 |
|
Devrimci Halkın Birliği'nden
DEVRİMCİ ENGİN ÇEBER İŞKENCEDE KATLEDİLDİ
İŞKENCELERE SESSİZ KALMAYALIM!
İşkence ve zulmün kanıksandığı bir Türkiye’de yaşıyoruz. Karakollarda, zindanlarda, içeride dışarıda devlet eliyle işkence ve zulüm halka reva görülüyor. Kutsal devleti koruma ve kollama adına işkence ve zulüm devlet politikası olarak sürüyor. Türkiye işkencede ön saflarda gelen ve sürekli sicili bozuk olan ülkeler içinde yer alıyor. Sıradan bir olayda bile karakola düşüpte dayak ve işkence görmeden çıkanların sayısı nerdeyse yok gibi. Halkı korkutmak ve terbiye etmek için dayak ve işkencenin “çenette çıktığı” özdeyişi faşist diktatörlüğün temel politikası olarak uygulamada bulunuyor.
Dahası insan hakları örgütlerinin yayınladıkları raporlar, “AKP hükümetinin işkenceye sıfır tolerans” sözlerinin işkenceyi gizlemekten öteye başka bir anlam ifade etmediğini ortaya koyuyor. Devlete karşı muhalefet eden ve devrimci ve demokrasi mücadelesini geliştirip, ileriye taşımaya çalışan devrimciler, sosyalistler ve Kürtler, işkence ve zulümden daha çok nasibini alanların başında geliyor. “Ben devletim her şeyi yaparım” yaklaşımı devlet temel politikası olarak geçer akçe kılınınca ve hak, hukuk ve adalet yalnızca egemen sınıfların egemenliğini pekiştirmeye yarayınca ortaya, devlete muhalif olanlara karşı “ orantısız güç kullanma” hakkı doğallaşmış oluyor. Jandarma ve polis karakollarında, Cezaevlerinde dayak ve işkence sınır tanımadan sürüyor.
Son olarak Yürüyüş dergisi dağıtımı yaparken üç arkadaşıyla birlikte İstinye karakolunca gözaltına alınıp ağır dayak ve işkenceden geçirilen, ardından keyfi bir şekilde tutuklanarak Metris zindanına kapatılan, buladada günlerce işkenceye maruz kalan devrimci Engin Çeber 10 Ekimde yaşama gözlerini yumdu. Ve Engin Ceber devrimci olduğu için bir haftada döve döve katledildi!
Engin Ceber'in katledilmesiyle son bulan vahşet süreci, 28 Eylül tarihinde İstinye’de Cihan Gün, Aysu Baykal ve Özgür Karakaya ile birlikte gözaltına alınmasıyla başladı. Darp edilerek gözaltına alınan devrimci gençlere, hem İstinye Polis Merkezi’nde, hem de Sarıyer Emniyet Müdürlüğü’nde ağır işkenceler yapıldı. Sevk edildikleri mahkeme tarafından keyfi olarak tutuklanan gençlere yönelik, baskı ve işkenceler konuldukları Metris zindanın da gardiyanlar ve müdürlerce devam etti.
Engin Çeber, Metris’te önce tek kişilik bir hücreye konuldu. Sabah akşamüzerine su dökülüp ıslatıldı. Demir ve Tahta sopalarla dövüldü. Bayram günleri boyunca işkence ve zulüm devam etti.
İstanbul Metris Hapishanesi'nde gördüğü işkencelere daha fazla dayanamayan Engin Çeber'in beyin kanaması nedeniyle 10 Ekim günü apar topar tahliye edildiği açıklandı. Yani devlet, dergi dağıtımı yaptığı için işkenceli gözaltına alıp tutukladığı devrimci Engin Ceber'i bir hafta sonra beyin ölümü gerçekleşmiş halde "serbest bıraktı"! Fakat Engin Ceberin vücudu günler süren ağır işkenceler daha fazla direnemeyerek 10 Ekimde yaşama gözlerini kapadı.
