 |
|
Devrimci Halkın Birliği'nden

TEKEL İŞÇİLERİYLE DAYANIŞMA ZAMANI
Özelleştirme terörüyle binlerce TEKEL işçisi işinden oldu, kazanılmış hakları gasp edildi. Özelleştirmede sermayenin gözü kara halk düşmanı AKP hükümeti halen çalışan TEKEL işçilerine sözleşmeli çalışmayı dayatıyor. Böylelikle TEKEL işçileri hem iş güvencesinden hem de kazanılmış haklarından yoksun bırakılıyor. Dahası Onlardan birer ücretli köle olmaları isteniyor. TEKEL işçileri ise bu dayatmaları kabul etmeyerek hakları ve gelecekleri için ölümüne direniş yolunu seçtiler. Tekel işçileri kar, yağmur çamur ve faşist baskı saldırı ve tehditlere aldırış etmeden günlerdir, Ankara'nın ortasında direnişini sürdürüyor. Ankara da günlerdir binlerce Tekel işçisi soğuk duvarlarında işçilerin sloganları yankılanıyor. Yalnız devlet ve AKP hükümeti değil aynı zamanda altında Tekel direnişini satmaya hazırlanan Türk-İş sendika ağaları da tekel işçilerinin direnişinden korkup, paniğe kapılıyorlar. TEKEL işçileri, hakları ve gelecekleri için Ankara yolunda kararlılıkla ilerledikçe başbakan Erdoğan ve şürekası üst perdeden sesleniyor, direnişlerini karalıyor, hakaret ediyor ve eyleme müdahale etme tehdidini savuruyor..Direniş uzadıkça sermaye ve AKP hükümeti daha çok korkuyor. Çünkü AKP hükümetinin halk düşmanı yüzü daha net açığa çıkıyor. TEKEL işçileri önce bu yalan ve hakaret engelini aştılar; hakları ve gelecekleriyle oynayanların kapısına dayandılar.
Direnişin açığa çıkardığı bir diğer gerçeklik ise, Türk-İş sendika bürokrasisi ile direnişçi işçiler arasındaki keskin çıkar farklılığıdır. Bu farklılık, sendikanın görkemli binası ile hemen önünde direnişçi işçilerin kurduğu çadırdan barakalar kadar yalındır. İşçilere ve barakalarına tepeden, kibirle bakan o bina, şimdi barakaların ve o barakalara hayat veren binlerce tekel işçisinin ve sınıf dostunun basıncı altındadır.
Bu öyle bir basınçtır ki, işçileri satmada uzmanlaşmış Türk-İş bürokrasisi çaresizdir. İşçilerin doğal refleksleriyle sendikal bürokrasinin hamlelerini boşa çıkarmalarındaki ustalıklarına bir bakın! Türk-İş yönetimi, biriken öfkeyi kontrol altında tutmak, üzerindeki basıncı azaltmak için hava alma çizgisi izliyor.
Tekel işçileri yalnız kendileri adına direnmiyor. Direniş tekel işçilerini bir sınıf haline getiriyor; bilincini, eylemini ve kararlılığını örgütlüyor. Tekel işçileri, bilincinde olsunlar ya da olmasınlar daha başından itibaren bütün işçi sınıfı ve emekçiler adına direniyorlar. Haftalara yayılan ve önüne çıkan engelleri aşarak ilerleyen direnişin gücü, bu gerçekliği belirgin hale getirdi.
Direnişin somut hedefi, emperyalizmin işbirlikçisi ve sermayenin eri enin AKP Hükümetinin Tekel işçilerine yönelik 4-C saldırısını boşa çıkarmaktır. Fakat AKP Hükümeti ve sermayenin işçi sınıfı ve emekçilere yönelik saldırıları 4-C yasası ile sınırlı değildir. Sağlık emekçilerine esnek çalışmayı dayatan Tam Gün Yasası Tasarısı, işçi ve emekçi piyasasını kölelik pazarına dönüştürecek olan Özel İstihdam Büroları, sendikal örgütlülüğü dağıtmayı hedefleyen Sendikalar Yasası, emekçi memurların toplu sözleşme hakkını görmezden gelen, özlük haklarını tırpanlayan saldırılar, Tekel direnişiyle dönemsel olarak kesişiyor. Yeni yılla birlikte dizginlerinden boşalan zam saldırısı, işçi sınıfı ve ezilenlerin yaşamını cehenneme çeviriyor. Dahası, “ümüğümüzü sıktırmayacağız” diye efelenen işbirlikçi hükümet, pratikte IMF politikalarını uygulaması bir yana, IMF'yle yeni bir anlaşmaya hazırlanıyor.
