Geçmişten bu yana dinci gericiler ılımlı göstermelik laikliğe bile tahammülleri olmadığını he fırsatta dile getirdiler. Bugün iktidarı elinde tutan AKP kadrolarının ezici çoğunluğu imam hatip okullarında şeriat amacıyla eğitim görmüş ve devletin kanatları altında adım adım örgütlenerek devleti ele geçirmişler. Bu süreç adım adım halk alıştıra alıştıra uygulamaya sokulmuştur. 40 yıllık mücadele sonucu gelinen yerde dinci kadrolar ılımlı İslam çizgisinde buluşarak TC devletini ele girmişler. Kuşku yok ki buraya gelene kadar demokrasi ve özgürlükler yalanıyla emekçi yığınları aldatıp yedeklemişler.
Nitekim son olarak TBMM başkanı Erbakan’ın yakın çalışma arkadaşı ve kanlı pazarın tertipçilerinden İsmail Kahramanın, “Laiklik anayasada yer almamalı ve dinci bir anayasa hazırlamalıyız” yönlü açıklaması, AKP’nin her fırsatta şeriat hükümlerine uygun bir devlet düzeni amaçladığını gösteriyor. Her ne kadar gelen tepkiler sonucu İsmail kahraman ben öyle demek istemedim vb. gevelemelerle açıklamalarında geri adım atmış olsa da, AKP’nin halkı şeriata hazırlama çabasından uzak durduğu anlamana gelmez Aslında TBMM başkanının kafasının içindeki şeriat hedefini açıktan dillendirmesi ve AKP için önemli bir kesimin ve kitlenin buna sempatiyle bakması devrimcilerin şeriata karşı gerçek demokratik ve laik bir rejim için mücadele nasıl bir sağlam hat örmesi gerektiğini ortaya koymaktadır.
Laiklik olmadan ne demokrasi ne insan hak ve özgürlükleri ne din ve vicdan özgürlüğü olamaz. Buradan hareketle kolu kanadı kırk laikliğin kazanımlarını savunmak ve buradan din ve devlet işlerini ayrıştıran ve din konusunda tüm halklara aynı mesafede yaklaşan demokratik laik bir halk iktidarı için mücadele etmeliyiz. Bunun içinde dinci gericiliğe karşı mücadelenin öneminin yeniden doğru olarak anlaşılmaz her şeyden önem taşıyor.
Laikliği Proletaryanın asgari ve azami amaçlarından kopuk bir mücadele, devrim ve sosyalizm mücadelesine hizmet etmez. Tamda burada iki sapmaya düşme tehlikesi vardır.
Birincisi, “sol” sapmadır. Bu sapma, dine karşı, dini ideoloji ve akımlara karşı mücadeleyi sınıf mücadelesi temelinden, politik iktidar hedefinden kopararak ne olursa olsun, her durumda, başlı başına dine ideolojik saldırı çizgisi izlemede somutlaşır.
İkinci “sağ” sapmadır. Bu sapma, dine, dinci ideolojiye karşı mücadele yerine uzlaşma, anlaşma, geçiştirme, dinin etkisindeki geniş yığınları kırmama, etkileyebilmek ve kazanmak için onları incitmeme, ürkütmeme çizgisinde anlatımını bulur. Marksist-Leninistler bu iki sapmayla kendi aralarına kesin ve kalın bir sınır çekerler. Marksizm-Leninizm’in felsefi temeli diyalektik materyalizmdir.
Ve doğası gereği bağnaz bir felsefi idealizm temelinde yükselen dine, dinci ideolojiye karşı kesin, kararlı, ilkeli bir tutum almayı, ideolojik ve politik saldırıda bulunmayı, gerektirir. Fakat “dine karşı nasıl mücadele edeceğimizi bilmek zorundayız ve bunu yapabilmek için ise, yığınlar arasında imanın ve dinin kaynağını materyalist bir yolda açıklamak zorundayız. Din ile mücadele soyut ideolojik öğütle sınırlandırılamaz ve bu mücadele böylesine öğütlere indirgenmemelidir. Dinin toplumsal köklerini ayıklamayı amaçlayan mücadele sınıf hareketinin somut pratiği ile bağlanmalıdır.” (LENİN)
İşçi yığınlarını, sömürülen kitleleri dinci ideolojinin etkisinden kurtarmanın yolu, onları sınıf mücadelesine çekmekten, anti-faşist, anti-emperyalist, anti-kapitalist mücadelenin eğitimci, değiştirici, sarsıcı, devrimci konumlarda mevzilendirici girdabına çekmekten geçer. Marksist-Leninistlerin “tanrı tanımaz propagandası, onun temel görevine, sömürülen yığınların sömürenlere karşı sınıf mücadelelerinin gelişmesine bağlı kalınmalıdır.” Proletarya, yarı-proletarya, kentin ve kırın küçük burjuva emekçi kitleleri faşizm ve sermayeye kapitalizm ve emperyalizme karşı savaşmayı öğrendiği, savaştığı, sosyalist ve devrimci politik bilinçle politik mücadelenin deneyimleri üzerinde eğitildiği oranda, dinin etkisinden kurtulacak, ateist bilinçle kuşanacaklardır.