Faşist diktatörlük toplumsal muhalefeti ezip dağıtmak ve korku duvarlaırnı yükseltmek için işkenceyi bir devlet politikası olarak sürekli uygulaya geldi. En basit olaylarda ve basın açıklamalarında bile sınır tanımaz polis ve jandarma şiddetini kullanan devlet, öldürmeye,sakat bırakmaya devam etti-ediyor. Engin Çeberin tek suçu devrimci olmak ve halka gerçekleri taşımaktı. Faşist diktatörlük ve AKP hükümeti toplumsal muhalefetin gelişip ileriye akmasından korktukları için daha çok faşist faşist baskı, işkence ve zulme sarılıyorlar. Halka bu yolla gözdağı vererek susmalarını ve seslerini çıkartmadan sömürü ve zulüm düzenine boyun eğmeleri dayatılıyor. Engin Ceberin Metris zindanında işkenceyle hunharca katledilmesi devletin işkenceciliğinin suç üstü yakanlamasını sağlamıştır. Artık işkenceyi gizleyecek durumun kalmaması nedeniyle Adalet bakanı M.Ali Şahin “devlet ve hükmet adına işkence için Engine Çeberin ailesinde özür diliyorum” açıklamasını yapmak zorunda kalmıştır. Aslında AKP hükümeti papaz rolünü oynamaktadır. Hükümete bağlı içişleri ve Adalet bakanlığına bağlı karakollarda, zindanlarda işkence ve zulüm dinmeden sürüyor. Adalet Bakanı’nın özrü, Engin Çeber ve arkadaşlarına zindanda işkence yaptıkları tespit olunan 19 kişinin görevden el çektirilmesi, durumu geçiştirmeye ve işkencecileri temize çıkartmaya yönelik bir manevradır.
Çünkü bugüne kadar binlerce polis, jandarma ve gardiyan hakkında işkence ve dayak hakkında Onlarca dava açılmasına karşın bu davaların hemen hepsi bir süre sonra ya zaman aşımı ya da deliller bulunamadı gerekçesiyle kapatılmış ve işkenceye devam yolu açılmıştır. İşkence ve zulme karşı toplumsal duyarlılık geliştirilmeden ve işkencecilerden hesap sorma bilinci sıcak tutulmadan, ölümleri ve zulümleri önlemenin zor olacağını görmeli ve hep birlikte işkenceye karşı sesimizi yükseltmeliyiz.
İŞKENCECİLERDEN HESAP SORMAK İÇİN İLERİ! |
YENİ SAYI. 64. KASIM . 2008

Faşist ırkçı Şovenizme ve Sosyal-Şovenizme Karşı ENTERNASYONALİZM BAYRAĞINI YÜKSELTELİM…! Faşist karşı-devrim topyekün savaş ilan etti ve buna bütün devrimci, demokrat, ilerici ve komünist güçlerin birleşik mücadeleyi örerek karşı koyuşu dayatıyor. Elverişli bir giriş olarak komünist, devrimci ve yurtsever güçlerin eylem ve güç birliğini zaman geçirmeden acilen sağlamaları gerekiyor. Her geçen gün görülüyor ki; faşist diktatörlük, Kürt ulusal kurtuluş kavgasına ve Türk- Kürt çeşitli milliyetlerden bütün halka karşı topyekun bir savaş ilan etti. Askeri, siyasi, psikolojik bütün cephelerde savaşı olabildiğince tırmandırıyor. Savaş, yalnızca Türkiye Kürdistan’ında kan ve gözyaşı dökülmesiyle sınırlı kalmıyor. Batı'ya da "uygun" yol ve yöntemlere yayılıyor. Dahası, uzun zamandır