 |
|
Devrimci Halkın Birliği'nden
SİVAS KATLİAMINI 16.YILDÖNÜMÜNDE LANETLİYORUZ !
1993 yılının 2 Temmuz Cuma günü Sivas'ta bir vahşet yaşandı. İnsanlık tarihine kara bir leke olarak geçen Sivas katliamının açtığı yaralar, aradan geçen 16. Yıla rağmen kapanmadı, kapanacak gibi de değil. Dini gericilerin ve faşistlerin Aziz Nesin'in konuşmasını bahane ederek, Pir Sultan Abdal şenliğine katılan anti~faşist insanların kaldığı Madımak otelini ateşe vermeleri sonucu, 35 sanatçı, bilim ve edebiyat insanı akıl almaz bir biçimde hünharca katledildi. Katliamla birlikte insanlık, yeniden utanca boğuldu. Katiller, tekmili birden, aynı karanlık dünyanın unsurları; sömürü çarkının dişlileri, kan ve intikamla beslenen şeriatçı faşist leş kargalarıydı. Pir Sultan Abdal'ın katilleri yine sahnedeydi. Baba İshak'ları, Şeyh Bedrettin'leri fiziki olarak yok edenler, bir kez daha ayaktaydı 2 temmuz da Sivas’ta. Karanlık oyun, dönen dolap ve hile yine onlarca can aldı aramızdan.. Böylelikle nifak tohumları ekildi. Bir şehir, o şehrin insanları kirletildi. Sömürü ve zulüm çarkı işlesin, yönetenlerin huzuru kaçmasın diye insanlığının kam akıtıldı. "Halkı, halka kırdır", " Kürdü Kürde öldürt", "Alevi-Sünni çatışması yarat "... Kısacası; "bol ve yönet" mantığıyla egemenler düzenlerini sürdürme çabası verdi yeniden...
Nitekim, boyalı basın ve TV'nin yanı sıra dönemin Başbakanı Tansu Çiller, İç işleri Bakanı ve diğer burjuva parti yöneticileri, otelde diri diri yakılan insanları "suçlu", dışarıda ki yobazlar güruhunu "masum" ilan etti. İçişleri. Bakanı ve Sivas valisi, bağnaz dincilerin istemiyle, Pir Sultan Abdal heykelinin sökülmesine ve yerlerde sürüklenmesine izin verdi. Sivas, dini gericilere ve faşistlere teslim edildi. Başrolünü dönemin RP'li şeriatçı Belediye Başkanı Karamollaoğlu’nun oynadığı katliam, devlet gözetiminde gerçekleşti. Çevre il ve ilçelerden getirilen dinci ve faşist odaklar ve devletin militarist güçlerinin işbirliği ile, Nazilere parmak ısırtan bir vahşet yaşatıldı. Devlet ve siyasi rejimin kollayıp, beslediği şeriatçı irtica hortlamakla kalmadı, kanlı bir oyunla sahneye konuldu Sivas'ta. Yalnızca 13 insan, polis-asker veya sivil faşistlerin kurşunlarıyla can verdi. Katiller telaşla suçluluklarını gizlemeye girişti. Ölen pek çok bedenden gizlice kurşunlar çıkarıldı ve olay kamuoyundan gizlendi. Katliamda devletin rolü gizlenerek, balistik inceleme ya yapılmadı veya sahte keşif raporlarıyla geçiştirilmeye çalışıldı. Bu aynı dönemde Almanya'nın Solingen kentinde Naziler tarafından yakılan 5 Türk için timsah gözyaşları içinde tören düzenleyen devletin, Nazilere lanetler yağdıran kimi burjuva aydın ve politikacıların, Sivas olaylarından sonraki vurdumduymazlıkları, çifte standartçılığın en basit örneğidir. Neo-Nazilerin katlettiği beş insanın ölümüyle dökülen sahte gözyaşları ile birlikte, kışkırtılan Türk ırkçılığıydı. Madımak Oteli'ni içindeki insanlarla birlikte yakan, ırkçı ve gericilerin Solingen'deki neo-Nazilerden farkı olabilir mi?
Sivas olayları devletin niteliğini, katliamcı ve provakatif yönünü tüm çıplaklığıyla su yüzün çıkarmakla kalmadı, besleyip, kışkırttığı gericilikle içiçeliğini de dışa vurdu. Devletin gelişen toplumsal muhalefeti, işçi ve emekçilerin hak mücadelesini, her türlü zorbalıkla bastırmaya, kitleleri sindirmeye çalıştığını hepimiz pek çok defa yaşayıp tanık olduğumuz halde, aynı devlet güçleri tam bir "acizlik" içinde Sivas'ta toplanan bir avuç yo-baz dağıtmayarak, tutumunu ortaya koydu. Kısa sürede 10 bin kişilik bir kalabalığa ulaşmasını sadece seyretti, engel olmak için hiç bir girişimde bulunmadı. Yine aynı devlet; katliama karşı gelişen toplumsal muhalefeti ve protesto eylemlerini copla dağıttı, bir çok protestocunun hastanelik olmasına neden oldu, gözaltına aldı. Sultanahmet'te kamu emekçilerinin protesto eylemine karşı devletin tutumu buna örnektir.