Marksist-Leninistler, kitlelerin, dinsel temeller üzerindeki bölünmesine karşıdırlar. Dinsel bölünmeye karşı sınıfsal temeller üzerinde yükselen, şekillenen bölünmesinden yanadırlar. Emekçi yığınların ırksal, dinsel, mezhepsel, ulusal temeller üzerinde bölünmesinden yana olanlar, sınıfsal bölünmeleri engellemek, sınıflar kavgasını parçalamak, güçten düşmek için bu tip bölünmeleri kışkırtanlar, hep gerici egemen sınıflar, faşizm, burjuvazi ve emperyalizm olmuştur. Proletaryayı stratejik hedeflerine ulaştıracak, asgari ve azami programının uygulanmasını kolaylaştıracak, yakınlaştıracak, gerçek haline getirecek olan sınıfsal bölünmedir. Uzlaşmaz sınıf mücadelesi yolu, burjuvazinin böl-parçala-yönet taktiğini boşa çıkarma yolu, buna uygun politik taktiklerin izlenmesi yoludur.
Bilindiği gibi bugün, proleter yığınların eylemi yasal, yarı-yasal, yasa dışı biçimler alarak ilerliyor. Özellikle pasif eylemler olarak nitelenen eylem biçimleri yaygın bir işçi kitlesini kapsıyor. Dini ideolojinin etkisinde olmakla birlikte ilerici, anti-faşist saflarda, devrimci saflarda yerlerini alan işçi kitlesini bir tarafa koyalım. Bugün mücadele eden onbinlerce işçi, dinci ideolojinin güçlü etkisi altında. Ama somut, güncel yakıcı istemleri için mücadeleye atılıyorlar. Faşizm ve sermayenin ve sendika ağalarının, devletin tek bir kampta proletaryaya karşı birleştiklerini görüyorlar. Sınıf mücadelesinin eğitici, dönüştürücü pratiğinden öğreniyorlar. Özdeneyleri, hakların verilmeyeceğini, kavga yoluyla alınacağını gösteriyor onlara, vb. Ve bu konuma gelen işçi gerçekte etkisinde olduğu dinle dinci ideolojinin patrona, devlete, sömürülmeye, ezilmeye, horlanmaya, boyun eğmeye, seni soyup soğana çevirenlere itaat et, bu kaderindir diyen karakteriyle çelişki içindedir. İşte işçiyi eğiten bu pratiktir, sınıf mücadelesidir.
Pratiğin eğiticiliği yerine, “ ben allahsızım”, “ allah yoktur ”, “ enayice, olmayan şeye inanıyorsun” denilip, bu işçiye buradan yüklenilirse, elbetteki bundan mücadele zararlı çıkacaktır. Sınıfsal bölünme yerine, dinsel bölünme körüklenir, işçi kavgadan uzaklaştırılır, zaten son derece hassas olan bir konuda, tanrı ve din konusunda işçinin tutuculuğu derinleştirilir, burjuvazi de bunu destekler, kışkırtır… Kısacası dine karşı ideolojik saldırı görevimiz vardır, süreklidir. Asıl sorun bu işin nasıl ve hangi taktiklerle yerine getirileceğini kavramaktır.
İşte tarikatlar bu hedeflerine varmak için, sadece kendileri için özgürlük istiyorlar. O halde böyle gerici akımlarla özgürlük için dövüşmek, bu akımları dost saymak olanaklı değildir. Bu bağlamda tekkelerin, zaviyelerin açılması bizim sorunumuz, proletaryanın, emekçi yığınların sorunu değildir. Görevimiz, gericiliğin bu iç çelişkilerinden yararlanmak, nedenlerini, sonuçlarını aydınlık bir bilinçle kitlelere sergilemektir.
Anti-faşist, anti-emperyalist İslamcı akımların olması koşullarında, bu akımlarla (somut niteliklerine göre) anlaşma ve ittifaklar ise zaten reddedilemez. Ama Türkiye’de mevcut halde devrimci Müslümanlar dışında – böyle akımlar yoktur.