Tekel işçileri yalnız kendi adlarına direnmediği gibi, Tekel direnişi de sadece Tekel işçilerinin direnişi değildir. Bu direniş, bütün işçi sınıfının ve emekçilerin direnişidir. Tekel direnişi, AKP Hükümeti ve sermayenin saldırıları karşısında, bir koçbaşıdır. Bu direniş, bütün sınıf ve emekçiler adına kazanılmak zorundadır.
Onun kazanmaktan başka yol yok. Tekel direnişi, yaşanan irili ufaklı bir dizi işçi direnişiyle de birleşerek, yeni bir sınıf hareketini örerek ilerliyor. İtfaiye işçileriyle boğaz köprüsünün birlikte kesilmesi, direnişin ortaklaşması bunun anlamlı bir adımıdır. Tekel direnişi birleştirmeyi sürdürecek, etrafındaki dayanışmayı genişleterek ilerleyecektir. Bu aynı zamanda, bütün sömürülen ve ezilen toplumsal kesimleri birleştirebilme ve önderlik edebilme yeteneğine sahip yegane sınıfın, işçi sınıfı olduğu gerçeğinin de yalın bir anlatımıdır.
Onun içindir ki Tekel işçilerinin direnişinin başarıya taşınması gerekiyor. Bunun yolu da her alanda tekel direnişiyle dayanışmayı yükseltmekten ve güçleri harekete geçirmekten geçiyor. Tekel işçilerinin direnişi, hem işçi ve emekçi sınıf hareketi üzerindeki ölü toprağı atmak ve hem devrimci hareketteki durağanlığı ve kitlelere güvensizlik olgusunu kırıp ileriye fırlamak, silkinip güçlerini tazeleyip sürece müdahale etmek ve hem de Kürt hareketiyle sınıf hareketinin aynı kulvarda buluşmasını sağlamak bakımından önemli bir çıkıştır.
Devrimci,demokrat, Kürt yurtseveri ve ilerici güçlerin eylem ve güç birliği içinde hareket ederek, sermaye ve onun saldırgan halk düşmanı AKP hükümetinin dayattığı kölelik zincirlerini kırmak, iş, ekmek ve özgürlük mücadelesini ileriye taşımak için Tekel direnişiyle dayanışma ve kavgayı harlama zamanıdır.
3.Şubat.2010 Devrimci Halkın Birliği
|
YENİ SAYI. OCAK. 02. 2010

TEKEL İŞÇİŞİ ÖĞRETİYOR Bir ayı aşkındır tekel işçileri işçileri, iş, ekmek ve örgütlülükleri için kar, çamur, soğuk ve polis baskı ve zulmü demeden Ankaranın göbeğinde direniyor. AKP hükümetinin sınıf hareketini ve sendikaları hareketi etkisiz hale getirmek için, bin bir türlü burjuva ayak oyunu olmadı polis baskı ve terörüne başvurmaktan geri kalmıyor. Özelleştirme terörüyle sınıf hareketini ve örgütlülüğünü darbeleyene AKP hükümeti haklarını aramak için sokaklara çıkan tekel işçilerine saldırıyor tehdit ediyor. Ama on binleri aşan Tekel işçisi AKP hükümetinin bu saldırısına ve ayak oyunlarına direnişle yanıt veriyor. Tekel işçisi eylemlerini gittikçe yaygınlaştırıyor ve yeni eylem biçimleriyle eylemlerini geliştirip ileri taşımaya çalışıyor. Türk-iş ağalarının eylemi geri tutma ve tavsatma çabalarına Tekel işçisi anından yanıt veriyor. Dahası gelinene durumda Tekel işçisi tüm işçi ve emekçiler adına, direnişi kazanmak zorunda. Elbette bunun için Tekel işçisinin tek başına direnişi yeterli olmayacaktır. Tüm işçi ve emekçilerin, devrimci ve sosyalistlerin bu direnişle omuz omuza dayanışma içinde olmaları gerekiyor. Biliyoruz ki, 12 Eylül faşist darbesinin hedefi doğrudan işçi sınıfının örgütlülüğüydü . 