İbrahim Kaypakkaya ve Kemalizmin Halk Düşmanı Özü..!

Her 18 Mayısta İbrahim Kaypakkaya yoldaşın işkencedeki direnişinin yanında, Türkiye Kuzey Kürdistan devrimine dair çözümlemeleri tartışılmış ve yeniden yeniden bu çözümlemelerin ne anlama geldiği anlaşılmaya çalışılmıştır.

Kaypakkaya yoldaşın adı ve örgütünün gündeme geldiği her yerde, öncelikle Kemalizm ve kurtuluş savaşı tahlilleri hatırlanmıştır.

Herşeyden öncesi yıllarca sol ve emekten yana olan devrimci ve sol akımlar Kemalizm’in kuşatmasından kurtulamamıştır. Bunun istisnası 1972 yılında PDA-TİİKP ile yollarını ayırarak TKP-ML Hareketini kuran İbrahim Kaypakkaya olmuştur.

Kemalizm’e dokunmanın adeta tabu oldu, hemen tüm devrimci geçinen akımlar Kemalizm güzellemesi yaptıkları dönemde, Kaypakkaya yoldaş Kemalizm ipine kılıç vurarak yeni bir yol açıyor ve tarihi resmi verilerde değil, gerçekler üzerinde kurmaya çalışıyordu. Bugün hala Kaypakkaya yoldaşın anılmasının bile yasaklandığı olgusunu tamda burada
“Türkiye’deki komünist mücadelede şimdiki halde en tehlikeli olan İbrahim Kaypakkaya’nın fikirleridir. Onun yazılarında sunduğu görüşler ve öngördüğü mücadele metotları için hiç çekinmeden ihtilalci komünizmin Türkiye’ye uygulanması diyebiliriz.” (TKP (M-L) Ana Davası 1973 Dosyasındaki MİT Raporu)nda aramak gerekiyor.

Konunun daha net anlaşılabilmesi bakımından Kaypakkaya yoldaşın Kemalizm ve  kurtuluş savaşına dair değerlendirmesini aktaralım. Ne diyordu Kaypakkaya yoldaşKemalist hareket ve uygulamalarıyla ilgili.

“1. Kemalist devrim, Türk ticaret burjuvazisinin, toprak ağalarının, tefecilerin, az miktardaki sanayi burjuvazisinin, bunların üst kesiminin bir devrimidir. Yani devrimin önderleri, Türk komprador büyük-burjuvazisi ve toprak ağaları sınıfıdır. Devrimde, milli karakterdeki orta burjuvazi önder güç olarak değil, yedek güç olarak yer almıştır. 
2. Devrimin önderleri, daha anti-emperyalist savaş yıllarında iken İtilâf emperyalizmi ile el altından işbirliğine girişmişlerdir; emperyalistler Kemalistlere karşı hayırhah bir tutum takınmış, bir Kemalist iktidara rıza göstermeye başlamıştır. 
3. Kemalistler, emperyalistlerle barış imzaladıktan sonra bu işbirliği daha da koyulaşarak devam etmiştir. 
4. Kemalist hareket, özünde “işçilere ve köylülere, bir toprak devrimi imkanına karşı” gelişmiştir. 
5. Kemalist hareketin sonucunda, Türkiye’nin sömürge, yarı-sömürge, yarı-feodal yapısı; yarı-sömürge ve yarı-feodal yapı ile yer değiştirmiştir; yani yarı-sömürge ve yarı-feodal iktisadi yapı devam etmiştir. 
6. Sosyal alanda, eski milli azınlıklara mensup komprador büyük burjuvazinin ve eski bürokrasinin, ulemanın hakim mevkiini milli karakterdeki orta burjuvazi içinden palazlanan ve emperyalizmle işbirliğine girişen yeni Türk burjuvazisi, eski Türk komprador büyük burjuvazisinin bir kesimi ve yeni bürokrasi almıştır. Eski toprak ağalarının, büyük toprak sahiplerinin, tefecilerin, vurguncu tüccarların bir kısmının hakimiyeti devam etmiş, bir kısmının yerini yenileri almıştır. Kemalistler bir bütün olarak, milli karakterdeki orta sınıfın çıkarlarını temsil etmemekte, yukardaki sınıf ve zümrelerin menfaatlerini temsil etmektedir. 
7. Politik alanda, hanedanlık çıkarları ile birleştirilmiş olan meşrutiyet yönetiminin yerini, yeni hakim sınıfların çıkarlarına en iyi cevap veren yönetim, burjuva cumhuriyeti almıştır. Bu idare sözde bağımsız, gerçekte siyasi bakımdan emperyalizme yarı-bağımlı bir idaredir. 
8. Kemalist diktatörlük, sözde demokratik, gerçekte askeri faşist bir diktatörlüktür. 
9. “Kemalist Türkiye bile, gittikçe daha çok bir yarı-sömürge ve gerici emperyalist dünyanın bir parçası haline gelerek sonunda kendini İngiliz-Fransız emperyalizminin kucağına atmak zorunda kalmıştır.” 
10. Kurtuluş Savaşını takip eden yıllarda, devrimin baş düşmanı Kemalist iktidardır. O dönemde komünist hareketin görevi, hakim mevkiini kaybeden eski komprador burjuvaziye ve toprak ağaları kliğine karşı, Kemalistlerle ittifak değil (böyle bir ittifak zaten hiçbir zaman gerçekleşmemiştir), komprador burjuvazinin ve toprak ağalarının bir başka kliğini temsil eden Kemalist iktidarı devirmek, yerine işçi sınıfı önderliğinde ve işçi-köylü temel ittifakına dayanan demokratik halk diktatörlüğünü kurmaktır. 
“Kemalizm demek, fanatik bir anti-komünizm demektir. Kemalistler, M. Suphi ve 14 yoldaşını, kahpece ve hunharca boğazlamışlardır. TKP’yi, M. Suphi yoldaşın ölümünden sonra bu isme layık bir parti olmadığı halde, amansız bir şekilde ve her fırsatta ezmiş, bugün Amerikancı faşist sıkıyönetim mahkemelerinin yaptığını, Kemalist iktidar defalarca yapmıştır; her iki yılda bir, çoğu zaman her yıl en az bir kere, genel tutuklamalar düzenleyerek yüzlerce insanı polis işkencesinden geçirmiş, karakollarda ve zindanlarda çürütmüştür. Sovyetler Birliği’ne, menfaat sağlamayı hesapladığı müddetçe dalkavukluk etmiş, diğer zamanlarda sinsi ve azgın bir düşmanlık beslemiştir. 
Kemalizm demek, işçi ve köylü yığınlarının, şehir küçük burjuvazisinin ve küçük memurların sınıf mücadelesinin kanla ve zorbalıkla bastırılması demektir. Kemalizm, işçiler için süngü ve ateş, cop ve dipçik, mahkeme ve zindan, grev ve sendika yasağı demektir; köylüler için ağa zulmü, jandarma dayağı, yine mahkeme ve zindan ve yine her türlü örgütlenme yasağı demektir. Şnurov yoldaşın verdiği örnekleri, Adana-Nusaybin demiryolunda işçilerin nasıl kurşuna dizildiğini bütün arkadaşlar bir kere daha hatırlasınlar. 
Kemalizm demek, her türlü ilerici ve demokratik düşüncenin zincire vurulması demektir. Kemalizmi övmeyen her türlü yayın faaliyeti yasaktır. İlerde, Kemalist iktidar aleyhine herhangi bir yazının çıkabileceği ihtimali dahi, yayın organlarının kapatılması için yeterli sebeptir. Sonu gelmez “örfi idareler” memleketi kasıp kavurmaktadır ve her bir “örfi idare” yıllarca sürmektedir; meclis, CHP’nin tepesindeki bir avuç yöneticinin ve onun değişmez başkanı M. Kemal’in elinde oyuncaktır; Anayasa da ve bütün yasalar da öyledir, ülkeyi gerçekte ordu yönetmektedir. Kemalizm demek, her alanda Türk şovenizminin kışkırtılması, azınlık milliyetlere amansız bir milli baskının uygulanması, zorla Türkleştirme ve kitle katliamı demektir. 
Kemalizm’in “istiklâl-i tam” ilkesi demek, yarı-sömürgelik şartlarına seve seve razı olma ilkesi demektir. Kemalist Türkiye, yarı-sömürge Türkiye’dir. Kemalist iktidar, İngiliz-Fransız emperyalizmine ve daha sonra Alman emperyalizmine uşaklık eden, onlarla işbirliği eden bir iktidar demektir. Şnurov’un belirttiği gibi, Kemalistlerin emperyalistlerle olan sınıf kardeşliği, milli düşmanlıklarından ağır basmıştır; Kemalist iktidar, birçok defalar İngiliz, Fransız ve Alman şirketlerinin menfaatlerini korumak için, Adana-Nusaybin demiryolu grevinde olduğu gibi, işçileri kurşuna dizmiştir. 
Şimdi Kemalizm dalkavukluğu yapan revizyonistler, bize hışımla soracaklar: Peki öyleyse, Kemalistleri SSCB ve Lenin niçin destekledi! Bunun cevabı gayet basittir: SSCB ve Stalin, Japonya’ya karşı Guomintang’ı niçin desteklediyse, bunu da onun için destekledi. ÇKP ve Mao Zedung yoldaş, Asya’nın, Afrika’nın ve Latin Amerika’nın geri ülkelerindeki komprador büyük burjuvazinin ve toprak ağalarının iktidarlarını, mesela Yahya Han’ın faşizmini, ABD emperyalistlerine ve Sovyet sosyal emperyalistlerine karşı niçin destekliyorsa, o dönemde SSCB ve Lenin yoldaş da, Kemalistleri onun için destekledi, yani o dönemde daha gerici ve daha büyük düşman olan İngiliz-Fransız emperyalistlerini tecrit etmek için destekledi; yani SSCB ve Lenin yoldaş, gericiler arasındaki çelişmelerden devrimin menfaatine ustalıkla yararlandılar. Mesele budur. 
Kemalizme dalkavukluk eden revizyonistler, hışımla bağıracaklar: “Siz, Kemalizm’in milli kurtuluşçu yönünü reddediyorsunuz”. Hayır! Biz sadece Kemalizm’in “milli kurtuluşçuluğunun” niteliğini doğru tespit ediyoruz. Kemalizm’in milli kurtuluşçuluk olarak gördüğü şey, sömürge yapının kalkması, fakat yarı-sömürge yapının olduğu gibi muhafaza edilmesidir; emperyalizmin doğrudan hakimiyetinin kalkması, fakat dolaylı hakimiyetinin olduğu gibi devam etmesidir; emperyalizmle iktisadi ve siyasi işbirliğidir; emperyalizme siyasi bakımdan yarı-bağımlılıktır. Kemalistler, sömürgeciliğe niçin karşıdırlar? Bu sorunun cevabını Şnurov yoldaştan daha önce aktardık. Bir kere daha okuyalım: 
“… Devrimin başına Türk ticaret burjuvazisi geçti. Türkiye tarım memleketi olduğu için, tüccarların başlıca alışverişi tarım ürünleri üzerine idi. Böylece ticaret burjuvazisi, ağalar ve büyük toprak sahipleriyle sıkı bağlar kurdu. Her Türk köyünde ağa ve büyük toprak sahibi, aynı zamanda tefeci ve köylü ürünlerinin belli başlı alıcısı ve satıcısıydı. Bu ağaların bazen un değirmeni, yağ veya kuru meyve işleyen küçük imalathaneleri ve diğer ufak tefek teşebbüsleri oluyordu. Ağalar aynı zamanda tarım ürünlerini toptan satın alan büyük ticaret firmalarının acenteleri durumundaydılar. 
“Bu koşullar altında, Türkiye, Avrupa kapitalistlerine yenilmiş olsaydı, yabancılar en kısa zaman içinde bütün ticareti ve sanayii ele geçireceklerdi. Türk burjuvazisi bir ölüm-kalım sorunuyla karşı karşıyaydı. Kapitalistlerin işgali altındaki liman şehirleri olmazsa, devlet kendilerini desteklemezse, yabancılara verilen imtiyazlar devam edip Türkiye her bakımdan yabancı kapitale bağlı kalırsa, yurdun öz ticaret ve sanayii er geç ölecekti, tüccarı, sanayiciyi, tarım ürünlerini yabancı ülkelere satan ağa ve büyük toprak sahiplerini devrimci kılan işte bu tehlike idi. Köylü, işçi ve küçük esnafın kapitalistler ve toprak ağalarına karşı duyduğu hoşnutsuzluk ustalıkla yabancı kapitalistlerle mücadeleye dönüştürüldü”. 
Kemalistleri, sömürgeliğe karşı çıkaran sebepler işte, Şnurov yoldaşın işaret ettiği sebeplerdir. Japon emperyalizminin işgaline karşı çıkan Çan Kay-Şek ve onun temsil ettiği sınıflar ne kadar milli kurtuluşçu ve devrimciyse, M. Kemal ve onun temsil ettiği sınıflar da, o kadar milli kurtuluşçu ve devrimcidir. 
Kemalizm demek, aynı zamanda, toprak ağaları sınıfıyla kol kola, omuz omuza köylü kitlelerini ezmek, menfaat birliği etmek, sınıf kardeşliği etmek demektir. 
Bütün bu gerçekler, Kemalizm’in sınıf karakterini, hangi sınıfın ideolojisi olduğunu açıkça gösteriyor: Kemalizm, komprador Türk büyük burjuvazisinin ve orta burjuvazinin sağ kanadının ideolojisidir. ” Kemalizm Üzerine İ.Kaypakkaya