Evet, tarikatlara, şeriata, düzenle kaynaşmış İslamcı akımlara karşıyız. Ama bunun karşısında “ Laik Türk Devletini ” koruma,-ki göstermelik laikliğin kazanımlarını korumak için mücadele farklı TC devletinin sulandırılmış laikliğini ve devlet dini olarak Sünni İslam dinini , zorunu din derslerini, Diyanet İşleri başkanlığını, İmam hatip okullarını, vb. savunmak başkadır- ,12 Eylül faşizminin elebaşlarını laiklik anlayışların, politikalarını desteklemek bizim görevimiz değildir. Türkiye’de laiklik, burjuva demokratik devrimin sonucu yerleşmemiştir. Kitleler böyle bir devrim deneyinden, bilincinden geçerek laiklik kavramamıştır.
Türkiye’de laiklik, yarım kalmış belki de yarım bile olmayan Kemalist devrimin bir ürünü olsa da, asıl olarak tepeden reformlarla zorla yerleştirilmeye, kitlelere benimsetilmeye çalışılmıştır. Bu yapılırken de laisizmle çelişki oluşturan, onu zayıflatan, kökleşmesini engelleyen sosyo-ekonomik temel korunmuş, iktidar da toprak ağalarıyla bölüşülmüştür. Marksist-Leninistler, böyle bir laikliğe, laiklik uygulamasına karşıdırlar. Özelikle 1950’lerden başlayan 12 Eylül faşizmiyle doruğa çıkan, dinci gericiliği güçlendiren, batı tipi burjuva laisizmin bile kolu kanadı kesilmiş uygulaması olan Kemalist laiklik anlayışı ve uygulamasına karşıdırlar.
Devlet, emperyalizmin ülkedeki temsilcisidir. İşbirlikçi tekelci burjuva ve büyük toprak sahipleri sınıflarının egemenlik aracıdır. Sömürü ve zorbalık üstüne kurulu düzenin koruyucusu ve kollayıcısıdır. Demokrasinin, vicdan özgürlüğünün; ekonomik, toplumsal ve siyasal yaşamın demokratikleştirilmesinin, gerçek laisizm uygulamasının amansız düşmanıdır. “ Halkın afyonu ” olan dinin, dinci gericiliğin, tarikatların arkasında egemen sınıfların, devletin desteği vardır. Feodal ideoloji ve kültürü bilinçlice destekleyen çürümüş, yozlaşmış düzenin kudretli güçleridir, holdinglerdir, tekellerdir, generallerdir. Emperyalistler, işbirlikçi tekelci burjuvazi, generaller, tarikatların denetimlerinden çıkmasına tahammül edemiyorlar. Türkiye’nin “ılımlı” İslamcı görüntüsünü bozacak çıkışlarına; tarikatların siyasi yaşamda daha fazla etkinlik istemlerine karşı tutum takınıyorlar. Ülkedeki kapitalist gelişmenin düzeyi bir şeriat yönetimiyle çelişir. İşte burjuvazinin tarikatlarla olan çelişkisi buradadır. Bu çelişki, bir kavgayı doğuruyor. Ve bu kavga karşı-devrimin kendi iç kavgasıdır. Bu kavgada taraf olunamaz.
Tarikatlar gericiliğin merkezidir
Ülkemizdeki şeriatçı İslamcı akım ve tarikatlar, yarı-sömürge, geri kapitalist soygun düzenin devamından yanadırlar. Bu zorba düzenle kaynaşmışlardır. Politik özgürlük ve komünizm düşmanlığı, bağnazlık, bu akımların ideolojik ve politik karakterlerindedir. Bu akımlar proletaryanın dostu, bağlaşığı değildir. Stratejik anlaşma ve bağlaşmalar yapılmaz. Tarikatların ve dergahların kapatılması sadece görünüştedir. Çünkü şeriatçı tarikatlar fiilen özgürce çalışıyorlar. Egemen sınıflarla, devletle kaynaşmışlar. AKP, şeriatçılığın savuncusudur. Tarikatlar devlet ve siyasi partiler içinde önemli güçler durumunda. Polis-yargı ve devlet bürokrasisinde egemen olmuş durumdular.. Yüzlerce yayın, TV-radyo tarikat yayınları durumunda vb.
Biz halk için politik özgürlükten yanayız. Politik özgürlüklerin bir parçası olarak vicdan özgürlüğünden yanayız. Vicdan özgürlüğü için savaşırız, savaşıyoruz. Ama halk için genel politik özgürlüklerin kazanılması perspektifini, politikasının kopmaz bir bileşeni, bir öğesi olarak tarikatlar, değişik şeriatçı akımlar ise, politik özgürlüğün ve vicdan özgürlüğünün düşmanıdırlar. Onlar yalnızca kendileri için özgürlük istiyorlar, halk için değil. Bir İran, bir Suudi Arabistan örnekleri ortadadır.Şeriatçı bir yönetim kan ve gözyaşından başka hiç bir şey vermeyecektir, sömürülen, ezilen milyonlara.
