Devrimci Halkýn Birliði
   Açılış_sayfanız_yapın  Sık_Kıllanılanlara_Ekle

   ANA SAYFA
   HABER - YAZI

D. Halkın Birliği
   Kapak
   Baş Yazı
   Haberler
   İnşamız
   Politika-Haber
   İşçi-Memur
   Kürdistan
   Gençlik Yıldızı
   Özgür Kadın
   Dış Politika
   Kültür-Sanat
   Onlardan Bize
   Temel Kavramlar
   Analiz-Polemik
   Devrimci Teori
   Özgür Kürsü
   Dünden Bugüne
   Mektuplar

xxxxx
   Arşiv-7.2005/4.2010
   DHB Galeri
   Sitede Ara
   Bağlantılar
   Ziyaretçi Defteri
   İletişim

xxxxx
   RADYO BİRLİK
   
VİDEO İZLE

D. Halkın Birliği

ADRESLER

Merkez Büro
AL-AK Basın Yayıncılık

Merkez Mahallesi
Çukur Çeşme Caddesi
No: 27 Kat: 3 Gaziosmanpaşa- İstanbul

Tel: 0212 5782269

Yurtdışı:
Avrupa Temsilcisi
Özgür Kızılay

Nancy FRANSA
Tel: 0033 674102905

Altenbraker str. 16
12053 Berlin Almanya

E-Posta İletişim:
halkinbirligi@yahoo.com





BELLEK


18 Mayıs ve Kaypakkaya'nın

DİRENİŞ YOLUNDA İLERİ!


KUZEY AFRİKADAN ORTADOĞUYA İSYANLARIN ANATOMİSİ (4488 Kere Okunmuş)
Haziran 12 2011 17:40:06 tarihinde dhb tarafından yazılmış:
../../infusions/koseyazilari/images/yok.png

KUZEY AFRİKA’DAN ORTADOĞU’YA İSYANLARIN ANATOMİSİ

TEMEL DEMİRER

“kederli nehir yollarının,

sürülmüş toprağın ve şehirlerin bahtı

bir safak vakti değişmiş olur,

bir şafak vakti karanlığın kenarından

onlar ağır ellerini toprağa basıp

doğruldukları zaman...”[2]

Kuzey Afrika’dan Ortadoğu’ya yönelen isyan(lar)ı değerlendirmek için öncelikle bir bakış açısına, yönteme muhtacız.

Somuttan soyuta değerlendirilmesi gereken tarihsel olgunun Rosa Luxemburg gibi “Önce hareket vardı,” saptamasından hareketle irdelenirken; “Yaşanan deneyim her zaman kitaptan fazlasını anlatır,”[3] gerçeği asla göz ardı edilmemelidir.

Hayatı somut zenginliği üzerinden soyutlayan Devrimci Marksistler için, Kuzey Afrika’dan Ortadoğu’ya yönelen isyan(lar)ın böylesi bir yöntemle analizi başat önemdedir.

Çünkü tarihi, amaçları uğruna dövüşen insanlar yapar.

Burada esas olan başkaldıran (tarih yapıcı) insanların iradesidir…

Aslı sorulursa tarih, -sınıf mücadelesi temelinde- bütünüyle “iradi” bir eylemdir.

Söz konusu iradi eylemin somutu, devrimci soyutun da aslî dinamiğidir.

Hayatla doğrudan bağları olan soyutlama ile şekillenen devrimci teori de, Seneca’nın deyişiyle “Yapmayı öğretir, söylemeyi değil.”

Sonucu ne olursa olsun ya da yol açacağı sonuçlardan bağımsız olarak Kuzey Afrika’dan Ortadoğu’ya yönelen isyan(lar) devrimci teorinin zenginleştirilmesine doğrudan katkılar sağlamışlardır.