12 Eylül’ün arkasındakiler örgütlenme özgürlüğünün, yani kolektif hakların, ortadan kaldırılmasıyla bireysel hakların da hiçbir anlamının kalmayacağını biliyordu. Planlanan gerçekleşti. Sendikal hak ve özgürlükler ortadan kaldırıldı ve işçi sınıfının örgütlü etkisi ve gücü de dağılıverdi. Sonra ne sosyal hak, ne ekonomik hak ne de insan hakkı kaldı ortada ce vahşi sömürü dönemi açıldı adeta işçilerden intikam almak adına. 12 Eylül 1980’den bugüne neredeyse 30 yıl geçti. Bu arada “demokrasi” dillere pelesenk edildi. 12 Eylül darbecileri de dahil olmak üzere 30 yılda her ihükümete gelen demokrasiden söz etti. AKP hükümetlerin sözleri inandırıcılığını kaybedince bu seferde devreye AB girdi, demokrasinin AB’den geleceği beklendi. Ama olmadı demokrasi bir türlü gelmedi. Çünkü kolektif haklar yani gerçek anlamda örgütlülük yoktu ve örgütsüz mücadele olamazdı. Emekçileri mücadeleye yönelten bazı denemeler oldu. Bunların başında 1989 Bahar Eylemleri geliyordu, sonra büyük madenci yürüyüşü gerçekleşti. İzmit SEKA işçilerinin direnişi de son derece önemliydi. En sonra da SSGSS’ye karşı Herkese Sağlık Güvenli Gelecek Platformu, Türkiye emek mücadelesinin son 30 yılındaki hatırlarda kalan mücadele örnekleri oldu. Kolektif haklardan yoksun geçen 30 yıldaki mücadele deneyimlerinin işçi sınıfı için sınırlı öğreticiliği olsa da bunların hiç biri kalıcı bir kazanım sağlayamadı. Bu mücadelelerden bazıları başarıya çok yaklaşmıştı ve tüm işçi sınıfını da umutlandırmıştı. Ama son kertede bir güç araya girerek mücadelelerin başarıyla sonlanmasını engelledi. Mücadelelerin başarısını engelleyen o gücün ne olduğuna baktığımızda maalesef tüm örneklerde bu gücün sendikaların başına çöreklenen sendika ağa ve bürokratları olduğunu gördük. Bugüne kadar bir çok eylemi uzlaşmacı sendikacılık adına arkadan hançerleyen ve yenilgiyle sonuçlanmasına neden olan, sendikala ağaları ve bürokratlarının sicilleri bozuktur. Son yıllarda bir aydır süren TEKEL direnişi, uzun bir süreden sonra örgütlü olmanın, örgütlü mücadeleyle hak aramanın önemini bir kez daha hatırlatmıştır. TEKEL direnişi sadece AKP hükümetinin emekçilere yönelik politikalarının ne kadar düşmanca olduğunu ortaya çıkartmakla kalmamış, Türk İş’e de sendika olduğunu hatırlatmıştır. Sadece bu iki nedenle bile TEKEL direnişi son yılların en önemli mücadeleleri arasında sayılmayı hak etmektedir. Ama elbette bu yeterli olamaz. TEKEL direnişinin daha önceki hayal kırıklıkları arasında yer almaması ve Türkiye işçi sınıfı hareketinde bir dönüm noktası olması, nihai hedefe ulaşana kadar mücadeleye devam edilmesiyle mümkündür. TEKEL işçisi yapılan referandumda yüzde 99 gibi mutlak bir çoğunlukla mücadeleye devam iradesini göstermiştir. Bu irade sadece Türk İş’e değil, işçi sınıfını bitti sayıp, mücadeleyi gereksiz gören, uzlaşmacılığı sendikacılık zanneden tüm sendika ve sendikacılara da bir ders niteliğindedir.