Sorunun anlaşılması için şu olgulara dikkat çekmek isteriz: İslam dini, bir “devlet dini”, “din devleti” olarak doğmuştur. Yalnız birey tanrı ilişkisiyle sınırlı değildir. Toplumsal yaşamın her alanını (ekonomik, politik, ideolojik, bireysel, cinsel…) düzenleyen, müdahale eden, katı-fanatik kurallar koyan bir dindir. Kuran-ı Kerim, devletin anayasasıdır. Demokrasiye karşıdır. Bireysel özgürlüklere karşıdır. Kadını erkeğin kölesi sayar. İslam Hukuku ilkel bir öç alma duygusu, “ kısasa kısas ” ilkesi üzerinde yükselir.
Herşeyiyle orta-çağcıl içeriklidir. Koyulan kurallar dokunulmaz, kutsal sayılır. Şeriata; şeriat devletine karşı tutum almak, Allaha karşı tutum almak olarak görülür, ilkelce cezalandırılır. Salman Rüştü ve Aziz Nesin’in Kuran-ı Kerim’i eleştirdi diye İslamcıların ölüm fetvaları çıkarmaları şeriatçıların ne kadar demokrat olduklarını gösteriyor. Tarikatçıların bugün demokrat ve özgürlükçü görünmeleri tamamen göstermeliktir.
Demokratik ve laik devlet, devrimin ürünü olacaktır
Gerçekten laisizmin yerleşmesi, laik ve demokratik bir devletin olabilmesi için, ülkemizde ekonomik, toplumsal ve politik yapısının demokratikleşmesi gerekiyor. Bu demokratikleşmenin gerçekleşebilmesinin tek, nesnel bilimsel yolu ise devrimdir. Emperyalist boyunduruğun, işbirlikçi-tekelci burjuvazi ve büyük toprak sahiplerinin egemenliğinin anti-emperyalist demokratik halk devrimi yoluyla tasfiyesidir. Yani kilit sorun demokratik-politik özgürlüklerin kazanılması, halkın, işçi sınıfı önderliğinde konseyler tipindeki demokratik halkçı devleti kurmasıdır.
Bunu gerçekleştirecek olan ise devrimdir. Bunun dışındaki seçenekler, faşizmin, burjuvazinin, emperyalizmin yedeğindeki, elindeki, hizmetindeki seçeneklerdir. Gerçek anlamda laiklik demokratik devlette yaşam bulacaktır. Böyle bir devlet, faşist biçimli bir devletin ya da gerici anti-demokratik bir devletin korunarak, desteklenerek dönüştürülmesinden doğmaz. Türkiye’de, laikliğin kapsamındaki en küçük hakkın gaspına karşıyız, karşı çıkacağız. Laikliğin öğelerini oluşturan yeni kazanımların yaratılması için dövüşürüz. (Örneğin imam hatip okullarının kapatılması, din dersinin zorunlu ders ve seçmeli ders olmaktan çıkarılması gibi) Fakat bunlar, laik içerikli reformlardır. Gerçekleşmesi de yığınların bağımsız devrimci eylemleriyle olacaktır. Yoksa egemen sınıfların, faşizmin burjuvazinin ihsanıyla değil. Ve bu reform mücadeleleri devrim mücadelesine, politik iktidarın fethi mücadelesine bağlıdır, bağlı olarak ele alınmalıdır. Reformlar devrimin yarı-ikincil ürünüdürler.
Demokratik, laik devlet, dini özel bir iş olarak ilan edecektir. Ama dine karşı mücadele tanımlanmaz propaganda ve ajitasyon ise, kişisel bir sorun değil, toplumsal-siyasal içerikli bir görevdir. Devrimci-demokratik devlette, din ve devlet işleri kesin bir şekilde birbirinden ayrılacaktır. Hiç bir resmi din kurumu olmayacaktır. Eğitim öğretimden dini eğitim kaldırılacaktır. Devlete bağlı okullarda dini eğitim olmayacaktır.
Devlet, dinsel kurumlara tek kuruş vermeyecektir. Tarihi eser değerindeki cemilerin bakımı, korunması, onarımı dışında hiçbir dini kuruma mali destek, devlet desteği verilmeyecektir. Resmi işlemlerde bireylerin dini sorulmayacak, bireyin dinini gösteren hiçbir ibare, resmi evraklarda yer almayacaktır. Devlet, hiç bir dini desteklemeyecektir. İsteyen ateist, isteyen de herhangi bir dine inanabilecektir.
