ERDOĞAN AKP İKTİDARI GÜÇSÜZLÜĞÜN SAVAŞ TAMTAMLARI ÇALARAK GİZLEMEYE ÇALIYOR…!-

Saray talimatnamesini yerine getiren yandaş borazanı medya organlarında yazan satlık kalemşörlere inanılacak olunursa, ordu Suriye topraklarına girerek “büyük moral bulmuş”tur! Şeriatçı ya da burjuva laikçi oluşu pekte fark etmeyen Türkçü şovenizm, bölgenin diğer halklarına karşı düşmanlıkta hemen her zaman ortaklaştı. Yeni Osmanlıcı hayalcilerden “Ata toprakları” üzerine; “Adriyatikten Çin Seddine Büyük Türk Dünyası” üzerine az nakarat dinlemedik. Ruslar, “yeter artık haddinizi bilin!” diye çıkışınca, sus-pus olana dek böyleydi.

Şimdi, bölge savaş bölgesi haline gelmişken, vazgeçilmemiş yayılmacı istemleri pratiğe geçirmek için, çelişkilerden ve güç dengesi durumundan yararlanmayı da içeren bölgeye yönelik politika,-Ceraplusun işgali ve fiili olarak tampon bölge oluşturma adımı-  yeni bir evreye gelmiştir. Amerikancı, Batıcı, NATO’cu Türk egemenleri ve politik-askeri kliklerinin politikasını basit kukla devlet ya da devletçiklerin politikasından ayıran yönü, gücüyle orantısız da olsa, kendi hesabına bölge politikaları izlemesi, vazgeçmediği ve kolaycada geçmeyeceği emellerinin yayılmacı olmasıdır. Ceraplusu işgal ederek Suriye topraklarında “ Tampon bölge oluşturmak”; oraya ÖSO çetelerini yerleştirip Türkiye’ye “sığınan” Araplarla takviye etmek; o mevziyi de Kürtlere karşı hem bir kalkan hem de yeni bir harekât üssü yapmak, Kürdistan’da işbirlikçi güçler üzerinden edindiği ya da edineceği mevzileri Kürt direnişine karşı ve Araplarla ilişkilerinde kullanmak, bu hesaplar dahilindedir. “Millet”in “Reis”i ile Başbakanı, “Çözüm mözüm yok” dediler! “Kürt kardeşlerimizi bu beladan kurtaracağız, terörün sonunu getirene dek çekilmeyeceğiz!” vb. açıklaması, bunun yeniden ilanıdır.

Türkiye, işbirlikçi yönetici güçler tarafından, on yıllardır bölgede Batılı büyük emperyalist güçlerin kullanışlı “stratejik müttefiki” ve petrol-doğal gaz kaynaklarına erişim için hem şantaj gücü, hem de atlama tahtası olarak gördükleri ve bu yönde takviye ettikleri bir “bölge aktörü!” 1947’den beri, Amerikan emperyalizminin çıkarlarını kendilerine kutsal görev edinmiş faşist dinci sağ muhafazakar, din tüccarı, burjuva laikliğine dahi düşman; ilk gençlik yıllarından başlayarak işçi sınıfına, emekçi ve yoksul halk kesimlerine, onların baskı ve sömürüden kurtulmasını isteyip bunun için mücadele eden devrimci ve sosyalist kesimlere karşı büyük bir kinle, ve kelle avcılığı için yanıp tutuşan bir hırsla hareket edenler ülkeyi yönetiyor. Her sıkıntıya düştüklerinde, “millet”,”vatan”, “bayrak”, “ezan” üzerine yaldızlanmış, ancak her yanından riyakarlık akan sözler ederek halk kitlelerini yanlarına almaya çalıştılar. Bunu günümüze dek genellikle başardılar. Hem bunu başardılar hem de ülke topraklarını ve kaynaklarını ağababaları Amerikan şefleri başta olmak üzere Batılı yağmacı tekelci sermayeye peşkeş çekmeyi. Hem uşaktılar, hem de baskın! Emperyalist haydutlara karşı mücadele edenleri evlerinde, sokaklarda, ünriversitelerde, işyerlerinde, üniversitelerde ve çeşitli direniş mevzilerinde katledip, işkence ve darağaçlarıyla teslim almaya ve yıldırmaya çalıştılar, ama “dış güçler bizi bölmeye çalışıyor, birlik olalım!” diye bağırmayı da ihmal etmediler. Arsız, riyakar ve fakat güç sahibiydiler. Polis ve ordu birlikleri, MİT ve gizli-açık çeşitli özel savaş kuvvetleri, büyük muhbir ağı, korucu türünden paralı ve aynı zamanda cehaletin girdabındaki para-militer taburları, emirleri altındaydı. Darbeler yaptılar, yaptırdılar, kitle katliamlarına giriştiler, yasaklar koyup sıkıyönetim idarelerine baş vurdular; olmadı. Hakları için mücadeleye atılanlar çoğaldıkça, onların da barbarlıkları arttı. Ne de olsa, burjuvazinin dünya ölçeğindeki ve yüzyılları bulan deneyimiyle de sınırlı kalmayan, daha kölelik döneminden başlayıp gelen ne kadar insanlık düşmanı birikim varsa, ona sahip olarak yönetiyorlardı.