Siyasi iktidar, uyguladığı baskı politikasına rağmen, güçlü bir protestonun yükselmesine engel olamadı. Sivas katliamıyla birlikte, yüz binlerce insan öfke, kararlılık ve cesaretin de örneğini sergiledi. Sokaklara dolup tasarı kitlesel insan seli, katillere lanet yağdırmakla kalmadı, devletin çirkin yüzünü de teşhir etti.. Dün Maraş'ta MHP’li faşistlerce sahnelenen kanlı oyunun, bir benzerinin, 2 temmuz 93’de Sivas'ta dini gericiler öne sürülerek yeniden yaşatıldığı ve sorumlusunun faşist devlet olduğu bilince çıkarıldı. Her geçen günle daha da yoğunlaşan tepkiler sonucu hükümet; ikiyüzlü bir tutumla bu kez, katil zanlılarını tutuklama kararı aldı. Asıl failler devletçe korunurken, yüze yakın kişi gözaltına alındı ve göstermelik yargılamaya başlandı. Ancak biliyoruz ki; asıl suçlular hiç bir zaman ne açığa çıkarıldı ve ne de yargılanıp hüküm giydi! Tıpkı, l Mayıs '77 ve Maraş katliamının mimarları gibi, Sivas katliamlarının da asil zanlıları yarın bir gün devletin kilit mevkilerinde görevlendirilip, ya milletvekili olacak ya da sivil faşist örgütlerin başına getirilerek mükafatlandırılacak ! Bundan kuşku duymuyoruz Bilim ve sanat emekçilerini, kendi düşünce karanlılığın dumanlarında ölüme boğan faşist şeriatçıların bu cesareti kimlerden ve nereden aldığı gün gibi açıktır. Apaydınlık düşünceleri ateşe veren faşist şeriatçıların, bununla bilimi ve aydınlığı yok edeceklerini sanıyorlarsa, fena halde yanılıyorlardı. İnsanlığın tarihi, onlarca kez onları yanıltan örneklerle doludur. Ve onlar, sayısız kereler yenilgilerini yaşadılar; tüm çabalarına karşın ne kendilerini aklayabildiler ve ne de insanlığın özgürlük tutkusunu karartabildiler.
Tekbir sesleri içinde, bin bir umudu ve özlemi olan 16-17 yaşlarında körpe kızlarımızı cayır cayır yakan ortaçağ karanlığı, umudun meşalesini söndürebildi mi? Hayır ! Sivas'ta ortaçağ karanlığının dumanlarında boğulan her anti-faşist özgecan, toplumu aydınlatmada birer karanfil tohumu olarak kaldı ve tüm gericiliğin özlemlerinin kursağını tıkadı. Ne dini gericiler ve faşistler, ne de onları besleyen, kollayan devlet ve siyasal rejim, asla kendini aklayıp temize çıkaramaz. Bilgelik, özgürlük ve sosyalizm aydınlanmacıları, insanlığa ilham olmaya, ışıldayıp yol göstermeye devam edecektir! İşte; Sivas'ta faşist şeriatçıları katliamları işlemeye iten korkunun nedeni budur. Budur; onları, insanlık suçu islemeye iten neden.
Faşizme karşı mücadele; en nihayetinde bir iktidar sorunudur. Devrim, demokrasi ve sosyalizm mücadelesinin yükselmesi ve alternatif birer güç durumuna gelmesi, ancak katliamcılara, ırkçı -faşistlere ve dini gericilere gereken cevabı verebilir. Hiç bir halk düşmanı, katliamcı cezasız kalamaz. Onun için Sivas katliamcıları ve destekçileri timsah gözyaşlarıyla Alevi emekçilerini sisteme yedeklemeye çabaları boşunadır. Çünkü Alevi emekçileri Sivas katliamından sonrası silkinip ayağa kalkıp, örgütlenip mücadele etmenin gerekliliğini daha derinden kavrayarak, demokratik örgütlenmelerini geliştirmeye çalıştılar. Yeni Maraşların, Sivasların, Gazilerin, Licelerin olmaması için örgütlenip mücadele etmemiz gerekiyor. Ancak örgütlü devrimci mücadeleyi geliştirerek tüm katliamları olduğu gibi 16 .yılın da Sivas katliamında hesabı sorulabilir.
