CHP Genel Başkanı Kılıçtaroğlu “Devr-i Sabık Yaratamayacağız , Helalleşeceğiz” Diyerek Faşist Dinci İktidarın Suçlarını Unutturmayı Amaçlıyor ..!

Kılıçtaroğlu Erdoğan ve taifesinin iktidarda düştüklerinde yargılanmayacakları, çaldıkları, çırptıkları, halka uygulamış oldukları zulüm ve katliamlardan dolayı hesap sormayacakları, yani devr-i sabık yaratmayacaklarını açıklayarak Erdoğan iktidarının yaptıklarının yanına kar kalacağını ifade etmişti. AKP iktidarının erimesi ve Erdoğan’ın yeniden cumhurbaşkanı seçilme olasılığının güçleşmesi, Kılıçtaroğlunu AKP’den kopanların rahat hareket etmesi ve Millet ittifakına oy vermelerini sağlamak için dün devri sabık yaratmayacağız açıklamaların bugün herkesle helaleşeceğiz yani uzlaşıp el sıkışacağız, geçmişte yaptıklarınızdan dolayı yargılanmayacak, hesap sorulmayacak rahat hareket edin diyerek, Erdoğan iktidarının yaptıklarının yanına kar kalmasını hedefliyor.

Aslında bu uzlaşmacı ve lütfen muhalefet CHP’nin AKP iktidarına karşı öteden beri izlediği yaklaşımın ta kendisidir. Hatırlamak gerekirse birkaç yıl önce CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu “CHP iktidarında hesaplaşma olacak mı?” sorusuna şöyle yanıt vermişti:

“İşi gücü bırakıyorsunuz, intikam duygusuyla devr-i sabık yaratıyorsunuz. Hayır, kesinlikle olmaz. Siz, hem hukukun üstünlüğünden söz edeceksiniz hem de iktidara gelince aynı haksızlığı siz yapacaksınız. Bu kesinlikle doğru değil. Tam aksine varsa bir yerde bir hata mahkemeler var, savcısı var gider bakar. Aynı zamanda biz mahkemeleri, savcıyı etkileme gibi bir görevi de kesinlikle üstlenmeyeceğiz, bu da hukuka aykırıdır.” (“Devr-i sabık yaratmayacağız”, Milliyet, 30 Ekim 2015)

Devr-i sabık iktidara gelen siyasi partinin kendinden önceki yönetimin döneminde yapılanları sorgulaması veyahut hesap sorması demektir. Devr-i sabık yaratmayacağız sözü 1950’de tek başına iktidara gelen Demokrat Parti’nin, CHP’nin tek parti iktidarı dönemine dair söylemiş olduğu bir sözdür.

Kılıçtaroğl’nun dün devr-i sabık yaratmayacağız ve bugün helalleşeceğiz çıkışı aslında halka faşist baskı, zulüm , ayrımcılık, rüşvet, talan yoksulluk ve sefaletten başka birşey vermeyen Erdoğan’ın başında bulunduğu 19 yıllık faşist dinci iktidardan hesap sorulmayacağını ve yapılanların yapanların yanına kar kalacağı çıkışıdır. Tüm bunları Kılıçtaroğlu eski AKP’lileri ürketmeme adına yaptığını ve AKP’den kopanların oyunu almayı hedflediğini , emekçilerin saflarında birikmiş olan hesap sorma bilincini darbeleyerek, herşeyi Erdoğan’ın ve taifesinin iktidarda inişine bağlayarak, sınıf işbirlikçiliği savunduğunu yani Kılıçtaroğlu faşist dinci Saray iktidarında “hesap sormayacağız” diyerek faşist dinci kliğe payanda oluyor ve itfayeci rolünü oynuyor. Elbette sosyal-demokrat geçinen Kılıçtaroğlu’nun bu devr-i sabık yaratmama ve helalleşme yaklaşımı yeni değil.

