Diyanetin Duaları Emekçi kadınların İşsizlik ve Yoksulluk Sorununa Çare Olmuyor.:!

Faşist saray rejimi toplumsal desteğini kaybettikçe daha çok dini gericiliğe ve milliyetçiliğe sarılıyor.

Sömürünün hükmü sürsün diye faşist baskı arttıkça, emekçi yoksullar daha barınaksız, eğitimsiz, güvencesiz, geleceksiz, sağlık olanaklardan uzak olmaya; minare, kubbe, cüppe, sarık, Kuran kursu, imam hatip sayısı katlanarak artmaya ve diyanet kurtarıcı olarak devreye sokulmaya başlıyor

Barınmak için çare arayan üniversite öğrencileri sokakta yatarken, Birleşmiş Milletler Genel Merkezi’nin hemen karşısına inşa edilen 291 milyon dolarlık Türkevi, Diyanet İşleri Başkanı’nın duaları ve Erdoğan’ın “Türkiye’nin büyüklüğünü yansıtan bir başyapıt” böbürlenmeleriyle New York semalarına yükseliyor. “Bu gökdelenin maliyetiyle kaç yurt yapılırdı?” sorusu sokaktaki çocuğun bile dilinde. Her biri yüzlerce milyona inşa edilen 1150 odalı Ak Saray, Marmaris’teki yazlık saray ve Ahlat’taki kışlık sarayın 1 günlük harcamasıyla kaç asgari ücretin ödenebileceği gündelik hesaplar arasına çoktan girdi. Halkın faturalarla, kiralarla, en temel ihtiyaçlara gelen zamlarla “sabır” çekerek, tefekkür ederek baş edemeyeceği en çıplak biçimiyle ortada.

Son yirmi yıldır üzerine beton dökülmedik yer bırakmayan, müteahhitleri zengin eden, her vesileyle TOKİ’yle övünen, tüm rantı inşaat üzerine kuran Saray iktidarının yönetiminde, gelinen noktada insanların başını sokacak bir ev, çocuğunu sağlıkla gönderebileceği bir okul, yerleştireceği bir yurt, güvenle bırakabileceği bir devlet kreşi bulamayışı yaşadığımız çoklu kriz halini sembolize ediyor.

Ev kiralarındaki fahiş yükselişe pandemide küçücük sınıflara 40 çocuğun tıkıştırıldığı yıkık dökük okullar, 1 buçuk yıllık pandemide çivi çakmayıp, yeni başlatılan okul tadilatları, üniversitelilerin yurt ve barınma sorunu eklenince, bu çoklu krizin en derinden sarstığı kesimin emekçi aileler olduğu apaçık görünür oldu.

Hiç şüphesiz bu krizde on yıllardır devletin sosyal alanlardan tümüyle çekilmesi, bu alanların dibine kadar özelleştirilmesi, piyasalaştırılması etkili. Ancak bir boyut daha var ki gündemin ayrı bir kalemiymiş gibi tartışıladursa da, ana muhalefet “aman milletin hassasiyetlerine dokunmayalım” diyerek kenarından dolaşsa da, tüm bu meselelerin göbeğinde: Diyanet’in cbüyüklüğü-ululuğu.

İşsizlik korkusu almış başını gitmiş, ücret zamları yılın ilk aylarında çoktan erimişken, çalışma saatleri uzamış, mesai ücretine mahkûmiyet artmışken, market fiyatları el yakar, kiralar arşa çıkar, eğitimde yükler ağırlaşır, hastaneden randevu almak şans işi olurken… Yani yaşamı sürdürebilmek imkansızlaşırken bir yandan da Diyanet İşlerinin hayatın her alanında büyük bir haşmetle boy göstermesi, tartışmanın orta yerine yerleşmesi bir tesadüf mü?

Sadece Diyanet İşleri Başkanının her yerde devletin “eş sureti” olarak “reisle” birlikte katıldığı dualı açılışlar, yaptığı açıklamalar, verdiği fetvaların içeriği, “yaşam tarzına müdahale” tartışması değil konu. Diyanet’in toplumsal yaşamın her alanında , halkın en temel ihtiyaçların giderilmesine aracı kılınan kurum olarak gündelik hayatın tüm damarlarına kadar yayılmasının yarattığı somut bir tartışma sözünü ettiğimiz.

Erdoğan’da sembolleşen ve giderek daha fazla kutsallaştırılan devlet anlayışı, kimi zaman dış politikada, kimi zaman muhalefeti bastırmada kullanılan beka sorunu, bunun üzerinden toplumun teyakkuza geçirilmesi ve dinselleşmeyle milliyetçiliğin iç içe geçişi, tek adam rejiminin alamet-i farikası. Bu rejimde Diyanet’e biçilen rol, şiddeti artan ekonomik, toplumsal, siyasal, kültürel sancılara karşı halka doz doz tefekkür, sebat ve itaat neşretmek.

