Anasayfa / Devrimci Teori / AYRIM: OSMANLILAR’DAN CUMHURİYET’E ALEVÎLER..!
alevilik-baskaldiridir

AYRIM: OSMANLILAR’DAN CUMHURİYET’E ALEVÎLER..!

Buraya dek ifadeye gayret ettiklerimizin yerli yerine oturtulması için Alevîlerin Osmanlılar’dan Cumhuriyet’e uzanan tarihsel seyr-ü seferinene ana hatlarıyla da olsa, göz atmamak olmaz.

III.1) OSMANLILAR’DA KIZILBAŞLAR

Osmanlılar’da Kızılbaşların hâlini en iyi; Şeyhülislâm İskilipli Ebusuud’un, “Kızılbaşların malının, canının ve namusunun helal olduğu, Kızılbaş katledenin gazi olacağı, Kızılbaşlarca öldürülenlerin şehit sayılacağı, Kızılbaşlar’ın topluca öldürülmeleri helal olup, bu din uğruna yapılan büyük savaştır. Bu savaşta ölmek de şehitliğin en ulusudur”…
Şeyhülislâm Müftü El Hamza’nın, “Kızılbaşları öldürüp, toplumlarını darmadağın etmek tüm Müslümanlara vacip ve farzdır. Müslümanlardan ölen said ve şehid olup cennete girer. Kızılbaşların ölenleri ise aşağılık cehennemin dibindedir, bunların hâli kâfirlerin hâlinden daha fena ve çirkindir. Zira bunların kestikleri ve avladıkları murdardır ve nikâhları gerekse kendilerinden ve gerekse başkasından alsınlar bâtıldır”…
Şeyhülislâm İbn-i Kemal’in, “Kızılbaşların erkeklerinin ve kadınlarının nikahı geçersizdir. Onların çocuklarının her biri zina çocuğudur. Onlardan birinin kestiği hayvan murdar olur, Kızılbaş kadınlarının ve çocuklarının ırzına geçmek helaldir,” fetvalarındaki hükmün “pratiği” resmeder!
Bunlar, elbette boşuna değildi. Çünkü Osmanlı Ulemaları aslında Alevîliğin “Müslümanlık değil”, ayrı bir inanç olduğunu biliyordu. Müslümanlaştırmadığı için de “kafir ve dinsiz” Alevîlerin “katlini vacip” saymışlardır.
XIX. yüzyılda ise II. Mahmut, 1826’da Bektaşi tekkelerini yıkıp, dergâhlarını gasp edip, Nakşibendî şeyhlerine teslim etmiş. Hatta bazı Bektaşi babalarını idam etmiş, bazılarını sürgünlere göndermiş. Bunların gerekçesi ise tarihsel ve zihniyet devamlılığına işaret eder: Kızılbaşlar ve Bektaşiler “rıfz, ehl-i sünnet akaid-i diniyyeden sapmış, içki içen, namaz kılmayan ve oruç tutmayan” topluluk!
Hızını alamamış padişah, 1834 yılında, devletçe gasp edilmiş Hacı Bektaş dergâhına asimilasyon camisi dikmişler! Hedef sadece Alevîleri Sünnîleştirmek değil, aynı zamanda “Alevîlikte cami ve namazın olduğu” algısını inşa etmekti. Diyanetin ve AKP’nin “Cemevi badet yeri olamaz, ibadet yeri camidir” gibi “kırmızı çizgi” dayatması, bu tarihsel hafızayı ve uygulamayı referans alır.
XIX. yüzyılın sonuna doğru II: Abdülhamit döneminde Ankara Valisi Mehmet Memduh Paşa tarafından hazırlanan raporda ise “Kızılbaşların ehl-i İslâm’a karşı olduğu” ve “Kızılbaşların tümünün” “akaid-i diniyyeye” dönmelerinin sağlanamayacağı ve fakat en azından çocuklarının doğru yola girmeleri için uğraş sergilenmesinin doğru olacağını” belirtiyor. Çözüm olarak “Kızılbaş köylerinin tespiti… Bu köylerin mahal ve nüfuslarının veri altına alınması… sonra söz konusu köylerde camii, mescit ve özellikle de okul inşasına hız verilmesi” ve “Kızılbaşlar köylerine öğretmenler göndererek eğitim yoluyla doğru yolu bulmalarına dair çalışmaların” gerektiği öneriliyor.
1892 ve 1894 yılı belgeleri benzer içeriklerle doludur.
1895-1896 yılı belgelerinde ise iç Anadolu bölgesindeki “Köy ve nahiyelerinde pek çok Kızılbaş nüfusun bulunduğu. Kızılbaşların ehl-i sünnete her fırsatta ihanet etmeyi düşündükleri ve abdest, namaz, oruça inanmayan” topluluk oldukları raporlanmıştır.
Yani, Alevîler zor ya da asimilasyon ile Müslümanlaştırılmalıydı! “Yoldan çıkanı, yola sokmak” için kılıcın yanına, imam, cami ve medrese kondu.[38]