Türk devleti, emperyalistlerin desteğinde alıp, Güney Kürdistan Özerk Hükümetini de yedekleyerek Irak Kürdistan’ın da ki PKK üslerine saldırıya geçti. Aralık ayında bu yana yaklaşık bir yıldır, Türk askeri birlikleri, havada karada Güney Kürdistan'ı dövüyor. İçerde bitmek bilmeyen operasyonlar bir birini izliyor. İşçi sınıfı ve emekçi milyonlar devletin terörü altında ve burjuva siyasetçilerin elinde, Türk ırkçı-şovenizmiyle zehirleniyor; her geçen gün devletin ve burjuvazinin Kürt düşmanlığı planına getiriliyorlar. Bütün bunlar olup biterken Batı'da topyekun savaşa ve özellikle soykırımcı politikalara karşı ciddi bir muhalefet sesi, hareketi gelişmiyor. Bir kısım girişimler hem güçlendirilemiyor; hem de eylem alanına dökülemiyor. Komünist ve devrimci örgütler, yaşanan zulmü kınayan ve kriterleri uyaracak eyleme çağrılar bildiriler, basın açıklamaları yapıyorlar. Ama daha küçük çaplılığı aşmayana büyük çağlı yığınsal eylemler biçiminde topyekun savaşa karşı bir hareketlilik geliştiremiyorlar. Değişik örgütlü güçlerin ortak hareketi, ortak eylem çağrıları yazılı ve sözlü olarak duyulsa da, bu kitleler arasında yaygınlaşıp gelişmiyor ve örgütlü bir güce dönüşmüyor. İlerici, demokrat, komünist ve devrimci güçlerin ulusal sorun hakkındaki görüş ve önerileri ne olursa olsun, bu "sessizlik" durumu, basbayağı sosyal şovenizmle ayni pratik tutuma çakılıp kaldığının bir ifadesidir. Oysa bir tarihsel an yaşanıyor ki faşist ırkçı şovenizmle olduğu gibi sosyal şovenizmle de yalnızca düşünsel değil,-bu alanda da PKK’nin ve Öcalan’ın Kürt sorununda reformist bir çizgiye yönelmeleri öne çıkarılarak Kürt direnişine mesafeli davranış-K.Bayrak, Alınteri, Yürüyüş gibi dergi çevreleri sosyal şovenizmin değirmenini su taşıyorlar- pratik tutumsal ayrımın da özenle çizilmesi zorunludur. Aksi taktirde, tarih Türkiye'nin devrimci ve komünist güçlerini, bu sessizliğin korunduğu sürece, sosyal-şovenist pratiğe düşmekle yargılayacaktır. Bu duruma iradi bir müdahale, hem de güçlü bir müdahale gereklidir. Komünist ve devrimci güçler topyekun savaş karşısında sessizliğe müdahale etmenin yol ve yöntemlerini bulmakla; bu yönde öncü adımlar atmakla yükümlüdürler. Bu adımlar ilk anda, büyük ve kitlesel düzeyler de olmayabilir. Ama her bir hareket, her bir ortak eylem, kendileri de bu devletin terörü ve sermayenin pervasız sömürüsü altında inleyen milyonlara, birer mesaj, birer hareketlilik yaratacaktır. Peki nasıl? Devrim ve sosyalizm kavgasının politik öncüleri, — küçük eylemlerden başlayabilir, bu önemli değil— güçlerini ilkeli ortak eylem planlarını gerçekleştirmeye seferber etmelidirler. Yaratılacak hareketlilik giderek işçi sınıfı, emekçi memurlar ve öğrenci gençlik saflarına