16.yıldönümünde faşist Sivas katliamını unutmadık, unutturmayacağız !.. FAŞİST SİVAS KATLİAMININ HESABINI SORACAĞIZ ! FAŞİZME ÖLÜM HALKA ÖZGÜRLÜK ! 22. HAZİRAN-2009 DEVRİMCİ HALKIN BİRLİĞİ
|
HEP İYİ VE YÜREKLİ İNSANLAR ATLARINA ERKENCE BİNİP GİDİYORLAR FEVZİ KARACA’YI K

Uzun yıllar komünist harekete hizmet etmiş ve sıkıyönetim koşullarında Devrimci Halkın Birliği’nin yazı işleri müdürlüğünü yapmış olan Fevzi Karacayı kahrolası kanser hastalığında Hollanda’nın Rotterdam kentinde kaybettik. Uzun dönemdir kanser hastalığını yenmek için mücadele yürüten Fevzi’nin vücudu uzun sure hastalığa diremedi ve Mayıs ay’ının sonunda ölümsüzler ordusuna yürüdü. Biliyoruz ki anılar tarihimizde bir izdüşümüdür. Her anı bir tarih ve tarih de bizim aynamız olmaktadır. Fevzi de öyledir. 53 yaşında kaybettiğimiz Fevzi dünden bugüne tarihleşen bir gerçekliğe sahiptir. Tarih üreten yaratanlarda dile gelmekte ve günümüz de sayenizde tarihselleşmektedir. Bazen kendimizi unutsak bile tarihleşen anılar bizi unutmaz ve peşimizde gelir. Bizi bizle tanıştırır. Dolayısıyla komünist hareket, mücadeleye bir çok katkısı olan yürekli insanların emeği ve çabası üzerinde yükselmiş, Onların katkılarıyla bugünlere taşınmıştır. Tarih sevinçleriyle, acılarıyla yaşanan bir geçmiş. Okuyarak öğrendiğimiz, anlatılarak duyduğumuz, destanlarını dinlediğimiz tarih, her zaman yaşananların birer parçasını tanıkları için yaşatmaktadır. Bu manada yaşanan tarihsel gerçeklik hangi yöntem ile olursa olsun, insanların yüreğinde ilmik ilmek işlenerek nakşedilmektedir. Tarih yaşanan sevinç ve acılar ötesinde hayatta hiç kabuk bağlamayan yaraların tazeleniş nedenlerini tekrarlamaz. Asıl o zaman hem tarih hem yaşanan hikayenin kareleri ve gerçek kahramanları halkların dilinde destan, yüreklerinde volkan, gözlerinde ise efsaneleşerek sıfat kazanır. Yaşanmışlıkların kutsanması sonucu, çoktan insan yaşantısın da, duygu ve mantığında yaşamın temel değer yargısı.... Nitekim Fevzi de tarihsel süreçte yol arkadaşımızdır. İnsanlığa daha çok hizmet edeceği ve daha fazla emek harcayacağı bir dönemde erkence kaybettik Fevzi’yi. Mütevazi, ağır başlı ve olgun, gösterişçilikten uzak yaklaşımlarıyla devrimin bir hamalı olarak çalışan ve aldığı işleri sonuna kadar taşımada kararlı olan Fevzi Karaca 1956 yılında Yozgatın-Gülpınar köyünde dünyaya geldi. Gençlik yıllarında devrimci düşüncelere sempati duyan Fevzi üniversite yıllarında Ankara da komünist hareketle tanıştı. Hem gençlik saflarında ve sonrasında profesyonel bir devrimci olarak devrim ve sosyalizm için canla başla çalıştı. 12 eylül faşist darbe öncesi faşist diktatörlüğün gemi azıya koşullarda adeta gizli basılan DHB’nin yazı işleri müdürlüğü görevini tereddütçe üstlendiği gibi, derginin hazırlanması ve basılmasında canla başla görevler üstlendi. DHB’ yi sıkıyönetim koşullarında basacak matbaa bulmada zorlanırken dergiyi değişik illerde bastırmak için yoğun bir çaba içinde oldu ve zorlukları devrimci iradesiyle yenmesini bildi. Yoldaşlarıyla hep iyi geçinen ve onların eksiklik ve yetmeliklerini tamamlayan olgun yaklaşımlarıyla insanlar üzerinden olumlu etki bırakan Fevzi, 12 eylülün tasfiyecilik ortamında yalnız kaldı ve yurtdışına çıkmak zorunda kaldı. Yurtdışında da savrulup değerlerinden kopmadan demokrasi ve özgürlük mücadelesine destek olma tutumunu sürdürdü. Devrimci ve komünistlere destek oldu ve her daima yıllarca mücadele yürüttüğü komünist harekete vefa duygusunu eksik etmedi.
|
(55 okuma)
(Devamı... )
|
YENİ SAYI. HAZİRAN. 71. 2009

KÜRT SORUNUNDA ÇÖZÜM ÜNİTER DEVLETTE DEĞİL KONSEYLER FEDERATİF CUMHURİYETLER BİRLİĞİNDEDİR ! Devletin esas sahiplerinden koruma ve kollamakla yükümlü olan Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ Kürt sorununda “ iyi şeylerin ne olması gerektiğine” ilişkin konuştu ve pompalanmaya çalışılan Kürt sorununda ‘yeni gelişmelerin” demir yumruk politikası dışında başka birşey olmadığını bir kez daha ilan etmiş oldu oldu . Böylece Kürt sorununda devletin temel politikalarını genelkurmay nezdinden ordunun çizdiği yeniden ilan edilmiş oldu. Konu Kürt Sorunu ve bu sorun etrafında süren “fırsat ve çözüm” tartışmalarına Başbuğ ta ABD’de “üniter devletin çivisi oynatılamaz” diyerek yanıt veriyordu. Üniter devletin çivisi “ulus devlet” oluyor. Peki üniter devletin çivisi ile oynanırsa ne olur? Yanıt açık ‘Yugoslavya oluruz’! Ama şu soru