III.2) CUMHURİYET’TE ALEVÎLER

1826’da Alevî-Bektaşi dergâhlarının kapatılmasının, yakılmasının, yıkılmasının üzerinden çok değil daha 100 yıl bile geçmemişti. Büyük bir katliam yaşanmış, Hacı Bektaş Dergâhı başta olmak üzere, bütün dergâhlarının başında Nakşibendi Şeyhleri atanmış, 100 yıldır dergâhları onlar yönetiyordu… Bir kez daha kaçar göçer olmuşlar, taşradaki Alevîlere bu kez şehirdekiler de eklenmiştir.
1826’da yayınladığı fermanda kendisine “Padişah-ı İslâm” diyen II. Mahmut, binlerce Dedeyi, Babayı öldürtmüş, sürdürmüştü. Padişah II. Mahmut, Şerçeşme’yi yağmalatmış, kapatmış, Çelebileri Amasya’ya sürmüş, idamla yargılatmış padişahtır. Üstelik bu büyük operasyona da “Vaka-yi Hayriye” yani “Hayırlı Olay” demişti…
Alevîler için acı sürecin anıları henüz çok tazedir. O dönemde vahşeti yaşayanlardan hayatta olanlar bile vardır. Bütün bunların sorumlusu kendisine “Emiru’l Mümin ya da Padişah-ı İslâm” diyen padişah ve temsil ettiği Hilafeti ortadan kalkmaktadır. Hilafet ve padişah ki; ateşe atılmak, kuyulara doldurulmak, kellerinden kuleler yapılmak, kızları, çocukları ve malvarlıkları ile Müslümanlar’a “helal edilmek” anlamına geliyordu. Bu dönem bitiyordu!
Kağıt üstünde bile olsa “eşit yurttaş” kavramı geliyordu… Kurtuluş, Cumhuriyet, bağımsızlık, vatandaşlık gibi kavramlar konuşuluyor olmuştu…
Oysa 1923’te T.”C”nin kuruluşuyla bir modernleşme projesi olarak sunulan kanunlar, Alevîlerin inanç ve ibadetlerine yönelik saldırıları içerdi. En başta 1924’te tekke ve zaviyelerin kapatılması, 1926 yılında Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kurulması bu yöndeki temel hamleler olarak dikkat çeker.
Mustafa Kemal Türk-İslâm sentezinin ilk başlatıcısı olarak hareket eder. Üniform bir toplum, yaratılması yönünde kararlar alır. Üniform toplum; Türk, İslâm, Sünnîlik eksenli belirlenir. Monolitik yapıyı bozan her şey, Kürt halkının ulusal hakları ve özgürlüğü, komünistlerin varlığı ve örgütlenmesi, başta Alevîlik gibi heteredoks karakterli her inanç tehlike olarak görülür. “Modernleşme projesinin” somut adımları asimilasyon, sürgün, katliam, tenkil, kültürel, siyasi, fiziki soykırım olur.
Mustafa Kemal, 1926 yılında diyanet aracılığıyla Elmalı Hamdi Yazır’a Kur’an tefsiri yazdırır. Yolladığı talimatta “Tek millet, tek din, tek mezhep, tek bayrak” anlayışına uygun, tek dinin ve mezhebin çerçevesini çizmektedir. Talimattaki vurgu şöyledir: “Başta Alevîlik olmak üzere Ehli Sünnet dışındaki görüşlere ve Hanefîlik dışındaki diğer Sünnî mezheplerin görüşlerine tefsirde yer verilmemesi, hüküm içeren ayetlerinde, Türk- İslâm geleneği gözetilerek yorumlanmalıdır.”