|
(46 okuma)
(Devamı... )
|
Faşist teröre devrimci direnişle karşı koyalım

Faşist diktatörlük toplumsal muhalefetin devrimci doğrultuda gelişmesini önlemek ve bastırmak için faşist baskı, saldırı ve yasaklamalarını arttırarak sürdürüyor. TC devleti ve AKP hükümeti, IMF damgalı kıyım programını sorunsuzca uygulayabilmek için işçi ve emekçi yığınların, iş, ekmek ve özgürlük istemli mücadelelerine fütursuzca saldırıyor. İçeride, dışarıda yaşamı hücreleştirme politikasını pratiğe sürerek, emperyalizmin ve işbirlikçi tekelci sermayenin ekonomik krizini emekçi yığınların sırtına yüklemeye çalışan faşist diktatörlüğü, işçi, emekçi ve Kürt ulusunun demokrasi ve özgürlük istemleri, köşeye sıkıştırdıkça daha saldırgan bir konuma itiyor ve linç saldırganlığını kışkırtıyor. Faşist baskı ve zulüm politikasıyla ayakta kalmaya çalışan faşist diktatörlük, bir yandan içte çözüm bekleyen toplumsal sorunlar ve patlama öğeleri gittikçe artan yığınların dipten gelen mücadele dalgası, öte yandan emperyalistlerce yerine getirmekle yükümlendirilmiş Orta-doğuda uşaklık görevleri artık faşist diktatörlüğü, bölücülük,ve yıkıcılık" korkuluğunu sallamaya daha fazla itiyor. Haliyle bu durum hem egemen sınıfları daha saldırgan kılıyor ve hem de iç çelişkilerini derinleştiriyor. Egemen sınıfların önemli bir bölümü MGK diktatörlüğünün ray değiştirerek ABD emperyalizm küresel dayatmalarına evet diyerek gerici reformlarla toplumsal muhalefetin düzen kanallarına akıtılarak boğulmasını ve Kürt sorununda bu merkezden sisteme bağlanmasını isterken, devletin esas yönetici gücü olan generaller, üst bürokrasi, CHP,DP, BBP-MHP gibi faşist, kontracı çete partiler ve kurumlar ise daha fazla faşist terör, baskı ve yıldırma yoluyla faşist diktatörlüğün ayakta tutulması dayatmasında bulunuyorlar. Ne ki MGK diktatörlüğünün bu politikaları gelinen durumda, emperyalistlerin ihtiyaçlarını da yanıtlamaktan uzaklaş durumda. Onun için faşist MGK diktatörlüğü bir yandan sosyal patlama korkusu içinde rakip kliklerle ortak davranırken, öte yandan bölücülük ve yıkıcılık paranoyası kışkırtılarak faşist çetelerin sokakları zap etmesinin önü açılıyor ve toplum terörle korku psikolojisine sokulup, işçi ve emekçilerin aleyhine olan bütçe, asgari ücret, yasa meclisten geçirildi. Keza aylardır yaşamın hücreleştirilmesine karşı haklı ve meşru tepkilerini sokaklara çıkarak dile getiren emekçilerin tepkilerinden rahatsızlık duyan MGK diktatörlüğü ve AKP hükümeti, durumu kendi lehine çevirmek ve toplumsal muhalefeti ezip, dağıtmak amacıyla, resmi ve sivil faşist çeteleri sokağa saldı. Demokrasi,iş ve ekmek istemleri yükselten işçileri, kamu emekçilerini,Kürtleri, devrimcileri coplamakta, yerlerde sürüklemekten sindiremeyeceğini anlayan, gören diktatörlük, bu kez de sivil ve resmi faşistlerin önünü açarak yığınlara gözdağı vermek için sorgusuz infazları devreye soktu. aşist diktatörlüğü bu kadar saldırganlaşarak pervasızlaşmasında asıl neden, egemen sınıfların toplumsal ve ekonomik sorunların çözümünde çaresiz kalmaları ve kitle mücadelesinin kendi kendini parçalayarak sisteme tümüyle yönelmesi korkusudur. Faşist polisler; bir yandan kitlelere panzer, cop, kalkan ve silahla saldırıp vahşet saçarken, öte yandan "kana kan intikam" çığlıklarıyla halka yönelik açıktan gözdağı veren yeniçeri ayaklanmasına kalkışmaları, faşist diktatörlüğün ne kadar kitle hareketinin devrimci bir çizgide buluşmasında