sorulmuyor; bu çivi nereye yada kime saplanmıştır, ve bugüne kadar hangi ulus ve ulusal azınlıklara acılar yaşatmıştır? Başbakan Erdoğan’da Başbuğ’un bu çıkışlarının ardından soruna ilişkin destek açıklamalarında geri kalmayan açıklamalar yaptı. Cumhurbaşkanı Gül içini doldurmadığı ama aslında devlet katında ortaklaşmanın adının “Çözüm için fırsattan” yarattığı sözlerinin içeriğini Genelkurmay doldurmuş oldu. Kürt direnişinin her türlü kirli yol ve yöntem denenerek tasfiye edilecek. Nitekim Gülün papaz rolü Genelkurmay Başkanı ve Başbakan ise bu “fırsatın” ne olduğunu sopa politikasıyla birleştiriyorlardı! Onlara göre yeni ABD yönetimi ve onun önderliğinde gizlice yapılan görüşmelerde, Irak merkezi yönetimiyle “Olumlu bir hava yakalanmıştır.” PKK’nın silahsızlandırılması bu durumda Güney Kürdistanın da yedeklenmesiyle olanaklıdır! Yani uluslararası politik iklim PKK’nin tasfiyesi için son derece uygundur. Bütün bunları alt alta sıralandığında ortada çözüm için bir “fırsatın” olmadığı, ve Kürtlere her hangi bir fırsat tanınmadığını görüyoruz. Sorunun adı sağa sola çekilmeden açıktan ifadelendirmek gerekirse Kürt sorunu ve Kürtlerin ulusal ve demokratik talepleri dışında ve Kürtlerin temsilcileri dışında her yerde ve herkesle konuşuluyor. İşbirlikçi egemen sınıfların farklı kesimlerinden farklı tonda sesler gelse de, sonuçta “Üniter devlet, ulus devlet” ortak noktasında buluşuluyor, devletin Kürtler üzerindeki inkar ve imha politikası kutsanıyor, faşist gericiler milliyetçilik yarışına başlıyor. Kısacası “Üniter devletin –oynatılamaz denilen- çivisi” Kürtlerin kalbine saplanmış durumda ve Başbuğ bu durumu o cepheden vurucu bir biçimde özetliyor ve açıktan Kürtleri tehdit ediyor. Bugün “çözüm” için dayatılan “Kültürel hakların bireysel olarak yaşanması” ama bunların topluluk hakları olarak anayasal, yasal güvence altına alınmamasıdır. Bu içi boş bir laf yığınıdır. Kürtler zaten sadece bireysel olarak değil, kendi iç yaşamlarında da kültürlerini tüm asimilasyon ve zora ki Türkleştirme dayatmalarına karşı yaşıyor, yaşatıyor. Her kürdün başına bir jandarma dikilemeyeceğine göre büyük bir alicenaplıkla kabul edildiği açıklanan nedir ki? Herhalde Kürtler yatışsın diye atılan TRT Şeş ve diğer öze ilişkin olmayan fili olarak aşılmış ve işe yaramaz hale gelmiş olan adımlar kastediliyor. Peki Kürtler ne istiyor? Kürtler öncelikle ne istediklerinin kendileri ile konuşulmasını ve politik temsilcilerinin muhatap alınmasını istiyorlar. Politik düzeydeki temsilcileri, partileri onurlu barışçı bir çözümün bulunmasını, eşit vatandaşlar olmak istediklerini her fırsatta dile getiriyorlar. Anadillerinde özgürce eğitim yapmak, anayasal güvencelere alınmış eşit politik haklar istiyorlar. İşbirlikçi egemen sınıflar ise sürekli olarak bölünme paranoyası ile yaşıyorlar. Kürt haklarının geçtiği her yerde bölücülük görüyorlar. Oysa eşit hakları kabul etmek, gönüllü ve daha sağlam bir birliğin önünü açıyor. Eğer şiddetle bu önlenebilseydi, eski Yugoslavya’da milliyetçi Sırp bunu önleyebilirdi. Kitle katliamları bile Yugoslavya’nın bölünmesini engelleyemedi. Arkada büyük düşmanlıklar kaldı. Başbuğ sonucunu görüyor, buna rağmen çözümsüzlükte, şiddette ayak diretiyor.
|
(23 okuma)
(Devamı... )
|
TARİHİ FIRSATTAN SAVAŞ TAM TAMLARI ÇIKTI

Aylardır Kürt sorunun önemli gelişmelerin olacağı ve tarih fırsat” açıklamaları pompalanarak, tarihi fırtsın Kürt özgürlük hareketini demir yumrukla ezme fırsatı olduğunu, Genelkurmay başkanının ABD’de yaptığı zehir zemberek savaş tam tamları açıklamalıyla bir kez daha gördük.Genelkurmay Başkanı Başbuğ savaş ısrarını ABD’de höykürerek sürdürmeye devam etti. 'Tarihi fırsat'ın PKK’nin yani diri mücadeleci Kürt özgürlük hareketinin tasfiye için olduğunu belirtti. “Ulus/üniter devletin çivisine bile dokunulamaz” diye tehdit etti. Kürt sorununda, inkar ve imha ısrarını sergiledi ve resmi devlet politikasında oynanmayacağını vurguladı. Yani Başbuğun açıklamaların da, Türkiye de Cumhurbaşkanı., AKP hükümeti ve parlamentonun göstermelik emir erleri olduğunu ve TC devletinin temel politikalarında devletin esas söz sahibi olanın da ordunun olduğu ve Ordunun onaylamadığı yada desteklemediği hiçbir temel politikanın pratiğe sürülme gücüne sahip olmadığını Kürt sorununda iyi şeyler olacağı tartışmalarında yeniden görüp yaşadık ABD'den yaptığı açıklamalarda Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, 'tarihi fırsat'a da açıklık getirdi; 'tarihi fırsat' çözüm için değil, Kürt özgürlük hareketinin tasfiye için. “Ulus devletin, üniter devletin çivisinin bile sökülemeyeceğini” buyuran Başbuğ, bu çivinin zaten çıkmış olduğunu da görmezden geldi. ABD'den 'onur madalyası' alan İlker Başbuğ, TSK'nın başarısızlığını ise gizlemeye ve tartışma dışı tutmaya çalıştı; “Kimse bu 25 yıllık mücadelede TSK'nın başarısını sorgulayamaz” diye tehdit etti. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün bir süre önce yaptığı 2009 Kürt sorununun çözümü için 'tarihi fırsat' çıkışı Başbuğ'un açıklamalarıyla daha bir netlik kazandı. Başbuğ açıklamasında, “2009 yılında, biz terör örgütü üzerinde daha kesin sonuçlara ulaşabileceğimiz bir fırsatın elimizde olduğunu değerlendiriyoruz. Nedir bu fırsat? Terör örgütünün, elimine edilmesi deyin, parçalanması, zayıflatılması deyin, elimizde bir fırsat var. Bu fırsatı kullanalım artık diyoruz.” Başbuğ ayrıca, “Bir fırsat yakaladık. Terör örgütü bir karmaşa içinde. Fırsattan istifade etmemiz lazım” sözleriyle, PKK'nin 15 Temmuz'a kadar uzattığı 'çatışmasızlık' kararını fırsata çevirmeye çalıştığını gösterdi. Orgeneral Başbuğ, ''elimizde fırsat var'' derken, bunun yanlış anlaşılmaması gerektiğini vurgulayarak, ''Terör örgütüyle devlet ilişki kurmaz, tartışma yapmaz, diyalog olmaz. Sakın ola ki, bazen yanlış anlaşılıyor, terör örgütüyle görüşülecekmiş gibi, öyle bir şey söz konusu değil. Bu terörle mücadelede yapılacak en büyük hatadır. Devlet terör örgütünü ne muhatap alabilir ne ilişkiye girebilir'' dedi. Yaptığı açıklamada, 'PKK sorunu çözülmeden Kürt sorununun nasıl çözüleceği' sorusuna cevaben Başbuğ; “Bu tartışmalar bizi ilgilendirmez. Görevimiz, teröristi bulup etkisiz hale getirmek. Tutumumuz çok açık. Kültürel özgürlüklere evet. Bireysel kalmak şartıyla. Devlet kültürel özgürlüklerin önünü açabilir. Yok toplumsal haklar vesaire gibi düşüncelerin biz yanında değiliz” diye cevap verdi. Daha önce 'PKK ile sonuna kadar savaşacağız' diyen Orgeneral Başbuğ, aynı doğrultudaki açıklamasını “Teröristi arayıp bulup etkisiz hale getireceğim” diyerek sürdürdü. Genelkurmay Başkanı Başbuğ, Yugoslavya'nın parçalanmasını hatırlatarak üniter ve ulus devleti savundu, 'çivisine dokunulamaz' dedi. “Biz ne ulus devletin çivisini oynatma konusunda tavır alırız, ne de üniter devletin. Mustafa Kemal Atatürk, bu devleti kurarken, üniter devlet, ulus devlet olarak kurmuş. Bunun çivisi oynatılamaz. Oynatırsanız bakın Yugoslavya var” biçiminde konuştu. Başbuğ'un 'çivisine dokunulamaz' söylemi, '93 kirli savaş konseptinin yürütücülerinden Tansu Çiller'in 'çakıltaşı' söylemini hatırlattı. Çiller ülkenin 'bir çakıl taşını bile vermeyiz' söylemi etrafında kirli savaşı sürdürmüştü. Başbuğ ise 'çivisi oynatılamaz' söylemiyle inkar ve imha politikasını sürdürmeye çalışıyor. Fakat 'oynatılamaz' dediği ulus/üniter devletin çivisinin çoktan çıktığını ve tutmadığını görmezden geliyor. Tek'çi dayatmasını sürdürüyor.
|
(23 okuma)
(Devamı... )
|
DEVRİMCİ ÇALIŞMA RAPOR TALİMAT SİSTEMİ VE DENETİMİN ÖNEMİ

Devrimci mücadele rapor, talimat ve denetim sistemi, örgütsel kuralların olmazsa olmazlarındandır. Bir gerçeği ifade etmek gerekirse, örgütsel mücadelemiz de, önemli eksikliklerimizden birisi de, güçlü bir rapor-talimat sistemi yaratamamaktır. Bu durum denetim mekanizması önemli ölçüde aksatarak bir çok kaybın ortaya çıkması sonucuna yola açmıştır. Bugün de bu konuda hala yetersizlikler devam etmektedir. Militan, üst örgütten gelen talimatlar isterse uygulamakta, istemezse uygulamamaktadır. Hatta, bırakalım uygulama konusundaki bu özgür davranışını, talimatın ne olduğunu dahi tam olarak bilmemektedir. Talimatı adeta bir mektup seviyesine indirerek, onu özümseyip hayata en güçlü bir tarzda geçirme konusunda gereken çabayı ortaya koymamaktadır. Rapor konusunda da durum bundan farklı değildir. Rapor nedir, ne için istenmektedir konularına kafa yormamakta, rapor vermeyi sıkıcı bir iş olarak değerlendirerek cam isterse göndermekte, istemezse göndermemektedir. Verdiği raporları da faaliyetleri aydınlatmanın bir aracı olarak değil, kendi kendisini övmenin bir aracı olarak kullanmakta, çalışmalarında eksiklik ve olumsuzluklar hiç yokmuş gibi davranmaktadır. Ve elbette ki ortaya son derece yetersiz, faaliyetleri ilerletmeye hizmet etmeyen