Kaypakkaya Yoldaşın Kemalizm Hakkında Bazı Hatalı Tespitler

Kaypakkaya yoldaşın Kemalizm ve kurtuluş savaşına dair tahlilleri, ulusal reformist burjuva önderliğini komprador burjuvazi ve toprak ağaları olarak nitelemesi hatalı ve M-L bilimsel yaklaşımlara ters değerlendirme dışındaki, tüm değerlendirmeleri doğru ve yerinde değerlendirmelerdir.

 Varlığı ve gelişmesi emperyalizme bağlı olan komprador burjuva sınıfının güdük sınırlıda olsa anti-emperyalist olması söz konusu olmaz.

 Buradan hareket ettiğimizde kurtuluş mücadelesine önderlik eden orta burjuvazinin reformist kesiminin politik eğilimi, yani liberalizm halk düşmanlığıdır.

Sömürge ülkelerde orta burjuvazinin reformist kanadı, kendisi devrimci olmadığı halde, pazara hakim olmak ve politik egemenliği eline almak için, nesnel olarak emperyalizme karşı çıkması, orta-burjuvazinin Kaypakkaya yoldaşında ifade ettiği gibi sağ kanadının yani uzlaşıcı burjuvazinin komprador burjuva olarak nitelendirilmesi teorik bağlamda hatalı ve haliyle yanlış bir tespittir. İşbirlikçi burjuvazinin ağababasına karşı çıkıp anti-emperyalist-sınırlıda olsa- tutum içinde olması hatalı ve Kemalizm’i doğru bir şekilde teşhir ederken işin uç noktaya taşınması hatalı teorik bir değerlendirme olmuştur.

Yine Kaypakkaya yoldaşın Kemalist hareketi başından itibaren, faşist olarak tahlil ettiği savıda yanlış ve Kaypakkaya yoldaşın düşüncelerini açıktan çarpıtmaktır.

İbrahim yoldaş Kemalist hareketi hem 1919-1921 dönemi güdükte olsa anti-emperyalist tutumu, hem Sovyetler Birliğine yakınlığı, hemde Yeşil Ordu ve bazı demokratik örgütlenmelere olanak tanımıştı.