Hatırlanacağı üzere 1970’ li yıllarda CHP’nin Genelbaşkanı olan Bülent Ecevit’te Kontrgerilla adlı örgütün varlığından haberdar olduğu halde soruşturup açığa çıkarmarılmayarak hesap sorulması yerine gerçekleri ter yüz etme hedefiyle ; “Yaptığım araştırmalara göre Türkiye’de devletçe düzenlenmiş kontrgerilla denen bir örgüt yoktur… Eski yarayı kanatmak istemiyoruz. Bu tartışmaların bitmesini istiyoruz” diyerek bu aynı yaklaşımı savunucusu olmuştu. Ecevit’in bu eski yarayı kanatmayacağız tutumu, 1 mayıs 1977 katliamında K.Maraş, Sivas, Çorum vb. faşist katliamlarının yaşanmasına yol açmıştı.

Kılıçdaroğlunun “devr-i sabık yaratma” kavramını “intikam alma”, “rövanşist tutum takınma” diye nitelediğini ve bu iki kavramı özdeşleştirdiğini ve yaşananlarını unutma ve unutturma adına “ helaleşmeyi “ gündeme getirdiğini görüyoruz. görüyoruz. “İntikam yok” sloganı ilk bakışta barışçı, demokratik ve uygarca bir yaklaşım sergimeye çalıştıkları görülüyor. Elbette devrimci ve komünistler ilkel köylü intikamcılığını, “göze göz” ve “dişe diş” kısascı mantığını savunmazlar. Dahası onlar, Erdoğan kliği ve AKP iktidarının işlediği suç ve cinâyetlerin sosyo-ekonomik temelini, tarihsel kökenlerini ve uluslararası bağlamını da dikkate alırlar. Dolayısıyla onlar, ne eski rejimin ve hükümetin liderlerine karşı bir kişisel intikam duygusuyla hareket ederler, ne de işlenen suçların sonal nedeninin kapitalist sömürü sistemi olduğu gerçeğini görmezden gelirler. Ama devrimci ve demokratlar , meşru ve haklı bir hesap sorma tavrını “intikamcılık”, “rövanşizm” gibi terimler kullanmak suretiyle değersizleştirmeyi de asla doğru bulmazlar. Yani onlar; “devr-i sabık yaratmama”, “intikam almama”, “rövanşist tutum takınmama” adına geçmişte halka ve diğer muhaliflere karşı yapılan haksızlıkların ve işlenen suç ve cinayetlerin helleşme adına üzerinin örtülmesini savunmazlar ve savunamazlar.

Devrimci ve demokratlar elbette, başka konularda olduğu gibi bu konuda da, devrimci adaletin gereklerine uyarlar; yani en ağır suçları işlemiş olan ya da işlediği ileri sürülen devlet yetkilileri de içinde olmak üzere herkesin, ama herkesin objektif, adil ve “tarafsız” bir biçimde yargılanmasından yana olurlar. Ve onlar, tutuklanmaları/ ceza almaları ve cezaevine konmaları hâlinde eski rejimin sorumlularına kötü davranılmasına işkence yapılmasına kesinlikle karşı çıkarlar. Ama bütün bunlar Kılıçdaroğlu, devrilmesi hâlinde Erdoğan kliği ve AKP iktidarına karşı herhangi bir tutum takınmama, işlediği ağır suçlardan ötürü onlardan hesap sorma konusunda görüş belirtmeme/ inisiyatif almama ve bu konuyu tümüyle yargıya bırakma biçimindeki yaklaşımlarını haklı çıkarmaz. Her siyasal kişiliğin ve partinin, temel önem taşıyan konularda bir görüşü vardır ve olmak zorundadır da. Bu konulara ilişkin görüşlerini açıkça söylememek, bu somut durumda Suriye başta gelmek üzere komşu ülkeler halklarına ve Kuzey Kürdistan ve Türkiye halklarına karşı da çok ağır suçlar işlemiş ve Türkiye’yi ekonomik, siyasal ve kültürel bir iflasın eşiğine getirmiş olan Erdoğan çetesinden hesap sorma görevini yargıya havale etmek, bu suçların üzerinin örtülmesi doğrultusunda adım atmaktan başka bir anlama gelmez.

