 2016, s.7.
[89] “AKP Emekçiye Cimri… Onda Birini Verdi”, Cumhuriyet, 22 Kasım 2016, s.7.
[90] Gürkan Akgüneş, “Göz Göre Göre Ölmüşler!”, Milliyet, 28 Nisan 2016, s.24.
[91] “Afşin’de 11 Ölüme 24 Ay Taksitli Ceza”, Cumhuriyet, 21 Ocak 2017, s.3.
[92] 1 Mayıs İşçi Bayramı’nda İstanbul’da kot kumlama atölyesinde çalışırken silikozis hastalığına yakalanan 30 yaşındaki Serdal Dündar, memleketi Çewlîg’te (Bingöl) tedavi gördüğü Devlet Hastanesi’nde yaşamını yitirdi. Dündar, kot kumlama sonucu ölen 65’inci işçi oldu. Dündar İstanbul’da kot kumlama işine 16 yaşında başlamış ve 4 yıl boyunca 7 gün, günde 12 saat çalışmıştı. 11 yıldır oksijen makinesi ile yaşayan Dündar’ın 5 ve 7 yaşlarında iki engelli çocuğu vardı, eşi 8 aylık hamileydi. (“Silikozis’ten Bir Ölüm Daha”, Gündem, 4 Mayıs 2016, s.4.)
[93] “Katliam Değil ‘Doğal Afet’miş”, Birgün, 23 Kasım 2016, s.13.
[94] “Yerkel’in Tekmelediği Madenciye ‘Kamu Malına Zarar Verme’ Suçundan Ceza”, Sendika.Org, 14 Şubat 2016… http://sendika9.org/2016/02/yerkelin-tekmeledigi-madenciye-kamu-malina-zarar-verme-sucundan-ceza/?
[95] “Bilirkişi Cinayeti”, Cumhuriyet, 28 Aralık 2016, s.3.
[96] “Ertuğrul Kürkçü ve Mahmut Tanal’a 7’şer Yıl Hapis İstemi”, Cumhuriyet, 9 Kasım 2016, s.15.
[97] “Kani Beko’yu Meclis’e Almadılar”, Cumhuriyet, 26 Mayıs 2016, s.8.
[98] Fırat Turgut-Uğur Zengin, “DİSK’e Bağlı Sendikalar: Taksim Israrı Sermayeye Yarar”, Evrensel, 20 Nisan 2016… http://www.evrensel.net/haber/277987/diske-bagli-sendikalar-taksim-israri-sermayeye-yarar
[99] Ramis Sağlam, “Nasırlı Eller Sıkılı Bir Yumruk Oldu…”, Evrensel, 2 Mayıs 2016, s.5.
[100] Enver Aysever, “Bombalar, Kaçan Uykular ve 1 Mayıs!”, Birgün, 29 Nisan 2016, s.6.
[101] Çiğdem Yılmaz, “1 Mayıs İçin Bakırköy Mutabakatı”, Milliyet, 27 Nisan 2016, s.18.
[102] “1 Mayıs Bakırköy’de”, Cumhuriyet, 27 Nisan 2016, s.9.
[103] “Meydan ve İrade Tartışmaları Ekseninde 1 Mayıs”, Devrimci Gençlik, No:2, Haziran Temmuz 2016, s.11.
[104] Ayşe Yıldırım, “Aranan Moral Bulundu”, Cumhuriyet, 2 Mayıs 2016, s.11.
[105] “1 Mayıs’ta Uzlaşma Yok, Zorbalık Var”, Gündem, 4 Mayıs 2016, s.4.
[106] Sait Şimşek, “2016 Yılının 1 Mayıs’ı Barış, Özgürlük ve Demokrasi Umutlarını Güçlendirdi”, Gündem, 5 Mayıs 2016, s.4.
[107] “İstanbul’da ‘Taksim tartışması’na boğulan 1 Mayıs’ın, nerede ve nasıl kutlanacağına dair yaşanan belirsizlik nihayet aşıldı… 2016 1 Mayısı’nın İstanbul’da Bakırköy Halk Pazarı’nda yapılacağını duyurdular!.. Sınıfın bu taleplerinin, belirli bir yelpaze içinde, görkemli bir biçimde alanlara yansıtılması, bu 1 Mayıs’ta önceki 1 Mayıslardan bile önemlidir.” (İhsan Çaralan, “Taleplerle ve Görkemli Bir 1 Mayıs İçin Alanlara!”, Evrensel, 28 Nisan 2016, s.3.)
[108] İhsan Çaralan, “Her Şeye Karşın Yaygın ve Kitlesel Bir 1 Mayıs!”, Evrensel, 2 Mayıs 2016, s.3.
[109] Aydın Engin, “Hafta Sonu 1 Mayıs. Haydi Bakalım CHP!”, Cumhuriyet, 28 Nisan 2016, s.10.