sözde raporlar çıkmaktadır. Bu konuyu ayrıntılı olarak ele almadan önce talimat ve rapor denilince ne anlaşılması gerektiğine bakalım: Talimat; örgütün düzenli ve sağlıklı yürümesini başarmak amacıyla, Merkez Komitesinin veya bir üst örgütün alt örgütlere uygulamaları için verdiği talimat ve kararlardır. Merkezin, hareketin bütününü güçlü bir tarzda yönetmesi ve yönlendirmesi, bunun için ise, gelişmelere uygun güçlü talimatlar ortaya çıkarması gerekir Peki, bunun sağlanabilmesi için gerekli olan nedir? Gerekli olan, hareketin bütünü hakkında sağlam ve detaylı bilgilere sahip olmasıdır. İşte bu bilgileri verecek olan raporlardır. Güçlü talimatlar çıkarabilmenin yolu, güçlü raporlar elde etmekten geçmektedir. Rapor, alt örgütlerin merkeze veya bir üst örgüte, çalışmaları ve bunların bütün yönleriyle ilgili vermiş oldukları sürekli ve düzenli bilgilerdir. Yani rapor, örgütün veya bireyin kendi çalışmalarını merkeze açmaları olayıdır. Merkeziyetçilik gereği, merkez komitenin veya bir üst örgütün gönderdiği talimatlar hiç tereddütsüz uygulanır ve şartlar ne olursa olsun, rapor verilir. Rapor-talimat sisteminin örgüt yaşamındaki önemi ve bu konudaki yetersizlikler konusunda, şunlar belirtilmektedir: Parti işlerliğinin, parti aleniyetinin sağlam bir ölçütü olarak, rapor- talimat sistemi ve toplantı sorunu profesyonel devrimci bir parti olmanın en açık göstergelerinden biridir. Rapor-talimat sistemindeki gelişkinlik düzeyi bir örgütün de gelişkinlik düzeyini, varmış olduğu aşamayı gösterir. Doğru bir çizginin ve komiteleşmenin gerçekleştirildiği durumlarda başarının ölçütü, ne kadar rapor-talimat üretildiği ve bunların ne ölçüde gerçekçi olduğudur. Çizginin ruhuna uygun olup olmadığıdır. Lenin, Rusya gibi, jandarma ve polis baskısının alabildiğine yoğun olduğu bir ülkede, parti içi aleniyet ve bunun araçları olarak, parti içi tüm gelişmelerden haberdar kılacak raporlardan başka bir ilerleme sağlayabilecek tek araç, rapor sistemidir. Raporlar ayrıca doğru talimatların geliştirilebilmesi için de gereklidir. ”Raporlar; açık ki, bir köşeye atılmak için değil, onların ışığında durum değerlendirmesi yaparak, şartlara uygun doğru talimatlar geliştirmek içindir. Bu nedenle, raporların hitap ettiği kademeler en uygun talimatlarla karşılık vermek zorundadırlar. Talimatlar, yeterli, doyurucu ve gelişmeleri kapsayıcı nitelikte olmalıdır ve mutlaka gönderilmelidir. Bu, niçin gereklidir? Bir düşünce, bir kumanda merkezi olmazsa, nasıl ki bir beden yürüyemezse; bir talimat merkezi olmadan ve buradan talimatlar çıkarılmadan da işler yürümez. Talimatlar kesildiği an işler de kesilir ve gerileme ortaya çıkar. Ancak talimatlar da çok sık değil, uygun zamanlarda, uygun biçimlerde ve ihtiyaç duyulduğunda çıkarılmalıdır. Yeterli kapsamda ve rapor eksenine iyi dayanarak geliştirilmelidir. Ama mutlaka işlerliğe kavuşturulmalıdır. Örgütte'de böyle bir talimat sistemi sağlayamamak, sinir sisteminin işleyememesi ve dolayısıyla bünyenin felce uğraması demektir. Bir partiyi can evinden vurmak için, rapor-talimat sisteminin işlerliğine son vermek yeterlidir, ondan sonra o parti, o organizma kendiliğinden çürüyecektir. Ve biz de, her ne kadar dikkat edilmiyorsa da aslında bünyemizi kemiren, parti işlerliğimizi geliştirmeyen ve dolayısıyla da profesyonel gelişmemizi köstekleyen önemli bir neden, bu konudaki eksikliktir. Rapor-talimat sistemi, aynı zamanda parti içinde güçlü bir denetim yaratmanın da vazgeçilmez bir unsurudur. Bu sistemi işletemeyen partilerde çalışmalar düzensizleşir, verimsizleşir ve tehlikeli bir noktaya gelir. Partinin siyasal çizgisi ve taktikleri hayata geçiriliyor mu, geçirilmiyor mu? Geçiriliyorsa bu nasıl yapılıyor? Çalışmaların sonucu nedir, kadrolar hangi durumdadır vs. soruların cevabı ancak güçlü bir denetimle elde edilebilir. Ancak, devrimci bir partide denetim sadece rapor-talimat sistemiyle değil, aynı zamanda çalışmaların sonuçlarıyla birlikte değerlendirilmesi, yani pratik denetimle de gerçekleştirilir. Örgüt saflarında güçlü bir denetim mekanizmasının yaratılması; partinin emniyeti, parti saflarının her türlü yabancı, zararlı unsurdan temizlenerek parti birliğinin ve saflığının korunması, parti çizgisinin her türlü yabancı eğilimin sızmalarına ve tahribatlarına karşı güvenceye alınması, kadroların gerçekten layık oldukları görevlere getirilmesi ve korunması, parti