 Ama Kemalizm’in, 1921 Ocak’ından M.Suphi ve yoldaşlarının katledilmesiyle başlayan emperyalizm ile uzlaşma ve işbirliği çizgisi Yeşil ordu ve demokratik örgütlenmelere yönelik saldırgan ve yasakçı tutumlarla tamamıyla halk düşmanı gerici bir çizgiye kapaklanmıştır.

Nitekim emperyalistler silah atmadan Kemalistlerle anlaşarak işgale son vermişler ve kurtuluş savaşı yalnızca Yunanlılara karşı savaşa dönüşmüş. İngiliz emperyalistlerinin Yunanlıları yalnız bırakmayla savaş Türkiye’nin lehine sonuçlanmış ve 29 Ekim 1923’de T.C. devletinin kuruluşu ilan edilmiştir.

İbrahim Kaypakkaya yoldaş değerlendirmelerinde Kemalizm’in başından itibaren faşist nitelikte olmadığını, faşist diktatörlüğün adım adım inşa edildiği ortaya koyuyor.

“Şunu da belirtelim: Türkiye’de burjuva demokrasisinin, sınırlı da olsa, bazı kırıntılarının tadıldığı üç kısa dönem olmuştur. Birincisi, Kurtuluş Savaşının hemen ertesinde, TKP’nin henüz serbest olduğu kısacık dönem. İkincisi, İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda, TSEKP ve benzeri partilerin, sendikal örgütlenmenin serbest bırakıldığı kısacık dönem. Üçüncüsü de, 27 Mayıs darbesinden sonra gelen kısacık dönem.

Fakat her seferinde de, önderliği elinde tutan komprador büyük burjuvazi ve toprak ağaları sınıflarının siyasi klikleri, halk kitlelerinin ve reformcu milli burjuvazinin mücadelesini kaldıraç yaparak iktidarı ele geçirdikten sonra, bu mücadelenin hızını önce yavaşlatmış, sonra da her türlü demokratik hakları çiğneyerek yarı-faşist veya faşist diktatörlüklerini adım adım gerçekleştirmişlerdir. Türkiye’de parlamento başından beri, işte bu iktidarların, yani komprador büyük burjuvazinin ve toprak ağalarının yarı-faşist ve faşist diktatörlüklerinin maskesi olmuştur. Bugün de Türkiye faşist diktatörlük altındadır. Ama bugün de yine, “kaba ve uydurma” parlamento devam etmektedir ve bu kaba ve uydurma parlamentonun devam etmesini, bazı kesimleri hariç bizzat faşist klikler istemektedir. “(Bütün yazılar. İ.Kaypakkaya)

Yukarıda aktarmış olduğumuz paragrafta Kaypakkaya yoldaş Kemalist hareketin başından itibaren faşist karakterde olduğu iddiası doğru değil. Örneğin TKP’nin hala legal olduğu bir kısım demokratik hakların kullanıldığı ve adım adım faşist diktatörlüğün ilan edildiği süreç yaşanmış ve  1925 Şeyh Sait isyanı gerekçe gösterilerek sıkıyönetim ilan edilerek tüm demokratik hak ve özgürlük ortadan kaldırılarak astığı atık kestiği kestik halka zulüm kusan İtalya Mussolini’n yolunda yürünerek faşist diktatörlük ilan edilmiştir.

Yine Kaypakkaya yoldaşa atfedilen Türkiye’de faşizmin sürekli olduğu savıda yanlış ve  gerçekçi olmayan bir değerlendirmedir. Yukarıdaki paragrafa da görüleceği gibi nispi demokratik hakların yaşandığı yar-faşist diktatörlüklerin olduğu 3 dönemden bahsediyor. İlki kurtuluş savaşının hemen akabinde 1923-25 Takrir-i Sükûn yani sıkıyönetim ilanına kadarki  dönem, ikinciis,2.dünya savaşının ardında 1950 DP iktidarına kadarki dönem ve 3.dönemde 1960 darbesi ve 1970 12 Mart darbesine kadarki dönem.

Kaypakkaya yoldaşın Kemalist hareketin sınıfsal niteliğinin hatalı değerlendirmesi yoldaşlarınca düzeltilmiş ve Onda esas olan Kemalizm’in ideolojik-politik niteliği ve 1923 yılında ilan edilen T.C. devletinin halk düşmanı niteliği teşhir edilmeye devam edilmiştir.

 Neki uzun yıllar geçmesine karşın ve defalarca Kemalizm ve kurtuluş savaşına dair Kaypakkaya yoldaşın ortaya koymuş olduğu görüşlerin derinleştirilmesi kararları alınmış olsada, maalesef bu kararlar yerine getirilememiş ve Kemalizm üzerine kapsamlı araştırma ürünleri ortaya konmamıştır.

Kemalizm Emekçilerin ve  Kürt Ulusu ve Ulusal Azınlıkların Eşitlik ve Özgürlük İstemlerinin Düşmanıdır

Türk ulusal kurtuluş savaşının önderliğini yapması ve 1923 yılında kuruluşu ilan edilen yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin nasıl bir cumhuriyet olması gerektiğine karar veren 1924 anayasasının bizzat kaleme alıp mecliste onaylanmasını sağlayarak, T.C. devletini sınıfsal ve

politik yönünü çizen M-Kemal, ideolojik ve politik olarak yeni cumhuriyetin yönünü ve geleceğini çizmesi ve hemen her konuda T.C. devletinin temel politikalarını inşa etmesi, bunu sürekli ve sistemli olarak derinleştirmiş olması nedeniyle, T.C. devletinin kuruluş ideolojisi olan kurtuluş mücadelesi ve sonrasında ortaya konan ideolojik-teorik çözümler cumhuriyeti M-Kemalle özdeşleştirmiş ve onu dokunulmaz tabu haline getirmiştir.

 M-Kemal, her ne kadar 1919-25 yılları arasında, farklı zamanlarda farklı tutumlar, söylemler içinde olmuş olsa da, bu aslında M-Kemal önce Müslüman ve sonra Türk Ticaretin burjuvazi ve toprak ağalarının temsilcisi olduğunu ortadan kaldırmaz-pragmatik bir burjuva önderi olarak M-Kemal zorda kaldığında halkın dini duygularını öne sürerek, ulusal kurtuluş mücadelesini bir Hıristiyan-Müslüman savaşı olarak göstermiş, dahası emperyalistler köşeye sıkıştırdığında Sovyetler Birliğine sempatiyle baktığını söylemekten geri kalmamıştır.

Buradan hareket ettiğimizde, M-Kemalin işçi ve emekçilerin hatta sosyalistlerin dostu bir devrimci önder olduğunu iddia edenlerin, aslında Kemalist hareketin gerçekliği hiçte doğru bir şekilde anlayamadıklarını görür.

M-Kemalin başında bulunduğu hareket batılı emperyalistlerle anlaşana ve onların güvenini kazanana kadar,1919-1921 arası Sovyetlere yakın duran bir görüntü içinde olmuş. Bir yerde aslında batılı emperyalistlere, istediğimi yapmazsanız, Sovyetler Birliğine dümeni kırarım” havası vererek, aslında batı emperyalizmine ve diğerlerine karşı olmadığını her fırsatta dile getirmiştir.

Nitekim M-Kemalin derdinin emekçilerden yana ve batıyla bütün köprüleri atan anti-emperyalist demokratik bir devrim ve bunun akabinden devrimci halkçı bir iktidarın işbaşına getirmek olmadığını, çeşitli zamanlarda emperyalist devlet yetkileriyle yapılan görüşmelerde anlaşılmıştır. Bunun sonucu olarak İtalyan emperyalistleri işgal ettikleri yerlerden kurşun atılmadan çakıldıkları gibi, birçok yerde örgütlenmiş olan direniş komiteleri kendilerinin korunması için İtalyanlara boş verme kararları aldıkları ve yine değişik alanlarda İtalyanların Kemalist harekete destek-yardım ettiği bilinen bir olgudur. Özellikle M-Suphi ve yoldaşlarının Karadeniz de katledilmesi ve Çerkez Ethem’in ordusunun dağıtılması 1921 Ocak’ından itibaren Kemalist hareketinin yönünün devrim ve sosyalizmde değil, batı emperyalist kapitalist sistemden yana olduğunu somutlamış ve bunun ardından bir çok belgeyi elinde tutan İngiliz, işbirliği içinde olmak ve Osmanlının Borçlarını üstlenmek karşılığında çekilmişlerdir.