ne kadar paniğe kapıldığını gösteriyor. Bilindiği gibi; korkunun ecele faydası yoktur. Faşist diktatörlüğün toplumsal muhalefeti faşist terör, baskı, katliam ve yasaklarla denetim altına alma ve bu yolla ezerek egemenliğini sürdürme olanakları gittikçe daralıyor. Faşist diktatörlüğü önümüzdeki süreçte güvenlik güçlerinin daha fazla teşhir olmaması için toplumsal muhalefetin üzerine, elinin altında tutmuş olduğu sivil faşist-çeteleri daha fazla sürecektir. Onun için devrimci ve komünistler "içeride, dışarıda" fabrikada, semtte, okulda, köyde ve dahası yaşamın her alanında MGK diktatörlüğünün devrimci mücadelenin örgütlenerek ileri fırlamasını önlemek amaçlı daha fazla başvuracağı resmi ve sivil faşist teröre ve provokasyon örgütlenmesine karşı uyanıklığı elden bırakmadan, faşizmin anladığı dilden, yani devrimci militan savaşımı geliştirerek yanıt vermelidir. TC devletinin temel kurumlarından olan ordu ve polis teşkilatının nasıl faşist bir zihniyet içinde örgütlenerek egemen sınıfların çıkarlarını korumak, kollamak için işçi sınıfı, emekçi yığınlar ve devrimcilere karşı düşmanca yetiştirildiklerini her fırsata görüp yaşıyoruz. yaşadık. İşçileri , emekçileri ve Kürtleri copla, gazlı bombalarla, tazyikli suyla ve kurşunla sokak ortasında kurşunlayıp, sivil faşist çeteleri sokağa salarak linç saldırıları örgütleyen zihniyet aynıdır. Bu faşist baskı ve zulme karşı, örgütlenip, birleşerek faşist diktatörlüğü yıkıp, devrimin özgür Türkiye'sini yaratarak, halklarımızın özgür ve mutlu bir sistemde yaşamasının yolunu açabiliriz. Bunun içinde dişimizle, tırnağımızla devrimci mücadeleyi geliştirip, yığınları örgütleyip, ayağa kaldırmak için çalışmalıyız.
|
(44 okuma)
(Devamı... )
|
HAİTİDE DEPREM FELAKETİ YÜZBİNLER TOPRAK ALTINDA

13 Ocakta 2009da Haiti de yaşanan 7 şiddetli depremde, büyük bir insanlık dramı yaşanıyor. Haiti'de her saat can kaybı artıyor. Yollar insan cesetleriyle kaplı. Halk öfkeli. Dünya liderleri felakete karşı gözlerini kapatıyor. Haiti'de bir dakikadan uzun süren yıkıcı depremde ölü sayısının 100 bin ile 500 bin arasında olabileceği belirtiliyor. Ancak bölgeye ulaşan yardım yaraları sarmak için dramatik derecede düşük seviyede. Depremin 2. gününde en büyük sıkıntı; yiyecek, içecek ve su bulmak. Arama ve kurtarma çalışmaları çok kısıtlı imkanlarla gerçekleşiyor. Halk gıda ve su sıkıntısı çekiyor. Deprem sarsıntısı, yoksullukla boğuşan ülkeyi yerle bir etti. Bilindiği üzere Haiti, yıllardır açlık ve yoksulluğun pençesinde kıvranıyor. Yaklaşık 9 milyon nüfusa sahip Haiti, Latin Amerika'nın kuzey doğusunda Dominik Cumhuriyeti ve Küba'ya komşu yoksul bir ülke. Adı sürekli “Yoksul Haiti”, “ Haiti'de halk çamur yiyor”, “ Çocuk işçi ülkesi ” gibi ifadelerle duyulan Haiti'nin, sosyal ve fiziki yıkımı depremle birlikte şimdi kat be kat artacak. Yoksulluk ve açlık ülkesi olarak bilinen Haiti'de, bütün yoksunluklar göz önüne alındığında milyonlarca kişinin etkilendiği depremin gerçek etkisinin daha vurucu olduğu belirtiliyor. Üzerinden saatler geçmesine rağmen, devletin depremden etkilenen bölgelere herhangi bir yardım ulaştıramamış olması bunun ilk göstergesi. Haiti'de, depremden önce yıllardır süren büyük bir sosyal yıkım vardı. Ülkenin ekonomik, sosyal ve kültürel yapısına daha yakından bakılırsa, yıkımın boyutları daha net anlaşılabilir. Halkın çok büyük bir kısmı, dışarıdan gelen yardımlarla hayatını sürdürmeye çalışıyor. Gıda fiyatlarının çok yüksek olmasından dolayı, insanlar açlıkla yüz yüze. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü verilerine göre, Haiti ihtiyaç duyduğu gıdanın sadece yüzde 40'ını üretebiliyor. Geriye tek bir seçenek var; diğer ülkelerden satın almak. Küresel ekonomik kriz ile birlikte gıda fiyatlarındaki artışlar ve ithalattan dolayı eklenen vergiler halkın gıda maddelerine ulaşmasının önünde büyük bir duvar gibi yükseliyor. Amerika kıtasının en yoksul ülkelerinden Haiti’de, gıda fiyatlarında yaşanan dramatik artış, bir tabak pilavı bile lüks tüketim maddesi haline getirdi. Çamur artık halkın temel gıda maddesi olmuş, ekmeğin yerini almış durumda. Halk, hamile kadınlar ve çocukların kalsiyum ihtiyacını karşılayabilmeleri için çamurdan ekmek yapmak zorunda kalıyor. Çamurdan kek yapılıyor. Taş ve çakıllardan arındırılan toprak su, tuz ve yağ ile karıştırılıyor, sonra da güneşe kurumaya bırakıyor. Ağzın tüm nemini alan ve birkaç saat sonra da kötü bir tat bırakan keklerin açlığı gidermekten öte bir faydası olmuyor. Dört Haitili'den üçü ısınma ve yemek pişirmek için ihtiyacını ormanları keserek gideriyor. 2008 yılında art arda gelen kuvvetli fırtınalar, 800 kişiyi öldürdü. 1 milyar dolarlık zarara yol açtı. Depremin vurduğu ülkede, yıllardır yaşanan 'ekonomik depremler' nedeniyle işsizlik devasa boyutlara ulaştı. Halkın 3'te 2'si işşiz. Çalışacak bir iş bulabilenlerin ise günlük ortalama ücreti 2 dolar düzeyinde. Sağlık hizmeti verecek hastane yok denecek seviyede. Halkın yüzde 60'ından fazlası, en temel sağlık haklarından yoksun. Çocuk ölümlerinin en fazla olduğu ülkelerden biri olan Haiti'de; AIDS, kızamık, sıtma gibi hastalıklar çok yaygın. “Haiti Children Project” isimli kuruluşun verilerine göre, halkın yüzde 80'i aşırı yoksul. Çoğu kişi küçük barakalar ve kırsal alanlarda yaşıyor. Temiz suya ve elektriğe erişim çok sınırlı. Yoksulluk nedeniyle eğitim görmenin neredeyse imkansız olması nedeniyle yetişkin nüfusun yarısından fazlası okuma yazma bilmiyor. Haitili çocukların yüzde 65'i ilkokulu bitiremiyor, yüzde 80'i liseden sonra devam edemiyor.
|
(33 okuma)
(Devamı... )
|
YENİ İNSAN KOMÜNİST İLKELERİ ETE KEMİĞE BÜRÜNDÜRENDİR

Yeni toplumun temel dinamiği insan olduğu üzerine hem fikiriz. Bu sorunun nasıl çözülmesi gerektiği üzerine tartışıyoruz. Ustalardan bolca alıntılarla sorunu açıklamaya çalışıyoruz. Lenin, Stalin, E. Hoca, Dimitrov aşağı-yukarı aynı şeyleri söylemişler. Che, Castro, Mao'da yeni insan ve yeni toplumsal ilişkiler üzerine sayfalarca yazıp-çizmiş. Teorik açılımda fazlalık var eksiklik yok. Ama tüm bu teorinin güzelliğine karşın yeni insan yaratmada neden istenilen başarı yakalanamıyor. Kültür devrimi pratikte yeterince uygulanmıyor. Bir dönem üzerine titrenen şeyler, bir dönem sonra adeta sıradanlaşıyor ve unutuluyor. Sürekli aynı coşku, ilgi ve duyarlılık sürdürülemiyor. İnsanlar kendilerini yenilemede ve kapitalist dünyanın her türlü saldırılarına ve etkisine karşı cepheden savaş açarak, devrimci olarak ilerlemede pek olumlu gelişmeler yakalanamıyor. Parti kitle ilişkilerinde yeniliği sağlayamayan politikalar, yığınlardan uzaklaştmayı sağlıyor. En basit yönetme aracı olan ve sosyalist demokrasinin, yeni insanı yaratmasının sigortası olan Sovyetler, Konseyler örgütlenmesinde ısrar edilmiyor. Bir süre sonra üzerine titrenilen ilke ve kurallar bir yana bırakılıyor ve bir çok şey bir avuç yöneticinin