faaliyetlerinin sürekli beslenip geliştirilmesi açısından hayati önemdedir. Böylesi bir denetimin sağlanamadığı partilerin ideolojik ve örgütsel ayrılıklarının korumaları ve varlıklarının güvenceye almaları olanaksızdır. İşte bütün bu nedenlerden dolayı parti mekanizmasında doğrudan ve dolaylı denetimin güçlendirilmesi ve sürekliliğe kavuşturulması zorunludur. Parti içi denetimin güçlendirilmesinin önemi konusunda Stalin şöyle diyor: “ Kadrolarının kararlarının uygulanmasındaki denetleme çalışmasının doğru örgütlenmesinin, bürokrasiye ve yazıhane alışkanlıklarına karşı mücadelede belirleyici bir önemi vardır. Yönetici organların kararların yerine getiriliyor mu? Yoksa bürokratlar ve kırtasiyeciler tarafından hasır altı mı ediliyor? Bu kararlar doğru olarak mı yerine getiriliyor yoksa çarpıtılıyorlar mı? Aygıt, bilinçli olarak ve Bolşevik tavırla mı çalışıyor, yoksa sallapati mi yürüyor? Bunların cevapları ancak, kararların uygulanmasında doğru bir denetim sürdürülürse hemencecik bulunabilir. Kararların uygulanmasındaki doğru denetim, bürokratları ve kırtasiyecileri tamamen ortaya sererek, aygıtının her an nasıl işlediğini göstermeye yarayan ışıldaktır. Kusurlarımızın ve başarısızlıklarımızın onda dokuzunun, kararların uygulanmasında doğru olarak örgütlenmiş bir denetim sisteminin olmayışına bağlı olduğunu söyleyebiliriz. Uygulamanın böylesi bir denetim sistemi olsaydı, kusurlar ve başarısızlıkların şüphesiz ki önüne geçilebilirdi. Ama uygulamayı denetleme çalışmasının başarıya ulaşması için en azından iki koşula ihtiyaç vardır: Birincisi; uygulamanın gelip geçici olarak değil de, sistematik olarak denetlenmesi; ikincisi, partinin, devletin ve iktisadi örgütlerin bütün halkalarındaki uygulama üzerine denetim çalışması, ikinci derecedeki kişilere değil, yeterli otoriteye sahip kişilere, ilgili örgütlerin önderlerine verilmelidir...
|
(26 okuma)
(Devamı... )
|
7. PAKET SERMAYEYE SINIRSIZ SÖMÜRÜ İŞÇİLERE BEDAVA ÇALIŞMA ÇIKTI

Başbakan Erdoğan, nihayetinde kriz için 7. ekonomik paketi de açıkladı. Yeni ekonomik paket, patronlar için “krizi fırsata çevirme”, emekçiler için yıkım oldu. Pakette, sermayeye her türlü kolaylık sağlanırken, işçi ve emekçilere bedava çalışma dayatılıyordu . Kriz süreci boyunca, Başbakan ‘Krizi fırsata çevirebiliriz’ demişti. Dediğini de yaptı. Kriz sayesinde hükümetin zaten uygulamakta olduğu neo-liberal politikalar çok daha hızlı biçimde yaşama geçirilmeye başlandı.7. pakette bu gerçeklik daha net açığa çıktı ve patronlara sınırsız sömürü sağlanırken açlık, yoksulluk ve işsizlik içinde kıvranan emekçilere daha pervasız, kuralsız sömürü ve bedava çalışma çıktı. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, yeni teşvik sistemi ve istihdam paketinde patronlar için büyük teşvik ve fırsatlar sunuyor, işçi ve emekçiler için ise tam bir tuzak, ciddi tehlikeler ve kuralsız olmaktan öteye bedava çalışma dayatılması sunuluyor barındırıyor. “Üretim potansiyelini yükseltmek ve bölgesel gelişmişlik farklılıklarını en aza indirmek” hedefinin olduğu ileri sürülen yeni teşvik sisteminin, sermayenin sınırsız ve pervasız sömürüsü için bir dizi önemler içeriyor, patronlar bundan böyle : kurumlar ve gelir vergisi indirimi uygulanacak. Patron hissesi belirli bir süre Hazine tarafından karşılanacak. Ayrıca az gelişmiş yerlerde yatırım faizlerinin bir bölümünün karşılanması sağlanacak. Yatırımlara yatırım yeri tahsis edilecek. Tutarı 250 milyon TL olan yatırım projeleri, büyük yatırımlar olarak desteklenecek. SSK priminde işveren hissesi belli bir süre Hazine tarafından karşılanacak. Az gelişmiş bölgelerde yatırımların kredi faizinin bir bölümü karşılanacak. Büyük proje yatırımları ile bölgesel ve sektörel bazda belirlenmiş yatırımlar, yatırım yeri tahsisi desteğinden faydalanacak Bu bağlamda krizi önleme adı altında açılan her pakette daha önce sermayeye kaşıkla aktarılan kaynaklar kepçeyle aktarılmaya başlandı. Yeni teşvik sistemi, Türkiye'yi dört bölgeye ayırıyor. Erdoğan, “Ağırlıklı olarak Doğu ve Güneydoğu bölgelerinin yer aldığı üçüncü ve dördüncü bölgede, tarım ve tarıma dayalı imalat sanayi, konfeksiyon gibi emek yoğun sektörler teşvik edilecek. Turizm, sağlık ve eğitim yatırımları da desteklenecek” dedi. Patronlar, elde edecekleri kardan yüzde 20 yerine birinci bölgede yüzde 10, ikinci bölgede yüzde 8, üçüncü bölgede yüzde 4, dördüncü