taşınmalıdır. İşçi sınıfına topyekun mücadele mesajını ve hareketliğini taşımak, diğer bütün işlerin en önünde tutulmalıdır. Fabrika ve işliklerde, sendikalarda iki; ulustan işçilerin mücadele birliği ve iki halkın kardeşliği üzerine yükseltilecek ajitasyon ile hem soykırımcı politikalara, ırkçı şovenizme karşı ve hem de sosyal şovenizme karşı barikat oluşturulmalıdır. Sendika bürokratlarının genel olarak ırkçı-şoven politikalara hizmette kusur etmedikleri, sınıfın şovenizmle zehirlenmesine aracılık ettikleri gerçekleri göz önüne alınınca, sabırlı ve sistemlice kararlı bir aydınlatma çalışması gerekiyor. Kirli savaşın yeniden geliştirilmeye ve Kürt direnişinin ezilmesi için içerde dışarıda saldırının genişletilmeye çalışıldığı ve Kürtlere yönelik şovenist histerinin yayıldığı koşullarda bütün bu çalışmalar, başta topyekun savaş, Irak Kürdistan’nın da içine alan operasyonlara, Kuzey Kürdistan'da kontrgerilla eylemlerine, Batı'da işkence, baskı, zulüm genelleşen politik bir kampanyanın unsurları olarak ele alınıp gerçekleştirilmelidir. Devrimci bir mücadele kampanyasının başarısı, kuşkusuz ki, işlerin ve güçlerin, eylem biçimleri ve aralarındaki koordinasyonun merkezden planmasına sıkı sıkıya bağlı. Ancak devrimci taktiğin bu temel kuralı her gücün kendi konumundan harekete geçmesinin, güçlü bir inisiyatif göstermesinin hem önündeki bir engel değil hem de her bir gücün, farklı mücadele platformlarındaki devrimci ve komünistlerin sessizce bir yererli bir şeyleri beklemek tutumunda kalmasının gerekçesi yapılamaz. Hiç bir komünist devrimci, yurtsever kişi ya da örgütlü güç, siyasal misyonlarının gereği olarak, işe en yakında başlamak yerine, büyük güçleri ve büyük işleri bekleme tavrına girmez, girmemelidir. Durum hemen ve doğrudan, sessizliği yırtacak kararlı adımları, devrimci inisiyatifi gerektiriyor.
|
(22 okuma)
(Devamı... )
|
EMPERYALİST KAPİTALİZM KRİZ DEMEKTİR

ABD’de başlayıp hızla bütün ülkeleri saran ekonomik kriz, krizin nedenleri tartışmasını yeniden gündeme getirdi. Serbest piyasacı ideologların herşey süt liman içinde gidiyor ve emperyalist küreselleşmenin alternatifi yoktur yönlü yalanlarının havada uçuştuğu bir durum da emperyalist krizin bir gecede kapitalist ekonomiyi alabora etmesi gidişatı tersine çevirdi ve emperyalist ekonominin duvara tosladığını tanıtladı. Tam burada emperyalist ekonominin emekçilerin sorunları çözmek bir yana, sorunları daha da ağırlaştırdığı üzerinde durmak gerekiyor peki emperyalist kürselleşme balonunu patlatan derin kriz nedir, nerden kaynaklanmaktadır? Bu sorunların doğru olarak yanıtlanması ve buna göre kriz olanaklarında yararlanmak için gereken önemleri almak gerekiyor. Bilindiği üzere, emperyalist kapitalist bunalımın