2010 yılında kurumun yetki ve sorumluluklarını belirleyen kanunun yeniden düzenlenmesi ile Diyanet İşleri Başkanlığı yeni görevler üstlendi, çalışma alanı oldukça genişletildi. Özellikle “cami dışı din hizmetlerinin önünün açılması” ve kurumun “toplumun din konusunda aydınlatılması için her türlü imkândan yararlanmaya memur edilmesi” ile hemen her alanda çok daha aktif bir Diyanet hedefine hukuki bir zemin de sağlandı. Hedef kitle olarak özellikle kadınlar, çocuklar ve gençlerin vurgulandığı, bütçenin ve kadronun Diyanet’e boca edildiği mevzuatlar hazırlandı.

Bugün Diyanet İşleri Başkanlığı, sahip olduğu geniş imkanlar, camiler, kurslar, kreşler, okullar, yurtlar, aile merkezleri, irşat büroları, evlilik okulları, televizyon, radyo, yayınevi, fetva hatları, vakıf aracılığıyla kurduğu ticarethaneler, dış politikada etkin figürler haline gelmesini sağlayan yurtdışı temsilcilikleri, bakanlıklarla imzaladığı protokoller, devasa bütçeler, her yere yayılan personelle devletin adeta “sureti” olmuş durumda. Özellikle kentlerin yoksul mahallelerinde ve taşrada kadınlar ve çocuklar için bizzat devletin kendisi!

Mesela Milli Eğitim Bakanlığı’nın yeterince tam gün kreşi, yurdu yok, açmak için “bütçesi”, olanı sürdürmek için yeterli personeli yok ama Diyanet’in, tarikat ve cemaatlerin, devletin protokollerle milyonlar aktardığı İlim Yayma Cemiyeti, TÜVGA ve Ensar Vakfı’nın her şeyi var. Aile Bakanlığı’nın her ilde kadın danışma merkezi, şiddet izleme ve önleme merkezi, cinsel şiddet kriz merkezi, sığınmaevi, çocuk destek merkezi, yeterli sosyal hizmet uzmanı, başvuru alan görevlisi yok ama Diyanet’in 81 ilin 400 noktasında, binlerce personel ve büyük bir bütçeyle çalışan Aile İrşat Merkezleri var. Mesela Kredi ve Yurtlar Genel Müdürlüğü’nün yurtlarda görevlendirdiği psikologlar, sosyal destek uzmanları, sağlık görevlileri yok, ama Diyanet’in üniversite kampüslerinde ve yurtlarda aile büroları, manevi destek adı altında din görevlileri var. Mesela çocuk esirgeme kurumlarında, yaşlı bakım evlerinde, hastanelerde, cezaevlerinde bu alandaki özel ihtiyaçlara uygun psikolog, sosyolog, sosyal hizmet uzmanı sayısı yetersiz, ama hepsinde bol bol din görevlisi, vaiz ve vaize var. Mesela, organize sanayi bölgelerinde kreş, yeterli sağlık birimi yok, işyerlerinde yeterli sayıda işçi sağlığı iş güvenliği uzmanı yok, ama tüm işçi havzalarında onlarca cami, binlerce din görevlisi var. Mesela Aile Sağlığı Merkezlerinin mahalle taraması yapan, kadınlara ve çocuklara destek olan, sorunlarını yerinde görüp çözen yeterli ebe ve hemşiresi yok, çünkü özelleştirildi bu alanlar ama Diyanet’in “irşat faaliyetleri” adı altında ev taraması yapıp, günler, sohbet toplantıları düzenleyen binlerce vaizesi var. Belediyelerin yoksulluk nedeniyle başvuru yapan kadınların ihtiyaçlarını karşılamak için yeterli bütçesi olmadığı söyleniyor ama mahallelerde tarikat ve cemaat bağlantılı derneklere devlet eliyle akan milyonlarca lira var, bizzat devlet kurumlarının kendilerine başvuran yoksul kadınları bu derneklere yönlendirme “hizmeti” var!

Piyasanın, sermayenin, sömürünün hükmü sürsün diye baskı arttıkça, yoksullar daha barınaksız, eğitimsiz, güvencesiz, geleceksiz olmaya, yoksulların ölümleri sıradanlaşmaya, minare, kubbe, cüppe, sarık, Kuran kursu, imam-hatip sayısı katlanarak artmaya başlıyor.

Çocuklar cemaat ve tarikatların sefil yurt binalarında, sıbyan okullarında istismara uğrar, yanarak can verirken, babaları yedi kat yerin dibinde, inşaat şantiyelerinde ölüyor. Organize sanayi bölgelerinde bant hiç durmasın diye makinelerin acil durum butonları iptal edilir, işçiler sakat kalırken, “takdir-i ilahi” devreye sokuluyor. Kadınlara reva görülen şiddet, eşitsizlik, ayrımcılık ve itaat zorunluluğu “fıtrata” bağlanırken, kadınların en küçük talepleri “fıtrata ters” diyerek suçlulaştırılıyor. Kadınların “terbiye” edilmesi evde, sokakta, okulda, otobüste, parkta, yurtta, işyerinde “mümin erkeklerin” görevi ilan ediliyor. Çözüm arayan kadınlar, Aile İrşat Merkezlerinde “Daha çok Kur’an oku, alttan al, yuvanı dağıtman günah” sözlerini duyuyor. Hak arayanlar, adalet saraylarında içinde hadis ve Kur’an alıntıları geçen mahkeme kararlarıyla karşılaşıyor. Geride kalanların “Allah devlete millete zeval vermesin” diyerek kendilerinin ne zaman ve ne uğruna zeval olacağını bilmeden boyun eğerek yaşaması, çalışması, susması bekleniyor.