bölgede ise yüzde 2 kurumlar vergisi ödeyecek. Patronlar, SSK işveren primini birinci bölgede iki yıl, ikinci bölgede üç yıl, üçüncü bölgede beş yıl, dördüncü bölgede yedi yıl boyunca ödemeyecek. Patronların TL kredi faizinin üçüncü bölgede 3 puanını, dördüncü bölgede 5 puanını Hazine karşılayacak. Böylelikle dördüncü bölgede kendine yer bulan Kürt illerinde ucuz işgücü sömürüsü yaygınlaştırılacak. Yeni bir ucuz emek cenneti yaratılacak ve, Kürdistan Türkiye’nin Çin’i haline getirilecektir . Gerçi son paketin istihdama ilişkin getirdikleriyle sadece bu bölgeleri değil Türkiye’nin tümünde ücretleri ve çalışma koşullarını Çinleştirme gayretinde olunduğu görülmektedir. Hem de bu Çinleştirme paketleri, işsizliği önleme, yani sosyal yönlü bir program görüntüsü altında sunulmaktadır. . Paket ayrıca, staj sömürüsünü de katmerleştiriyor. Stajyer çalıştıran patronlara devlet desteği artırılacak. Patronlar, stajyerlere ücret ödemeyecek. Devlet tarafından ise asgari ücretten daha aşağıda bir ücret ödenecek. Buna göre özel sektör, lise üstü eğitimli 100 bin kişiyi staj programı kapsamında alabilecek, 6 aylık staj süresinin sonunda ise firmanın talep etmesi durumunda stajyer işe başlayacak ya da kapının önüne konulacaktır. Bu dönemde stajyerlere ödenecek ücret de asgari ücretten daha düşük olacak ve yapılacak ödemeler İşsizlik Sigortası Fonu’ndan finanse edilecektir. Pakette ayrıca, 120 bin kişinin 6 ay süreyle geçici olarak istihdam edileceği ve bunların ücretlerinin de İşsizlik Sigortası Fonu’ndan ödeneceği belirtilmektedir. Her şeyden önce şunu söylemek gerekir ki, bu uygulamalar işsizliği önlemek gibi en ufak bir kaygı taşımamaktadır. Burada getirilenler, olsa olsa işsizlik artışını bir süre erteler ve belki bundan daha önemlisi “6 ay da olsa çalışma olanağı bulabilirim belki” diye düşünen işsizleri oyalayarak, işsizliklerini sorgulamalarını engeller ve olası tepkilerini yumuşatma hedefi gütmektedir. Patronlara bu kadar önlem alınırken, işsizler de unutulmadı. Onların adına da sihirli formüller bulundu. 6 aylık geçici istihdam formülü. “Pet şişe topla, poşet topla, bina boya.” Pakete göre 120 bin işsiz 6 aya kadar, okulların ve sağlık kurumlarının bakım onarım, çevre düzenlemesi gibi işlerde çalıştırılacak. 200 bin kişiye kurs verip meslek edinme imkanı getirilecek. 10 bin kişiye girişimcilik eğitim verilecek. 6 aya kadar çalıştırılacak 120 bin kişi ve stajyerlerin parası işsizlik fonundan ödenecek. Burada özellikle dikkati çekmek gereken, öngörülen uygulamaların Türkiye çalışma yaşamında emekçilerin ellerinde bulunan tüm kazanımları ortadan kaldırıp tam anlamıyla kuralsız bir emek piyasası yaratmayı amaçlamasıdır. Zira, bu uygulama ile artık Türkiye’de “asgari ücret sistemi” fiilen ortadan kalkmıştır. Bunun yanı sıra çalışma yaşamı literatürüne “geçici işçi”, “güvencesiz işçi” kavramlarından sonra “bedava işçi” kavramı da eklenmiştir. Bu düzenlemeye göre artık işverenlerin çalıştırdıkları işçilere ücret ödeme yükümlülüğü de fiilen ortadan kalkmıştır. Ücretler, işçilerin işsiz kalma riskine karşı güvence için oluşturduğu birikim olan İşsizlik Fonu’ndan ödenecektir. Dolayısıyla artık emek sömürüsünün önündeki engeller bütünüyle ortadan kaldırılmış ve sermayenin, emeğin ürettiği değere “bedava” sahip olabildiği “sınırsız sömürü” dönemine girilmiştir. Tüm bu uygulamaların kısa bir sürede Türkiye emek piyasasında yaygınlaşarak hakim istihdam modeli olacağına kuşku yoktur. Böylece, başta TOBB başkanı olmak üzere sermaye temsilcilerinin yıllardır dillerinden düşürmedikleri “Türkiye emek piyasasını Çinleştirme” taleplerinin gerçekleşmesinde önemli bir adım daha atılmıştır. Başbakan’ın söylediği gibi sermaye için kriz fırsata çevrilmiştir. Bu fırsat ortamında işçi sınıfının 200 yıllık mücadeleyle elde ettiği tüm haklar ortadan kalkmış ve artık “emeğin sınırsızca sömürüsü” dönemi başlamıştır.
|
(21 okuma)
(Devamı... )
|
Alanlardan
 |
|
D. Halkın Birliği
ADRESLER
Merkez Büro
AL-AK Basın Yayıncılık
Merkez Mahallesi Çukur Çeşme Caddesi No 27 kat 3 Gaziosmanpaşa- İstanbul
Tel: 0212.5782269
Yurtdışı: Avrupa Temsilcisi ; Özgür Kızılay
Nancy FRANSA Tel :0033.674.10.29.05
Altenbraker str.16 12053 Berlin Almanya
E-Posta İletişim: info@halkinbirligi.net
|
|
|
18 Mayıs ve Kaypakkaya'nın |
|

DİRENİŞ YOLUNDA İLERİ!
|
|
Şu ana kadar 1571240 sayfa izlenimi aldık. Başlangıç: April 2005
|
|
|