en temel özelliği aşırı üretim bunalımı olarak ortaya çıkmalarıdır. Kapitalist üretim koşullarında meta üretimi kitlelerin ihtiyaçları gözetilmeden, kâr hedefiyle gerçekleştirilir. Halk kitleleri ihtiyaçlarını karşılayacak satın alma gücüne sahip olamazlar. Bu kitlelerin satın alabildiklerinden daha fazla meta üretilmesinin en önemli etkenlerinden biridir. Diğeri, tüm kapitalistlerin kendi işletmelerinde üretimin yönetimine sahip olmakla birlikte kapitalist pazarda aynı güç ve olanağa sahip olamamaları; aynı pazara yönelik tüm kapitalist üretimin bir üretim fazlasını; aşırı üretimi doğurmasıdır. Üretim araçları üzerindeki kapitalist özel mülkiyet ve pazarlar üzerine amansız kapitalist rekabet üretimin dengesiz büyümesine, üretim dalları arasındaki ilişkilerin değişmesine; yüksek ve daha çok kâr hedefi daha fazla üretime ve “üretim anarşisi”ne yol açar. Bu durum pazar “doygunluğu”nun ortaya çıkmasına, kapitalist üretimin kitlelerin ‘tüketim olanaksızlığı duvarı’na çarpmasına, üretilen metaların pazarlanabilme olanağının sınırlanarak ortadan kalkmasına ve bunalımların patlak vermesine götürür. Üretim kısıtlanır ve önceki düzeyin gerisine düşer, ticaret sınırlanır, kapitalistlerin nakit sıkıntıları artar, kredi ilişkileri bozulur, hisse senedi-tahvil-bono değerleri altüst olur, küçük işletmeler başta olmak üzere kapitalist iflaslar artar, borsada büyük dalgalanmalar yaşanır ve giderek bir çöküş durumu oluşur, vb. Kapitalist sistemin ve sermayenin uluslararası özelliği, herhangi üretim dalında ya da her hangi önemli ülkede başlayan krizin, tüm üretim alanına ve kapitalist tüm ülkelerin ekonomisine “sirayet etme” gücü göstermesini olanaklı kılar. Tekelci kapitalizm bunun koşullarını dünya ölçeğinde evrenselleştirmiştir! Kapitalist dünyanın ABD ve Avrupa gibi başlıca ülkelerinin ekonomilerini etkileyen bir krizin dünyanın tüm öteki kapitalist ekonomilerini sarıp sarsması kaçınılmaz olduğu gibi, krizlerin bu ülkelerdeki etkisi de günümüzde giderek ağırlaşmıştır. Üretimin ve sermayenin olağanüstü yoğunlaşması ve merkezileşmesinin ‘cisimleşmesi’ olan tekeller ve banka ve sanayi sermayesinin iç içe geçerek mali sermaye egemenliğini doğurması, tekellerin iktisadi yaşam üzerindeki hakimiyetini getirirken, bunalım dönemlerinde tekellerin saldırgan politikalarıyla yaratacakları yıkımın çapı-kapsamı ve ağırlığını da artırmıştır. Bunun bir anlamı da, kriz durumunda tekelci rekabet ve pazar kavgalarının keskinleşip sertleşmesi, doğrudan zor, şantaj, rüşvet vb yöntemlerin dahil olduğu çeşitli manevralarla şirketlere el koyma ve yutmaların artmasıdır. Bu keskin rekabet ve sert müdahalelerin savaşlara ve işgallere kadar genişlediği tarihin kaydettiği gelişmeler arasındadır.