Bu ve benzeri hamleleri, 1935’te çıkarılan “Tunceli Kanunu” izler. Demiryolları ağlarıyla bölgeye ulaşım ve askeri nakil kolaylaştırılır. Mustafa Kemal’in tüm siyasi erki kontrol ettiği koşullarda, İsmet İnönü’nün askeri ve siyasi koordinasyonu ve yürütümüyle Dersim bir anlamda kuşatılır. Ardından 1938 Dersim katliamı gerçekleşir. Büyük kıyımınla birlikte Dersim ve çevresi boşaltılır.
Dersim bir bölgeyi simgeler, bölge Alevî Ocaklarının ve dergâhlarının çok yoğun bulunduğu bir coğrafyadır. Alevî geleneğinin ve inanç sisteminin en doğal ve en sahici yaşatıldığı bir merkezdir. Dersim katliamı çok boyutlu bir içeriğe sahiptir. Bir yandan tekçi, üniform bir toplum yaratmayı amaçlayan Kemalistler, diğer yandan Alevîlerin önemli bir inanç merkezini dağıtmayı, köklerinden söküp atmayı ve Kürt halkının ulusal direnişini kırmayı amaçlamıştır.
T.”C” tarihi benzer uygulama ve pratiklerin tarihidir. Alevîler için cumhuriyet tarihi içinde önemli ikinci iç kırılma, 12 Eylül Faşizm’i döneminde yaşandı. 12 Eylül bir karşı devrimdi. Türkiye’de devrimci demokrat güçler için yıkıcı sonuçlar yarattı. Alevîler içinde yakın tarihin en önemli kırılması 12 Eylül faşizmi döneminde gerçekleşti. Türk- İslâm sentezinin en konsantre biçimde devreye sokularak, sistematik baskı, tenkil, katliam ve asimilasyon politikalarıyla Alevîler ve Kürt halkı bastırılmak ve köleleştirilmek istendi. Şiddet sistemleştirildi. 12 Eylül bir korku dinamosu gibi işledi. Kitlesel tutuklama ve işkencelerle korkunun yaygınlaştırılması amaçlandı. Ama aynı dönem bir başka yanıyla Alevîlerin yeniden ayağa kalkışını simgeledi. 1980’leri ortalarından itibaren Alevîlerin kentlere göçü yoğunlaştı. Göçün ve metropol yaşantısının Alevî halkı için sosyo-ekonomik, sosyo-kültürel, sosyo-psikolojik sonuçları oldu.
Kökleri Türkiye kapitalizminin gelişim momentlerine uygun biçimlenen kır- kent ilişkisi ve kentleşme ve göç olgusunun ilk dalgası 1945’ten sonra başlamıştı. İkinci dalga 1960’lı yılları kapsadı. Üçüncü dalga 1970’lerin ortalarında gerçekleşti. Dördüncüsü 1980’lerin ortasından günümüze devam ediyor. Alevîler bu dalgaların bütününde önemli bir yer aldı. Özellikle 1980’lerden günümüze kadar süren göç ve kentleşme olgusu önemli sonuçlar yarattı. Alevîler inançları ve örgütlenmelerini kentlere ve kent sosyolojisine uygun biçimlendirdiler. Bu noktada özellikle Avrupa’da, kıta düzeyinde örgütlenmeler dikkat çekti.
Kentleşme ve Alevîlik başlı başına sosyolojik bir araştırma konusu olarak önem taşımaktadır. Kentleşme, kapitalizmin Alevîliğin ortakçılık özelliklerini yıkıcı, tahrip edici ve aşındırıcı etkilerde bulundu ama bir başka boyutta örgütlenme, kolektif yeniden şekillenme ve kolektif bilincin gelişmesine katkı sağladı. Bu paradoksal durum önümüzdeki dönemin temel problematiği olarak gündemde kalacaktır.
