Kılıçdaroğlu tecrit olmuşluğunu aşmak için NATO zirvesine dair kusa bir basın açıklaması yaptı ve her hangi bir soru almadan basın toplantısını bitirdi.Aslında Kılıçtaroğlu sıklıkla devlete Devlet kuşan CHP aklının yön verdiğini öne sürerek devletin Ali çıkarlarının merkezde tutulmasını söyleyerek NATO üyeliğinin önemine dikkat çekerek TC devletinin çıkarlarının merkezde tutulması gerektiğine dikkat çekti. Aslında Saray iktidarının dış politikasında, emperyalizme ve NATOya bağlılık dışında söylediği farklı birşey olmadı.Kemal Kılıçdaroğlunun NATO zirvesine dair konuşmasında dikkat çeken yalnızca söyledikleri değildi; söylemedikleri de en az onlar kadar dikkat çekiciydi.“Türkiye NATO’nun güçlü ve güvenilir bir müttefikidir.”“Türkiye NATO üyesidir.”“Türkiye NATO’nun ileri karakolu değildir.”Konuşmanın omurgasını oluşturan bu cümleler, aslında uzun yıllardır Türkiye’nin resmi dış politika literatüründe kullanılan ifadelerin farklı bir üslupla yeniden kurulmasından ibaretti. Ton değişmişti; içerik büyük ölçüde Erdoğan rejiminin açıklamalarıyla aynıydı.Oysa asıl soru şuydu: Kendisini Cumhuriyet’in kurucu mirasına, tam bağımsızlık ilkesine ve zaman zaman anti-emperyalist referanslara dayandıran bir siyaset, NATO’yu sorgulamadan ve nasıl bir örgüt olduğunu ortaya koymadan NATOnun güçlü bir müttefik örgütü ilan ediyordu. Bu soruya konuşmada bir yanıt yoktu.Çünkü burada yalnızca bir dış politika tercihi değil, ciddi bir siyasal paradoks bulunuyor.NATO herhangi bir uluslararası işbirliği örgütü değildir.Kuruluşundan bu yana Yugoslavya’dan Afganistan’a, Libya’dan Irak’ın kuşatılmasına kadar birçok askeri müdahalenin merkezinde yer alan; Soğuk Savaş sonrasında ise etki alanını sürekli genişleten bir güvenlik mimarisidir. Bu nedenle özellikle sol ve anti-emperyalist siyasal gelenekler tarafından yalnızca askeri bir ittifak olarak değil, küresel güç dengelerini koruyan bir yapı olarak eleştirilmiştir.Böyle bir yapının üyeliğini stratejik zorunluluk olarak savunurken aynı anda anti-emperyalizmden söz etmek, açıklanması oldukça güç bir çelişkidir.Üstelik “Türkiye güçlü bir NATO ülkesidir” söylemi de gerçek güç ilişkileriyle tam olarak örtüşmüyor.Resmî belgelerde tüm üyeler eşit görünür. Fakat dünya siyasetini şekillendirenler bilir ki NATO’nun ağırlık merkezi Washington’dur. Almanya’nın, Fransa’nın ve Birleşik Krallık’ın etkisi de Türkiye’nin çok üzerindedir. Türkiye büyük bir orduya sahip olabilir; ancak ittifakın stratejik yönelimlerini belirleyen ülkeler arasında değildir.Dolayısıyla “eşit ortaklık” söylemi, hukuki metinlerde karşılığı olsa bile siyasal gerçeklikte uyum içinde değildir.Konuşmanın belki de en dikkat çekici yanı ise Ankara’da yaşananlara neredeyse hiç değinmemesiydi.Türkiye, 7-8 Temmuz’daki NATO Zirvesi’ne hazırlanıyor.Başkent adeta yeniden dekore ediliyor. Milyonlarca liralık harcamalar yapılıyor. Güvenlik tedbirleri olağanüstü boyutlara çıkarılıyor.Fakat bütün bunların yanında başka bir tablo daha var.Son günlerde çok sayıda gözaltı ve tutuklama kararı verildi. Hukukçuların “önleyici tutukluluk” olarak tanımladığı uygulamalar yeniden tartışılmaya başlandı. Üstelik bu süreç yalnızca gençleri değil, ileri yaştaki yurttaşları da kapsıyor.İktidar bunların NATO Zirvesi’yle ilgisi olmadığını söyleyebilir.Ancak kamuoyunun önemli bir kesimi farklı bir soru soruyor:Acaba Ankara, zirve öncesinde yalnızca caddelerini mi temizliyor; yoksa siyasi alanı da mı steril hale getiriyor?SiyasetBu sorunun bugün kesin bir yanıtı olmayabilir.Fakat bu kadar yoğun güvenlik politikalarının uygulandığı bir dönemde, ana muhalefet liderinin bu tartışmaları tamamen görmezden gelmesi de sıradan bir tercih değildir.Bir başka dikkat çekici ayrıntı ise basın toplantısının sonunda ortaya çıktı.Kılıçdaroğlu soru almadı.Demokratik siyasette basın toplantısı yalnızca konuşmak değildir; hesap vermek, eleştirilere cevap vermek ve kamuoyunun merak ettiği sorularla yüzleşmektir.Oysa bugün Türkiye’nin konuştuğu mesele yalnızca NATO değildir.CHP’nin yaşadığı krizdir.Mutlak butlan tartışmasıdır.“Arınma” söylemidir.Parti içindeki meşruiyet tartışmalarıdır.Ve bütün bunların ortasında yapılan tek yönlü bir açıklama, doğal olarak cevaplardan çok yeni sorular üretiyor.Belki de en temel sorun şudur:Türkiye’de siyaset uzun zamandır kavramlarla gerçeklik arasındaki mesafeyi büyütüyor.Bağımsızlık deniliyor ama bağımlılık tartışılmıyor.Anti-emperyalizm deniliyor ama NATO sorgulanmıyor.Demokrasi deniliyor ama soru alınmıyor.Hukuk devleti deniliyor ama zirve öncesinde yaşanan olağanüstü güvenlik atmosferi konuşulmuyor.Kavramlar yerinde duruyor.Ama içleri giderek boşalıyor.Siyasetin en büyük krizi de tam burada başlıyor.Çünkü tarih bize şunu defalarca gösterdi:TarihBir ülke yalnızca dışarıya bağımlı olduğu için değil, kendi kavramlarıyla yüzleşmeyi bıraktığı için de güç kaybeder.Ve belki bugün asıl ihtiyaç duyulan şey, NATO’nun emperyalizmin savaş aparatı olduğunu görerek NATO Dağıtılsın Tüm Emperyalist İki Anlaşmalar İptal edilsin “ şiarının yükseltilmesi ve emperyalist zincirlerimin kırılarak tam bağımsız anti-emperyalist çizgide ilerlemektir.Gerisinin boş lakırtı olduğunu unutmayalım.
Halkın Birliği Devrimci Halkın Birliği