|
(15 okuma)
(Devamı... )
|
AKP HÜKÜMETİNDE EMEKÇİLERE ZAM BALYOZU

Demokrasi üzerine vaatleri bombardımanın dumanlı havası içinde AKP hükümeti insafsız zamları ve yeni vergilerini halka yıkmakta geri kalmadı. Yokluk ve yoksulluğa karşı mücadele sloganıyla işbaşına gelen AKP hükümeti sermayenin krizine çare olarak doğal gaza bir yıl içinde yüzde 80’ler varan zam yaparken elektriğe zammı otomatiğe bağladı. Hemen her şeyin petrole bağlı olduğu Türkiye de bu zamlarla iğneden ipliğe zam sağanağı yağdı emekçilerin sırtına. Hemen her şeyi vuran zamlar önümüzde ki süreçte artarak devam edecek. Böylece AKP hükümeti sermayenin talimatları doğrultusunda hareket ederek kriz emekçilerin sırtına bindirmekten sorun görmüyor Hükümet, yaydığı hayalleri zamlarla birer birer yıktığı gibi “ham dolsunlarla“ kriz emekçilerin sırtına yükleme yolunu tuttu. Zamlarla ilgili başbakanın açıklamaları ilginç; “ne yapalım önceki hükümetler gibi zam yapmayalım da daha mı fazla zorda kalalım, zam gerekliydi, başka çare yok” diyebildi. Siyasal ve ekonomik gerçekleri değiştirme vaatlerinin hemen hepsi, kısa zamanda tuz buz olan AKP hükümeti zamları bir kereden değil sürece yayarak yapmakla iyilik yaptıkları söylemekten geri durmuyor. . Burjuvazi, halka, iste bu " acı ilaçları" içirebilmek, ama "halk tepkisinin sokağa taşmasını" engelleyebilmek için, "acı reçete kararları"na hepimiz aynı vagonun yolcularıyız yalanını "öne sürüyor. İşçilerle patronlar aynı vagonun yolcuları değildir ve karını işçilerle paylaşmayan patronları zararı aynı vagonun yolcularıyız teranesiyle emekçilerin üstlenmesini dayatıyorlar. Peki hükümetin asil sahibi (Amerikancı) AKP hükümeti, burjuva düzen partileri sendikaların başına çöreklenmiş sendika ağaları ve bürokratlarının açık ve örtülü desteğiyle tamamlanan kitlelerin kendisi hakkındaki yanılsamaları sayesinde, halkı, hiç değilse bir bölümünü,ama, işçilerin çoğunluğunun da içinde yer aldığı aktif bölümünü düzene bağlamanın aracı rolünü az çok başarıyla oynayan ve böylece Amerikancı AKP’ye koltuk değneği olarak halkın, sömürü ve baskıya sessizce boyun eğmesini sağlamanın yolunu arıyorlar. İşçi harekatını gemlemeye çalışan işçi düşmanı sendika ağaları (işçi sınıfı içindeki burjuvazi ajanları) ve reformist yardakçılar da hak ettiği cevabı alacaktır. Peki bitmek bilmeyen bu zam sağanağı ne içindir? Hükümet, ekonomik göstergelere başvurarak, ANAP hükümetinden devralınan "bütçe açığını kapatmak için"dir dedi. Gerçi yüzde 60 zam yapsa bile bu açığı kapatamaz (şimdiki zam, ortalama doğal gaz,petrolde yüzde 60’ları aştı) ama, bunda bir gerçek yatırıyor. Elbette ki, gözlerden gizlenmiş olarak. Zamlar, bütçe açığını kapatmak içindir. Bütçe açığını kapatmak da, dış ve iç borçları ödemek içindir. Zamlar, bunun için gerekli olan paranın, halkın elinden zorla alınması demektir. Hükümete sunulan, " Ekonomik Durum Raporu"nda, ilgili veriler şöyle: Devletin dış ve iç borç toplamını. 500 milyar dolara dayandı.Tablodan da görüleceği gibi, Türkiye'nin 2002 yılında;1992’de 92 milyar dolar olan iç borcu 2008'de 220 milyar dolara, Aynı dönemde ,130 milyar dolar olan dış borcu da 2008'de 263 milyar dolara çıktı, Böylece, toplam borç ise 221 milyar dolardan, 483 milyar dolara çıkmış. Temmuz ayındaki 24.2 milyar YTL (17.4 ana para ile 6.8 faiz), ağustos ayındaki 18.2 milyar YTL (10.4 ana para, 7.8 faiz) borç ödemesi de yine borçlanma ile gerçekleşeceği için borç tutarı daha da artacak.