Tarih yapan yığın hareketlerinin, devrimci teorinin önünü/ yolunu açtığına hep tanık olduk… Mesela, “O şafakta yaşıyor olmak mutluluğun ta kendisiydi” diye yazıyordu William Wordsworth, Fransız Devrimi’yle ilgili olarak... Bunları yazarken aklında, devrimin sonrasında olup bitenler değil, 1789’un olayları vardı: Bastille Hapishanesi’nin basılması, mutlak monarşinin kaldırılması, feodal kurumların sona erdirilmesi, İnsan Hakları Bildirgesi’nin ilanı gibi…

Evet sonucu ne olursa olsun, yığın hareketleri tarihin önünü açan büyük alt üst oluşlardır, önemlidir…

Tunus, Mısır, Libya, Bahreyn: Arap coğrafyası ve Ortadoğu’da var olan otoriter, baskıcı, kapalı, sorumsuz, yolsuzluk ve kayırmacılıktan malûl rejimlere karşı gelişen protesto ve direniş hareketleri dalga dalga gelişirken eski ölüyor, ancak yeni doğmuyor.

Kimse tam olarak direniş hareketlerinin neyle sonuçlanacağını kestiremiyor. Arap coğrafyası ve Ortadoğu’da bir “belirsizlik” durumuyla karşı karşıya kalıyoruz.

Geleceğe ilişkin endişeler var elbet; ama umut da canlı.

Yaşanan bir geçiş dönemi…

Şimdi geçiş dönemini ve onun devreye soktuğu direniş ile “değişimi” (ve başkalaşımı) anlamaya dönük ekonomi-politik bir analize muhtacız…

I. AYRIM: YDD

Kuzey Afrika’dan Ortadoğu’ya yönelen isyan(lar), Tunus’ta kendisini yakan Muhammed Bouazizi’nin veya Twitter’ın yaygın kullanımının eseri falan değil…

Olan(lar) ile bitmeyen(ler)in ardında, sürdürülemez kapitalizmin III. Büyük Buhranı ile çevre ülkelerde boyveren “Gıda Krizi” yatmaktadır boyulu boyunca…

I.1) NEYİN KRİZİ, NASIL?

Kapitalist bir ekonomide şirketlerin rekabet mücadelesi içinde arttırmak zorunda kaldıkları sermayenin organik bileşimi (SOB, yani fiziksel girdiler/ ücretler oranı), kâr oranını (KO) uzun dönemli bir eğilim olarak düşmeye zorlar; sömürü oranındaki (SO, yani sermayenin el koyduğu artık/ ücretler) artışlar bu düşüş eğilimini durdurmaya yetmeyebilir (tanım gereği, 1960’ların sonunda “durgunluk içinde enflasyon/ stagflasyon” ile beliren bu sistemik sorun, 1970’lerin sonundan itibaren neo-liberal politikalarla aşılmak istenmiş, bu politikaların etkisiyle aşırı ölçüde “şişen” finans kesimindeki kârlılık, üretken kesim kârlılığını fazlasıyla aşmıştır.

Ahmet Tonak’a göre, “Bu farklılık bir taraftan sermaye için finans sektörünü cazip kılarken bir taraftan da bu cazip sektörü ürettiği artık değerle beslemesi gereken üretim sektörünün göreli olarak küçülmesi sonucunu doğurmuştur. Şişen finans sektörünün büyüyerek var olması için gerekli artık değer üretiminin sınırlarına yaklaşıldığı, 2000’li yılların başından itibaren özellikle emlak sektöründeki balonla hissedilmeye başlanmış ve nihayet 2008 içinde de kriz banka iflasları ile tetiklenmiştir.”[4]

Böylelikle devreye giren finans krizi, sürdürülemez kapitalizmin büyük “kurtarma operasyonu”yla (2007-2009 dönemindeki şirket ve banka kurtarma olayları skandal ölçülerine vardı!) merkezde bir borç krizine tahvil olurken; çevre ülkelerinde boyveren gıda krizi ile dünya ekonomisinde yaşanan çalkantılar, orta vadedeki iniş-çıkışlar değil, XXI. yüzyılın III. Büyük Buhranı’nı tarih sahnesine çıkardı.

Bu büyük deprem tüm yerküreyi kucaklarken; krizin etkisini daha da şiddetlenerek siyasi sonuçlarını yani isyan ve itirazları da kaçınılmaz kılmıştır…

“Olan-bit(mey)en”in neye evrileceği şimdiden kestirilemez; “alt-üst oluş”un nasıl biçimleneceği bir mücadele sorunudur.