Ateist propaganda ve ajitasyon serbest olacaktır. Devrimci-demokratik devlete karşı çıkmamak koşuluyla, dine inanların dinsel çalışmaları engellenmeyecektir. Dinsel ve mezhepsel inançları temelinde hiçbir ayrım yapılmayacaktır.
Demokratik devletteki bu laisizm, sosyalizmde daha köklü, daha güçlü işleyecektir.
Din, yasaklanarak, zor yoluyla ortadan kaldırılmaz. Bir çırpıda da ortadan kaldırılamaz. Dinin derin toplumsal, tarihsel kökleri vardır. Uzun bir tarihsel dönemden beri onlarca asırdır egemen sömürücü sınıfların elinde halkı uyutmanın aracı olarak kullanılagelmiştir. Ve daha uzun yıllar kullanılacaktır. Dine karşı mücadele, sınıf mücadelesinin temelinde, demokratik devrim, demokratik devrimin kesiksizce sosyalist devrime dönüştürülmesi, kapitalizmden sınıfsız topluma geçiş döneminde, tüm bu uzun tarihsel süreç boyunca, sınıf mücadelesinin, devrimin sınıfsız topluma dek sürekliliğiyle, bilimsel, sınıfsal, materyalist eğitimiyle, cehalete ve toplumsal olgular karşısındaki güçsüzlüğe karşı, özel mülkiyetçi dünya görüşünün beslediği tüm dinci ideoloji ve politikaları, felsefi idealizme karşı, toplumsal yaşamın her kesitini kapsayan, kendi kendini, kendi toplumunu yöneten bilimsel materyalist bilgiyle silahlanmış, gerçeği, geleceği temsil eden, bütün erdemleri bağrında toplamış, yetenekli kültürlü bir insan tipinin yaratılmasıyla sınıfsız topluma verilmesiyle, zorunluluklar aleminde çıkıp özgürlükler alemine varılmasıyla artık dinde bir daha geri gelmemek üzere tarihin çöplüklerine atılacaktır.
Şeriatçılar Allah ve Kuran’ın eleştirisine tahammülsüzdürler
Dinin ortaya çıkışı ve toplum üzerinde yaptığı etki üzerine tartışmak, neden niçin sorularına bilimsel yanıtlar aramak devletçe ve şeriatçılarca yasaklanmıştır. Halkın inancına küfrediliyor demagojisiyle kitleleri gericiliğin ağlarına takan ve insanların aklının, beyninin, düşünme yetisini kullanabilme becerisi ve yeteneğini bir bakıma gereksiz hale getiren İslam dininin kaynağı ve anayasası olan Allahın kelamı Kuran-ı Kerim’i eleştirmek ve bilimsel verilerle ileri sürülen iddiaları ortaya koymak, ölümden ölüm beğenmek için yeterli neden oluyor.Şeriatçı çevreler her ağızlarını açtıklarında demokratlıktan, hoşgörüden bahsediyorlar. Fakat bunların demokratlığı kendileri için yazıp-konuşmakla sınırlandırılmıştır. Kuran’ın ve Hz. Muhammed’in hadislerine dokunulması imkansız ve eleştirilmez tabular olarak ilan edildiği bir ortamda şeriatçı çevrelerin hoşgörü ve demokratlıktan dem vurmaları iki yüzlülüğün ta kendisidir. Şeriatçılar bugün görüntü itibarıyla demokrasiden bahsetseler de gerçek böyle olmadığı gibi İslam dininin anayasası Kuran’da demokrasinin ‘d’sine bile rastlanmaz. Bu bakımdan İran buna açık bir örnektir. İran’da devrimden önce Humeyni devrimci ve demokrat güçlerle işbirliği içinde faşist Şah diktatörlüğünün yıkılması için mücadele ettiği dönemde en demokrat geçiniyor ve iktidarda ortak yer almaktan bahsediyordu. Fakat bunun tamamen iki yüzlü bir politika olduğu devrimden bir yıl sonra adım adım açığa çıktı. Humeyni gericiliği iktidarını sağlamlaştırdıkça dost olarak gördüğü ve ittifak içinde davrandığı devrimci ve ilerici güçleri yasaklamaya ve ardından tasfiyeye yöneldi.
Onbinlerce devrimci ve emekçi İran şeriat rejiminin kurbanı oldu. Ve bugün İran şeriatçıların farklı tonları dışında bütün muhalefeti ezdi, dağıttı ve yasakladı. İnsanlaşmanın bir koşulu olan neden, niçin sorularının basitçe açığa çıkarılması gerekirken bütün bunlar Allah’ın kelamı Kuran’da söylenen herşey doğrudur diyerek daha işin başında insanların düşünmesini ve mantığını kullanmasını yasaklıyor. Durum böyle olunca doğru sonuçlara ulaşmak, tabuların aşılması ve toplumun kendi yönetimi konusunda söz hakkı yakalamak olanaksızlaşıyor.