Burada, tartışmanın merkezinde olan kavram ve bu kavramın Türkiye koşullarında aldığı biçim ve içerik üzerinde durmak gerekiyor. “Devr-i sabık yaratmamak” yada yapılanları unutmak adına “ helalleşmek” derken kast edilen tam olarak nedir? Bu; iktidara gelen burjuva kliği ya da partisinin bir önceki hükümet ya da rejim döneminde işlenen suç ve cinâyetleri, yapılan haksızlık, usulsüzlük, hırsızlık ve yolsuzlukları “unutma”, görmezden gelme ya da Bülent Ecevit’in daha uygun bir deyişiyle “geçmişe sünger çekme” ve bu pis işleri yapanları bağışlama anlamına gelir. Nitekim yaklaşık yüz yıllık Cumhuriyet rejiminin pratiği de bu yaklaşımın pek çok örneğiyle bezelidir. Bunun bir örneği, 27 Mayıs 1960 askerî darbesinden sonra, 1950-60 döneminde Türkiye’yi yöneten Demokrat Parti liderlerinin yargılandığı Yassıada duruşmalarında yaşandı. TBMM’nde tartışma açmadan ve herhangi bir karar çıkarmadan Kore’ye asker yollayan, Türkiye’yi yalvar yakar NATO adlı saldırgan askerî pakta sokan ve ABD üsleriyle dolduran, sınır bölgelerine asker yığdığı Irak ve Suriye’yi savaşla tehdit eden, Türkiye’nin o dönemdeki adı Milli Amele Hizmet olan istihbarat örgütünü ABD’nin denetimi altına sokan, 6-7 Eylül 1955 pogromunu tezgâhlayan Bayar-Menderes kliğinin -sonuncusu dışındaki- bu ve benzer suçları Yassıada yargılamaları sırasında gündeme bile getirilmedi.

Sorunun en kötü yanı ise şu: Kılıçdaroğlu önderliğindeki CHP’nin sergilediğim bu tutumu, burjuva klik yada ya da partilerinin, iktidarda iken işledikleri suç ve cinayetlerin ve yaptıkları haksızlık, usulsüzlük ve yolsuzlukları hesabını vermeyecekleri yolunda var olan genel kanının ve cezasızlık kültürünün pekişmesine katkı yapmaktadır. Bu, iktidara yeni gelen burjuva klik ya da partilerini de aynı anlayış, pervasızlık ve rahatlıkla öncellerinin yolunda yürümeye teşvik etme anlamına gelir. Oysa bunun tersinin yapılması, siyasal gericiliğin frenlenmesine ve ülkenin ve rejimin demokratikleşmesine şu ya da bu ölçüde katkı yapardı. Örneğin, 1950 yılında iktidara gelen Demokrat Parti, Dersim kıyımının bir biçimde hesabını sorabilmiş olsaydı, burjuva devletinin daha sonraki yıllarda Kürt ve Alevi halkına/ halklarına karşı saldırısı daha sınırlı ve üstü örtülü bir hâl alırdı. Ya da Bülent Ecevit ve/ ya da dönemin devrimci hareketi, 1970’li yıllardaki Kontrgerilla tartışmasını yaygınlaştırıp derinleştirebilmiş olsalardı Maraş katliamı, hatta 12 Eylül 1980 faşist darbesi yaşanmayabilirdi.

Sokak arasında Ali İsmail’i linç eden, ekmek almaya giderken hedef alarak Berkini katleden, işçi sınıfı için kurtuluşu için mücadele eden Ethem’in, uyuşturucuya karşı savaş veren Hasan Ferit’in, mahallesini savunurken çatıdan atılan Ahmet’in, sırtından vurulan Abdullah’ın, otobanda ezilen Mehmet’in, kalekol gölgesinde yaşamak istemeyen Medeni’nin, cesedi 1 hafta sokak ortasında bırakılan Taybet Ana’nın, kokmasın diye derin dondurucuda bekletilmek zorunda bırakılan küçük çocuğun, Roboski’de Suruçtu, Ankara Gar’ında parçalanan bedenlerin,, ’emri ben verdim’ diyenlerin, milyonları cebe indirenlerin, ülkenin her karış toprağını talan edenlerin, emekçileri yurttaş olarak değil, kölesi olarak görenlerin, yok sayanların, yani bu ülkeyi yönetmeyi, sahip olmak sanan bir grubun ve bu onların güçlenmesine destek olan, bu düzene çanak tutan, içinde senin de olduğun tetikçi medyanın, kamu arazilerinin, fabrikaların yok paraya peşkeş çekildiği, üstüne milyonlarca lira vergi borçları silinen kan emici sermayenin özürlerini kabul edebilir, ‘kardeşlik, barışmak’ gibi şeyleri kalkan ederek affedebilirsin ama emekçiler asla , affetmeyecektir.. Bunların karşılığı, AKP tarafından Erdoğan’a özel hâle getirilmiş yargı sisteminin, hemen sil baştan düzenlenmesi ve görevini kötüye kullanan, halka karşı suç işleyen kim varsa hepsi yargılanıp hesap sorulmalıdır.