Ancak ezilenler için unutulmaması gereken çözümün, parça-buçuk önlemlerde değil, kapitalizmin aşılmasında aranması; dolayısıyla III. Büyük Bunalım kesitinde emekçiler, taleplerini “kapitalizmin sınırları içinde gerçekleştirilebilir” olanlarla kısıtlamamalı, yeni ve daha ileri talepler tahayyül edebilmelidir.

Çünkü Uluslararası Para Fonu (IMF) Başkanı Dominique Strauss-Kahn’ın, küresel ekonomik toparlanmanın kırılgan, çarpık ve belirsiz olduğu vurgusuyla, “Büyük belirsizlik hâlâ devam ediyor. Birçok kara kuğu küresel ekonomik gölde yüzüyor,” demek zorunda kaldığı koordinatlarda Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da demokrasi isyanlarıyla sarsılırken, Avrupa’yı da borç krizi sallıyor. Yunanistan, İrlanda ve Portekiz’den sonra gözler şimdi krizdeki İspanya’dayken; ‘Eleftherotipia’ gazetesinin haberine göre, büyük miktarda borcu bulunan Yunanistan, IMF ve AB’den borç yapılandırması için talepte bulundu.

İrlanda bankalarına uygulanan stres testleri sonucunda, ülkenin sıkıntılı bankacılık sektörünün 24 milyar Avroluk ek sermayeye ihtiyaç duyduğu belirlendi ve Portekiz krizi de Avro Bölgesi’nde yaşanan sorunları yeniden su yüzüne çıkardı.

Avrupa Merkez Bankası Başkanı Jean-Claude Trichet, Portekiz’in ekonomisini düzeltmek için hazırladığı kemer sıkma politikalarını sürdürmesi gerektiğini belirtirken; AB liderleri, AB’nin finansal kurtarma fonunun gücünü 440 milyar Avro’ya çıkarılmasına karar verdi. Portekiz’deki sorunlar “Sıradaki İspanya mı?” sorusunu yeniden akıllara getirdi. ‘The Financial Times’ta yayımlanan bir analize göre İspanya’yı kurtarmanın maliyeti 1.1 trilyon Avro, bu miktar diğer kurtarmaları gölgede bırakıyor.

Evet, “İktisatçılar ve siyasi karar alıcılar arada bir ‘İspanya krizi’ diye bir şey olmadığından dem vuruyor. Aslında süregiden karmaşanın tam ortasında toplanan üç büyük sorun var: Euro bölgesi dahilinde mali çöküş söz konusu; bu minvalde son yıllarda önce Yunanistan, sonra İrlanda hükümetlerinin finans piyasalarından fahiş faizlerle borç almaları engellendi. İspanyol emlak piyasasında erime var; bu da karşılığında bölgesel bankalarla devlet hazinesi açısından bir krizi tetiklemiş durumda. Ve son olarak, İspanya’nın işgücü piyasasıyla ilgili uzun zamandır devam eden bir sorun yaşanıyor; ülkedeki her beş çalışandan biri resmî olarak işsiz.”[5]

Özetle sürdürülemez kapitalizmin 2007 sonrası, sistemin kaçınılmaz krizlerini aşabilmek için devreye soktuğu finansallaşmanın ve rantiye birikim tarzının doğrudan sonucudur. Kapitalizm, sanayi ve tarımsal ekonomide gerilemekte olan kârlarını dünyayı bir kumarhane masasına dönüştüren finansal rant oyunlarıyla koruyabilmiş durumdaydı. Dahası, kapitalizmin bu tür dönüşümleri yalnızca XX. yüzyılın son çeyreğine özgü olmayıp; XIX. yüzyılın sonunda ve XVIII. yüzyılda da yaşanmış idi.

Kapitalizmin bütün bu yapısal nitelikli krizlerinin ayrılmaz bir parçası olduğunu da gözlemekteydik. Krize neden olan bu üretim fazlasının bir şekilde “yakılması” gerekliydi. Dolayısıyla, iktisadi yatırıma dönüştürülemeyen, satın alınamayan mal fazlasının savaş konjonktürü içinde yakılması gündeme gelebiliyordu.