|
(8 okuma)
(Devamı... )
|
OBAMA, ABD’YE NE KADAR TAZE KAN OLACAK

Nihayetinde aylardır yapılana seçim propagandalarının ardından 4. Kasımda ABD halkları sandık başına giderek oylarını kullandılar. Sandıkta beklendiği gibi ABD’nin dünya ölçeğinin de imajını darbelemiş ve bütün halkların tepkisini kazanmış olan Bush’un arkadaşı MC Cain yerine tekelci sermaye soluk aldıracak Demokratların adayı Obama yüzde 52’lik oyla başkanlık sandalyesine oturdu.. Başkan Bush’un sekiz yıllık başarısız her bakımdan halkların gazabını çekmiş, içte yığınlara yoksulluk, işsizlik, sefalet, evsizlik ve derin krizden başka bir şey vermemiş, olan Bush’un koltuğuna Obaman’ın oturması bütün dünyada ABD’de değişim ve yenilik olarak karşılanarak alkışlandı. Demek ki, her bakımdan saldırgan ve savaşçı politikalarıyla yıpranmış dev ABD emperyalizmi, yaralarını saracak, onu Amerikan halkına olduğu kadar dünyaya da şirin gösterecek yeni bir vitrine ihtiyaç duyuyordu. Bir yıldır “umut ve değişim” sloganıyla, Obama’ yı bunun için pazarladılar ikbal avcıları. Ve kriz içinde devletin kurtarıcı kollarına gereksinim duyan tekeller gibi hemen herkes ; Obama bizi kurtarır türküsü söylüyorlar. Obama' nın ABD'nin devlet başkanı seçilmesi, herkesi 'değişim' ve beklenti kuyruğuna soktu. Oysa Obama' nın danışmanları ve olası kabinesine bakınca, 'değişim' denilen şeyin tam da Amerika'nın kendisi olduğu görülüyor.. Şimdi herkes, Obama methiyeleri eşliğinde 'değişim' ve beklenti kuyruğunda; İllinois Senatörü Barack Obama, ABD’nin 44. Başkanı olmak için en iyi aday olduğunu kanıtlamış durumda.” Peki siyah, daha doğru bir ifadeyle, bir siyah baba ile beyaz anneden olma Obama, kendisinin bir kurtarıcı olduğuna nasıl ikna etti Amerikan devlerini? Öyle ya, '50-'60’larda komünistler için cadı kazanları kaynatılan Amerika’da siyahların okulları, otobüsleri, mahalleleri bile ayrıydı. Irkçı faşist Ku Klux Klan cinayetler işliyordu. Çok değil, 40 yıl önce siyah eşitlik hareketinin barışçıl hatta pasifist lideri Martin Luther King’i öldüren Amerikan düzeni, Obama’ yı bir beyaza nasıl tercih ediyor? Gerçekten de ilginçti durum. Rakibi Hillary, yarışı niye daha önce bırakmadığını soranlara; “Bıraksaydım Obama öldürülürdü” demişti. Fidel Castro da; “hayret Obama’ yı hala öldürmediler” diyordu. Aslında bu hiç de hayret bir durum değil. Çünkü sisteme hizmet etmek için Obama, dersine iyi çalışarak tekellere güven vermişti. Obama da, kuşağının gençleri devrim ve sosyalizm dersleri alır, can bedeli mücadeleye giriştiği yıllarda dersini iyi çalışmış, en yüksek politika yoluna girmiş ve Amerikan emperyalizminin senatörlüğünü yaptıktan sonra da devlet başkanlığına adım atacak ilerlemiştir. Obama da değişim bekleyenlere, partisi ve ekibi ne vaat ediyor:
|
(13 okuma)
(Devamı... )
|
ÇUKURU TOPRAK KAPATIR