Zaten halkın kendiliğinden direnişinin dışında Kemalist hareket Fransız, İngiliz ve İtalyan işgalci emperyalistlerle ciddiye alınabilecek herhangi bir savaşa girişilme İngilizler bir yandan el altında Kemalist hareketle uzlaşırken öte yandan son bir hamle olarak Yunanlıları İzmir’in işgali üzerinden Anadolu’nun işgaline sürmüştür. Yunanlılar İngilizlerinde desteğiyle Eskişehir’e kadar gelmelerine rağmen, daha sonrasından işgalin pabucunun pahalıya patlayacak olması ve Kemalist hareketin sosyalist Sovyetler Birliğine yakınlaşabileceği kaygıları Yunanlılara yapılan yardım ve desteğin adım adım geri çekilmesini koşullamıştı.

Kemalist hareketin emperyalistlere kurtuluş savası içinde el altında anlaşması, Yunanlılara yönelik savaşın daha kolayca kazanılmasının, önünü aralamıştır. Bütün güçlerini Yunanlıların işgaline seferber eden Kemalist hareket Yunanlıları Anadolu’da ve ardından İzmir’den de püskürterek işgale son vermiş ve 29 Ekim 1923 yıllarında güneş batmayan Osmanlı imparatorluğundan geriye Trakya ve Anadolu toprakları kalmıştı. Bu topraklar üzerinde Ticaret burjuvazi ve toprak ağalarının önderliğinde TC devleti kuruldu-TC devleti başından itibaren bir işçi ve emekçi halk devrimine ve emekçilerin devrimci halk iktidarına karşıydı.

 Kemalist hareketin programında ne işçilere, ne yoksul emekçi köylülere ve nede Türk ulusu dışındaki Kürt ulusuna ve diğer ulusal azınlıklara demokrasi ve özgürlük yoktu.

Kemalist hareketin hedefinde, Müslüman bir Türk devleti kurmak ve burjuvazi ve toprak ağalarının egemenliğini pekiştirerek farklılıklardan arındırılmış bir Türk devleti kurarak, topluma her bakımdan Sünni İslam ve Türk olarak zoraki asimile ederek, tek millet, tek dil, tek bayrak ve tek vatan hedefine varmakta. Bunun için aslında ittihat ve Terakki Pervarilerin ,yarım bıraktıkları Türk İslam sentezine uygun bir Türk devleti kurmaktı.

Zaten Ermeni ve Rumların defterleri dürülmüştü. Geriye sorun çıkaracak tek Kürtler kalmıştı.

Onlarda inkar ve imha politikalarıyla yok sayıldığında, Kürtler kırım ve zulümden geçirilip, zoraki Türkleştirme politikası tereddütsüzce her alanda pratiğe geçirilirse, Türk devletinin karşısına sorun olarak çıkma potansiyeli taşıyan Kürtlerin defteri dürülecek, böylece Türk İslam devleti hedefine ulaşılmış olacaktı.

Nitekim ittihatçıların Türk İslam hedefine uygun hareket eden Kemalist hareket savaş sürecinden Müslümanlık vurgusunu öne çıkarırken savaşın hemen ardından Türkçülük vurgusunu öne çıkardı. Yunanistan’la tutuşulan savaşta milyonlarca Rum yer değişimi ardına, Yunanistan’da Müslüman Türklerle değişime gidilerek Rum nüfusu sorunu da halledilmiş oldu. Böylece  Müslüman Kürtler kalmıştı.

Kürtlerinde baskı, imha ve inkar politikalarıyla, zoraki asimilasyon uygulamalarıyla Türkleştirme ve böylece sorunlardan kurtulma yolu temel alındı.

Kemalist hareket iktidarı ikna edip sağlamlaştırana kadar Kürtlere mavi boncuk dağıtaraktan ve Kürdistan özerklikten eyaletten bahsetti-Ama ne zamanki Kemalist hareket emperyalistlerinde teveccühü ile iktidarı eline alıp durumunu, sağlamlaştırdı, işte o zaman gerçek yüzünü ortaya koydu-1924 Anayasası ile Kemalistlerin işçi, emekçi ve Kürt yığınlarının düşmanı olduğunu, demokrasi yerine halka baskı ve zulüm uygulamayı reva gördü-ulusal kurtuluş mücadelesinin başarıya ulaşmasını kanı donmuş canını veren emekçiler, yeni cumhuriyetin kuruluşundan uzak tutuldu.

 Bu bakımdan Kemalist cumhuriyet halkın demokrasi, özgürlük ve adaletli bir yaşam talebine, düşman olmuş, burjuvazinin, toprak ağalarının ve emperyalistlerin çıkar istemlerini merkezde tutularak, devletinde desteği ile her mahallede bir kaç Türk zengininin yaratılması amaç edilmiştir.

 Kemalist hareket daha kurtuluş savaşı içinde işçi sınıfı ve yoksul köylülerin devrimci dinamiklerini tasfiye ederek hem emperyalistlerin görevlerini kazanmış ve hem de nasıl ve kimler için bir iktidar, hedeflediğini ortaya koymuştur. İşçi sınıfı ve emekçi köylülerin devrimci önderlerinin katledilmesinin ardından sıra Kürtlere gelmiştir. M-Kemalin takipçilerinden Bitlis mebusu olan Yusuf Ziya Bey Kürt isyanı örgütlemek suçuyla kurşuna dizilerek Kemalistlerin Kürt hareketine karşı hiçte hayır hah bir konumda olmayacaklarını ortaya koymuştur.

Yine 1921’lerde başlayan Koçgiri isyanın kan ve zulümle bastırılmasında, komünist önderler M.Suphi yoldaşlarının katledilmesinde.Yeşil Ordunun dağıtılmasında vb. Kemalist hareketin Kürtlerin ulusal ve demokratik taleplerine karşı hiçte hoşgörü ve demokratik bir çizgide bakmadığı görülmektedir. Keza 1919-1925 yıları arasında Türk ticaret burjuvazi ve toprak ağalarının emperyalist işgalden kurtuluş savaşının ana gövdesini oluşturan yoksul köylülerin ve işçilerin devrimci önderliğini ezerek, Kürt ulusunun temsilcilerini ortadan hançerleyerek hegemonyasını inşa ettiğini görüyoruz.

 Bu dönem, aynı zaman ulusal kurtuluş mücadelesine halkçı ve demokratik nitelik kazandıran unsurlar tasfiye edildikçe demokratik ve halkçı muhtevasının yerini giderek koyu bir anti-demokratizme ve gericiliğe bıraktığına görüp tanıklık ediyoruz. Böylelikle sendikalaşma, örgütlenme ve basın hürriyetinde her türlü demokratik hak ve hürriyetin faşist, Takriri Sükun(1925) yasasıyla lağvedildiği, faşist diktatörlüğün ilan edildiği döneme gelindi, Kürt ulusuyla ulusal hakların saygı temelinde ” Öz Kardeşlik” birliğinden,” saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette tek hakları vardır ’hizmetçi olma hakkı, kala alma hakkı”na (adalet Bakanı M- Esat Bozkurt-Milliyet 19 Eylül 190) gelindi. Bu anlayış sadece Türk olmayanların değil, Türk milli-köle yapılması amacını ifade ediyordu aynı zamanda.