insafına terk ediliyor. Altan baskı ve denetim kurulamadığından, kongre yada konferansların sürelerinin uzadığı yada resmi geçit haline geldiği durumlarda, ideolojik-siyasal ve örgütsel çürüme başlıyor. İnsanlar arası ilişkilerde menfaat- mevki ve ayrımcılık öne çıkıyor. Devrimci politikasının temiz özü, burjuva sızıntılarıyla önce etkileniyor, lekeleniyor, sonrada kirleniyor. Devrimci politikanın kirlendiği, abartıcılığın, palavranın ve sübjektivizmin moda olduğu bir ortamda temiz devrimci kadroların yetişmesi ve burjuvazinin her türlü etkilerine karşı, devrimci kalkanla direniş yaratılması olanaksızdır. Yeni insan öncelikle kendilerini ortaya koyuşlarında, araştırıcı-inceleyici olmalarında, yanlışa yanlış, doğruya doğru demelerinde ve tek başına kalsa bile, çirkinliğe ve burjuva yozlaşmacılığına boyun eğmeyerek, iyiyi ve güzeli savunmaktan geri kalmayan, geleceğin temizlenmesi olduğunu ortaya koymalarında ifadesini bulur. Bu alanda olumlu olumsuz bir çok örneklere tanık olduğumuzdan, "her dönemin adamı olan" ama hiç bir dönem bağımsız kişiliğe sahip olmayan, bu fikir üretme yeteneği olmayan "yeni insan"ları da tanıyoruz. Devrimci kişilik sorgulayıcıdır. Çok yönlü araştırıcı ve fikir üretmede bir dizi unsurları iç bağlantıyla ele alarak sonuca gidicidir. Bu konuda geleneğimizin en olumlu örneklerinden İrfan Çelik'i verebiliriz. İrfan, sağdan soldan aşırılmış bilgilerle fikir oluşturup buna göre davranan yeni insanlardan değildi. O olguları bilimsel olarak irdelemeye anlamaya çalışır ve gelişmeleri karşılıklı incelemeyerek sonuca giderdi. Devrimci ilkelere göre kişileri ya da organları pratiğin verisine göre değerlendirir ve ikna, eğitim, değişim ve dönüşümü önde tutardı. Her şeyi en ince ayrıntısına kadar, sorgular ve sonuca gitmeye yönelirdi. Tek yönlü bilgi yada duyumlara, dedikodu ve yalanlara dayanarak bir devrimci önder yargıya varamaz. O zor olanı seçer yani devrimci olanı, araştırıcı, sorgulayıcı ve bağımsız düşünmeyi önde tutar. Ama olumsuz önderlere de tanık olduk. Dün ak dediğine iki gün sonra kara diyenlerle karşılaştık. Ciddi bilgisi, belgesi ve araştırması olmadan, fikir oluşturup üfürenlerle yüz yüze kaldık. Bir dönemler başkalarını yeterince araştırıcı, sorgulayıcı olmamakla eleştirenler, bugün aynı şeyleri kendileri yapar bir duruma geldiler. Dün devrimcilere şiddet kullanılmasına ilke olarak bakanlar, bugün şiddetin şampiyonluğunu yapıyorlarsa, burada yeni insan, ilke ve kurallara göre sosyalizmi benimsemiş bir zihniyet çıkar mı ortaya? Hayır. Yeni insan önce kendi inandığına ve doğrulara sahip çıkan insan demektir. Kendisiyle barışık olmayanların toplumla barışık olmaları düşünülemez. 10 yıl birlikte yaşayıp, herşeyini paylaştığın insanları, yolları ayrıldı diye, karşı devrimci olarak ilan etmek, şiddet uygulanacağını savunmak ne kadar ilkeli ve tutarlı bir durumdur. Devrimci kişilik sözü ile özü, teorisi ile pratiği bir bütün olan, tutarlı kişilik demektir. Lafta iki ton doğru söyleyip ama buna uygun hareket etmeyen bir zihniyet, devrimci olabilir mi? Tutarlı kişilik yakalanabilir mi? Hem yanlışlara karşıyım diyeceksin, hem de yanlışların ve devrimciliğin kirlendiği yerde kulaç atacaksın ve bunun adı da devrimcilik olacak. Bir yerde sürü görülecek ve güdülecek kişiliksiz şahsiyetler olarak damgalanacak, diğer yandan büyük devrimci laflar edeceksin. Bunlar tamda bir biriyle tezatlık oluşturan şeylerdir.