Ama her şeyleri; söylemleri, birbirlerini ihanetle suçlamaları, başvurdukları gaddarlık, hepsi çıkarlarına bağlıydı; para ve mülklerini korumak üzere iktidar gücünü kaybetmemek dışında “kutsal”ları yoktu! İktidar, para, mal-mülk, servet, ve onların üstüne kurulan güç demekti. 15’da olanlar, bunun savaşıydı. Devlet “alabora” oldu! Birlik üzerine tüm söylemin yalandan ibaret olduğu açığa çıktı. “Kahramanlar” bir anda, “hain” ilan edildiler.

Klikler, çeteler, yağma grupları güvensizlik içinde, koltuklarını kaptırmama kavgasını sürdürüyorlar. Büyük korku içinde birbirlerini de kollayarak, güç gösterisiyle, güçsüzlüklerini örtme savaşındalar! Güçsüzlüğün gücüdür bu!

İşçiler, kent ve kırın emekçileri, yoksulları, topraksızları, barınaksızları, işsizleri, şu ya da bu farklılıkları ve aidiyetleri nedenli olarak baskı altında tutulup ezilenlerin, en küçük direnişlerinde karşılarına güç olarak çıkan ve tüm vahşetiyle üzerlerine çöken bu güçsüzlüğü henüz yeterince kavramamış oldukları için “güçlü”dürler!

Toplumsal yaşam oysa, öğrenme laboratuvarıdır: İşçiler, diyelim hakları için direndiklerinde, karşılarında neden polisi, hükümeti, işverenleri hepbirlikte gördüklerini sorgulamadan ilerleyemezler. “Milletin birliği” söyleminin işçi ve emekçilere karşı bir tuzak olarak kullanıldığını, Metal işçilerinin-ki çoğu milliyetçi-muhafazakar olduklarını söylüyor, AKP ve MHP’ni destekliyorlardı- direnişi karşısında, Erdoğan’ın, patronları saldırıya davet eden açıklamalarına ve başka her direnişe hükümet-devlet saldırılarına bakarak görebilirler. “Millet’in evi”, şeriatçı zikir gösterilerine ev sahipliği yapar. Ama, grevci işçiler, direnişçi kent emekçileri, laik-demokratik ve parasız eğitim isteyen gençler, kadına vahşeti reddedenler, Kürtlerin taleplerini haykıranlar, savaş borazanları öttürme yerine savaş karşıtlığını dile getirenler, istemleriyle ortaya çıktıkları heryerde polis-asker zorbalığıyla karşılanırlar. Türk, Kürt, Arap ve diğer etnik-ulusal kökenlerden gelen işçi ve emekçilerin; hangi dini-mezhebi inançtan olursa olsun sömürülüp ezilen kitlelerin, diyelim Suriye’ye asker çıkarmada, ya da Kürtlere düşmanca politikanın sürdürülmesinde en küçük yararı yoktur.

Suriye’de askeri olarak sağlanacak bir ilerlemenin, “darbe girişimiyle alabora olmuş ordu”ya ve gücünün zirvesinde güçsüzlüğü fiilen kanıtlanmış iktidar partisine moral vermesi, olsa olsa şovenizmi güçlendirir, ki emekçilerin farklı kesimlerini birbirlerine düşman etmekten başka bir şeye yaramaz. Ayrıca, sahadaki büyük güçlerin, “hadi biraz moral toplasınlar” diye operasyona izin vermedikleri, çıkarları gerektirdiğinde, “ötesi yasak!” diyecekleri-demeye başladılar bile-;bu durumda da işlerin sarpa sararak “moral durum”un tersine işlemesi olasılığının hayli yüksek olduğu da, bugünden bellidir!

CHP ve MHP’nin yedeklenmesi ve yargı ve askeri organların, tüm militarist güçlerin Erdoğan ve hükümetinin emrinde birleştirilmesinin halk kitlelerine yararı olmadığı gibi, askeri darbelerin bu yolla engellenmesi düşüncesinin de geçerliliği yoktur.

Farklı sınıfsal çıkarları olan bir toplumun gerçekliğini görerek kendi talep ve çıkarları için mücadele etmek; örgütlenmek, bilinçlenmek, güç toplayarak direnişi daha güçlüce sürdürmek, çeşitli  uluslardan ve ulusal topluluklardan, tüm dini-mezhebi kesimlerden işçi ve emekçilerin yararına olan tek doğru yoldur. Bunu başaramayan işçi ve emekçilerin başkalarının başarılarında kendi yenilgi ve başarısızlıklarını yaşamaları kaçınılmazdır.