Sınıfların reddi ve Sınıfsız Kaynaşmış Kitle Tarifi Neyi Amaçlıyordu

Sınıfların reddi ve sınıfız kaynaşmış kitle yalanı emekçilerin bağımsız kendi öz demokratik-sendikal ve politik, örgütler kurarak sınıf çıkarları için mücadele etmelerini engellemek ve yığınları T.C. devletine kayıtsız koşulsuz bağlamak için” sınıfsız kaynaşmış bir kitle ” tarifi yaparak, Türkiye de farklı sınıfların oluşmadığı ve herkesin aynı geminin yolcuları olduğu yalanını pompalıyordu. Bence bizim milletimiz, yok diğerinde çok farklı (faydalar )takip edecek ve bu itibarla yok değeriyle mücadele, halinde bulunan..Gelen muhtelif sınıfa sunuda malik değildir. Mevcut sınıflar yok diğerinin lazım ve manzume Mahiyetin değildir.”(  M-Kemal İzmir gazetecilerle konuşma 3 ocak 1923-Aktaran zafer Toprak, Halkçılık ideolojisinin oluşumu-İTİA mezunlar derneği içinde sf-20-ikinci baskı, Eylül1977) diyordu M-Kemal,1923te İzmir iktisat kongresinin açılış konuşmasında da’”Bilakis mevcudiyetleri ve muhassala-i mesaisi (çalışmaların elde edilen sonuçları itibarıyla)yek diğerine bizim olan sınıflardan ibarettir. Çiftçiler, sanatkarlar, tüccarlar, ameleler, bunların hangisi yek diğerinin muarız atı olabilir.”( Gündüz Ökçün, Türkiye iktisat kongresi,sf,255 ilk baskı Ankara-(9971)diyerek benzeri fikirlerini ifade ediyordu. Aynı kongrede ikinci konuşmayı yapan ekonomi bakanı Mahmut Esat Beyak ”dün olduğu gibi bugünde bizde iktisadi manasıyla mütebellir bir sınıf mevcut değildir.

 Bizde tüccarda, çiftçide, sanayi erbabı da, amelede hülasa(özetle) bütün iktisat amillerimiz doğrudan doğruya yabancı sermayenin esiri ve hizmetkarıdır. Bütün bu iktisat zümrelerinin birleşmesi, diyordu. Türkiye de sınıfların bir birbirleriyle çelişki içinde olmadığı, aksine birbiri için gerekli olduğu ve bu nedenle bir orada örgütlenmeleri gerektiğine işaret eden kooperatif görüşler daha 1920’li yıların başında egemen sınıfların sınıf ideolojisi olarak yükseltiliyordu.

Halk partisi programının (1923) 2-maddesin de ’Halk Fırkası nazarında halk mefhumu, her hangi bir sınıfa münhasır (Sınırlanmış) değildir”( Mete Tuncay-Türkiye cumhuriyeti halkını ayrı ayrı sınıflardan mürekkep(olmuş) doğal ve fakat ferdi ve içtimai hayat için işbölümü itibarıyla muhtelif mesai erbabına ayrılmış bir camia telek ki etmek (soymak, kabul etmek ) esas prensiplerimizdendir.”( Zafer Toprak, age.sf.23) diyordu. Bu görüş 1935 CHP kongresinde ” Temel ilkelerimizden oluşan bir topluluk olarak değil, Türk halkının bireysel ve toplumsal hayatı için gerekli olan iş bölümü uyarınca çeşitli mesleklere

Ayrılmış bir topluluk olarak, kabul etmektir. Hedefleri sınıf çalışması yerine toplumsal düzeni ve dayanışmayı gerçekleştirmek menfa atlar arasında uyum sağlamaktır.”( Feroz Ahmet. Kemalizm’in ekonomi Addettiği, ittihatçılıktan.” Kemalizm’e. SF-178-188-kaynak yayınları-3-baskı) biçiminde ifade ediliyor.

1938, CHP olağanüstü kurultayında ise, M-Esat Bozkurt ” siyasal, sosyal ve ekonomik görünümlerinden ayrı ayrı bir sınıf ve zümre kabul etmiyoruz…Belki başka yerlerde bu sınıf ve zümre farkı, daha açık bir deyimle bir insan farkı bahse mevzu olabilir.

Fakat Türk ulusundan asla” ( Zafer Toprak.Age.sf.28 ) diyor ve “ülke birliği içinde sınıfsız zümresiz Türk ulusundan ( G-Ökçin-Age-sf-389)diye bahsediyordu.

İzmir iktisat kongresinde kabul edilen Misak-i İktisadi esaslarının 11-maddesinde” Türkler hangi sınıf ve meslekte olursa olsunlar, candan sevişirler.”Age-sf-169-170-171) deniyordu.

Kemalizm tarihi aynı zamanda bir yönüyle bu” candan sevişme” sahtekarlığına dayalı bir sınıf ideolojisinin her türlü yöntem ve araçla inşa edilmesinin de tarihiydi.

Tasarımda sınıf ayrışması derinleşmişti.

Kemalist Burjuvazi Toprak Ağalarıyla İttifak Yaparak Topraksız ve Az Topraklı Köylülerin Toprak İstemine Görmezden Geldi

  Her ne kadar M-Kemal ve arkadaşları Türkiye de sınıf ayrışmasından bahsetmeyerek, sınıfsız ve zümresiz bir Türk ulusundan bahsetmiş olsa da, gerçek durum hiçte öyle değildi. Bu gerçeği İzmir iktisat kongresinde işçi sınıfı adına sunulan “önce sınıfının teklif ettiği esaslar da ” o günkü köylülük şöyle tarif ediliyordu’” Bazı taraflarda, bütün bir ülkeye, Bir sancak dahilinde arazinin heyet-i mecmuasına tesahup eden(sahip çıkan ) beyler olduğu gibi, binlerce köylülerde arazide mahrum bir esir hayatı geçirmektedir. Ekseriye semtine bile uğramayan şehirli akar sahiplerine ait büyük çiftlikler vardır. Köylülerimizin en büyük kısmı ihtiyacın altında araziye sahiptir ve çok defa bunu

İşletecek vesaitten mahrumdur. Ve bunların çoğu da borç içindedirler.

Fakir köylülerin istismarına neden olan muhalif ortaklık ve yaratıcılık usulleri tatbik edilmektedir.( Age-169-170-171) 1920’lerin başında’ canda sevmek toprak ağaları, tefeci tüccarlarla, küçük ve orta köylülerin, topraksızların manzarası böyleydi.

Tastamam kırda sınıf ayrışması yakıcı olarak orta yerde duruyordu. O yıllarda tarım sektöründe çalışan nüfusun yüzde 80’ini köylü oluşturuyordu. M-Kemal ( 7 Şubat 1923’teki

Balıkesir Nutkunda toprak-köylü sorununa yaklaşımını şöyle izah ediyordu.

 ”Biliyorsunuz ki memleketimiz çiftçi memleketidir, o halde milletimizin azami ekseriyeti de çiftçidir.

Bu böyle olunca buna karşı büyük arazi sahipleri akla gelir. Bizde araziye kaç kişi muhtaçtır?,

Bu arazinin miktarı ne kadardır? Tahkik edilirse görülür ki, memleketimizin vesayetine (genişliğine ) nazaran hiç kimse büyük araziye sahip değildir. Binaenaleh bu arazi sahipleri de himaye edilecek insanlardır.” ( Zafer Toprak,age-sf-20 )

 Aslında bu konuşmasıyla M-Kemal toprak ağaları sınıfının çıkarlarının kararlı savunucusu olduğunu ortaya koyuyordu.

Oysa o dönemde köylünün ezici çoğunluğunu Osmanlı döneminden beri ilkel araç ve yöntemleriyle toprağı işler, önemli bölümü topraktan aç, açıktan, bir nevi esir hayatı yaşarken, nüfusun çok küçük bölümü muazzam,büyüklükteki toprakları elinde bulunduruyordu.” 1920’lerde Türkiye’nin tarım kısmında açıktan, bir bin büyük arazi sahibi ile 1 Milyonu aşkın köylü ailesi bulunmaktaydı. Büyük arazi sahiplerinin bir kısmı topraklarını kapitalist, bir kısmı feodal benzeri üretimin ilişkileriyle işlemekteydi. Bir kısmı da kentlerde yaşayan “”ubsentee” toprak ağalarıydı. Köylülerin önemli bir bölümü, tarihsel süreç içinde mülksüzleştirilmişlerdi,yada mülk sahibi olmamışlardı”(Yahya-s-sertel-cumhuriyet dönemi iktisadi sf-370- Tarih vakfı yurt yayınları-5-Baskı) çoğunlukla feodal sömürü temelinde işletilen büyük toprak sahipliğine yoksul ve topraksız köylülerin sefil yaşam tarzına son vermenin koşulları doğmuştur..