[110] Nakliyat İş Sendikası’ndan sonra İnşaat-İş, Alınteri, Halk Cephesi, BDSP 1 Mayıs’ı Taksimde kutlama çağrıları yaptılar. İnşaat-İş sendikası “Şantiyelerde örgütlediğimiz kavgayı 1 Mayıs’a alanlara taşıyoruz. Tüm emekçileri Taksim’e çağırıyoruz’ dedi. Bağımsız Devrimci Sınıf Platformu ise, İstanbul’da iki ayrı kutlama yapılacağına dikkat çekerek “Bizler BDSP olarak, tarihsel-sınıfsal meşruluğu ve güncel planda önemi nedeniyle 1 Mayıs’ta Taksim’de olacağız,” denildi.
Benzer şekilde Alınteri Dergisi adına yapılan açıklamada “Geriye doğru tarihsel bir kırılmanın ifadesi olan Bakırköy’de kutlanacak 1 Mayıs’a katılmayacağız! Şimdi daha da bilenmiş bir kararlılıkla ‘Taksim’ diyoruz” ifadelerine yer verildi. Halk Cephesi ise açıklamasında şunlara yer verdi: “Evet 1 Mayıs alanı Taksim’dir. Bu yasağı tanımıyoruz. 2009 yılında çarpışarak kazandığımız Taksim alanını son üç senedir AKP faşizmi yasaklıyor. 1 Mayıs’ı başka bir alanda kutlamayı dayatıyor.” (“1 Mayıs’ta Taksim’e Çağrı”, Gündem, 30 Nisan 2016, s.8.)
[111] Aydın Engin, “1 Mayıs 2016: Dört Buçuktan Beş”, Cumhuriyet, 2 Mayıs 2016, s.3.
[112] Enver Aysever, “İşçi Sınıfı Bu Yaptığınızı Unutmaz”, Birgün, 2 Mayıs 2016, s.6.
[113] Burak Dursun, “15 Bin Polis 120 TOMA!”, Milliyet, 30 Nisan 2016, s.14.
[114] Zeynep Kuray, “… ‘Laiklik ve Barış’ Çağrısı”, Birgün, 2 Mayıs 2016, s.3.
[115] “DİSK Başkanı Kani Beko ‘Saray’ı Eleştirince CNN Türk Canlı Yayını Kesti”, Birgün, 2 Mayıs 2016, s.3.
[116] “Bakırköy’de 1 Mayıs alanına çıkan yollarda üstgeçitler, kaldırımlar insan trafiğiyle tıkanmıştı sabah. Buluşma yerlerinde her grubun kendi arasında dağıtımını yaptığı dövizlerin, bayrakların birçoğu gıcır gıcır yeni görünüyordu göze. Muhtemelen uzun süredir böyle kitlesel toplanılamadığından, on binler olarak yürünemediğinden. Haziran Hareketi’nin ön saflarında pankarta eşlik eden biri dedi ki: “Ankara Garı’nın önünde toplanmıştık işte böyle kalabalık, sonra patlattılar.” (Pınar Öğünç, “8 Haziran 2015’ten 1 Mayıs 2016’ya Aynı Meydan”, Cumhuriyet, 2 Mayıs 2016, s.11.)
[117] “İstanbul’da 1 Mayıs Alarmı! Bu Yollar Kapanacak”, Cumhuriyet, 29 Nisan 2016… http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/524364/istanbul_da_1_Mayis_alarmi__Bu_yollar_kapanacak.htm
[118] “İstanbul Valiliği’nden 1 Mayıs Açıklaması”, Birgün, 2 Mayıs 2016, s.2.
[119] Beyoğlu Tarlabaşı Bulvarı’nda seyreden TOMA, yolun karşısına geçmek isteyen Nail Mavuş adlı vatandaşı ezerek ölümüne neden oldu. Beyoğlu’nda kızı ve torunuyla yaşayan garson Nail Mavuş (57) Sabah saatlerinde işinden çıkarak Tarlabaşında’ki evine doğru yürümeye başladı. O esnada seyir hâlinde olan TOMA’nın çarpması sonucu ağır yaralanan Mavuş, kaldırıldığı Şişli Etfal Hastanesi’nde kurtarılamadı. (Özde Baştuğ, “TOMA Garsonu Ezdi”, Milliyet, 2 Mayıs 2016, s.14.) Polisin “Gösteri sırasında aracın çarptığı” yönünde tutanak tutmak istediğini anlatan Mavuş’un kardeşi Necati Mavuş, “Savcı polisi uyarmasa belki de bu şekilde tutanak tutularak polis kurtarılacaktı. Abime çarpan polisten şikâyetçiyiz” dedi. (Ali Açar, “Tutanak Oyununu Savcı Bozdu”, Cumhuriyet, 3 Mayıs 2016, s.6.)
[120] “Sorunlar Uzlaşmayla Çözülür”, Milliyet, 2 Mayıs 2016, s.15.
[121] Türkiye’den 6 bini aşkın kişi 1 Mayıs İşçi Bayramı coşkusunu Küba’daki görkemli törenlerle kutlayacak. (Şehriban Kıraç, “İşçi Bayramında Küba’ya Türk Akını”, Cumhuriyet, 29 Nisan 2016, s.9.)