Günümüze kadar Kuran’a eleştirel yaklaşmak ve hatta hakkında konuşmak büyük bir tabu idi toplumumuzda ve halada bu aynı durum sürmektedir. Kuran’ı eleştirmek, tepkiyle karşılaşmak, kınanmak, küfür etmek ve tehditle karşılaşmak için yeterli neden oluyor.Şeriatın eleştirilmesi karşısında gösterilen bu gerici tavır kadar ve hatta daha büyük tehlike bu konuda gösterilen uzlaşıcı, teslimiyetçi ve faydacı tavır ve tutumlardır. Halkımızın dini duygularını rencide etmemek gerektiği gibi masumane bir gerekçeye sığınarak dinin uyuşturucu etkisine karşı uzlaşıcı davranılırsa dinin uyuşturucu etkisinin güçlenmesine dolaylı ya da doğrudan destek olunur.
Geçmişten bu yana çeşitli kesimlerin din karşısındaki tutumları şeriatın daha hızlı gelişmesine çanak tutmuştur. Bunlar bir yandan “ Din Allah’la kul arasındaki bir olaydır ” denilerek insanların inançlarına saygı göstermeyi, onların zararlı, hatalı, düşünce ve inançlarıyla uzlaşma derecesine indirmek, dinin zararlı, uyuşturucu etkilerine karşı ‘tarafsız’ adı altında uzlaşmak ya da fündemalistlerde anti emperyalist yön aramaya kalkışmak “Müslüman mahallesinde salyangoz satılmaz” sözüne sahip çıkarak mevcut duruma uyum sağlamaya çalışarak, boyun eğmek dahası sorunun gündeme geldiği her durumda “ Halkımızın yüzde doksan dokuzu Müslümandır ve bu gerçek göz önüne alınmalıdır” diye söze başlayarak dinci gericiliğe müsamahakar davranmak, hoşgörü göstermek, bu yolla dini gericiliğin tepki ve kışkırtmalarına karşı kendini sigorta ettirme ihtiyacı duymak yönündeki tavır ve davranışlar, dini gericiliğin bugün geldiği nokta açısından önemlidir. Dini gericiliğe karşı bilimsel ve yürekli seslerin yükselmesi şeriatçılar tarafından susturulmaya çalışılmıştır. Turan Dursunların, Bahriye Üçokların, Muammer Aksoyların, Uğur Mumcuların suikastle öldürmeleri ve Aziz Nesin’in Sivas madımak otelinde yakılarak öldürülmesi için şeriatçı katliamın gerçekleştirilerek 35 aydın ve sanatçının öldürülmesi, Kuran-ı Kerim’i eleştiren kitap evlerinin kundaklanması ve bu yönlü kitapların aynı gerekçeyle yasaklanması şeriatçı güçlerin ne kadar tahammülsüz ve anti-demokratik olduklarını gösteriyor.
Bizler kimlerin neye inanması gerektiğini önerir ama sonuçta her birey neye inanacağına kendisi karar verir. Şeriatçı güçler için Allah ve Kuran ne kadar değerli ve kutsalsa, komünistler açısında da M-L bir o kadar kutsaldır. Şeriatçıların ya da burjuva liberallerinin M-L’i eleştiriyorlar diyerek siz bizim inancımıza nasıl eleştiride bulunursunuz diyerek zorba yöntemlere başvurmak komünistleri haklı çıkarır mı? Bizce hayır. Komünistler kendilerine yönelik ne kadar yalan yanlış dolu eleştiriler olsa da bunları ideolojik sağlamlıkla karşılayabilecek durumdadırlar. Onun için komünistler eleştiriden korkarak şeriatçılar gibi ölüm ve zulüm fetvaları yayınlamazlar.
Elbette insanın sahip olduğu bir şeyi elinden almak kişiyi üzebilir. Ama önemli olan insanın elinden alınan o şeyin gerçekte sahip olmaması gereken, tutup bir kenara fırlatması gereken bir şeyse, geri gelenek, ön yargılar, dinsel tabular vb. gibi bu durumda çatışmaya girmekten korkulmamalıdır. Yüzyılların kökleşmiş tabularını birden tersine çevirmek elbette oldukça zor ve güç olacaktır. Hatta yılların gerici etkilerini ve geleneklerini elden bırakmamak için halk buna daha sıkıca sarılacak, elindekini kaybetmemek için saldırganlığa bile başvurmaktan geri kalmayacaktır.