Dahası emperyalist kapitalist bir sistemde ve özellikle Türkiye gibi ülkelerde genel geçer yaklaşım “devr-i sabık yaratmama”yı öngörür; yani daha önce iktidarda olan burjuva kliği ya da partisinin işlediği suçları soruşturmamayı. Bunun esas nedeni, iktidarı yitiren burjuva kliği ya da partisi ile onun yerini alan burjuva kliği ya da partisinin, aynı sömürücü sınıfın/ sınıfların çıkarlarını savunmalarıdır. Böylesi suçların soruşturulması ve suçluların cezalandırılması; sömürü ve zulme dayalı olan sistemin sorgulanmasına, işçi sınıfının ve ezilen halkların öfke ve hoşnutsuzluğunun açığa çıkmasına ve kitlelerin devrimci tepkisine yol açabileceği için kural olarak hiçbir burjuva fraksiyonu “devr-i sabık yaratma”dan yana tutum almaz, ya da en iyi olasılıkla bu konuyu, bazı yüzeysel yargılamalar ve cezalandırmalar yapma yoluyla geçiştirmeyi tercih eder. Bu; kökeni ve kuruluşu -daha sonra sistemli bir unutturma/ bellek silme çalışmasının konusu olan- ağır ve korkunç suçlara, esas olarak Anadolu’nun Hristiyan halklarının sürgün ve kıyımına ve onların maddi zenginliklerine elkonmasına dayanan Türkiye için iki kat daha geçerlidir.

Ama, “devr-i sabık yaratmama” ve helalleşerek unutma ve unutturma diye nitelenen bu siyasal tutumun sadece geri ve bağımlı kapitalist ülkeler için geçerli olduğu ve burjuva-demokratik rejimlerin bulunduğu gelişmiş emperyalist kapitalist ülkelerde herşeyin hesabının sorulduğu da sanılmamalı. Özellikle, başka halklara karşı işlenen ve yer yer jenosit düzeyine varan suçlar söz konusu olduğunda ABD gibi ülkelerin sicili, en az Türkiye gibi ülkelerin sicili kadar kanlıdır. Bunun klasik örneklerinden biri ABD ve Britanya emperyalistlerinin İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminde kurulan ve Alman ve Japon savaş suçlularını yargılayan uluslararası mahkemelerin işleyişini önemli ölçüde kısıtlamaları ve kötürümleştirmeleridir. Pek çok Nazi savaş suçlusunun Sovyetler Birliği’ne, halk demokrasisi rejimlerine ve genel olarak dünya halklarına karşı kullanmak amacıyla ABD istihbarat örgütlerinin koruyucu kanatları altına alınması için de aynı şeyi söyleyebiliriz

Dahası, başta ABD ve batılı emperyalistler ve onların işbirlikçileri olmak üzere Ortadoğu’da ve gerekse dünyanın başka yörelerinde yeni ve daha da yıkıcı savaşlar tezgâhlamak için âdeta fazla mesai yapıyorlar. Bütün bu ve benzer verilerin ışığında şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Savaşlara, zorbalığa, kan dökümüne ve teröre son vermenin biricik yolu, insanın insanı sömürmesine ve ezmesine dayanan sınıflı toplumu ortadan kaldırmak, eşitlik, özgürlük, kardeşlik ve adâlet ilkelerini lafta kabul etmekle yetinmeyen ve pratiğe geçiren yeni bir toplum sosyalizm kurmaktır. Bunun yolu da halk düşmanı faşist gerici iktidarlarla uzlaşmak ve onların suçlarını unutturmak değil yargılayıp hesap sormaktan ve devr-i sabık yaratmaktan geçtiğini unutmayalım.