Rosa Lüksemburg’un ortaya attığı ve XX. yüzyılın geride kalan deney ve gözlemlerinde pekiştirilen düzeltici savaş kavramı böyle ortaya çıktı. Söz konusu kavram 20 Mart 2003’te başlayan Irak’ın işgalini, bundan iki yıl önceki Afganistan müdahalesini ve Libya’nın işgali gibi emperyalizmin saldırılarını kucaklarken; devasa bir silahlanmayı yani militarist brikim ve çatışmayı da devreye sokar.

I.2) SİLAHLANMA = SERMAYENİN MİLİTARİST BİRİKİMİ

“Silahlanma = Sermayenin Militarist Birikimi” denklemine ilişkin olarak hızla sıralayarak ilerleyelim:

Dünyada askerî harcamalar 2010 yılında 1 trilyon 630 milyara tırmandı. ‘Stockholm Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün (SIPRI) raporu, pek çok ülkenin silahlanma giderlerini, askerî faaliyetlerini ekonomik krize rağmen tümüyle durdurmadığını, kısmen kısma yoluna gittiğini ortaya koydu.

SIPRI raporuna göre, askerî harcamalar 2010 yılında yüzde 1.3’lük artışla 1 trilyon 630 milyar dolara çıktı. Raporda 2010’daki küresel askerî harcamalarda ekonomik krizin de etkisiyle 2001 yılından bu yana en düşük artışa sahne olunduğuna dikkat çekildi. Küresel askerî harcamaların 2001 ve 2009 arasında yıllık ortalama yüzde 5.1 arttığı belirtildi.

Askerî harcamalarda rekor her zaman olduğu gibi ABD’de. ABD’yi Çin ve Rusya izliyor. 2010 yılında askerî harcaması en fazla artan bölge yüzde 5.8’lik yükselişle toplam 63.3 milyar dolarla Güney Amerika oldu. Avrupa’nınsa askerî harcamaları 2010’da yüzde 2.8 oranında geriledi. Ortadoğu ise harcamaları artan bölgeler arasında.

KİM NEREYE NE KADAR SİLAH SATIYOR? (2010)

ÜLKE

LATİN AMERİKA (yüzde)

AFRİKA (yüzde)

ASYA (yüzde)

KUZEY AFRİKA VE ORTADOĞU (yüzde)

ABD (14 milyar dolar)

3

0.6

22

39

İNGİLTERE (4.6 milyar dolar)

0.1

0.5

13

72

FRANSA (4.3 milyar dolar)

2

0.1

39

40

RUSYA (3.4 milyar dolar)

2

9

62

15

ÇİN (500 milyon dolar)

0.1

23

45

18

EN ÇOK İTHALAT VE İHRACAT YAPAN 20 ÜLKE

İTHALATÇI ÜLKE

Milyon dolar/ 2010

İHRACATCI ÜLKE

Milyon dolar/ 2010

HİNDİSTAN

11.139

ABD

37.043

ÇİN

7.724

RUSYA

28.088

GÜNEY KORE

7.403

ALMANYA

13.033

PAKİSTAN

5.626

FRANSA

8.768

YUNANİSTAN

4.939

İNGİLTERE

4.931

BİRLEŞİK ARAP EMİRLİKLERİ

4.801

HOLLANDA

4.091

SİNGAPUR

4.402

ÇİN

4.035

CEZAYİR

4.112

İSPANYA

3.554

AVUSTRALYA

4.054

İTALYA

2.744

ABD

3.995

İSVEÇ

2.441

MALEZYA

3.500

İSRAİL

2.287

ŞİLİ

3.206

UKRAYNA

2.132

İSRAİL

2.845

İSVİÇRE

1.460

TÜRKİYE

2.776

KANADA

1.214

VENEZÜELLA

2.619

GÜNEY AFRİKA

699

MISIR

2.572

GÜNEY KORE

652

İNGİLTERE

2.517

POLONYA

580

NORVEÇ

2.482

BELÇİKA

554

JAPONYA

2.381

NORVEÇ

449

POLONYA

2.328

BREZİLYA

398

BÖLGESEL ASKERİ HARCAMALAR

BÖLGE

ASKERİ HARCAMA (milyar dolar-yüzde)