76 yaşındaki Vakit gazetesi yazarı, Şeriatçı olmakla övünen Hüseyin Üzmez 18 ay önce küçük bir kız çocuğunu cinsel olarak taciz yaptığı gerekçesiyle tutuklanmıştı. Şeriat göre üzmezin sapıklığında sorun yoktu. Çünkü Kuranı Kerime göre, 14 yaşında bir kızla cinsellik yaşaması normaldi. Hem de parası olduktan sonrası evli olduğu halde bakıma muhtaç kadınları haremine alması doğaldı. Sapıklıkta sınır tanımayan üzmede yıllardır bunu yapmıştı. Hem annesini hem de kızını cinsel amaçları için kullanmakta ve sapıklığına alet etmekte besi görmemişti. Kime neydi ki İslamın büyük kitabı buna izin veriyordu zaten ve parası da vardı Üzmezin istediği kadını haremine katabilirdi. Parayla her şeyin satın alınacağını düşleyen Hüseyin Üzmez Adli Tip’ ın hayali raporuyla ilk mahkemede tahliye edildi. Sapıklıkta sınır tanımayan şeriatçı Hüseyin Üzmez’ in temize çıkarılması için 14 yaşındaki kız çocuğu için Adli Tıp Kurumu, "ruh ve beden sağlığı bozulmamıştır...", "olaydan kaynaklanan beden ve ruh sağlığını bozacak mahiyet ve derecede patolojik bir arızası olmadığı" şeklinde rapor vermekten geri kalmadı. Zira, yaptığı rezilliklerden zerrece utanmayan bu iğrenç yaratık, “İslamiyet’te çocuklar ‘akıl baliğ’ olur olmaz reşit sayılır. Medeni Kanun’daki rüşt yaşı da beni zaten ilgilendirmiyor” diyerek insanlık dışı bu davranışını dini bir temele dayandırarak bir de tecavüz ve tacizi meşru kılmaya çalışıyor Sadece o mu? Özü böylesine çıplak ve böylesine iğrenç bir konuyu sahiplenişlerine bakılırsa, İslamcılar, herkese her fırsatta ahlak dersi verirlerken bu konuda sergiledikleri tutumun rezilliğiyle şimdiden literatüre geçtiler. Yargılamanın başlangıcından bu yana söz birliği etmişçesine sükunetlerini koruyan faşist dinci-gerici yayın organlarından -Abdurrahman Dilipak dışında, ki o da olayı Türk filmlerindeki "ilaçlı gazoz" benzeştirmesiyle geçiştirdi- yine çıt çıkmadı. Vakit gazetesi, TV ziyaretleri dışında "yazarını" büyük bir yüzsüzlükle sahiplendi.İşin ilginç olanı Üzmezin yargılandığı dönemde evlilik yaşının 14 çekilmesi ve tecavüzcü ve tacizcilere verilen cezaların indirilmesi vb. tartışmaların gündemine getirilmesi tesadüfü olmasa gerek.
Aslında üzmezin sapıklıkları kadının parayla alınıp satılabileceğini gösteriyor. Şeriatçı olmuş yada olmamış önemli değildir. Evli olmasına rağmen parasına dayanarak yoksul bir aileyi düşkünleştirip annesiyle cinsellik yaşadığı gibi bu yetmemiş olacak ki 14 yaşındaki kızla cinsel ilişki kurmakta sakınca görmeyen ve bunu kadınları kötülüklerden kurtarama olarak lanse eden sapık Üzmez, tam bir şeriatçılığın ibretliği olarak ortalarda dolaşıyor.
|
(14 okuma)
(Devamı... )
|
Alanlardan
 |
|
D. Halkın Birliği
ADRESLER
Merkez Büro
AL-AK Basın Yayıncılık
Merkez Mahallesi Çukur Çeşme Caddesi No 27 kat 3 Gaziosmanpaşa- İstanbul
Tel: 0212.5782269
Yurtdışı: Avrupa Temsilcisi ; Özgür Kızılay
Nancy FRANSA Tel :0033.674.10.29.05
Altenbraker str.16 12053 Berlin Almanya
E-Posta İletişim: info@halkinbirligi.net
|
|
|
18 Mayıs ve Kaypakkaya'nın |
|

DİRENİŞ YOLUNDA İLERİ!
|
|
Şu ana kadar 1334785 sayfa izlenimi aldık. Başlangıç: April 2005
|
|
|