Emekçi yığınların toplumsal talebi bu yöndendi. Eski Osmanlı, resmi yıkılmıştı, şimdi söylem de” egemenlik kayıtsız şartsız milletindi” ve” köylü milletin efendisiydi.

Ne var ki, tefeci-tüccar burjuvazi ( hatta komprador Türk burjuvazide buna eklendiler )

Ve toprak ağaları ittifakına dayanan yeni egemen sınıfın bu yönde hareket etmesi ve köylülerin toprak istemine yanıt vermesi beklenemezdi. Bu ittifakların lideri M-Kemal, dinin bir yoksulluk, koyu bir cehalet ve ilkel koşullarda yaşamaya mahkum eden toplumsal koşulları korumayı kendine bir vazife edinmişti. Tamda Balıkesir konuşmasında izah ettiği gibi,padişah mülkleri dışında kalan eski mülkiyet biçimlerini medeniyet kanunu ve ” cumhuriyet devrimleri” örtüsü altında himaye etti. Keza 1924 Anayasasın da ” değer pahası peşin verilmedikçe hiç bir kimsenin malı istimal ve mülkü istimlak olunamaz” (24 anayasası madde-74 )  F.Alpkaya,Türkiye cumhuriyetinin kuruluşu, sf-414-iletişim yayınları )

  Denilerek daha başta 24’anayasasıyla toprak ağaları koruma altına alınıyordu. 1924 kadastro kanunu, arazi konusunda özel mülkiyet resmini pekiştiren 1924 medeni kanunu ile geniş tarım alanları üzerinde fiili denetim kurmuş olan güçlü ailelerin bunları kolayca ve rüşvetle tapuyu kaydetme olanağı doğmuştu.1929’da ise,” tımar, iltizam gibi kurumlarla ilgili olarak Osmanlı hükümetinin geçmiş yüzyıllar içinde çeşitli ailelere vermiş olduğu geniş tarımsal alanlarda tasarruf hakkı tanıyan belgeleri,bu olanlara 1926 medeni kanun çerçevesinde özel mülk olarak tapuya kaydettirmesi için yeterli”(y-s-Tezel,sf—age,sf-371 )sayın bir kanun kabul edildi.

Eski sahiplik biçimlerinin kanunen koruma altına alınması bir yana, kadastrosu bulunmayan bir ülkede, Osmanlı tasarruf belgelerinden belirtilen sınırlar muğlakken, nüfuslu toprak beylerinin fiilen sahip olduklarından çok daha büyük bir toprak parçasını hukuka mülkiyet altına alacağı açıktı. Aynı zamanda bu kanun Ermeni ve Rumlardan kalan milyonlarca dolarlık arazinin büyük toprak sahiplerince mülk edinmesinin yolunu açmıştır.O döneme ilişkin yapılan araştırma sonuçlarına göre Anadolu’da Rumlardan kalan arazi o bölgedeki ekilebilir arazinin yüzde 15’ini oluşturuyordu (Aktaran m-Tuncay, Age,sf-194)   yalnızca bu Kemalist cumhuriyetin ilanının ardından büyük toprak sahiplerine nasıl kol kanat gerildiğini

  Gösteriyor, başka bir şeyi değil. Kemalist cumhuriyeti halkçı ve hatta devrimci gösterenlerin, tarihi doğru okumak gibi politik körlük içinde onda olmayan halkçı devrimciliği ona mal ederek, Kemalist cumhuriyetin kuruluşundan itibaren halk düşmanı yüzünü gizlemeye çalışıyorlar. Feodalizme karşı olduğu ve onu tasfiye etmek amacıyla işbaşına geldiği iddia edilen Kemalist hareket, iktidarı eline alana kadar her sokakta bir Türk vurmuş ve iktidarı eline aldıktan sonrası ve emperyalizme, ne kapitalizme, nede feodal toprak ağalarına karşı bir mücadele içinde olmadığını ortaya koymuştur.

Nitekim 24’anayasasında ve sonraki süreçte büyük toprak sahipleri sınıfının çıkarlarını militanca savunmaları sonucu küçük ve yoksul topraksız köylünün ilkel –sefil-yoksul yaşam tarzı biraz olsun iyileşmek yerine daha da kötüleşmiş, büyük toprak sahiplerinin elindeki toprak giderek daha çok atmıştır. Rehavete göre’”Birinci dünya savaşı başlangıcına doğru büyük toprak sahibi ağalar ( köy nüfusunun yüzde 1’e )tüm işlenen toprakların yüzde 39-3’ünü küçük toprak ağaları ve zengin köylüler (yüzde 4 )toprakların yüzde 6.2’in elinde tutuyorlar, köylü ailelerinin (köy nüfusunun yüzde 95’i )payına ise işlenen toprakların yüzde

34-5’i kalıyordu. Kemalist devrimden sonra, toprağın büyük toprak sahipleri elinde yoğunlaşması önemli oranda hızlanmıştır.”(Y-N-Rozaliyev,Türkiye kapitalizmin gelişme özellikleri sf-23- )

Aynı yazar’1930’ların başlarında Türkiye’de işlenen ekonominin yüzde 40-50’sinin büyük toprak ağalarının elinde olduğunu belirtiyor. Bir başka Sovyet araştırmasına göre,1920’li yılların sonunda Türkiye de kırsal aileleri yüzde 5’i tarımsal arazileri yüzde 65’ine sahipti-keza bir Türk yazarın 32’de yazdığına göre 33 bin büyük erin sahibinin 8 milyar hektar arazisi vardı ve bu aileler ekili alanların yüzde 35’ini denetmekteydiler. (y-s- Tz, Ag,sf-59) s-Tezel’in yapığı araştırmaya göre ise 940’larda kısal ailelerin yüzde 1’dn az tarımsal olanların yüzde 20’sin elinde bulundurmaktaydı.( Y.S-Tezel-Age-sf-361 )

 Nereden bakılırsa bakılsın, arazi küçük bir azınlığın elinde yoğunlaşmıştı. Ve bu hiçte anımsanmayacak düzeyde değildi. Yoksul emekçi köylüler aleyhine gelişmeyi başka örneklerle de göstermek mümkündür. İşlenen tarla alanı 1926!da 11 milyon hektardan 1950’de16 milyon hektara çıkmıştı. Tarıma açılan ve kullanılan toprak önemli bir artış olmasına rağmen, olmayan ailelerin sayısının düşmesi bir yana artmıştır.

1927’de yüzde 17’de,1950’de yüzde 20’ye çıkmıştır. (YS-s-Tezel Age,sf-365 )1950 tarım sayımı sonuçlarına göre 314 bini daimi olmak üzere 1 milyona aşkın tarım işçisi vardı.

Kırsal ailelerin yüzde 62’si tamamen ait arazilerde çalışıyordu. Ama bunların ezici çoğunluğu 6 Hektardan az toprak işliyordu. Ve bu kendi başına sefil bir yaşamı tek düze, sürdürmekten

Öte bir anlam taşımıyordu. Kırsal kesimde yüzde 18’ide kısmen kendi toprağında, kısmen de başkasının arazisini çeşitli ortaklık ve yarıcılık yöntemleriyle işlemekteydi. 1920’lerde toprak dağılımında dengesizlik ne ise 1940’ların sonunda biraz daha bozularak devam etmiştir.

Tarım teknikleri bakımında Kemalistlerin dönemin köylülerin ezici çoğunluğu bakımından

Herhangi bir iyileştirmeden söz edilemez.1920’lerin başında Türkiye’nin birçok bölgesinde üretim hala tarih öncesinden kalma teknikler, araç ve gereçlerle yapılmaktaydı.

İç bölgelerde kullanılan saban, ne antik çağdaki gibi, ucuna çakmak taşı cinsinden sert bir sivri taş takılmış konca biçimli bir adım hasattı.