Alevî açılımı adı verilen AKP iktidarının 2009’da başlattığı hamleler Alevî sorununda yeni bir dönemi ya da iç momenti simgeledi. Rafine bir asimilasyonu içeren bu politikayla, rafine bir Sünnîleştirme ve devletleştirme taktiği izlendi. Bu politikanın somut yansıması ve simgesi cami- cemevi projesi ve Alevî dedelerine Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından maaş bağlanması oldu. [39] Tekrarlamak pahasına özetlersek: Cumhuriyet’in kurulmasından hemen sonra Alevîlerin devletin hem kurumsal yapısından, hem de dini yapısından tasfiye edilmeleri, yaşadıkları haksızlıklar ise başlı başına her biri ciddi birer tartışma noktasıdır: Diyanet’in Sünnîliğin hizmetine verilmesi, Alevî Bektaşi dergâhlarının kapatılması, Bektaşilerin yurtdışına sürgün edilmeleri, Alevî dedelerinin, dervişlerinin büyücülerle, üfürükçülerle tutulmaları…
Cumhuriyetin tekçileşmesi, demokrasiyle buluşamaması… Laikliğin kağıt üzerinde kalması, eşit yurttaşlığın hep yaklaşıldıkça uzaklaşan bir olguya dönüşmesi… Karar mekanizmalarına tek bir Alevînin bile gelmesine izin verilmemesi… Sonu gelmeyen asimilasyon hamleleri… Katliamlar… Ortaca, Elbistan, Kırıkhan, Maraş, Sivas, Çorum…
Tıpkı, Menderes ile hızlanan ve Cumhuriyeti, yeniden bir İslâm Cumhuriyetine dönüştürmeyi hedefleyen sürecin, Demirel, Türkeş, Özal ve Çiller’in belirleyici katkılarıyla, “siyasi ve mezhepsel akrabaları” Erdoğan üzerinden AKP eliyle tamamlanması yönelişindeki üzere![40] Bunun böyle olmasında “tesadüfi” bir şey söz konusu değildir.
Çünkü dinin toplumun temel ideolojisi hâline getirilmesi, Osmanlıdan kalan bir gelenektir. Bu gelenek Cumhuriyet’de de sürmüştü. Ve toplumsal kontrol aracı olarak dini kullanmıştı.
Cumhuriyet tarafından topluma sunulan temel kültür, “Türk-İslâm Sentezi” denilen dayatmanın ta kendisiydi.
Cumhuriyet, millet ve ümmetin toplamı olarak kurgulandı.
Cumhuriyetin resmi dini, kuruluşunda İslâmdı. Bu, 1923’ten 1927’ye kadar sürdü. “Laiklik” terimi ve ilkesi T.”C”nin kanunlar kitabında 1937’ye kadar yer almadı.
Diyanet İşleri Başkanlığı denilen kurum T.”C”nin kurulmasıyla eş zamanlıdır. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın eski Şeyhülislâmlığın devamı olduğu bilinir. Evet Cumhuriyette Padişah yok, Şeyhülislâm yok. Ama bu sefer de Mustafa Kemal’e bağlı Türkçü bir Diyanet vardı.