[122] “Polisin ‘Gözaltı İnadı’: 20 Dakika Yol Ortasında Eylemcinin Üstünde Bekledi”, Cumhuriyet, 2 Mayıs 2016, s.11.
[123] “Taksim’e Yürümek İsteyenlere Polisten Sert Müdahale”, Cumhuriyet, 2 Mayıs 2016, s.11.
[124] Ayşe Sayın, “Katliamların Gölgesinde”, Cumhuriyet, 2 Mayıs 2016, s.10.
[125] Hatta, “Ankara’da 1 Mayıs kutlamalarını hedef alan terör örgütü IŞİD üyesi 4 Suriyelinin 30 Nisan 2016’da gün gözaltına alındığı”ndan söz edildi. (“Hedefleri 1 Mayıs’ı Kana Bulamaktı”, Milliyet, 2 Mayıs 2016, s.15.)
[126] Paşa Alyurt-Alp Eren Kaya, “Terör Gölgesi”, Milliyet, 2 Mayıs 2016, s.15.
[127] “Bir Bayram Böyle Geçti”, Milliyet, 2 Mayıs 2016, s.15.
[128] Mine Söğüt, “Samimiyetsiz Dokunmalar ve Samimi Soyunmalar”, Cumhuriyet, 4 Mayıs 2016, s.11.
[129] Hakan Dirik, “Anarşist Avı Başladı!”, Cumhuriyet, 4 Mayıs 2016, s.3.
[130] “Anarşist Genç: Önce Teşhirci Devlet Kendisini Yargılasın”, Gündem, 4 Mayıs 2016, s.4.
[131] “Çıplak Protesto Yapan Anarşistler: Sistemin Elbisesini Çıkardık”, Cumhuriyet, 2 Mayıs 2016, s.10.
[132] “Diyarbakır’da Eşitlik Sloganları”, Milliyet, 2 Mayıs 2016, s.15.
[133] “Bomba İhbarı İptal Ettirdi”, Milliyet, 2 Mayıs 2016, s.15.
[134] Halil İrmek, “Adana’da Komitenin 1 Mayıs’ı İptal Etme Sorumsuzluğu”, Evrensel, 3 Mayıs 2016, s.6.
[135] “Memur-Sen’den Maraş’ta Mehterli 1 Mayıs Kutlaması”, Birgün, 3 Mayıs 2016, s.4.
[136] “3 İlde 1 Mayıs İptal”, Birgün, 2 Mayıs 2016, s.5.
[137] “1 Mayıs Coşkusu Korkuyu Yendi… On Binler Alanlardaydı”, Cumhuriyet, 2 Mayıs 2016, s.11.
[138] “Günümüzde 1 Mayıs!”, Cumhuriyet, 1 Mayıs 2016, s.13.
[139] “Taksim İşçiye Yine Yasak”, Birgün, 26 Nisan 2016, s.13.
[140] Nuray Mert, “Mahzun 1 Mayıs’ın Ardından”, Cumhuriyet, 2 Mayıs 2016, s.5.
[141] “Bakırköy’de Olmamız Taksim’in 1 Mayıs Alanı Olduğu Gerçeğini Değiştirmedi”, Sendika.Org, 3 Mayıs 2016… http://sendika10.org/2016/05/bakirkoyde-olmamiz-taksimin-1-mayis-alani-oldugu-gercegini-degistirmedi/
[142] Aziz Çelik, “Dünyanın 1 Mayıs Meydanları”, Birgün, 21 Nisan 2016, s.11.
[143] “En Sakin 1 Mayıs”, Milliyet, 2 Mayıs 2016, s.14.
[144] “Cizîr’in Çığlığını 1 Mayıs’a Taşıyacağız”, Gündem, 23 Nisan 2016, s.4.
[145] Feray Yalçuk, “Alper Taş: Bu Seneki 1 Mayıs Kritik Öneme Sahip”, Birgün, 29 Nisan 2016, s.6.
[146] “Emekçiler 1 Mayıs’ı Bakırköy’de Kutladı”, Cumhuriyet, 2 Mayıs 2016, s.11.
[147] “1 Mayıs’ın Nerede Kutlanacağına İşçi Sınıfı Karar Verir”, Gündem, 25 Nisan 2016, s.4.
[148] Alp Altınörs, “1 Mayıs İlk Dileğimiz”, Gündem, 3 Mayıs 2016, s.11.
[149] İsmail Cem Özkan, “İstanbul’da 1 Mayıs!”, galata gazete, 30 Nisan 2016

HALKIN BİRLİĞİ

9-mayis-anti-fasistr

9 Mayıs Büyük Anti-Faşist Zaferin 72.Yılında Unutulmaması Gereken Gerçekler..!

9 Mayıs 1945 yılı Hitler faşizminin tarihin derinliklerine gömüldüğü, büyük anti-faşist savaşın 72. yıldönümü. Ve …