Yapay gübre bilinmiyordu. Tohum ekme işi ve hasat elle yapılıyordu. Altı taşlı ilkel bir döven kullanılıyor. Tanenin sapından ayrılması için, binlerce yıl öncesinden olduğu gibi rüzgardan yararlanılıyordu. Aslında Osmanlılar dönemindeki köylerdeki üretimden 1920’lerin başındaki Türkiye’den farkı yoktu.Var olan 1000 traktörde Ege, Marmara ve Akdeniz de ki büyük toprak sahiplerinin eliyleydi.Demir pulluk sayısı bile yalnızca 211 bindi.Buna karşın 1 milyon yüz 87 bin karasaban vardı.1950 yılına gelindiğinde. Osmanlı düzenindeki buğday üretim biçimi yerli yerinde duruyordu. Traktör sayısı 1944’de 956’ya kadar düşmüştür, ABD yardımlarının arttığı 1948 yılında bile 1930’dakinin (2000 binin altında 1756’idi) kalmışta. Demir pulluk sayısı 1944’de 430 bine çıkmıştı ama karasabanın sayısı da neredeyse iki milyona (1 milyon 803 bine ) dayanışmıştı. Bu ilkel üretim koşullarının sonucudur ki, 1946-50’deki 3 milyon 20058 bin ton olan buğday hasadı 1914’deki üretim düzeyini (3-400-000 ) hala yakalayamıyordu. Tabi ekiminin tarla alanlarının ürün gruplarına oranı hiç değişmediği de (1928’de 188,1948’de-188)düşünülürse” (Age-sf-102-354-355- )

  Orta, küçük ve az topraklı yada topraksız köylülerin bütün bir dönem boyunca nasıl feci yoksulluğa, cehalete, perişanlığa, ilkelliğe mahkum edildiği daha iyi anlaşılır .1943 yılında tarım bakanı, Hatipoğlu’nun mecliste yaptığı konuşma Kemalizm yılları boyunca can ciğer kuzu sarması olmanın neme nem birşey olduğunun itirafıydı, aynı zamanda.” Bu geniş yurt içinde yer yer toprağı kendisine yetmeyen ve topraksız insanlarda vardır. Bunların sebebi toprağın benimsenmesinden de ki elverişsizlik vardır toprağın kullanılışında elverişsizlik vardır. Mevcut olan arazinin rasyonel bir surette istismarı henüz ele alınmamıştır.Yurdumda büyük mülkiyet sahipleri vardır, şehirde otururlar.

Mülklerinin semtine uğramazlar, arazileri bomboştur. Öte yandan emeğini toprağa dökmek isteyenler durmaktadır. Sonra memlekette büyük toprak sahipleri vardır. Bunlar topraklarını işletmezler, bu işe sermaye koymazlar, toprağın başına geçmezler, fakat köylü ile ortakçılık yaparak, hususi menfaatlerini temin ederler. Topraklar baş ve atıl sermayesiz ve tekniksiz… sadece ortakçı, köylü emeği ile işlenmektedir.” (Age-sf-366 )

 1923 İzmir iktisat kongresinde işçi temsilcilerinin tarımsal alana dair yaptığı tarifle 1943’te tarım bakanının yaptığı arasında çarpıcı benzerlik Kemalistlerin 20 senede tarımsal alandaki derin eşitsizlik, ilkel üretim araçları kullanımında ve feodal,yarı-feodal üretim ilişkilerinde dişe dokunur hiç bir iyileşme yaratmadığını, dahası Kemalistlerin toprak ağaları sınıfı ile halk düşmanlığı temelindeki işbirliği öyle bir düzeydedir ki, sınıf toprak ağalarının çıkarları zedelenmesin diye genel ekonomik durumun iyileştirilmesi bakımından atılması gereken

zorunlu en basit adımlar bile atılmamıştır.

 Hükümet-toprak ağaları-köylülük arasındaki ilişkinin içeriğine dair şükrü kayalının mecliste yaptığı konuşma çok dikkat çekicidir ” Devlet metruk arazi diye muhacire veriyor. Onlarda imar ediyorlar sonra herhangi bir sahibi çıkıyor ve muhaciri sokağa atıyor. Böyle kaç tane arazi sahibi çıkmıştır. Gedikolat körfezinde yerli halk bataklığı kuruttu.Burada sıtma vardı. Bunlar her türlü bataklığı kuruttular ve yerleştiler.

Ektiler, biçtiler, çalıştılar, kanallar açtılar. Bir zat geldi bu toprakların kendine ait olduğunu söyleyerek bunları buradan çıkarttı. Halk yine topraksız kaldı. Dağlara sığındılar .

Çalı, çırpı, toplayarak geçinmeye başladılar.” (Age-sf-376 )

 CHP’nin en yetkili ağızlarında birisi söylüyordu bunu İnönü iki yıl sonra manzarada bir değişiklik olmadığını şu sözlerle ifade edecektir’”yurdumuzda topraksız çiftinin sayısı, her tasavvurun üstündedir.

En ziyade toprağı taksim edilmiş yerlerimizde bile köylünün yarısına yakın bir miktarı topraksızdır. Başkalarına ait topraklar üstünde, çok fena şartlar içinde ve çok verimsiz olarak çalışmak mecburiyetindeydiler.” (Ümit Doğanay, 1923-1928 döneminde toprak reformu sorunu, Atatürk Dönemi Ekonomik toplumsal sorunları içinde sf-368 )

 Toprak reformu niçin

Pratiğe sunulmalı?1928 yılında meclis açılış konuşmasında M-Kemal hükümete,”toprağı olmayan çiftçilere toprak tedarik etmek meselesiyle ehemmiyetli olarak” uğraşmaları çağrısında bulunmuştu. M-Kemal göçebelere dağıtılıp tapuyla özellikle bu durumu” doğu illerin” de söz etmişti.

 Elbette amaç topraksız ve az topraklı köylülere toprak dağıtmak değil, Kürdistan da ki isyancı aşiretlerin ileri gelenlerinin ekonomik gücünü kırarak onları topraklarından sürgün etmek ve böylece politik gücünü yok etmektir. Bu bir işgal ve ilhakı pekiştirerek bölgeyi politik-askeri olarak egemenlik altına alma politikasıydı ve hiçbir ilerici halkçı içerikte taşımıyordu.

 M-Kemalin talimatı doğrultusunda 1929 yılında,”şark mıntıkası dahilinde muhtaç çiftçilere ” arazi dağıtılması için kanun çıkartıldı. Kanun gereği isyan bölgelerinde büyük toprak sahiplerine ait araziler topraksız köylülere dağıtılmak üzere kamulaştırılacaktı.

 Nitekim 1925’de şeyh Sait isyanının ardından başlayan bu tip girişimler 1930 Ağrı isyanından yeni bir boyut kazandı.1934 yılında” iskan kanunu” meclisten geçirildi. Kanunun 10-maddesinde şöyle deniyordu ’”Reis bey, ağa ve şeyhlere ait olarak tanınmış ,kayıtlı, kayıtsız bütün gayrı menkuller devleti oldu. Bu gayrimenkuller, muhacirlere,

Ve topraksız veya az topraklı yerli çiftçilere dağıtılıp tapuya bağlanır.”(y-s-Tezel-sf-377) Bu içerikli bir madde ancak bir ihtilalin eseri olabilirdi-Reis, ağa beye ait topraklara karşılıksız el konulacağı belirtiliyordu. Fakat ne gariptir ki, bu kanuna oy verenlerin başında büyük toprak ağası emin sözde, Cavit oral, Adnan menderes gibi Türkiye’nin en büyük toprak ağaları geliyordu. O dönem büyük mülklerin toplam olanı yüzde 1,orta Anadolu da yüzde 6 idi.