Çoklu krizin ortasında büyüyen dertlere rağmen sessizlik, boyun eğiş ve olan bitene toplumsal rıza; hatimlerle, dualarla, fetvalarla, fetih namazlarıyla, mehterlerle sağlanmaya çalışılıyor. Fıtrata, sebata, itaata dayalı tek adam düzeninde hayatın gerçekleri “rıza göstermeyi” zorlaştırdıkça topluma daha çok sopa gösterilirken, rejim iyiden iyiye dinsel bir cüppeye bürünüyor.

Laikliğin soyut bir mefhum, yalnızca bir “yaşam tarzı” meselesi değil, tüm toplum ama özellikle de yoksul halk için temel bir ihtiyaç, somut yaşamsal bir gereklilik olduğu gerçeği her geçen gün daha açık bir biçimde ortaya çıkıyor. İktidara oy verenler de dâhil olmak üzere toplumun çok geniş bir bölümünde dinin nasıl istismar edildiğine ve ne için kullanıldığına dair anlamlı, değiştirici ve harekete geçirici bir tartışmanın zemini bugün daha somut, daha olanaklı. Bu istismarla mücadele etmek, özellikle şiddeti, adaletsizliği, yoksulluğu, eşitsizliği en derinden yaşayan emekçi kadınlar açısından meşru. Yurt, okul, kira, pazar market fiyatları, ağırlaşan çalışma koşulları, geçim derdi, gelecek kaygısı, şiddet ve istismarın artışı karşısında biriken öfkeyi tevekküle dindirme çabası, bu sömürü düzeninin fıtratında din istismarı olduğu gerçeği, sömürü düzeni ve din istismarıyla mücadelenin birbirinden ayrılamaz olduğunu gösteriyor.

Sermaye muhalefetinin bir kesiminin, “Aman milletin damarına basmayalım” diyerek meseleyi “inanç tartışmasına” indirgeyen, geniş halk kesimlerinin yaşamsal talepleriyle iç içe geçmiş laiklik sorununu yalnızca “hassasiyet” meselesi olarak ele alan yaklaşımı, “Bizi iktidara getirin, halledeceğiz” diyerek sandığa indirgemesi, bu istismarla her alanda toplumsal bir mücadele yürütmenin dayanaklarının altını oyuyor. Mücadele meşruluğunu yalnızca seçimde kullanılacak bir oya ve seçim beklenticiliğine endeksliyor. Geniş halk kesimlerinin hayatının her anı siyasetle belirlenirken, halkı siyaset dışına itiyor, kendi iktidar projesini siyasetin merkezine koyuyor. Bunda, halka güvensizlik kadar, olan biteni sadece bir “yaşam tarzı” meselesi olarak gören ve sömürü düzeniyle bir alıp veremediği olmadığı için onunla bağlantısını kurmaktan imtina eden düzen seviciliğin de payı var.

Sermaye muhalefetinin AKP içinden çıkan kesiminin ise toplumun önüne koyduğu “ılımlı İslamcılık” ve IMF ile yeni anlaşmaları içeren piyasacılık reçetesinin ötesinde hiçbir önerisi yok. Geçmişlerine, programlarına, iddialarına ve söylemlerine baktığımızda tek adam rejimine kötü malzemeyle yapılan “demokrasi” ve “normalleşme” makyajından, bugün milyonların derdinin esası olan piyasacılık, sermaye sevicilik ve dinselleşmenin özüne dokunmayan bir yol haritasından başka bir şey görmüyoruz.

Hayır, bu ikisine mahkûm değiliz. Kendi seçeneğimizi yaratabiliriz! Bize düşen, sermaye düzeniyle din istismarcılığının ayrılmaz bütünlüğünü, sömürü düzeninin fıtratında din istismarı olduğu gerçeğini en açık, en gündelik, en doğru, en anlaşılır biçimde anlatmak, konuşmak tartışmak. Milyonların mahkûm değil, güç olduğu devrimci halkçı seçeneği yaratmak için, bu seçeneğe en çok ihtiyaç duyanları, yoksulları, emekçileri, kadınları, gençleri yan yana getirmek. Ufkumuzun da umudumuzun da sandıkla sınırlanmasına, hayatın her zerresini bize zehir edenlerin emeğimizle ürettiğimiz dünya nimetlerini bal kaymak yapmasına, günümüzün karanlık, geleceğimizin karanlık olmasına izin vermeyelim!

Kendini geliştirme