Buradan olarak şeriatçı güçlere karşı ideolojik mücadeleyi kesintisizce sürdürmek, halkın dini duygularını rencide etme kaygusu taşımayanlar tarafından yürütülecektir. Ve ancak sınıf mücadelesi pratiğine bağlanmış böyle bir mücadele sonucu şeriatçı güçlerin ve ılımlı İslamcı devletin gerçek yüzü açığa serilerek dinin edilgen, boyun eğen tutucu özü açığa serilerek yığınlar aydınlatılarak, şeriatçıların demokrasi ve özgürlük düşmanı yüzleri açığa çıkarılmış olur. Bugün egemen sınıflar ve burjuva partiler arasında ılımlı İslam şeriat tartışmaları tarikatların politik arenada daha fazla söz sahibi olma istemi artarak sürüyor. Ilımlı İslam ile şeriatçılar arasındaki süren mücadele bir noktada kapitalizmin gelişme düzeyiyle de bağlı bir biçim alıyor. ABD ve Avrupa emperyalizmi Ortadoğu’da İslam ülkeleri üzerinde etkinliğini kurmak için TC devletinin mevcut haliyle sürmesini istiyor. Din temeli üzerinde yükselecek olan Ortadoğu’da ikinci ve hatta üçüncü bir şeriat devletini gerekli bulmuyor.
Buradan olarak da emperyalizm fundemalist bir TC devleti istemiyor. İran’la olan problemler ortada durduğu koşullarda TC’nin yani Kuran-ı Kerim’in yasalarıyla yönetilecek bir din devletinin kurulmasını savunmak emperyalizmin çıkarlarıyla şimdilik örtüşmüyor. Yarın farklı gelişmeler yaşanır. -Örneğin devrim hareketinin yükselip devrimin kapıyı çalışması gibi. Bugün o koşullarda din devleti dahil başka çözümlerin tartışılması olanaklıdır- İşbirlikçi tekelci burjuvazi şeriat devletini bugün istemiyor.
Din temelinde yükselen TC devleti batıdan daha çok, yüzünü doğuya çevireceği için işbirlikçi tekelci burjuvazinin emperyalist tekellerle ilişkilerini daha rahat bir ortamda sürdürmelerinde çeşitli zorluklar gündeme gelecek, bu durum işbirlikçi tekelci burjuvazinin sömürüsünü etkileyici olacaktır. Yani devletin şeriatçılıkla orta çağcılığa geri dönüşü, tüketimi de sınırlandırıcı ve geriletici olacağından dolayı, böyle bir gerilemeye işbirlikçi tekelci burjuvazide onay vermeyecektir. Yine Kemalist ideoloji ile şekillendirilmiş ve yetiştirilmiş olan TC ordusu ılımlı İslamın her zaman sigortası olmuştur. TC devleti gerçek anlamda laik bir devlet değildi ve olmadı da. Çünkü TC devleti din işlerine bütünüyle müdahale etmekte ve devletin resmi dini olarak İslam dinini belirlemiştir. Aynı zamanda diyanet işleri adeta belli başlı bakanlıklardan daha büyük bütçe ve olanaklara, yaklaşık 100 binlik kadroya sahiptir.
Devlet cami yapımı, Kuran kursu ve imam hatip okulları, ilahiyat fakültelerinin kurulmasına bizzat önderlik yaptığı gibi teşvik de etmiştir. Bugün laik ilan edilen Türkiye’de her beş saatte bir cami temeli atılırken bu hızla yapımı devam eden camilerin sayısı 2 binli yıllarda okul sayısını aşacaktır. Kuran kursu sayıları 8 bine ulaşmış, her cami bir tarikatın örgütlenme ve kadrolaşma merkezi olarak kullanılmakta ve Gülen cemaati devletin kilit noktalarını eline geçiriri hale gelmiştir
Dini gericilik TC devletince bugüne kadar komünizm ve Kürt tehlikesine karşı bir engelleme unsuru olarak devreye sokuldu. Cumhurbaşkanlarının, başbakanların ve bakanların birer tarikat müridi olduğu bir ülkede laik devletten bahsetmek gülünç olmaktadır. Türkiye’de TC devleti İslam dini üzerinde hiç bir dönemde baskıda bulunmamıştır. Dini bütün alanlarda devlet yönetiminin en üst katına kadar çıkmışlar ve bu konuda dinci oldukları için her hangi bir engelle de karşılaşmamışlardır. Aksine göstermelik laiklik bile darbelenip geride bırakılmıştır. Camilerde ezan sesleri, dini propaganda ve eğitim amaçlı konuşmalar hiç bir zaman bitmedi. Dinci kadroların yaratılması için devlet bizzat olanak yaratıp teşvik etmiştir. Okullarda din dersini zorunlu hale getiren yine devlet oldu. Türkiye toplumunun %99’nun Müslüman olduğu propagandasını yapan devletin kendisi olmuştur. Bugün devletin koruyup, kolladığı ve yetiştirdiği şeriat yılanı büyüyerek sahibini sokar bir duruma gelmiştir. Bir yandan laiklik çığlıkları diğer yandan hepimiz Müslümanız, halkın değerleridir vb. yönlü sözlerin birbirine karşıması, egemen sınıf partileri ve sözcülerinin elleri ve ayaklarıyla ılımlı İslam üzerinde oturduklarını gösteriyor. Dünya ölçeğinde yükselen dinci ve milliyetçi dalga Türkiye’yi de vurmuş ve Özal’dan başlayarak adım adım şeriatçıların önü açılmış ve gelinen durumda AKP-Gülen eliyle ılımlı İslamcı iktidar olmuştur.