Büyük mülk toprakların asıl yoğunlaştığı yerler Güneydoğu ve Akdeniz di. Güneydoğuda büyük mülk arazilerin işlenen toplam oranı yüzde 59,Akdeniz de yüzde 33’tü- Aynı oran

Marmara da yüzde 25 ve Egede yüzde 16 idi- kanuna esasen konu edilen bölge Doğuda Anadolu da ise bu ar bunlardan çok daha düşük, yüzde 13 seviyesindeydi”.( Age-sf-338 )

Akdeniz de, Egede ve Marmara da büyük mülkler biçiminde toprak yoğunlaşması Doğu Anadolu’nun çok üstündeydi ama kanun Kürtlere özellikle belirli bir bölgeye yönelik olarak çıkarılmıştı. Batıda Osmanlıdan kalma tımar ve iltizam kağıtları bile tapu için yeterli iken Kürtlerin, daha doğrusu isyancı Kürtlerin topraklarına el konuyordu.

  Görüleceği gibi bu kanun feodal toprak mülkiyetine, büyük toprak sahipliğine, reis, bey, ağa ve şeyhler karşı değil, isyancı Kürt reis, Kürt ağa, Kürt bey, Kürt şeyhlerin topraklarını gasp etmeye dönük gerici, işgali pekiştiren bir girişimdi. Bu kanun çerçevesinde 48 bin yerli topraksız aileye toprak dağıtılması yanında, kolonyalist bir mantıkla 41 bin göçmen aileye toprak verilerek bölgeye yerleştirildi. Sonraki yıllarda Türkiye genelini kapsayan toprak referandum girişimleri zaman zaman gündeme geldi. 1935 yılında kabul edilen CHP programına’ ”her Türk çiftçisini yeterli toprak sahibi etmek. Topraksız çiftçiye toprak dağıtmak için istimlak kanunları çıkarmak lüzumludur” maddesi eklendi.1937 yılında, anayasanın, kamulaştırma bedelinin peşin ödeneceğine dair 74-maddesi değiştirildi. İçişleri bakanı, Şükrü Kaya, toprak reformunun zaruretini 1937’de mecliste yaptığı konuşmada şöyle dile getiriyordu’” 18 milyon Türkü’ün 15 milyonu çiftçidir.

 Bu milyonun çoğu toprağından çalışmaz. Muğla Vilayetinin köyceğiz kazası tamamıyla çiftçilik ağalarının elindedir. Hükümet konağı bir çiftlik ağasının türbesi içindedir. Köylünün zerre kadar toprağı yoktur. Muğla’nın yarı, çiftçisi topraksızdır. Çalışmayan ağa oturur, köylü çalışır. Antalya’da böyledir. Şark vilayetlerinde böyledir.”der ve devam eder’”(topraksız çiftçi )kendi topraklarında el emeğine kendi hakim olmazsa bu memlekette daha ne yapmak istiyoruz? Bu inkılabın yeri ve şerefi olur mu? kendi vatandaşını topraksız bırakıp şu veya bu materyal idealler peşinde koşmak kendi kendimizi aldatmak değilmidir ? ”(Age-381 ) peki ne oldu?”inkılap yer ve şeref” kazandı mı? Vatandaş aldatılmaktan kurtuldu mu? sonuç tam bir hiç oldu. Başka türlüsü de beklenemezdi zaten, Şükrü kaya Muğla milletvekiliydi. Onun meclis gündeminde o yörenin toprak ağalarıydı.

Dahası Adana, Mersin, Antalya, İzmir, Manisa, Eskişehir, Balıkesir vb-illerin toprak ağaları bizzat M-Kemalinde isteği ile meclise atanmışlardı. Bazıları buna seçim demiş olsa da, aslında olan M-Kemalin tek seçici olması ve parlamentoya kimin gireceğine karar vermesiydi. 1920-50 aralığında milletvekillerinin yüzde 25’i serbest meslek sahibiydi. Bunların üçte biri ticaretle uğrasan yada büyük arazi sahiplerinin çocuğuydu. Milletvekillerinin yüzde 10’u tüccar ve yüzde 7’si büyük arazi sahibiydi. genç kalan yüzde 47’de yüksek bürokrasiden gelmekteydi” (Age-sf-141 ).

 Beylerin, paşaların, tüccarların ve devlet bürokratlarının egemen olduğu bir mecliste halkın yararına kanunlar çıkarılması. Elbette beklenemezdi. Peki M-Kemal ?O salt ideolojik-politik olarak değil, sahip olduğu mülk çeşitliliği ile de toprak ağası-tüccar-sanayici-kendinde birleşmişti.En büyük toprak sahiplerinden birisi olan, Emin Sazak’ın 70 bin dönüm,bir başkası olan Adnan menderesi 6 bin önüm toprağı vardı. M-kemalin sahip olduğu arazi ise300 bin dönümdü. Bunun sonunda bire bir, malt, tuz, soda, gazoz, deri ve ziraat aletleri,demir fabrika ve mandıraları, bir çeltik fabrikasında yüzde 60 hissesi vardı.13 bin 100 baş koyun,443 baş sığır,ve 69 at sahiptir.16 Traktör,13 biçer döver ve harman makinesi,5 kamyon ve kamyonet,bir deniz motoru, 2 binek otomobili vb-vb-ona ait mülkiyet arasındaydı.” (Salih Barak, bilinmeyen yönleri ile. Atatürk,1966 basımı ) Böyle bir göstermelik meclis ve böyle bir ebedi liderin olduğu bir yerde toprak reformunun hayata geçmeyeceği bir sır değildir.1937-38’de affedilen rafa kaldırılan toprak reformundan sonra 1945’de,”çiftçiye toprak dağıtılması” meclise sunuldu. Sovyet orduları 24 Nisanında Berlin’i kuşatmış,7 mayısta Almanya teslim olmuştu

Toprak reformu kanunu ise 14 mayıs 1945’te meclise gelmişti. Recep Peker kanunu gerekçelendirirken sarf etmiş olduğu sözler gerçek niyeti kolayca ele veriyor du”çiftçi seller gibi her bir yana akacak ideolojilerin nerede, geldiği belli olmayan etkileri…toplum hayatını kökünden rahatsız eder.”(y-s-Tezel.Age-sf-398 )

 Recep Pekerin ifade ettiği Sovyetler Birliğinin 2.dünya savaşından zaferle çıkmasıyla sosyalizmin,”azgın sel gibi her yana akak” olmasının yarattığı korku Türkiye’nin ABD limanına sığınmasıyla geçiştirilmiştir.194’te kanun muhalife rağmen hükümetin istediği biçimde çıkmıştır.

 Ama kanunun uygulanması için gerekli olan tüzük ancak iki yıl sonra 1947’de yayınlanır. Kanunu yapan, tüzüğü çıkartan İnönü hükümeti, kanunu hiçbir zaman uygulamadı.1948’ gelindiğinde İnönü, mecliste görüşülürken kanuna en sert muhalefet edenlerden biri olan büyük toprak sahiplerinden Cavit Oralı tarım bakanı yaptı. Yine İnönü hükümeti 1950’den hemen önce topraklandırma kanununu, özel büyük arazileri kamulaştırma olanağı bırakmayacak taarruzda değiştirerek, toprak dağıtımı yönünden kanunu geçersiz kıldı .

 Arık ABD vardı ve yeterli toprağı sahip olmadığı için” nereden geldiği belli olmayan ”ideologların peşine takılma ihtimali olan yoksul köylülere toprak dağıtarak temin etmeye gerek kalmamıştır.

 Devlet bunun böyle ABD mali sopa kullanacaktı-köylü yine topraksız aç ,sefil ve peşinde aldatılmıştı” köylü milletin efendisiydi” ama onların toprak ağaları(beyleri kısım geriye kalan yoksul köylüler büyük toprak sahipleri ve bütün büyük mülk sahipleri”milleti”nin kalesiydi, hem de en ilkelinden İşçi sınıfına sefalet Reva görüldü 1925’te toplanan İzmir iktisat kongresinde  sendika, 8 saatlik işgünü, kadınlara doğum öncesi ve sonrası 8 hafta ve her üç gün izin ,fazla mesaisinin iki kat ücretlendirilmesi gibi işçilere dönük bir dizi olumlu kararlar alınmışı.