Resmi Kur’an kursları ve İmam Hatip okulları, İkisi de Cumhuriyet’in ilk yıllarından bugüne miras kalan kurumlardır. Devlet bu işlevi yüklenmezse, din onun bunun elinde kalır, suistimal edilir, kötüye kullanılır deniliyordu. Hâlâ öyle deniliyor.
Suistimal, malum, istimalden (kullanma) gelir. Devletin dinin suistimalini önlemekle kendini görevli sayması, dinin istimalinin kendi dünyevi görev alanı içinde görmesi demektir. Nitekim T.”C”nin din anlayışı da, pratiği de hep bu yönde işleyip gelişe gelmiştir. Kendini şiddetle “Atatürkçü” ilan eden Alevîler, hatta hatta “Atatürk’ü sevmeyen Alevî olmaz,” diyen Alevîlere ithamdır. Kemalist Cumhuriyet, en çok Alevîleri yabancılaştırdı. Alevîleri geleneklerinden kopararak İslâm ile buluşturdu.
Cumhuriyetin tektipleştirici ve kapitalist tercihleriyle yüzleşmeyen Alevîler, Mustafa Kemal’in Alevîsi oldu. Kemalist iktidar, Alevîlere hiç bir hak sunmamasına rağmen bu tapmacılık, bu kör bakış neyin ürünü olabilir? Acaba Cumhuriyet’in menzilinde söz konusu olan Alevîlerin hakları neden verilmemiştir. Cem evleri neden kabul görmemiştir diye hiç düşündünüz mü?
Cumhuriyet’in başlangıç yıllarında Alevîler; Alevîleri kötüleyen ‘Nur Baba’ kitabı ve ‘Mum Söndü’nün oyunları ile tanıtılmıştır.
Müsahipzade Celal, Tek Parti döneminde yazdığı Alevîleri rencide eden ‘Mum Söndü’ oyununu 1930 yılında sergilenirken; eserlerinde Kızılbaşlığı kötüleyip, ahlâk dışı yaratıklar olarak tanımlayan Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun, ‘Nur Baba’ başlıklı yapıtında Alevîlerin dinsel törenlerinde cinsel ilişkide bulunduklarından söz edilir.
Geçerken anımsatayım: Söz konusu yapıtta bir bölüm başlığının adı ‘Bir Bektaşi Tekkesinde Mumlar Nasıl Söner’dir ve Yakup Kadri CHP’de yıllarca milletvekilliği yapmıştı.
27 Mayıs 1960 darbesi sonrasında da Musahipzade Celal’in ‘Mum Söndü’ oyunu sahnelenmiştir. (1962’de tekrar sahneye konulan oyuna ilk tepki 1963’te İstanbul Üniversitesi’ndeki Alevî gençlerden gelmiştir.)
2004 yılında Milli Eğitim Bakanlığının çıkardığı İngilizce sözlükte, “Ensest” sözcüğünün Türkçe karşılığı olarak, “Akraba ile zina, Kızılbaşlık” yazılmıştı!
Dinin suistimal edilmesini önleme anlayışının kendisi, dinin suistimalinden başka bir şey değildi. Bu bağlamda da T.”C” devleti, toplumu dinin suiistimal edilmesinin zararlarından korunmayı değil, dinin istismarını öngören bir bir teokratik refleksiyle hareket etmişti. Bugün gelinen yer de, bu sürecin doğal sonucuydu.

Temel Demirer

HALKIN BİRLİĞİ

8-martta-ozgur-kaidn-halkin-birligi

DÜNDEN BUGÜNE 8 MARTIN TARİHÇESİ BİR GÜN DEĞİL HER GÜN 8.MART İÇİN İLERİ..!

Tarih sayfalarına 8.Mart olarak düşen, dünyada işçi ve emekçi kadınların kurtuluşu mücadelesinde tarihi bir gün… …