Sovyet revizyonizminin dağılışı ve ortaya çıkan uyduruk Türki Cumhuriyetlerinde ABD ve batı emperyalizmi damgalı şeriatçı İslam’ın getirilmesi Afganistan’a ABD’nin eliyle Talibanların işbaşına getirmesi, Pakistan’da şeriat yasalarının Birader Ziya Ülhak tarafından uygulamaya sokulması, Tacikistan’da, Azerbaycan’da, Çeçenistan’da şeriatçı güçlerin geliştirilmesi ve Çeçenistan’da olduğu gibi işbaşına getirilmesi, İran’ın bölgede daha aktif rol oynayarak Filistin’de, Lübnan’da şeriatçı güçler siyasi ve mali olarak destek sağlaması, Türkiye’de İBDA-C İslami hareket vb. gibi şeriatçı güçleri denetimi altında örgütleyip, eylemlere sürmesi, IŞİD gibi çetelerin AKP ile yakın ilişki içinde olup açıktan şeriat çağrıları yaparak propaganda çalışmalarını yoğunlaştırması, Türkiye’de İslam’ın daha hızla politikleşmesini ve şeriatçılığın hızla gelişip, yaygınlaşmasına itilim sağlanmıştır. DYP’den ANAP’a, AKP’ye DYP’den MHP’ye ve CHP’den AKP’ye kadar uzanan burjuva düzen partilerinden hemen hepsi en iyi kendisinin dini bütün parti olduklarını söyleyerek, dinci-milliyetçi dalgaya yaslanmışlar ve halkı dinle etkilemeye çalışmışlardır..TC devletinde dinciler rahatça örgütlenip, eylem yaparlarken devletten baskı görmeyi bırakın bizzat destek görmüşlerdir. O halde dinci gericiler mevcut halde devletten daha fazla söz sahibi olmak ve din temeli üzerinde yükselen bir TC devleti kurma amaçlarına adım adım yürümekte ve bu alanda önemli mesafede kat etmişlerdir. Şeriatın ana yatağa ulaşmak ya da ana yatağa giden yol anlamında İslam yasalarına yani Kuran’ı Kerim’ce devletin yönetilip, yönlendirmesi ortada olduğu halde ” şeriat İslamdır “denerek, şeriat istemlerinin din devleti kurmak amaçlı olduğu gizlenmeye ya da üzeri örtülmeye çalışılıyor.
Devlet yöneticileri ve burjuva düzen partilerinin hemen herkesin daha çok İslamcı olduğu Türkiye’de laiklikten bahsedilemeyeceği gibi şeriata karşı mücadele de görüntüden öteye geçmemektedir. Kelin köre diyecek bir şeyi olmadığı gibi, ılımlı İslamcı-şeriatçıya söyleyecek fazla bir şeyi kalmıyor. Şeriatçılığın karşısında ılımlı İslamcılık altında TC ordusu dikilerek cunta tehditleriyle din devleti için mücadele eden şeriatçılara karşı mücadele edilemez. Yığınlar kırk katır mı, kırk satır mı? ikileminde ne faşist gerici sahte ‘laikçilerin’ nede şeriatçıların yanında yer alacaktır. Her iki düzende halk için sömürü ve zulümden başka bir şey getirmedi- getirmeyecektir. O halde her iki gerici kliğe karşıda özgür Türkiye’nin devrim bayrağını yükselterek, yığınları ortaçağ karanlığına götürecek şeriatçılarında faşist gerici sahte laikçilerinde önünü kesmiş ve gerçek laik demokratik halk iktidarı koşullarını yakalamış oluruz.
Halkın Birliği Devrimci Halkın Birliği