|
(52 okuma)
(Devamı... )
|
DEMOKRATİKLEŞİYOR MUYUZ FAŞİZM TAHKİM Mİ EDİLİYOR ?-

AKP hükümeti bir tarafda işçilere, emekçilere ve Kürtlere yönelik saldırılarını ve baskılarını artırarak sürdürürken öte yandan demokratik açılıma devam ediyoruz görüntüsü altında yeni yasalar çıkarmaya devam ediyor. Son olarak emekçileri aldatmak için hazırlanan üç yasa tasarısı, Meclis gündemine getiriliyor. Aslında AKP hükümeti işçi, emekçi ve Kürtlerle alay ederek faşist diktatörlüğü “demokratikleşiyoruz” perdesi altında daha da pekiştirmeye çalışıyor. AKP hükümetinin demokratikleşiyoruz havasını verdiği bu yasa tasarıları şunları kapsıyor: 1-) “Ayrımcılık Komisyonu” diye adlandırılan işkence, ırk ayrımı gibi konularda şikayetleri izleyip değerlendirecek bir komisyon, 2-) İnsan Hakları İhlallerini İzleme Kurulu, 3-) Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı kurulmasıyla ilgili tasarılar. İşin ilginç olanı ise, bu yasa tasarıları içinde, “taş atan çocuklarla” ilgili, bu çocukların “çocuk mahkemelerinde yargılanması”yla ilgili yasa tasarısının yer almamış olmasıydı.. İlk iki maddede sözü edilen yasa tasarılarının; ırkçılık, işkence, insan hakları ihlalleri gibi konularda şikayetler için bir dayanak yaratacağı düşünüldüğünde bunların ülkenin demokratikleşmesine bir katkısının olacağı düşünebilinir. Ama böyle bir çok yasa çıkarılmasına rağmen bunların hemen hepside kağıt üzerinde kalmaktan öteye geçmedi. Bu yasalarında akibeti öncekilerden farklı olmayacaktır. Ancak yinede bu yasaların bile, “Avrupa Birliği’ne uyum” programı çerçevesinde ele alındığı düşünüldüğünde, “demokratik açılımla” doğrudan ilgisi de olmadığı görülebilir. Kamu Düzeni ve Güvenliği Müstesarlığıyasasına gelince.Bunun zaten ; İşçi, emekçi, Kürtlerin çözüm bekleyen temel talepleri ya da genel olarak demokratikleşme ile bir ilgisi yoktur. Tersine bu müsteşarlığın kurulması; devletin, güvenlik güçlerinin faaliyetlerini koordine etme ve daha etkin kullanma ihtiyacından doğmuştur. Dolayısıyla bu yasanın, baskı ve şiddeti daha etkinleştirmenin aracı olacağını söyleyebiliriz. Bu açılardan bakıldığında Meclis’e gelen ve AKP, liberaller ve burjuva medyanın bir bölümünce bir “demokratikleşme hamlesi” olarak gösterilen bu tasarı paketine; “Kürtlerin ve demokratik kamuoyunun taleplerini ‘komisyonlara havale eden’ devletin etkinliğini demokrasi ve özgürlükler aleyhine daha da faşist gerici yasaları pekiştirme artırma hamlesidir” demek daha doğru olacaktır. Sorun sadece bu kadarla da kalmıyor. Daha da önemlisi “taş atan çocuklar”la ilgili, bu çocukların çocuk mahkemelerinde yargılanmasıyla ilgili yasanın Meclis’e gelmemesi, bu taslaklarla ilgili demokratikleşme iddiasını da boşa çıkartmaktadır. Çünkü; “taş atan çocuklar”la ilgili yasa daha önce Meclis Genel Kurulu’na gelmiş ama, DTP’nin kapatılması sırasında Kürt çocuklarının sokak eylemleri yapmasıyla bağlantılı olarak tasarı da Meclis Genel Kurulu’ndan çekilmişti. Yani AKP hükümeti, “Çocuklar alanlara çıktıkça bu yasayı geçirmem” demek istiyor. Şimdi de bu tavrında israr ediyor
|
(34 okuma)
(Devamı... )
|
Alanlardan
 |
|
D. Halkın Birliği
ADRESLER
Merkez Büro
AL-AK Basın Yayıncılık
Merkez Mahallesi Çukur Çeşme Caddesi No 27 kat 3 Gaziosmanpaşa- İstanbul
Tel: 0212.5782269
Yurtdışı: Avrupa Temsilcisi ; Özgür Kızılay
Nancy FRANSA Tel :0033.674.10.29.05
Altenbraker str.16 12053 Berlin Almanya
E-Posta İletişim: info@halkinbirligi.net
|
|
|
18 Mayıs ve Kaypakkaya'nın |
|

DİRENİŞ YOLUNDA İLERİ!
|
|
Şu ana kadar 1744047 sayfa izlenimi aldık. Başlangıç: April 2005
|
|
|